Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Hakka 69:1 – Cinn 72:28
İçindekiler
- Hakka 69:1
- Hakka 69:2
- Hakka 69:3
- Hakka 69:4
- Hakka 69:5
- Hakka 69:6
- Hakka 69:7
- Hakka 69:8
- Hakka 69:9
- Hakka 69:10
- Hakka 69:11
- Hakka 69:12
- Hakka 69:13
- Hakka 69:14
- Hakka 69:15
- Hakka 69:16
- Hakka 69:17
- Hakka 69:18
- Hakka 69:19
- Hakka 69:20
- Hakka 69:21
- Hakka 69:22
- Hakka 69:23
- Hakka 69:24
- Hakka 69:25
- Hakka 69:26
- Hakka 69:27
- Hakka 69:28
- Hakka 69:29
- Hakka 69:30
- Hakka 69:31
- Hakka 69:32
- Hakka 69:33
- Hakka 69:34
- Hakka 69:35
- Hakka 69:36
- Hakka 69:37
- Hakka 69:38
- Hakka 69:39
- Hakka 69:40
- Hakka 69:41
- Hakka 69:42
- Hakka 69:43
- Hakka 69:44
- Hakka 69:45
- Hakka 69:46
- Hakka 69:47
- Hakka 69:48
- Hakka 69:49
- Hakka 69:50
- Hakka 69:51
- Hakka 69:52
- Meâric 70:1
- Meâric 70:2
- Meâric 70:3
- Meâric 70:4
- Meâric 70:5
- Meâric 70:6
- Meâric 70:7
- Meâric 70:8
- Meâric 70:9
- Meâric 70:10
- Meâric 70:11
- Meâric 70:12
- Meâric 70:13
- Meâric 70:14
- Meâric 70:15
- Meâric 70:16
- Meâric 70:17
- Meâric 70:18
- Meâric 70:19
- Meâric 70:20
- Meâric 70:21
- Meâric 70:22
- Meâric 70:23
- Meâric 70:24
- Meâric 70:25
- Meâric 70:26
- Meâric 70:27
- Meâric 70:28
- Meâric 70:29
- Meâric 70:30
- Meâric 70:31
- Meâric 70:32
- Meâric 70:33
- Meâric 70:34
- Meâric 70:35
- Meâric 70:36
- Meâric 70:37
- Meâric 70:38
- Meâric 70:39
- Meâric 70:40
- Meâric 70:41
- Meâric 70:42
- Meâric 70:43
- Meâric 70:44
- Nuh 71:1
- Nuh 71:2
- Nuh 71:3
- Nuh 71:4
- Nuh 71:5
- Nuh 71:6
- Nuh 71:7
- Nuh 71:8
- Nuh 71:9
- Nuh 71:10
- Nuh 71:11
- Nuh 71:12
- Nuh 71:13
- Nuh 71:14
- Nuh 71:15
- Nuh 71:16
- Nuh 71:17
- Nuh 71:18
- Nuh 71:19
- Nuh 71:20
- Nuh 71:21
- Nuh 71:22
- Nuh 71:23
- Nuh 71:24
- Nuh 71:25
- Nuh 71:26
- Nuh 71:27
- Nuh 71:28
- Cinn 72:1
- Cinn 72:2
- Cinn 72:3
- Cinn 72:4
- Cinn 72:5
- Cinn 72:6
- Cinn 72:7
- Cinn 72:8
- Cinn 72:9
- Cinn 72:10
- Cinn 72:11
- Cinn 72:12
- Cinn 72:13
- Cinn 72:14
- Cinn 72:15
- Cinn 72:16
- Cinn 72:17
- Cinn 72:18
- Cinn 72:19
- Cinn 72:20
- Cinn 72:21
- Cinn 72:22
- Cinn 72:23
- Cinn 72:24
- Cinn 72:25
- Cinn 72:26
- Cinn 72:27
- Cinn 72:28
Hakka 69:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla ‚ “O gerçekleşecek olay (kıyâmet)!”. “Nedir o büyük olay?”
. “O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin!”
. “Semüd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı.”
(Kıyâmetin İsimleri] Korkutmak ve dehşete düşürmek için kıyâmet günü meydana gelecek belâ ve sıkıntılara “kıyâmet” denildiğini daha önce söylemiştik. Kıyâmetin kopacağı vaktin bayan edilmesi ve bizzat “kıyâmet” isminin kullanılması, korkutma ve özendirme sağlamaz. Bundan dolayı yüce Allah, bu günü engelleme ve caydırma unsuru içeren vasıtalarla anmıştır. “Hâkka”, amel eden herkes için amelinin karşılığı gerçekleşmiş ve hak sahibi herkes hak ettiği karşılığı almıştır. Mükellef cehennemlikse cehennemi hak etmiş, şayet cennetlikse oraya girmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: “Hâkka” başa geldi mi bir daha asla gitmeyecek olan belâ ve musibettir, Sözü edilen musibet, kıyâmet günü insanların amellerine verilecek karşılık ve başa geleceği uyarısında bulunulan sözü edilen benzeri başka isimlerde olduğu gibi insanların o gün büyük sıkıntıya uğrayacakları hallerin adlarıyla isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [§] (Evet) nedir o büyük olay? Bu ifade, o günü yüceltmek için getirilmiştir. Âyet, Arapçadaki “fulânun mâ fulânun” “Filanca var ya! Ne adam ama!” ifadesine benzer. Birinin son derece güçlü veya cömertlikte zirve olduğunu ve benzeri durumlardaki halini ifade etmek için böyle söylenir, O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki âyet de aynı şekilde o günün zorlu bir gün olduğunu ifade etmektedir. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki beyanı şöyle anlamak mümkündür: Yani sen o günün zor bir gün olduğunu bilmiyordun, Cenâb-ı Hak sana bildirdi. Çünkü kıyâmet gününde olacaklara dair hiçbir şey, ne senin ne de kavminin bilgisi dâhilinde değildi. Fakat Allah Teâlâ seni buna muttali kıldı, zira Hz. Peygamber'in kavmi ölümden sonraki dirilmeyi inkâr ediyor, dolayısıyla buna dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Şöyleki yüce Allah, onlara kavranması akla ve hikmete bağlı olan “öldümden sonra dirilme”nin delillerini belirtmiştir: Dindar ile günahkârın, itaatkârla âsinin aynı konumda olmayacağı, bu âlemin abes ve boş yere yaratılmış olmasının imkân dâhilinde bulunmadığı ve saymakla bitmez diğer deliller... Bütün bunlar onları ikna etmediği, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde kafa yorup delillere itibar etmediklerinde Cenâb-ı Hak, onlara ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden ve peygamberlere inanmayan geçmiş milletlerin başlarına gelenleri delil olarak getirdi. Zira O, geçmiş inkârcıların köklerini kazımış, yaptığı uyarı daha etkin olsun diye gelmiş ve geçmişlerinden kimseyi geride bırakmamıştır.
Söz konusu uyarı ifadesi de Semüd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı meâlindeki beyandır. Bu âyette Allah Teâlâ onlara Semüd ve Âd kavminin peygamberleri yalancılıkla itham ettikleri için başlarına gelenleri hatırlatmakta ve şöyle demektedir: Muhammed'in Allah'tan size getirdiği haberlerde O'nu yalancılıkla itham ettiğimiz için peygamberlerini yalanlayan Semüd ve Âd kavimlerinin başlarına gelenin aynısı sizin başınıza da gelecektir. Yüce Allah, bunu Hz. Muhammed'i yalanlamaktan vazgeçsinler diye yaptı.
Âyet-i kerime için şöyle bir mâna da söz konusu olabilir: Cenâb-ı Hak, müşriklere şunu haber veriyor: Semüd ve Âd kavmi peygamberlerini yalanladılar, helâke uğrayınca da yaptıkları yalanlamadan pişman oldular. Ölümden sonra neler olacağına dair size getirdiği haberlerde Muhammed aleyhisselâmı yalanlamaya devam ederseniz siz de pişman olacaksınız.
(SJÖstelik yüce Allah, müşriklere her ne kadar yalanlasalar da Âd ve Semüd kavminin başlarına gelenleri hatırlatmıştır, tâ ki kıyâmet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” diyerek ellerinde bir bahane kalmasın. Zaten araştırsalardı bu âyetler ve haberler onlara söz konusu bilgiyi sağlardı. Aslında âyetler onlar için tartışma sonucu birer delil olarak gelmiştir. Ama gafletleri ve yüz çevirme tavırları buna engel olmuştur. Artık âyetlere iman etmeyi kabul etmeseler bile mazeretleri kalmamış ve delil onları bağlayıcı hale gelmiştir.
Gerçekleşecek olan; (Evet) nedir o gerçekleşecek olan? meâlindeki âyeti ile “Kapı çalan! Nedir o kapı çalan? O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?” meâlindeki âyetleri, “Ey insan! yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” ifadesinde olduğu gibi Hz. Peygambere değil de ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden herkese hitap ediyor da olabilir. Zira İnfitâr süresindeki âyette Hz. Peygambere değil, dünya hayatına aldanan herkese hitap edilmektedir. Öte yandan bununla Hz. Peygambere hitap ediliyor olması da mümkündür. Hitabın Hz. Peygamber'e yapıldığı kabul edildiği takdirde yalanlayanlara hitabın Restlullaha (a.s.) yapılması durumunda, dini gerçekleri yalan sayanlara yönelik hitap başka bir mâna gerektirir. Aslında Arap dilinde “fulânun mâ fulânun” “Filanca var ya! Ne adam ama!” denilince bu yapılan hitabı cazip hale getirir ve hitap edilen kişiyi dinlemeye sevkeder ve dinleyenin duyulur âlemini incelemesini gerektirir. Çünkü bu söz, o kişide görülmemiş ve duyulmamış bir halde olduğunda veya durumunda bir olağanüstülük bulunduğunda söylenir. Ve ondaki bu görülmemiş ve duyulmamış halin neden ibaret olduğunu öğrenmek için araştırılır. Şayet hitap yalanlayanlara yönelikse onları haberdeki görülmemiş ve duyulmamış olan şeyi öğrenmeye ve yüceltmeye sevkeder. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki ilâhi beyan ileri derecede bir şaşkınlık ifade eder. Bu hitap ve ifadeye kulak verip anladıklarında kendilerini iman etmeye sevkeder. Netice olarak âyet, bir teşvik ve bir dikkat çekme mesabesinde olur.
Âyet Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme yönelik bir hitap ise tevili şöyle olur: Peygamberi yalanlayanlar ona eziyet ediyor ve tuzak kuruyordu, kendisi bu tavırlarından rahatsız oluyor ve yaptıkları davranışlar ağrına gidiyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onların başına gelecek olan ve kaçınılması imkânsız EN bulunan azabı hatırlatıyor [ ]ve bu da Resülullah'ın kavminden mâruz kaldığı eziyet karşısında bir parça teselli bulmasını sağlıyordu. Şöyle de diyebiliriz: Yüce Allah, Hz. Peygambere onların azabı hak ettiklerini hatırlatıyor ki yaptıklarından üzüntü duymasın, aksine bu, kendisini onlara şefkat göstermeye ve acımaya sevketsin.
Şöyle de denilmiştir: Âyetin hitabı yalanlayanlar hakkında olduğu takdirde bu, Mekkeliler'i korkutma ve dehşete düşürme anlamına gelir. Mekke halkı, ölümden sonra dirilmeye ilişkin olarak peygamberlerinin verdiği haberi yalanladıkları takdirde Âd ve Semüd kavminin başına gelen azabın aynısı kendi başlarına gelecektir, Mekkeliler, onların başlarına nelerin geldiğini biliyorlardı. Âyetin muhatabı Hz. Peygamber olduğu takdirde ise şöyle deriz: Âyette Âd ve Semüd kavminin başlarına gelenlerin belirtilmesi Resül-i Ekrem'i müşriklerden gördüğü eziyet karşısında sabretmeye davet etmektedir. Gerçekten bu, kendisi için bir parça teselli olur. Zira yüce Allah bir anlamda şöyle demektedir: Sen yalancı sayılan ilk peygamber değilsin, daha önce bu uğurda başka peygamberler sana ortak olmuş ve yalanlanmaya mâruz kalmıştır. Bunun ardından Cenâb-ı Hak, Âd ve Semüd kavminin kıyâmeti yalanlamaları yüzünden başlarına gelenleri beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:2
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla ‚ “O gerçekleşecek olay (kıyâmet)!”. “Nedir o büyük olay?”
. “O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin!”
. “Semüd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı.”
(Kıyâmetin İsimleri] Korkutmak ve dehşete düşürmek için kıyâmet günü meydana gelecek belâ ve sıkıntılara “kıyâmet” denildiğini daha önce söylemiştik. Kıyâmetin kopacağı vaktin bayan edilmesi ve bizzat “kıyâmet” isminin kullanılması, korkutma ve özendirme sağlamaz. Bundan dolayı yüce Allah, bu günü engelleme ve caydırma unsuru içeren vasıtalarla anmıştır. “Hâkka”, amel eden herkes için amelinin karşılığı gerçekleşmiş ve hak sahibi herkes hak ettiği karşılığı almıştır. Mükellef cehennemlikse cehennemi hak etmiş, şayet cennetlikse oraya girmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: “Hâkka” başa geldi mi bir daha asla gitmeyecek olan belâ ve musibettir, Sözü edilen musibet, kıyâmet günü insanların amellerine verilecek karşılık ve başa geleceği uyarısında bulunulan sözü edilen benzeri başka isimlerde olduğu gibi insanların o gün büyük sıkıntıya uğrayacakları hallerin adlarıyla isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [§] (Evet) nedir o büyük olay? Bu ifade, o günü yüceltmek için getirilmiştir. Âyet, Arapçadaki “fulânun mâ fulânun” “Filanca var ya! Ne adam ama!” ifadesine benzer. Birinin son derece güçlü veya cömertlikte zirve olduğunu ve benzeri durumlardaki halini ifade etmek için böyle söylenir, O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki âyet de aynı şekilde o günün zorlu bir gün olduğunu ifade etmektedir. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki beyanı şöyle anlamak mümkündür: Yani sen o günün zor bir gün olduğunu bilmiyordun, Cenâb-ı Hak sana bildirdi. Çünkü kıyâmet gününde olacaklara dair hiçbir şey, ne senin ne de kavminin bilgisi dâhilinde değildi. Fakat Allah Teâlâ seni buna muttali kıldı, zira Hz. Peygamber'in kavmi ölümden sonraki dirilmeyi inkâr ediyor, dolayısıyla buna dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Şöyleki yüce Allah, onlara kavranması akla ve hikmete bağlı olan “öldümden sonra dirilme”nin delillerini belirtmiştir: Dindar ile günahkârın, itaatkârla âsinin aynı konumda olmayacağı, bu âlemin abes ve boş yere yaratılmış olmasının imkân dâhilinde bulunmadığı ve saymakla bitmez diğer deliller... Bütün bunlar onları ikna etmediği, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde kafa yorup delillere itibar etmediklerinde Cenâb-ı Hak, onlara ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden ve peygamberlere inanmayan geçmiş milletlerin başlarına gelenleri delil olarak getirdi. Zira O, geçmiş inkârcıların köklerini kazımış, yaptığı uyarı daha etkin olsun diye gelmiş ve geçmişlerinden kimseyi geride bırakmamıştır.
Söz konusu uyarı ifadesi de Semüd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı meâlindeki beyandır. Bu âyette Allah Teâlâ onlara Semüd ve Âd kavminin peygamberleri yalancılıkla itham ettikleri için başlarına gelenleri hatırlatmakta ve şöyle demektedir: Muhammed'in Allah'tan size getirdiği haberlerde O'nu yalancılıkla itham ettiğimiz için peygamberlerini yalanlayan Semüd ve Âd kavimlerinin başlarına gelenin aynısı sizin başınıza da gelecektir. Yüce Allah, bunu Hz. Muhammed'i yalanlamaktan vazgeçsinler diye yaptı.
Âyet-i kerime için şöyle bir mâna da söz konusu olabilir: Cenâb-ı Hak, müşriklere şunu haber veriyor: Semüd ve Âd kavmi peygamberlerini yalanladılar, helâke uğrayınca da yaptıkları yalanlamadan pişman oldular. Ölümden sonra neler olacağına dair size getirdiği haberlerde Muhammed aleyhisselâmı yalanlamaya devam ederseniz siz de pişman olacaksınız.
(SJÖstelik yüce Allah, müşriklere her ne kadar yalanlasalar da Âd ve Semüd kavminin başlarına gelenleri hatırlatmıştır, tâ ki kıyâmet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” diyerek ellerinde bir bahane kalmasın. Zaten araştırsalardı bu âyetler ve haberler onlara söz konusu bilgiyi sağlardı. Aslında âyetler onlar için tartışma sonucu birer delil olarak gelmiştir. Ama gafletleri ve yüz çevirme tavırları buna engel olmuştur. Artık âyetlere iman etmeyi kabul etmeseler bile mazeretleri kalmamış ve delil onları bağlayıcı hale gelmiştir.
Gerçekleşecek olan; (Evet) nedir o gerçekleşecek olan? meâlindeki âyeti ile “Kapı çalan! Nedir o kapı çalan? O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?” meâlindeki âyetleri, “Ey insan! yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” ifadesinde olduğu gibi Hz. Peygambere değil de ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden herkese hitap ediyor da olabilir. Zira İnfitâr süresindeki âyette Hz. Peygambere değil, dünya hayatına aldanan herkese hitap edilmektedir. Öte yandan bununla Hz. Peygambere hitap ediliyor olması da mümkündür. Hitabın Hz. Peygamber'e yapıldığı kabul edildiği takdirde yalanlayanlara hitabın Restlullaha (a.s.) yapılması durumunda, dini gerçekleri yalan sayanlara yönelik hitap başka bir mâna gerektirir. Aslında Arap dilinde “fulânun mâ fulânun” “Filanca var ya! Ne adam ama!” denilince bu yapılan hitabı cazip hale getirir ve hitap edilen kişiyi dinlemeye sevkeder ve dinleyenin duyulur âlemini incelemesini gerektirir. Çünkü bu söz, o kişide görülmemiş ve duyulmamış bir halde olduğunda veya durumunda bir olağanüstülük bulunduğunda söylenir. Ve ondaki bu görülmemiş ve duyulmamış halin neden ibaret olduğunu öğrenmek için araştırılır. Şayet hitap yalanlayanlara yönelikse onları haberdeki görülmemiş ve duyulmamış olan şeyi öğrenmeye ve yüceltmeye sevkeder. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki ilâhi beyan ileri derecede bir şaşkınlık ifade eder. Bu hitap ve ifadeye kulak verip anladıklarında kendilerini iman etmeye sevkeder. Netice olarak âyet, bir teşvik ve bir dikkat çekme mesabesinde olur.
Âyet Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme yönelik bir hitap ise tevili şöyle olur: Peygamberi yalanlayanlar ona eziyet ediyor ve tuzak kuruyordu, kendisi bu tavırlarından rahatsız oluyor ve yaptıkları davranışlar ağrına gidiyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onların başına gelecek olan ve kaçınılması imkânsız EN bulunan azabı hatırlatıyor [ ]ve bu da Resülullah'ın kavminden mâruz kaldığı eziyet karşısında bir parça teselli bulmasını sağlıyordu. Şöyle de diyebiliriz: Yüce Allah, Hz. Peygambere onların azabı hak ettiklerini hatırlatıyor ki yaptıklarından üzüntü duymasın, aksine bu, kendisini onlara şefkat göstermeye ve acımaya sevketsin.
Şöyle de denilmiştir: Âyetin hitabı yalanlayanlar hakkında olduğu takdirde bu, Mekkeliler'i korkutma ve dehşete düşürme anlamına gelir. Mekke halkı, ölümden sonra dirilmeye ilişkin olarak peygamberlerinin verdiği haberi yalanladıkları takdirde Âd ve Semüd kavminin başına gelen azabın aynısı kendi başlarına gelecektir, Mekkeliler, onların başlarına nelerin geldiğini biliyorlardı. Âyetin muhatabı Hz. Peygamber olduğu takdirde ise şöyle deriz: Âyette Âd ve Semüd kavminin başlarına gelenlerin belirtilmesi Resül-i Ekrem'i müşriklerden gördüğü eziyet karşısında sabretmeye davet etmektedir. Gerçekten bu, kendisi için bir parça teselli olur. Zira yüce Allah bir anlamda şöyle demektedir: Sen yalancı sayılan ilk peygamber değilsin, daha önce bu uğurda başka peygamberler sana ortak olmuş ve yalanlanmaya mâruz kalmıştır. Bunun ardından Cenâb-ı Hak, Âd ve Semüd kavminin kıyâmeti yalanlamaları yüzünden başlarına gelenleri beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:3
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla ‚ “O gerçekleşecek olay (kıyâmet)!”. “Nedir o büyük olay?”
. “O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin!”
. “Semüd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı.”
(Kıyâmetin İsimleri] Korkutmak ve dehşete düşürmek için kıyâmet günü meydana gelecek belâ ve sıkıntılara “kıyâmet” denildiğini daha önce söylemiştik. Kıyâmetin kopacağı vaktin bayan edilmesi ve bizzat “kıyâmet” isminin kullanılması, korkutma ve özendirme sağlamaz. Bundan dolayı yüce Allah, bu günü engelleme ve caydırma unsuru içeren vasıtalarla anmıştır. “Hâkka”, amel eden herkes için amelinin karşılığı gerçekleşmiş ve hak sahibi herkes hak ettiği karşılığı almıştır. Mükellef cehennemlikse cehennemi hak etmiş, şayet cennetlikse oraya girmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: “Hâkka” başa geldi mi bir daha asla gitmeyecek olan belâ ve musibettir, Sözü edilen musibet, kıyâmet günü insanların amellerine verilecek karşılık ve başa geleceği uyarısında bulunulan sözü edilen benzeri başka isimlerde olduğu gibi insanların o gün büyük sıkıntıya uğrayacakları hallerin adlarıyla isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [§] (Evet) nedir o büyük olay? Bu ifade, o günü yüceltmek için getirilmiştir. Âyet, Arapçadaki “fulânun mâ fulânun” “Filanca var ya! Ne adam ama!” ifadesine benzer. Birinin son derece güçlü veya cömertlikte zirve olduğunu ve benzeri durumlardaki halini ifade etmek için böyle söylenir, O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki âyet de aynı şekilde o günün zorlu bir gün olduğunu ifade etmektedir. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki beyanı şöyle anlamak mümkündür: Yani sen o günün zor bir gün olduğunu bilmiyordun, Cenâb-ı Hak sana bildirdi. Çünkü kıyâmet gününde olacaklara dair hiçbir şey, ne senin ne de kavminin bilgisi dâhilinde değildi. Fakat Allah Teâlâ seni buna muttali kıldı, zira Hz. Peygamber'in kavmi ölümden sonraki dirilmeyi inkâr ediyor, dolayısıyla buna dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Şöyleki yüce Allah, onlara kavranması akla ve hikmete bağlı olan “öldümden sonra dirilme”nin delillerini belirtmiştir: Dindar ile günahkârın, itaatkârla âsinin aynı konumda olmayacağı, bu âlemin abes ve boş yere yaratılmış olmasının imkân dâhilinde bulunmadığı ve saymakla bitmez diğer deliller... Bütün bunlar onları ikna etmediği, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde kafa yorup delillere itibar etmediklerinde Cenâb-ı Hak, onlara ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden ve peygamberlere inanmayan geçmiş milletlerin başlarına gelenleri delil olarak getirdi. Zira O, geçmiş inkârcıların köklerini kazımış, yaptığı uyarı daha etkin olsun diye gelmiş ve geçmişlerinden kimseyi geride bırakmamıştır.
Söz konusu uyarı ifadesi de Semüd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı meâlindeki beyandır. Bu âyette Allah Teâlâ onlara Semüd ve Âd kavminin peygamberleri yalancılıkla itham ettikleri için başlarına gelenleri hatırlatmakta ve şöyle demektedir: Muhammed'in Allah'tan size getirdiği haberlerde O'nu yalancılıkla itham ettiğimiz için peygamberlerini yalanlayan Semüd ve Âd kavimlerinin başlarına gelenin aynısı sizin başınıza da gelecektir. Yüce Allah, bunu Hz. Muhammed'i yalanlamaktan vazgeçsinler diye yaptı.
Âyet-i kerime için şöyle bir mâna da söz konusu olabilir: Cenâb-ı Hak, müşriklere şunu haber veriyor: Semüd ve Âd kavmi peygamberlerini yalanladılar, helâke uğrayınca da yaptıkları yalanlamadan pişman oldular. Ölümden sonra neler olacağına dair size getirdiği haberlerde Muhammed aleyhisselâmı yalanlamaya devam ederseniz siz de pişman olacaksınız.
(SJÖstelik yüce Allah, müşriklere her ne kadar yalanlasalar da Âd ve Semüd kavminin başlarına gelenleri hatırlatmıştır, tâ ki kıyâmet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” diyerek ellerinde bir bahane kalmasın. Zaten araştırsalardı bu âyetler ve haberler onlara söz konusu bilgiyi sağlardı. Aslında âyetler onlar için tartışma sonucu birer delil olarak gelmiştir. Ama gafletleri ve yüz çevirme tavırları buna engel olmuştur. Artık âyetlere iman etmeyi kabul etmeseler bile mazeretleri kalmamış ve delil onları bağlayıcı hale gelmiştir.
Gerçekleşecek olan; (Evet) nedir o gerçekleşecek olan? meâlindeki âyeti ile “Kapı çalan! Nedir o kapı çalan? O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?” meâlindeki âyetleri, “Ey insan! yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” ifadesinde olduğu gibi Hz. Peygambere değil de ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden herkese hitap ediyor da olabilir. Zira İnfitâr süresindeki âyette Hz. Peygambere değil, dünya hayatına aldanan herkese hitap edilmektedir. Öte yandan bununla Hz. Peygambere hitap ediliyor olması da mümkündür. Hitabın Hz. Peygamber'e yapıldığı kabul edildiği takdirde yalanlayanlara hitabın Restlullaha (a.s.) yapılması durumunda, dini gerçekleri yalan sayanlara yönelik hitap başka bir mâna gerektirir. Aslında Arap dilinde “fulânun mâ fulânun” “Filanca var ya! Ne adam ama!” denilince bu yapılan hitabı cazip hale getirir ve hitap edilen kişiyi dinlemeye sevkeder ve dinleyenin duyulur âlemini incelemesini gerektirir. Çünkü bu söz, o kişide görülmemiş ve duyulmamış bir halde olduğunda veya durumunda bir olağanüstülük bulunduğunda söylenir. Ve ondaki bu görülmemiş ve duyulmamış halin neden ibaret olduğunu öğrenmek için araştırılır. Şayet hitap yalanlayanlara yönelikse onları haberdeki görülmemiş ve duyulmamış olan şeyi öğrenmeye ve yüceltmeye sevkeder. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki ilâhi beyan ileri derecede bir şaşkınlık ifade eder. Bu hitap ve ifadeye kulak verip anladıklarında kendilerini iman etmeye sevkeder. Netice olarak âyet, bir teşvik ve bir dikkat çekme mesabesinde olur.
Âyet Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme yönelik bir hitap ise tevili şöyle olur: Peygamberi yalanlayanlar ona eziyet ediyor ve tuzak kuruyordu, kendisi bu tavırlarından rahatsız oluyor ve yaptıkları davranışlar ağrına gidiyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onların başına gelecek olan ve kaçınılması imkânsız EN bulunan azabı hatırlatıyor [ ]ve bu da Resülullah'ın kavminden mâruz kaldığı eziyet karşısında bir parça teselli bulmasını sağlıyordu. Şöyle de diyebiliriz: Yüce Allah, Hz. Peygambere onların azabı hak ettiklerini hatırlatıyor ki yaptıklarından üzüntü duymasın, aksine bu, kendisini onlara şefkat göstermeye ve acımaya sevketsin.
Şöyle de denilmiştir: Âyetin hitabı yalanlayanlar hakkında olduğu takdirde bu, Mekkeliler'i korkutma ve dehşete düşürme anlamına gelir. Mekke halkı, ölümden sonra dirilmeye ilişkin olarak peygamberlerinin verdiği haberi yalanladıkları takdirde Âd ve Semüd kavminin başına gelen azabın aynısı kendi başlarına gelecektir, Mekkeliler, onların başlarına nelerin geldiğini biliyorlardı. Âyetin muhatabı Hz. Peygamber olduğu takdirde ise şöyle deriz: Âyette Âd ve Semüd kavminin başlarına gelenlerin belirtilmesi Resül-i Ekrem'i müşriklerden gördüğü eziyet karşısında sabretmeye davet etmektedir. Gerçekten bu, kendisi için bir parça teselli olur. Zira yüce Allah bir anlamda şöyle demektedir: Sen yalancı sayılan ilk peygamber değilsin, daha önce bu uğurda başka peygamberler sana ortak olmuş ve yalanlanmaya mâruz kalmıştır. Bunun ardından Cenâb-ı Hak, Âd ve Semüd kavminin kıyâmeti yalanlamaları yüzünden başlarına gelenleri beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:4
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla ‚ “O gerçekleşecek olay (kıyâmet)!”. “Nedir o büyük olay?”
. “O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin!”
. “Semüd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı.”
(Kıyâmetin İsimleri] Korkutmak ve dehşete düşürmek için kıyâmet günü meydana gelecek belâ ve sıkıntılara “kıyâmet” denildiğini daha önce söylemiştik. Kıyâmetin kopacağı vaktin bayan edilmesi ve bizzat “kıyâmet” isminin kullanılması, korkutma ve özendirme sağlamaz. Bundan dolayı yüce Allah, bu günü engelleme ve caydırma unsuru içeren vasıtalarla anmıştır. “Hâkka”, amel eden herkes için amelinin karşılığı gerçekleşmiş ve hak sahibi herkes hak ettiği karşılığı almıştır. Mükellef cehennemlikse cehennemi hak etmiş, şayet cennetlikse oraya girmiştir. Bazıları da şöyle demiştir: “Hâkka” başa geldi mi bir daha asla gitmeyecek olan belâ ve musibettir, Sözü edilen musibet, kıyâmet günü insanların amellerine verilecek karşılık ve başa geleceği uyarısında bulunulan sözü edilen benzeri başka isimlerde olduğu gibi insanların o gün büyük sıkıntıya uğrayacakları hallerin adlarıyla isimlendirilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. [§] (Evet) nedir o büyük olay? Bu ifade, o günü yüceltmek için getirilmiştir. Âyet, Arapçadaki “fulânun mâ fulânun” “Filanca var ya! Ne adam ama!” ifadesine benzer. Birinin son derece güçlü veya cömertlikte zirve olduğunu ve benzeri durumlardaki halini ifade etmek için böyle söylenir, O büyük olayın ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki âyet de aynı şekilde o günün zorlu bir gün olduğunu ifade etmektedir. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki beyanı şöyle anlamak mümkündür: Yani sen o günün zor bir gün olduğunu bilmiyordun, Cenâb-ı Hak sana bildirdi. Çünkü kıyâmet gününde olacaklara dair hiçbir şey, ne senin ne de kavminin bilgisi dâhilinde değildi. Fakat Allah Teâlâ seni buna muttali kıldı, zira Hz. Peygamber'in kavmi ölümden sonraki dirilmeyi inkâr ediyor, dolayısıyla buna dair hiçbir şey bilmiyorlardı. Şöyleki yüce Allah, onlara kavranması akla ve hikmete bağlı olan “öldümden sonra dirilme”nin delillerini belirtmiştir: Dindar ile günahkârın, itaatkârla âsinin aynı konumda olmayacağı, bu âlemin abes ve boş yere yaratılmış olmasının imkân dâhilinde bulunmadığı ve saymakla bitmez diğer deliller... Bütün bunlar onları ikna etmediği, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde kafa yorup delillere itibar etmediklerinde Cenâb-ı Hak, onlara ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden ve peygamberlere inanmayan geçmiş milletlerin başlarına gelenleri delil olarak getirdi. Zira O, geçmiş inkârcıların köklerini kazımış, yaptığı uyarı daha etkin olsun diye gelmiş ve geçmişlerinden kimseyi geride bırakmamıştır.
Söz konusu uyarı ifadesi de Semüd ve Âd, kapılarını çalacak felâketi yalan saymışlardı meâlindeki beyandır. Bu âyette Allah Teâlâ onlara Semüd ve Âd kavminin peygamberleri yalancılıkla itham ettikleri için başlarına gelenleri hatırlatmakta ve şöyle demektedir: Muhammed'in Allah'tan size getirdiği haberlerde O'nu yalancılıkla itham ettiğimiz için peygamberlerini yalanlayan Semüd ve Âd kavimlerinin başlarına gelenin aynısı sizin başınıza da gelecektir. Yüce Allah, bunu Hz. Muhammed'i yalanlamaktan vazgeçsinler diye yaptı.
Âyet-i kerime için şöyle bir mâna da söz konusu olabilir: Cenâb-ı Hak, müşriklere şunu haber veriyor: Semüd ve Âd kavmi peygamberlerini yalanladılar, helâke uğrayınca da yaptıkları yalanlamadan pişman oldular. Ölümden sonra neler olacağına dair size getirdiği haberlerde Muhammed aleyhisselâmı yalanlamaya devam ederseniz siz de pişman olacaksınız.
(SJÖstelik yüce Allah, müşriklere her ne kadar yalanlasalar da Âd ve Semüd kavminin başlarına gelenleri hatırlatmıştır, tâ ki kıyâmet günü “Bizim bundan haberimiz yoktu” diyerek ellerinde bir bahane kalmasın. Zaten araştırsalardı bu âyetler ve haberler onlara söz konusu bilgiyi sağlardı. Aslında âyetler onlar için tartışma sonucu birer delil olarak gelmiştir. Ama gafletleri ve yüz çevirme tavırları buna engel olmuştur. Artık âyetlere iman etmeyi kabul etmeseler bile mazeretleri kalmamış ve delil onları bağlayıcı hale gelmiştir.
Gerçekleşecek olan; (Evet) nedir o gerçekleşecek olan? meâlindeki âyeti ile “Kapı çalan! Nedir o kapı çalan? O kapı çalanın ne olduğunu bilir misin?” meâlindeki âyetleri, “Ey insan! yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu?” ifadesinde olduğu gibi Hz. Peygambere değil de ölümden sonra dirilmeyi inkâr eden herkese hitap ediyor da olabilir. Zira İnfitâr süresindeki âyette Hz. Peygambere değil, dünya hayatına aldanan herkese hitap edilmektedir. Öte yandan bununla Hz. Peygambere hitap ediliyor olması da mümkündür. Hitabın Hz. Peygamber'e yapıldığı kabul edildiği takdirde yalanlayanlara hitabın Restlullaha (a.s.) yapılması durumunda, dini gerçekleri yalan sayanlara yönelik hitap başka bir mâna gerektirir. Aslında Arap dilinde “fulânun mâ fulânun” “Filanca var ya! Ne adam ama!” denilince bu yapılan hitabı cazip hale getirir ve hitap edilen kişiyi dinlemeye sevkeder ve dinleyenin duyulur âlemini incelemesini gerektirir. Çünkü bu söz, o kişide görülmemiş ve duyulmamış bir halde olduğunda veya durumunda bir olağanüstülük bulunduğunda söylenir. Ve ondaki bu görülmemiş ve duyulmamış halin neden ibaret olduğunu öğrenmek için araştırılır. Şayet hitap yalanlayanlara yönelikse onları haberdeki görülmemiş ve duyulmamış olan şeyi öğrenmeye ve yüceltmeye sevkeder. Gerçekleşecek olanın (kıyâmetin) ne olduğunu sen nereden bileceksin? meâlindeki ilâhi beyan ileri derecede bir şaşkınlık ifade eder. Bu hitap ve ifadeye kulak verip anladıklarında kendilerini iman etmeye sevkeder. Netice olarak âyet, bir teşvik ve bir dikkat çekme mesabesinde olur.
Âyet Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme yönelik bir hitap ise tevili şöyle olur: Peygamberi yalanlayanlar ona eziyet ediyor ve tuzak kuruyordu, kendisi bu tavırlarından rahatsız oluyor ve yaptıkları davranışlar ağrına gidiyordu. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak onların başına gelecek olan ve kaçınılması imkânsız EN bulunan azabı hatırlatıyor [ ]ve bu da Resülullah'ın kavminden mâruz kaldığı eziyet karşısında bir parça teselli bulmasını sağlıyordu. Şöyle de diyebiliriz: Yüce Allah, Hz. Peygambere onların azabı hak ettiklerini hatırlatıyor ki yaptıklarından üzüntü duymasın, aksine bu, kendisini onlara şefkat göstermeye ve acımaya sevketsin.
Şöyle de denilmiştir: Âyetin hitabı yalanlayanlar hakkında olduğu takdirde bu, Mekkeliler'i korkutma ve dehşete düşürme anlamına gelir. Mekke halkı, ölümden sonra dirilmeye ilişkin olarak peygamberlerinin verdiği haberi yalanladıkları takdirde Âd ve Semüd kavminin başına gelen azabın aynısı kendi başlarına gelecektir, Mekkeliler, onların başlarına nelerin geldiğini biliyorlardı. Âyetin muhatabı Hz. Peygamber olduğu takdirde ise şöyle deriz: Âyette Âd ve Semüd kavminin başlarına gelenlerin belirtilmesi Resül-i Ekrem'i müşriklerden gördüğü eziyet karşısında sabretmeye davet etmektedir. Gerçekten bu, kendisi için bir parça teselli olur. Zira yüce Allah bir anlamda şöyle demektedir: Sen yalancı sayılan ilk peygamber değilsin, daha önce bu uğurda başka peygamberler sana ortak olmuş ve yalanlanmaya mâruz kalmıştır. Bunun ardından Cenâb-ı Hak, Âd ve Semüd kavminin kıyâmeti yalanlamaları yüzünden başlarına gelenleri beyan etmekte ve şöyle buyurmaktadır:
Hakka 69:5
Semüd kavmi çok şiddetli bir depremle helâk edildi. “Tâğıye”, “âtiye” (ve biraz sonra gelecek olan), “râbiye” kelimelerini, onların başlarına gelecek azabın sıfatları olarak kabul etmek mümkündür. Bunun yanında devamlı olarak benimsedikleri daha önceki hallerinin sıfatları diye de açıklanabilir. Şayet bu kelimelerin her biri azabın sıfatı ise tuğyân” kelimesi şiddetten ibaret olur. Buna göre “tâği” ileriyi hesaba katmayan ve çekinmeyen azgın bir âsi demektir. Allah Teâlâ, onlara gönderdiği azabı, hiçbirini sağ bırakmamak, köklerini kazımak ve tümünü helâk etmekle nitelemiştir. Bazıları bu azabın yıldırım olduğunu söylerken bir kısmı çığlık olduğunu ifade etmiştir. Söz konusu azaba bu yüzden “tâğin” (azgın) değil de “tâğıye” (çok azgın) denilmiştir. Bazılarına göre azabın bu ismi ona uğrayanların fiillerinden türetilmiştir. Yani azabın kendisi, “tâğıye” değildir, fakat ismini o kişilerin fiillerinden almıştır. Bu durumdaki isimlendirme şu âyetlere benzer: “Bir kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür”. “Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın”. Bütün bu cezalar, onların kötülüklerinin ve aşırı gitmelerinin karşılığıdır. Şöyle de denilmiştir: Bi't-tâğıye kelimesi “yaptıkları azgınlık ve işledikleri günahlar sebebiyle” demektir. Bu durumda âyet “Semüd kavmi azgınlığı yüzünden (Allah'ın elçisini) yalanladı” meâlindeki âyet gibi olur. ( Tâğıye kelimesinin baş kaldırma ve haddi aşma hallerinin sıfatı olma ihtimali de vardır. Hâkka ve kâriayı, yani kıyâmeti inkâr etmeleri de onların zulüm ve zorbalıklarındandır. Bu ilâhi beyanda, Mekke ehli Resülullah'ı yalanlamaktan vazgeçmedikleri takdirde geçmiş kavimleri helâk ettiği gibi bunları da helâk edeceği tehdidi vardır.
Hakka 69:6
Âd halkı ise dehşetli bir kasırga ile yok ediliverdi. Hasan-ı Basri der ki: “Rih-i sarsar” uğultulu fırtına demektir. Bu rüzgâr türü eserken ses çıkarır. Bazıları ise çok soğuk fırtına anlamına geldiğini söylemiştir, şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Ekinlerine vuran sesli rüzgâr”, “es-Sır” soğuk, “es-sarsar” ise bunun kesintisiz esen türüdür. Yüce Allah, bu rüzgârı kesintisiz olduğu için böyle nitelemiştir. “Âtiye”, et-tâğıye kelimesine verdiğimiz mânadadır. Kelbi!? ve başka müfessirler bu rüzgâra “âtiye” denilmesini, bekçi meleklerin üzerine esmesi ve onların da buna karşı koyamamaları şeklinde açıklamışlardır. Ne var ki bu, isabetli bir yaklaşım değildir, çünkü bekçi meleklere, o rüzgâra hâkim olma görevi verilip de bunu başaramamaları ve üzerlerine azgınca esmesi mümkün değildir. Ancak onlara şöyle denebilir: Bekçi melekler, fırtınayı o dönemde engellenmekle görevlendirilmemişlerdi. Ama onun engellenmesi görevi onlara verilmiş ve sonra da bunun için onlara bir imkân bırakılmamış olması imkânsızdır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Hakka 69:7
Âyetin başındaki “sahharahâ” kelimesi gönderdi demektir. Bir anlayışa göre “Rüzgârı üzerlerine sürekli estirdi” demektir. Bazıları da şöyle demiştir: “et-Teshir”, “tezlil” boyun eğdirme demektir. Buna göre mâna şöyle olur: Allah Teâlâ rüzgârı onların üzerine esmekten ve emrine itaat etmekten kaçınamayacak hale getirdi. [ ]Bu rüzgâr, onların üzerine yüce Allah'ın takdirine uygun ve emrine boyun eğerek esti. Cenâb-ı Hak, rüzgârı özellikle bedenlerine yönelik olarak göndermişti. Onun için rüzgâr evlerine hiçbir zarar vermedi. Nitekim şu âyette de aynı husus ifade edilmiştir: "Rabb'inin emri ile her şeyi silip götüren bir rüzgâr! Sonunda sadece evleri görülür hale geldi” Aslında rüzgâr, bedenlere etki ediyorsa binalara daha çok zarar verir”, Fakat yüce Allah rüzgâra bunu emretmemişti. En doğrusunu Allah bilir.
Ardarda uğursuz yedi gece, sekiz gün. Bu ifade, bize kasırga altında geçen gecelerin günlerin sekiz e Бapeн Günlerle Be ederdi. Çünkü geceye gündüz, гece denilebilir. Hz. kıssasına baktığımızda bunu görmek mümkündür. “Senin için alâmet insanlara üç gün işaretten başka söz söylememendir”",. Zira bir başka âyette meâlen şöyle buyurulmuştur: “Sana işaret, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır”", En doğrusunu Allah bilir.
“Husümen”. Denildi ki: “Sürekli art arda” demektir. Bazıları “bölük, bölük” anlamı vermiştir; çünkü kelimenin kökü katetmek, üzerinden geçmek mânasına gelen “el-hasm” sözcüğüdür. Nitekim Arapçada “hasemeti'rrihu külle şey'in” denir ki anlamı “Rüzgâr her şeyi kırdı geçirdi” demektir. Bu kelimeye “uğursuz” (rüzgârlar) anlamı verenler de olmuştur, çünkü rüzgâr, onları bereketinden mahrum bırakmıştı.
O kavmi, oracıkta yere serilmiş halde görürdün. Yani onların zamanında yaşasaydın, yanlarında bulunsaydın ve onları gözlerinle görseydin yere serilmiş halde görürdün. İçi boş hurma kütükleri gibi. Bazıları şöyle demiştir: Yani birbirinden ayrı organlardan her biri içi boş hurma kütüğüdür. Çünkü onlar kendi başlarına hurma kütüklerinden büyüktü; bu sebeple ilâhi beyan birbirinden ayrı organlarla yorumlanır.
Cenâb-ı Hak burada “nahl” kelimesini müennes kullanarak “a'câzü nahlin hâviyeh” (x,t buyurmuş, Kamer süresinde müzekker bir sıfatla niteleyerek “keennehum acâzü nahlin munkair” (z (ss evi egis) demiştir, Çünkü “nahl” kelimesi Zeccâc'ın da dediği gibi müzekker ve müennes olarak kullanılır”. ( Bazıları, bu kelimenin her hâlükârda müzekker olduğunu, “hâviye” kelimesinin “пah”'iп değil “acâz” kelimesinin sıfatı konumunda bulunduğunu, ayrıca acâzın da çoğunluk anlamına geldiğini söylemiştir. Bu durumda çoğunluğun gramer açısından müennes kabul edildiğini, müfret olan nahl de müzekker diye kullanıldığını belirtmiştir. Ancak bu açıklama yerinde değildir. Zira “hâviye” kelimesi “nahl” kelimesinin sıfatıdır. Zaten âyetin kırâati da bu görüşümüzü desteklemektedir. Zira kırâat esnasında durulduğunda “hâviye” diye durulurken geçildiğinde “hâviyetin” diye geçilir, “hâviyetün” diye geçilmez". Sonra “nahl” kelimesi tekil gibi duran, ama anlamı çoğul olan cemi ismidir. Tekili “nahle'dir. “Şeceratün”” (tekil), “şecer” (çoğul), “semeratün”” (tekil), “semer” (çoğul), “temratün” (tekil), “temrun” (çoğul) kelimeleri vb. buna örnektir.
Arapça'da kırâat esnasında geçiş yapılacaksa sâkin harfe esre verilerek geçiş yapılır. Örnekteki “hâviye” kelimesi “a'câz” kelimesinin sıfatı olduğu takdirde “hâviyetün” diye geçmek gerekir. Bu da kırâat kaidesine aykırıdır (Çeviren). Ağaç. Meyve. Hurma.
Yere serilmiş. “Hâviye” kelimesine baz müfessirler “çürümüş” mânasını verirken, bazıları “...evlerinin çatıları üzerlerine çökmüş”? meâlindeki âyette olduğu gibi “yere serilmiş” anlamı vermişlerdir. Bazıları da “izi kalmamış” anlamına geldiğini söylemişlerdir; hurma kütüklerinin “izi kalmamış” kelimesi ile nitelenmesi, köklerinden sökülmüş ve o yerlerde eserlerinin kalmamış olmasındandır. “Acâzü'n-nahl” tamlaması hurmaların kökleri demektir.
Hakka 69:8
Şimdi onlardan geriye kalan bir şey görüyor musun? Yani onlardan geride isimlerinin birlikte anılacağı bir nesil kalmamıştır. Aksine onların tamamı helâk edilmiş, geriye kötü anılmaktan başka bir namları kalmamıştır; şayet böyle olmasaydı onlardan geride kalan birileri görülürdü. Bu ifadede onların köklerinin kazınmış olduğu ve azabın büyük küçük demeden herkesin başına gelmiş bulunduğu anlatılıyor. Yüce Allah Mekkelilere Âd ve Semüd kavmine yaptıklarını haber vererek onların yüreklerine korku salıyor. Buradan onların içinde hiç merhamet olmayan bir azapla azaba uğradıkları anlaşılmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın peygamberleri yalancılıkla itham edenler hakkındaki âdeti geçmişte bu idi. Bu ümmetin azabını ise cihada muhatap olma ve savaşla karşı karşıya gelme şeklinde takdir etmiştir. Netice olarak bu ümmetin azabı, içinde rahmetin bulunduğu bir azaptır. Zira bu ümmetin küçük yaştakileri ile savaşılmıyor, kadınları ile savaşılmıyor, belki müslüman olurlar diye esir alınıyor. Cenâb-ı Hakk'ın “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik”? meâlindeki âyeti bu doğrultuda yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir.
[ ]“Simdi onlardan arda kalan bir şey görüyor musun?” cümlesinin, “Muhammed sunbürdur””, yani sayesinde neslinin ve adının devam edeceği erkek çocuğu yoktur, şeklindeki ifadelerine bir cevap teşkil eder gibidir. Onların bu ifadeleri üzerine Cenâb-ı Hak, evlat çokluğunun Allah karşısında işe yaramayacağını haber vermiştir. Zira Resülullah için öyle diyenlerin aileleri ve evlatları vardı, ama en son fertlerine kadar helâk edilmiş ve üremeleri kesilmiştir. Tâ ki Allaha ve resülüne itaat edenin -evladı olsun veya olmasın- ismini ve şanını devam ettireceğini bilsinler.
Hakka 69:9
Firavun, ondan öncekiler... geldiler. Âyetin metninde geçen “kablehü” kelimesi, “kıbelihi” şeklinde okunduğu gibi “kablehü” şeklinde de okunmuştur”. Birinci kırâate göre mâna şöyle olur: “Firavun, kendisiyle birlikte bulunan askerleri ve bağlıları o günahı işlediler?” Ya da “Firavun ve Mısır'a yakın olan köylülerden bazıları halkı o günahı işlediler” Âyet, bazı harfleri şâz bir şekilde de okunmuştur. “Ve câe fir'avnu ve men dünehü”, yani “Firavun ve ondan başkaları o günahı işlediler” Bunların Firavun'un tâbileri olmaları mümkün olduğu gibi, olmamaları da mümkündür. İkinci kırâate göre mânanın aldığı şekil şöyle olur: “Firavun ve geçmiş milletlerden ondan önce geçenler o günahı işlediler”. Altı üstüne getirilen şehirler. Denilmiştir ki: Lüt kavminden olup peygamberlerine karşı geldikleri için köyleri başlarına geçirilen insanlar demektir. Yine şöyle denilmiştir: “el-Mü'tefik”, doğru sözden yalana, haktan bâtıla, adaletten zulme dönen kişi demektir. Âyetteki kelimeyi “men kıbelehü” şeklinde okuyanlara göre “Firavun, kendisiyle birlikte bulunan askerleri ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lüt kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler” meâlindeki âyetin muhtevası, Müsâ'ya isyan ile ilgili olur. Bu takdirde “mü'tefikât”tan maksat da Hz. Lüt'un köy halkı değil, haktan bâtıla dönen herkes olur, çünkü onlar, Hz. Müsâdan çok önceki dönemde yaşadılar. Âyeti “ve men kablehü” şeklinde okuyanlara göre ise “Rab'lerinin peygamberlerine karşı geldiler” beyanındaki resüllerden maksat, her zümrenin peygamberi olur, yani “Her ümmet peygamberine karşı geldi” Buna göre “el-mü'tefikât” kelimesinden Lüt kavmi mânasını çıkarmak imkân dâhiline girer.
[Lút Kavminin İman Açısından Durumu]
[ ]O günahı, yani hataları ve şirki işlediler. Ebü Muâz'ın nakline göre Mücâhid, âyette geçen “el-hâtıe” kelimesinin şirk ve küfür diye tefsir edildiğini söylemiş, ancak kendisi bunu kabul etmemiştir. Mücâhid kendi görüşünü şöyle savunmuştur: Allah Teâlâ, Kitab'ında Lüt kavminin küfre ve şirke düştüklerini beyan etmemiş, sadece günah işlediklerini ve bu yüzden helâk edildiklerini söylemiştir. Helâk olmalarının sebebi olarak da bu günahtan vazgeçmemelerini ve tövbe etmemelerini göstermiştir. Mücâhid sözlerine şöyle devam etmiştir: Lüt kavmi müşrik olsaydı Lüt aleyhisselâm kendilerine şöyle demezdi: “Ey kavmim! Şunlar kızlarımdır, sizin için onlar daha temizdir”. Lüt (a.s.) bu sözüyle kızlarını onlarla nikâhlayıp evlendirmeyi kastetmişti. Kâfir bir erkeğin müslüman kadınla evlenmesi ise caiz değildir. Binaenaleyh gerçek, Mücâhid'in iddia ettiği gibi değildir. Şu halde Lüt kavmi müşrik olup Allah'ı inkâr ediyordu. Cenâb-ı Hakk'ın Lüt kavminden bahsederken O'nun şu beyanına bakmaz mısın?: “Onlar şöyle dediler: Ey Lüt! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!” Peygamberleri bulundukları beldeden çıkarmak, kâfirlerin yaptıkları işlerdendir. Bir başka âyette de şöyle buyurmuştur: “Lüt ailesini memleketinizden çıkarın!” Onlar, Hz. Lütu memleketlerinden çıkarmayı içlerine sindirmişlerdi. Böyle yapan bir kişinin küfründen şüphe edilemez. Allah Teâlâ bir başka âyette yine Lüt (a.s.) kıssasını beyan ederken şöyle buyurmuştur: “Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık””, Netice olarak bu âyetlerle onların kâfir oldukları sabit olmaktadır.
[Firavun - Müsâ İlişkisi]
Burada şöyle bir soru gündeme gelebilir: Yüce Allah Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lüt kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler. (O günahla birlikte geldi). Böylece Rablerinin peygamberlerine karşı geldiler. Firavun'un Hz. Müsâ'ya geldiğini ve ona âsi olduğunu haber veriyor. Peki, Firavun Müsâ'ya gitmediği halde Cenâbı Hak niçin böyle söyledi? Aksine peygamber onun yanına gitmiş ve Firavun ona karşı çıkmıştır; yoksa Firavun o peygambere gidip de isyanla karşılık vermemiş değildi.
Bu konuda birkaç açıklama yapılmıştır. Birincisi, birisine giden kimseye diğeri de gelmiş olur, birisine yaklaşana diğeri de yaklaşmış olur. Çünkü “gelme” ortak bir fiildir, şöyle ki “gelme” karşı karşıya gelmenin adıdır, karşı karşıya gelme de taraflardan biri ile değil iki tarafla gerçekleşir. Dolayısıyla gelme fiilinin Firavuna nispet edilmesi isabetlidir. Cenâb-ı Hakk'ın “O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır”” meâlindeki âyeti de bu doğrultuda tevil edilir; [ Jyaпi cennet onlara yaklaştırılır. Oysa ki gerçekte cennet değil de cennetlikler cennete yaklaştırılırlar. Fakat onlar yaklaştırılınca cennet de onlara yaklaştırılmış olur, “yaklaşma” fiilinin cennete nispet edilmesi bu sebepledir. Bu duruma bağlı olarak Allah Teâlâ'nın şu beyanları da böyle yorumlanır: “Rabb'in(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır”; “Onlar, de buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini mi beklerler?”?. Yani insanlar O'na gelecektir, yoksa yüce Allah onlara gelecek değil. Çünkü Cenâb-ı Hak (başka âyetlerde) şöyle buyuruyor: “İnsanlar O'nun huzuruna getirildikleri gün”, “Dönüş yalnız Allah'adır”, “Bütün işler yalnızca Allaha döndürülür””, Bu tür âyetlerde Allah Teâlâ insanların kendisine geleceklerini ve O'na döndürüleceklerini bildirmektedir. Şu kadar var Ki “gelme” fiili O'na nispet edilmiştir, çünkü insanlar Allaha gelince sözünü ettiğimiz açıdan O'na intikal nispet edilmeksizin sanki Allah da onlara gelmiş gibi olur.
İkincisi, “gelme” kavramı bir mekândan başka bir mekâna intikal mânasında kullanılmakla birlikte içinde hareket ve intikal olmayan yerlerde de kullanılır. Cenâb-ı Hak bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Yine de ki hak geldi”, Bu âyette “gelmek” fiili “ortaya çıktı” anlamına kullanılmıştır, yoksa mâna hak bir yerde idi de oradan başka bir mekâna intikal etti demek değildir. Şu halde Firavun geldi sözünün mânası, Firavun zuhur etti, ortaya çıktı ve Müsâ'ya (a.s.) indirileni yalanladı demek olur.
Üçüncüsü, Firavun geldi ifadesi, günahı işledi mânasında da olabilir, Bı takdirde “gelme” fiili günahlara nispet edilmiş olur. Aslında bu yorum âyetin zâhirine daha uygundur. Çünkü “Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne ge tirilen beldeler halkı (Lâ kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler” deniliyor, yani günah işlemeye geldi.
O da onları pek şiddetli amansız bir şekilde yakalayıverdi. Bazılarına göre “râbiye” yüksek, fazla ve şiddetli demektir. Buna göre âyel, azap onları çepeçevre kuşatmış, helâk etmiş ve tepelerinden aşmıştır anlamına gelir. Öyle ki görülmez hale gelmişlerdir. Dolayısıyla bu, kuşatıcı bir yakalayışlır. “Râbiye” bedenlerini her yönden kuşatacak derecede yüksek ateş demektir, 55 [ ]Âyetten kastedilen mâna şöyle de olabilir: Onlara verilen ceza yakalama sınırını aşmış, yani yakalamadan daha fazlası olmuştur. Çünkü verilen ceza bedenlerini sarmış ve helâk etmiş, sonra da ruhları cehenneme atılmış ve orada sabah akşam ateşe mâruz bırakılmıştır”. İşte yakalama üzerine ziyade edilmesi bu demektir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
3 “Fakat kavminin cevabı, Lüt ailesini ülkenizden çıkarın; kuşkusuz onlar (ahlâkça) temizlik taslayan kimselermiş!?” demekten ibaret oldu”.
Hakka 69:10
Firavun, ondan öncekiler... geldiler. Âyetin metninde geçen “kablehü” kelimesi, “kıbelihi” şeklinde okunduğu gibi “kablehü” şeklinde de okunmuştur”. Birinci kırâate göre mâna şöyle olur: “Firavun, kendisiyle birlikte bulunan askerleri ve bağlıları o günahı işlediler?” Ya da “Firavun ve Mısır'a yakın olan köylülerden bazıları halkı o günahı işlediler” Âyet, bazı harfleri şâz bir şekilde de okunmuştur. “Ve câe fir'avnu ve men dünehü”, yani “Firavun ve ondan başkaları o günahı işlediler” Bunların Firavun'un tâbileri olmaları mümkün olduğu gibi, olmamaları da mümkündür. İkinci kırâate göre mânanın aldığı şekil şöyle olur: “Firavun ve geçmiş milletlerden ondan önce geçenler o günahı işlediler”. Altı üstüne getirilen şehirler. Denilmiştir ki: Lüt kavminden olup peygamberlerine karşı geldikleri için köyleri başlarına geçirilen insanlar demektir. Yine şöyle denilmiştir: “el-Mü'tefik”, doğru sözden yalana, haktan bâtıla, adaletten zulme dönen kişi demektir. Âyetteki kelimeyi “men kıbelehü” şeklinde okuyanlara göre “Firavun, kendisiyle birlikte bulunan askerleri ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lüt kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler” meâlindeki âyetin muhtevası, Müsâ'ya isyan ile ilgili olur. Bu takdirde “mü'tefikât”tan maksat da Hz. Lüt'un köy halkı değil, haktan bâtıla dönen herkes olur, çünkü onlar, Hz. Müsâdan çok önceki dönemde yaşadılar. Âyeti “ve men kablehü” şeklinde okuyanlara göre ise “Rab'lerinin peygamberlerine karşı geldiler” beyanındaki resüllerden maksat, her zümrenin peygamberi olur, yani “Her ümmet peygamberine karşı geldi” Buna göre “el-mü'tefikât” kelimesinden Lüt kavmi mânasını çıkarmak imkân dâhiline girer.
[Lút Kavminin İman Açısından Durumu]
[ ]O günahı, yani hataları ve şirki işlediler. Ebü Muâz'ın nakline göre Mücâhid, âyette geçen “el-hâtıe” kelimesinin şirk ve küfür diye tefsir edildiğini söylemiş, ancak kendisi bunu kabul etmemiştir. Mücâhid kendi görüşünü şöyle savunmuştur: Allah Teâlâ, Kitab'ında Lüt kavminin küfre ve şirke düştüklerini beyan etmemiş, sadece günah işlediklerini ve bu yüzden helâk edildiklerini söylemiştir. Helâk olmalarının sebebi olarak da bu günahtan vazgeçmemelerini ve tövbe etmemelerini göstermiştir. Mücâhid sözlerine şöyle devam etmiştir: Lüt kavmi müşrik olsaydı Lüt aleyhisselâm kendilerine şöyle demezdi: “Ey kavmim! Şunlar kızlarımdır, sizin için onlar daha temizdir”. Lüt (a.s.) bu sözüyle kızlarını onlarla nikâhlayıp evlendirmeyi kastetmişti. Kâfir bir erkeğin müslüman kadınla evlenmesi ise caiz değildir. Binaenaleyh gerçek, Mücâhid'in iddia ettiği gibi değildir. Şu halde Lüt kavmi müşrik olup Allah'ı inkâr ediyordu. Cenâb-ı Hakk'ın Lüt kavminden bahsederken O'nun şu beyanına bakmaz mısın?: “Onlar şöyle dediler: Ey Lüt! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün edilmişlerden olacaksın!” Peygamberleri bulundukları beldeden çıkarmak, kâfirlerin yaptıkları işlerdendir. Bir başka âyette de şöyle buyurmuştur: “Lüt ailesini memleketinizden çıkarın!” Onlar, Hz. Lütu memleketlerinden çıkarmayı içlerine sindirmişlerdi. Böyle yapan bir kişinin küfründen şüphe edilemez. Allah Teâlâ bir başka âyette yine Lüt (a.s.) kıssasını beyan ederken şöyle buyurmuştur: “Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık””, Netice olarak bu âyetlerle onların kâfir oldukları sabit olmaktadır.
[Firavun - Müsâ İlişkisi]
Burada şöyle bir soru gündeme gelebilir: Yüce Allah Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne getirilen beldeler halkı (Lüt kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler. (O günahla birlikte geldi). Böylece Rablerinin peygamberlerine karşı geldiler. Firavun'un Hz. Müsâ'ya geldiğini ve ona âsi olduğunu haber veriyor. Peki, Firavun Müsâ'ya gitmediği halde Cenâbı Hak niçin böyle söyledi? Aksine peygamber onun yanına gitmiş ve Firavun ona karşı çıkmıştır; yoksa Firavun o peygambere gidip de isyanla karşılık vermemiş değildi.
Bu konuda birkaç açıklama yapılmıştır. Birincisi, birisine giden kimseye diğeri de gelmiş olur, birisine yaklaşana diğeri de yaklaşmış olur. Çünkü “gelme” ortak bir fiildir, şöyle ki “gelme” karşı karşıya gelmenin adıdır, karşı karşıya gelme de taraflardan biri ile değil iki tarafla gerçekleşir. Dolayısıyla gelme fiilinin Firavuna nispet edilmesi isabetlidir. Cenâb-ı Hakk'ın “O gün cennet, takvâ sahiplerine yaklaştırılır”” meâlindeki âyeti de bu doğrultuda tevil edilir; [ Jyaпi cennet onlara yaklaştırılır. Oysa ki gerçekte cennet değil de cennetlikler cennete yaklaştırılırlar. Fakat onlar yaklaştırılınca cennet de onlara yaklaştırılmış olur, “yaklaşma” fiilinin cennete nispet edilmesi bu sebepledir. Bu duruma bağlı olarak Allah Teâlâ'nın şu beyanları da böyle yorumlanır: “Rabb'in(in emri) geldiği ve melekler saf saf dizildiği zaman her şey ortaya çıkacaktır”; “Onlar, de buluttan gölgeler içinde Allah'ın ve meleklerin gelmesini mi beklerler?”?. Yani insanlar O'na gelecektir, yoksa yüce Allah onlara gelecek değil. Çünkü Cenâb-ı Hak (başka âyetlerde) şöyle buyuruyor: “İnsanlar O'nun huzuruna getirildikleri gün”, “Dönüş yalnız Allah'adır”, “Bütün işler yalnızca Allaha döndürülür””, Bu tür âyetlerde Allah Teâlâ insanların kendisine geleceklerini ve O'na döndürüleceklerini bildirmektedir. Şu kadar var Ki “gelme” fiili O'na nispet edilmiştir, çünkü insanlar Allaha gelince sözünü ettiğimiz açıdan O'na intikal nispet edilmeksizin sanki Allah da onlara gelmiş gibi olur.
İkincisi, “gelme” kavramı bir mekândan başka bir mekâna intikal mânasında kullanılmakla birlikte içinde hareket ve intikal olmayan yerlerde de kullanılır. Cenâb-ı Hak bir âyette meâlen şöyle buyurur: “Yine de ki hak geldi”, Bu âyette “gelmek” fiili “ortaya çıktı” anlamına kullanılmıştır, yoksa mâna hak bir yerde idi de oradan başka bir mekâna intikal etti demek değildir. Şu halde Firavun geldi sözünün mânası, Firavun zuhur etti, ortaya çıktı ve Müsâ'ya (a.s.) indirileni yalanladı demek olur.
Üçüncüsü, Firavun geldi ifadesi, günahı işledi mânasında da olabilir, Bı takdirde “gelme” fiili günahlara nispet edilmiş olur. Aslında bu yorum âyetin zâhirine daha uygundur. Çünkü “Firavun, ondan öncekiler ve altı üstüne ge tirilen beldeler halkı (Lâ kavmi) hep o günahı (şirki) işlediler” deniliyor, yani günah işlemeye geldi.
O da onları pek şiddetli amansız bir şekilde yakalayıverdi. Bazılarına göre “râbiye” yüksek, fazla ve şiddetli demektir. Buna göre âyel, azap onları çepeçevre kuşatmış, helâk etmiş ve tepelerinden aşmıştır anlamına gelir. Öyle ki görülmez hale gelmişlerdir. Dolayısıyla bu, kuşatıcı bir yakalayışlır. “Râbiye” bedenlerini her yönden kuşatacak derecede yüksek ateş demektir, 55 [ ]Âyetten kastedilen mâna şöyle de olabilir: Onlara verilen ceza yakalama sınırını aşmış, yani yakalamadan daha fazlası olmuştur. Çünkü verilen ceza bedenlerini sarmış ve helâk etmiş, sonra da ruhları cehenneme atılmış ve orada sabah akşam ateşe mâruz bırakılmıştır”. İşte yakalama üzerine ziyade edilmesi bu demektir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
3 “Fakat kavminin cevabı, Lüt ailesini ülkenizden çıkarın; kuşkusuz onlar (ahlâkça) temizlik taslayan kimselermiş!?” demekten ibaret oldu”.
Hakka 69:11
Sular coştuğu vakit. Bazıları bu âyete “su bekçi meleklere baskın geldiği vakit” şeklinde bir mâna vermişlerdir. Çünkü bekçi melekler, yağmuru belli bir ölçekle, belli tartıda ve miktarda gönderir. Bir başka âyette ise şöyle denilir: “Biz de derhal göğün kapılarını açtık”. Bu beyanda geçen “münhemir” kelimesi, “devamlı akan”, yani dökülen demektir. Buna göre âyetin tevili şöyle olur: Yüce Allah o vakitte bekçi meleklere yağmuru tutma fırsatı vermemiş ve yağmur bu sebeple onlara baskın gelmiştir. Aksi takdirde o vakitte yağmuru muhafaza etmekle görevlendirilmiş olsalardı su onlara baskın gelmezdi. Zira daha önce belirttiğimiz gibi onların suyu muhafaza ile emrolunup da onu tutтaya güç yetiremeyişleri mümkün değildir. “Tağâ” fiiline şöyle bir mâna vermek de mümkündür: Su, Nuh'u (a.s.) yalanlayanlardan helâk edilenler üzerine baskın çıktı. “Tâği” kelimesinin açıklamasını daha önce yapmıştık. En doğrusunu Allah bili Sizi gemide kuşkusuz biz taşıdık. Allah Teâlâ bu âyette bizim gemide taşındığımızdan söz ediyor, fakat biz o zamanlar dünyada yoktuk ki taşınmış olalım. Âyet Hz. Peygamber zamanında yaşayanlara hitap etmektedir. Zira o gemide taşınanların kurtulması zürriyetlerinin de kurtulması, helâki de zürriyetlerinin yok olması anlamına gelir. Sanki yüce Allah, Hz. Nuha iman edenleri taşımakla âyete muhatap olanları taşımış olmaktadır. Zira Nuh'a (a.s.) iman edenlerin taşınması ile zürriyetlerinin de kurtuluşu gerçekleşmektedir. Yahut da “sizi” hitabı, onların babalarının zürriyetinden olmalarını takdir etmesi sebebiyledir; sanki onlar gemide takdiren taşınmış olmaktadırlar.
[ ] “Sizi gemide kuşkusuz biz taşıdık” cümlesi “Ey âdemoğulları! Size ayıp EZ yerlerinizi örtecek giysi, süsleneceğiniz elbise indirdik” meâlindeki ilâhi beyana benzemektedir. “Elbise indirdik” demek, üzerinize yağmur indirdik ve elbisenin onun tesiriyle olmasını takdir ettik demektir. Cenâb-ı Hak, elbisenin olmasını sağlayan yağmuru indirince sanki elbise indirmiş gibi olmuştur. Yüce Allah bir başka âyette şöyle buyurur: “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki biz sizi topraktan yarattık”, Oysa biz topraktan yaratılmadık. Fakat yüce Allah, ana maddemiz olan topraktan yaratılmamızı takdir edince sanki ondan yaratılmış gibi olduk. Bunun gibi bizler her ne kadar Nuh'un gemisinde taşınmamış olsak da taşınanların soyundan dünyaya gelmemiz için aslımız olan dedelerimiz taşındı. Böylece bizler de o gemide taşınmış gibi olduk, çünkü Allahın iradesinde dünyaya gelenlerdendik. En doğrusunu Allah bilir. Yahut da Cenâb-ı Hak atalarımıza yönelik olarak yaptığı ihsanı belirterek biz çocuklarına olan nimetini hatırlattı. Böylece evlatların babalarına ve dedelerine yaptığı ihsana şükretmeleri gerektiği bilinsin istedi.
Hakka 69:12
Bunu sizin için ibretli bir ders olsun diye. Bu geminin öğüt olması, birkaç açıdandır: a) Mekkeliler Hz. Peygamber'in davetine olumlu cevap vermekten yüz çevirdiler, Ve “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz de onların izlerine uyarız” dediler. Yüce Allah onlara kendilerinin Nuh aleyhisselâmla birlikte gemide taşınanların çocuklarını teşkil ettiklerini, peygamberlere uydukları için kurtuluşu hak edip dünya ve âhirette şerefli olduklarını hatırlatıyor ve (adeta şöyle diyor): Şu halde size ne oluyor da peygamberleri tasdikte o kurtuluşa erenlere uymuyorsunuz da onları yalanlayanlara uyuyorsunuz? b) “Babalarımızı bir inanç üzerinde bulduk” derken yalan söylediklerini hatırlatıyor, (ve şöyle diyor): Aksine babalarınızı şu anda bulunduğunuz dinden başka bir din üzere buldunuz. Pekâlâ biliyorsunuz ki babalarınız Nuh (a.s.) uyup kurtuluşa erenlerdir. Dolayısıyla onlar kâfir değil mümindirler. c) Âyete şöyle bir mâna da verilebilir: Allah Teâlâ onlara yalanlayanların durumlarını hatırlatmakta, akıbetlerinin suda boğulmak ve helâk edilmek olduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla bu ifadede Hz. Peygamber'i yalanlayan Mekkeliler'i korkutmak da vardır. Böylece gemi, öğüt ve peygamberleri tasdik edenlerle yalanlayanların akıbetlerini hatırlatan bir uyarıcıya dönüşmektedir.
[ ]4) Cenâb-ı Hak, şükretmelerini istemek için onlara gemide taşınan babalarına yönelik büyük nimetlerini hatırlatmaktadır. Bazıları şöyle demiştir: O zamandan bu yana nice gemiler yok olup gittiği halde Nuh'un gemisi belli bir yerde ibret ve öğüt olmak üzere varlığını sürdürmektedir. Şunu da belirtmek gerekir ki ibret ve öğüt anlamına gelen “tezkire” iki şekilde açıklanabilir: Birincisi, onunla alâmet ve ibretin kastedilmesidir. Yani “bu gemiyi ibret alasınız ve Allah'ın vahdâniyeti ile kudretine alâmet olsun diye size bir ibret ve öğüt yaptık” Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Fakat biz Nuh'u ve gemidekileri kurtardık ve bunu bütün insanlık için ibret yaptık”£. İkinci açıklama şöyle olur: “Bu haberleri size bir hatırlatma vesilesi yaptık” Bir başka ifadeyle; “Onu size ebediyete kadar okuyacağınız ve anlayacağınız bir Kur'ân âyeti yaptık ki, size yönelik lütuflarından dolayı yüce Allah'a şükredesiniz” anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Belleyici kulaklar onu bellesin diye. Arapçada kişi bir şeyi ezberlediği zaman “ve'â” fiili kullanılır; bir şeyi bir kapla veya başka bir nesne ile koruma altına aldığında “ev” şekli kullanılır. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Onu belleyici kulaklar bellesin diye” Cenâb-ı Hak bu âyette “ezberleme” fiilini kulağa nispet etmiştir. Oysa kulak ezberlemez, işitir, ardından kalp onu ezberleyip korur. Fakat bu âyette ezberleme kulağa nispet edilmiştir, çünkü duyulan sözler belleğe kulak vasıtası ile ulaştırılır, zira işitme yoluyla bellenilir, işitme kulağın fonksiyonundandır, ondan sonra duyulan sözler belleme yerine, yani kalbe gider. Bellemenin işitmeye nispet edilmesi, onun işitme eylemi ile bilince ulaşmasından dolayıdır. Bellemenin kulaklara izafe edilmesi, bundan önce belirttiğimiz gibi elbisenin, sayesinde oluştuğu nesneye, yani yağmura, yaratılışımızın kendisinden takdir edildiği toprağa nispet edilmesine benzer", Allah Teâlâ'nın kalplere belleyeceği kulak ve gören göz bahşetmiş ve bilincin başlarda bulanan kulaklara değil de bu kalplerdeki kulaklara nispet edilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları belleyici kulaklar deyimine Allah'tan geleni akleden ve O'nun kitabından duyduklarından yararlanan kulaklar mânası vermiştir ki bu durumda, söz konusu olan müminin kulağıdır. Kâfirin kulağı ise duyar ama duydugunu dışarı atar, duyduğundan yararlanmadığı için onu bellemez. [§]Görmez EJ misin ki Allah Teâlânın kâfirlerin kulaklarını duyduklarından yararlanmadıkları için sağır olmakla nitelemiştir. Yine Allah, “Onlar ise bunu kulak ardı ettiler” buyurmuştur, bu âyette kâfirlerin duyduklarından yararlanmamalarını “nebz”, yani atmak fiili ile ifade buyurmuştur. Bunun gibi yararlanmayı da “vay” fiili ile beyan etmiştir. İnsanlarda da âdet haline gelen durum böyledir, onlar bir bilgiyi veya bir haberi unutmamayı istedikleri zaman onu bellemeye ve muhafaza etmeye çalışırlar.
Hakka 69:13
Artık süra bir defa üflendiği zamanda. Sanki Resülullah'ın muhatapları “Vâkıa” “Hâkka” ve “Kâria”nın, yani kıyâmetin ne zaman kopacağını sormuşlar, Cenâb-ı Hak da bu soruya şöyle cevap vermiştir: “Artık süra bir defa üflendiğinde, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışta darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olan olur (kıyâmet kopar)” Onlara verilen cevap, “İşte o gün olacak olan olur” cümlesidir. Daha önce de anlattığımız üzere soruların tamamı o vakitte olacak olaylarla ilgilidir. Aslında kıyâmet vaktinin beyan edilmesinde onlar için herhangi bir fayda olmadığı gibi, onu bilmenin de hiçbir yararı yoktur. Fayda, ancak kıyâmet günü meydana gelecek gelişmelerin bilinmesindedir, zira bununla hem özendirme hem de korkutma vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Bir önceki âyetin ikinci kısmının tefsirine bakınız.
[Süra Üfleme]
“Bir defa üfleme”; bu terkibin üflemenin gerçek durumunu açıklamak için gelmiş olması mümkündür; bunun “bir üfleme miktarı kadar” anlamında olması da ihtimal dâhilindedir. İkinci mânadaki ifadenin sağlayacağı şey, ölümden sonra dirilmenin yüce Allah için kolay olduğunun vurgulanmasıdır. Çünkü bir üfleme, dünyada insanın kolaylıkla yapacağı işlerden olup, imkânsız değildir. Üfleme kelimesi, ruhların bedenlerine girmesi ve yayılması dolayısıyla da belirtilmiş olabilir, bu da bir üfleme fonksiyonudur. Çünkü rüzgâr bir kaba üflendiğinde ona sirâyet eder ve içine yayılır. Cenâb-ı Hak, üfleme ile ruhun bedene girişini kinâye yoluyla ifade etmiştir. Yine aynı gerekçe ile üfleme fiilini kullanarak ruhların cesetlerden çıkmasını da beyan etmiştir. “Biz de, ona ruhumuzdan üfledik” meâlindeki ilâhi beyanın da, üfleme hakiki mânasında olmayıp, ruh Hz. Meryem'de üflemenin fonksiyonunu icra ettiği için böyle denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
“Súra"; bazıları şöyle demiştir: Sür bir boynuz olup birinci üfleme ona yapılır, göklerde ve yeryüzünde bulunanlardan Allah'ın diledikleri dışında herkes anında ölür denmiştir. [ ]Sonra süra bir kez daha üflenir, üflenir üflenmez ölülerin tümü birden ayağa kalkıp etrafa bakmaya Bazı müfessirlere göre ise süra üflenmesi demek, insanların cesetlerine ruhun üflenmesi demektir. (Fakat bu isabetli değildir.) Çünkü “es-süratü” kelimesinin çoğulu, “es-sür” değil, “es-suver'dir. Dolayısıyla bunun “ceset” anlamına gelen “es-süratü” kelimesinin çoğulu olması ihtimali ortadan kalkar. Fakat Allah Teâlâ'nın süra üflemeyi onları yok etmek ve diriltmek için sebep kılması mümkündür. Bu, O'nun, süra üflenmedikçe göklerde ve yerde olanları yok etmekten ve diriltmekten aciz bırakmasından dolayı değildir. Yüce Allah, süra üflemeyi bir tür hikmet ve faydanın sebebi yapmıştır; yahut da süra üflemekle görevli meleğin imtihanı için bir sebep kılmıştır. Bilindiği gibi meleklerin yağmur yağdırmak, bulutları bir yerden başka bir yere sevketmek, insanların amelleri konusunda görevlendirilmek gibi ve daha başka ağır görevleri vardır.
Yeryüzü ve dağlar yerlerinden sökülüp birbirine bir çarpışta darmadağın edildiğinde. Bazıları âyete “yeryüzü ve dağlar tek kırılışla kırıldığı zaman” anlamı verirken, diğerleri “tek yıkılışla yıkıldığı zaman” demişlerdir. Âlimlerin bir kısmı da âyeti şöyle anlamıştır: Cenâb-ı Hak “yeryüzü ve dağlar tek sarsılışla sarsıldığı zaman”. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şöyle demektedir: Yeryüzü sarsılır, içinde bulunan fazlalıkları dışarı atar, bu çarpışla bağrında bulunan, ama kendi yapısından olmayan nesneleri dışarı çıkarır ve dağların köklerini bağrından söküp çıkarır. Sonra yüce Allah, dağları savrulan kum yığınlarına çevirir”. Bundan sonra rüzgârı devreye sokar ve o yığını toz duman haline getirir. Yumuşaklığından dolayı da atılmış renkli yün gibi gösterir. Sonra bulut gibi yürütür ve bunlar, yeryüzünün dağ yollarına, vadilere ve çeşitli mekânlara düşer, yeryüzü yüce Allah'ın ifadesine uygun olarak şu hale gelir: “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin”. Rüzgâr işte böyledir. Bir şeyin üzerinde fonksiyon icra eder ve eserse onu çeşitli köşelere dağıtır, üzerinde çatlaklar oluşturur ve onu yeryüzüne serer.
Yeryüzü sökülüp. Bu, yeryüzünün bir yerden başka bir yere götürüleceği anlamına değildir. Fakat bir parça, diğer bir parçanın içine sokulacak, bu bastırıp sıkıştırma ile birlikte bir parça diğer parçaya çarpacak anlamınadır. Böylece yeryüzü sanki yerinden kaldırılıp taşınmış gibi olacaktır. (JBunlar olduğu gün kıyâmet kopacaktır. Âyetin bu ifadeleri, dağlar hakkında gelen âyetler birbiriyle çelişik hale gelmemesi için farklı zamanlara bağlı olarak söylenmiş ifadelerdir diye yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Kıyâmetle ilgili başka âyetlerde farklı açıklamalar da yapılmıştır. Meselâ dağların yok olması yeryüzünün yok olmasından önce gerçekleşecektir: “De ki: 'Rabb'im onları ufalayıp savuracak. Böylece orayı yani yeryüzünü dümdüz, bomboş bırakacaktır”, Dağların yeryüzünden önce yok olacağına dair başka âyetler de vardır. Yeryüzünün değiştirilmesi, bugünkü halinden başka bir şekil alması demektir. Yani haberlerde belirtildiği gibi binalar yıkılacak, vadiler dümdüz olacak ve dağlar yerlerinden kaldırılıp yok edilecektir. Nitekim buna tebdil denilmiştir. Tıpkı hali değişip de iyi iken kötü olan kimseye bu kökten türeme bir fiille “tebeddel‚ te” “sen değiştin” denildiği gibi; sen değiştin demek, eski durumundaki gibi değilsin, değiştin demektir. Biraz önce âyetin mânası da bu doğrultudadır, yani dağlar bir anda kırılacak ve yeryüzünün durumu değişecektir. Yahut da âyette o günkü yaşanacak şiddetli korku haber verilmektedir. Dağların yok edilmesi her ne kadar yeryüzünün yok edilmesinden önce olsa da bir kez yerle bir etme ile dağlar ve yeryüzü yok olacaktır. Dağlar ve yeryüzü bir anda yok olacak demek değildir, fakat bir kez yerle bir edişle dağlar ve yeryüzü yok olacaktır. Âyetin bunu haber vermesinden maksat, o günün şiddetini ve korkusunu açıklamaktır, yoksa bir kısmı ile diğer kısmının yok olmasının sıralamasını açıklamak değildir. En doğrusunu Allah bilir.
İşte o gün olacak olur. Kıyâmet, hesaba çekilmek ve amellerin karşılığı verilmek için kopacaktır. Bu âyet, “ceza, mutlaka vuku bulacaktır”! meâlindeki âyete benzer. Kıyâmet isimlerinin sonuna “tâ” harfinin getirilmesi, onun durumunu yüceltmek içindir.
---
Dipnotlar:
© “(O gün) süra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra süra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış etrafa bakıyor olacaklar!”. © “O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini alır” (el-Müzzemmil,
Hakka 69:14
Artık süra bir defa üflendiği zamanda. Sanki Resülullah'ın muhatapları “Vâkıa” “Hâkka” ve “Kâria”nın, yani kıyâmetin ne zaman kopacağını sormuşlar, Cenâb-ı Hak da bu soruya şöyle cevap vermiştir: “Artık süra bir defa üflendiğinde, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışta darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olan olur (kıyâmet kopar)” Onlara verilen cevap, “İşte o gün olacak olan olur” cümlesidir. Daha önce de anlattığımız üzere soruların tamamı o vakitte olacak olaylarla ilgilidir. Aslında kıyâmet vaktinin beyan edilmesinde onlar için herhangi bir fayda olmadığı gibi, onu bilmenin de hiçbir yararı yoktur. Fayda, ancak kıyâmet günü meydana gelecek gelişmelerin bilinmesindedir, zira bununla hem özendirme hem de korkutma vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Bir önceki âyetin ikinci kısmının tefsirine bakınız.
[Süra Üfleme]
“Bir defa üfleme”; bu terkibin üflemenin gerçek durumunu açıklamak için gelmiş olması mümkündür; bunun “bir üfleme miktarı kadar” anlamında olması da ihtimal dâhilindedir. İkinci mânadaki ifadenin sağlayacağı şey, ölümden sonra dirilmenin yüce Allah için kolay olduğunun vurgulanmasıdır. Çünkü bir üfleme, dünyada insanın kolaylıkla yapacağı işlerden olup, imkânsız değildir. Üfleme kelimesi, ruhların bedenlerine girmesi ve yayılması dolayısıyla da belirtilmiş olabilir, bu da bir üfleme fonksiyonudur. Çünkü rüzgâr bir kaba üflendiğinde ona sirâyet eder ve içine yayılır. Cenâb-ı Hak, üfleme ile ruhun bedene girişini kinâye yoluyla ifade etmiştir. Yine aynı gerekçe ile üfleme fiilini kullanarak ruhların cesetlerden çıkmasını da beyan etmiştir. “Biz de, ona ruhumuzdan üfledik” meâlindeki ilâhi beyanın da, üfleme hakiki mânasında olmayıp, ruh Hz. Meryem'de üflemenin fonksiyonunu icra ettiği için böyle denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
“Súra"; bazıları şöyle demiştir: Sür bir boynuz olup birinci üfleme ona yapılır, göklerde ve yeryüzünde bulunanlardan Allah'ın diledikleri dışında herkes anında ölür denmiştir. [ ]Sonra süra bir kez daha üflenir, üflenir üflenmez ölülerin tümü birden ayağa kalkıp etrafa bakmaya Bazı müfessirlere göre ise süra üflenmesi demek, insanların cesetlerine ruhun üflenmesi demektir. (Fakat bu isabetli değildir.) Çünkü “es-süratü” kelimesinin çoğulu, “es-sür” değil, “es-suver'dir. Dolayısıyla bunun “ceset” anlamına gelen “es-süratü” kelimesinin çoğulu olması ihtimali ortadan kalkar. Fakat Allah Teâlâ'nın süra üflemeyi onları yok etmek ve diriltmek için sebep kılması mümkündür. Bu, O'nun, süra üflenmedikçe göklerde ve yerde olanları yok etmekten ve diriltmekten aciz bırakmasından dolayı değildir. Yüce Allah, süra üflemeyi bir tür hikmet ve faydanın sebebi yapmıştır; yahut da süra üflemekle görevli meleğin imtihanı için bir sebep kılmıştır. Bilindiği gibi meleklerin yağmur yağdırmak, bulutları bir yerden başka bir yere sevketmek, insanların amelleri konusunda görevlendirilmek gibi ve daha başka ağır görevleri vardır.
Yeryüzü ve dağlar yerlerinden sökülüp birbirine bir çarpışta darmadağın edildiğinde. Bazıları âyete “yeryüzü ve dağlar tek kırılışla kırıldığı zaman” anlamı verirken, diğerleri “tek yıkılışla yıkıldığı zaman” demişlerdir. Âlimlerin bir kısmı da âyeti şöyle anlamıştır: Cenâb-ı Hak “yeryüzü ve dağlar tek sarsılışla sarsıldığı zaman”. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şöyle demektedir: Yeryüzü sarsılır, içinde bulunan fazlalıkları dışarı atar, bu çarpışla bağrında bulunan, ama kendi yapısından olmayan nesneleri dışarı çıkarır ve dağların köklerini bağrından söküp çıkarır. Sonra yüce Allah, dağları savrulan kum yığınlarına çevirir”. Bundan sonra rüzgârı devreye sokar ve o yığını toz duman haline getirir. Yumuşaklığından dolayı da atılmış renkli yün gibi gösterir. Sonra bulut gibi yürütür ve bunlar, yeryüzünün dağ yollarına, vadilere ve çeşitli mekânlara düşer, yeryüzü yüce Allah'ın ifadesine uygun olarak şu hale gelir: “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin”. Rüzgâr işte böyledir. Bir şeyin üzerinde fonksiyon icra eder ve eserse onu çeşitli köşelere dağıtır, üzerinde çatlaklar oluşturur ve onu yeryüzüne serer.
Yeryüzü sökülüp. Bu, yeryüzünün bir yerden başka bir yere götürüleceği anlamına değildir. Fakat bir parça, diğer bir parçanın içine sokulacak, bu bastırıp sıkıştırma ile birlikte bir parça diğer parçaya çarpacak anlamınadır. Böylece yeryüzü sanki yerinden kaldırılıp taşınmış gibi olacaktır. (JBunlar olduğu gün kıyâmet kopacaktır. Âyetin bu ifadeleri, dağlar hakkında gelen âyetler birbiriyle çelişik hale gelmemesi için farklı zamanlara bağlı olarak söylenmiş ifadelerdir diye yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Kıyâmetle ilgili başka âyetlerde farklı açıklamalar da yapılmıştır. Meselâ dağların yok olması yeryüzünün yok olmasından önce gerçekleşecektir: “De ki: 'Rabb'im onları ufalayıp savuracak. Böylece orayı yani yeryüzünü dümdüz, bomboş bırakacaktır”, Dağların yeryüzünden önce yok olacağına dair başka âyetler de vardır. Yeryüzünün değiştirilmesi, bugünkü halinden başka bir şekil alması demektir. Yani haberlerde belirtildiği gibi binalar yıkılacak, vadiler dümdüz olacak ve dağlar yerlerinden kaldırılıp yok edilecektir. Nitekim buna tebdil denilmiştir. Tıpkı hali değişip de iyi iken kötü olan kimseye bu kökten türeme bir fiille “tebeddel‚ te” “sen değiştin” denildiği gibi; sen değiştin demek, eski durumundaki gibi değilsin, değiştin demektir. Biraz önce âyetin mânası da bu doğrultudadır, yani dağlar bir anda kırılacak ve yeryüzünün durumu değişecektir. Yahut da âyette o günkü yaşanacak şiddetli korku haber verilmektedir. Dağların yok edilmesi her ne kadar yeryüzünün yok edilmesinden önce olsa da bir kez yerle bir etme ile dağlar ve yeryüzü yok olacaktır. Dağlar ve yeryüzü bir anda yok olacak demek değildir, fakat bir kez yerle bir edişle dağlar ve yeryüzü yok olacaktır. Âyetin bunu haber vermesinden maksat, o günün şiddetini ve korkusunu açıklamaktır, yoksa bir kısmı ile diğer kısmının yok olmasının sıralamasını açıklamak değildir. En doğrusunu Allah bilir.
İşte o gün olacak olur. Kıyâmet, hesaba çekilmek ve amellerin karşılığı verilmek için kopacaktır. Bu âyet, “ceza, mutlaka vuku bulacaktır”! meâlindeki âyete benzer. Kıyâmet isimlerinin sonuna “tâ” harfinin getirilmesi, onun durumunu yüceltmek içindir.
---
Dipnotlar:
© “(O gün) süra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra süra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış etrafa bakıyor olacaklar!”. © “O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini alır” (el-Müzzemmil,
Hakka 69:15
Artık süra bir defa üflendiği zamanda. Sanki Resülullah'ın muhatapları “Vâkıa” “Hâkka” ve “Kâria”nın, yani kıyâmetin ne zaman kopacağını sormuşlar, Cenâb-ı Hak da bu soruya şöyle cevap vermiştir: “Artık süra bir defa üflendiğinde, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine tek bir çarpışta darmadağın edildiği zaman, işte o gün olacak olan olur (kıyâmet kopar)” Onlara verilen cevap, “İşte o gün olacak olan olur” cümlesidir. Daha önce de anlattığımız üzere soruların tamamı o vakitte olacak olaylarla ilgilidir. Aslında kıyâmet vaktinin beyan edilmesinde onlar için herhangi bir fayda olmadığı gibi, onu bilmenin de hiçbir yararı yoktur. Fayda, ancak kıyâmet günü meydana gelecek gelişmelerin bilinmesindedir, zira bununla hem özendirme hem de korkutma vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Bir önceki âyetin ikinci kısmının tefsirine bakınız.
[Süra Üfleme]
“Bir defa üfleme”; bu terkibin üflemenin gerçek durumunu açıklamak için gelmiş olması mümkündür; bunun “bir üfleme miktarı kadar” anlamında olması da ihtimal dâhilindedir. İkinci mânadaki ifadenin sağlayacağı şey, ölümden sonra dirilmenin yüce Allah için kolay olduğunun vurgulanmasıdır. Çünkü bir üfleme, dünyada insanın kolaylıkla yapacağı işlerden olup, imkânsız değildir. Üfleme kelimesi, ruhların bedenlerine girmesi ve yayılması dolayısıyla da belirtilmiş olabilir, bu da bir üfleme fonksiyonudur. Çünkü rüzgâr bir kaba üflendiğinde ona sirâyet eder ve içine yayılır. Cenâb-ı Hak, üfleme ile ruhun bedene girişini kinâye yoluyla ifade etmiştir. Yine aynı gerekçe ile üfleme fiilini kullanarak ruhların cesetlerden çıkmasını da beyan etmiştir. “Biz de, ona ruhumuzdan üfledik” meâlindeki ilâhi beyanın da, üfleme hakiki mânasında olmayıp, ruh Hz. Meryem'de üflemenin fonksiyonunu icra ettiği için böyle denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
“Súra"; bazıları şöyle demiştir: Sür bir boynuz olup birinci üfleme ona yapılır, göklerde ve yeryüzünde bulunanlardan Allah'ın diledikleri dışında herkes anında ölür denmiştir. [ ]Sonra süra bir kez daha üflenir, üflenir üflenmez ölülerin tümü birden ayağa kalkıp etrafa bakmaya Bazı müfessirlere göre ise süra üflenmesi demek, insanların cesetlerine ruhun üflenmesi demektir. (Fakat bu isabetli değildir.) Çünkü “es-süratü” kelimesinin çoğulu, “es-sür” değil, “es-suver'dir. Dolayısıyla bunun “ceset” anlamına gelen “es-süratü” kelimesinin çoğulu olması ihtimali ortadan kalkar. Fakat Allah Teâlâ'nın süra üflemeyi onları yok etmek ve diriltmek için sebep kılması mümkündür. Bu, O'nun, süra üflenmedikçe göklerde ve yerde olanları yok etmekten ve diriltmekten aciz bırakmasından dolayı değildir. Yüce Allah, süra üflemeyi bir tür hikmet ve faydanın sebebi yapmıştır; yahut da süra üflemekle görevli meleğin imtihanı için bir sebep kılmıştır. Bilindiği gibi meleklerin yağmur yağdırmak, bulutları bir yerden başka bir yere sevketmek, insanların amelleri konusunda görevlendirilmek gibi ve daha başka ağır görevleri vardır.
Yeryüzü ve dağlar yerlerinden sökülüp birbirine bir çarpışta darmadağın edildiğinde. Bazıları âyete “yeryüzü ve dağlar tek kırılışla kırıldığı zaman” anlamı verirken, diğerleri “tek yıkılışla yıkıldığı zaman” demişlerdir. Âlimlerin bir kısmı da âyeti şöyle anlamıştır: Cenâb-ı Hak “yeryüzü ve dağlar tek sarsılışla sarsıldığı zaman”. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şöyle demektedir: Yeryüzü sarsılır, içinde bulunan fazlalıkları dışarı atar, bu çarpışla bağrında bulunan, ama kendi yapısından olmayan nesneleri dışarı çıkarır ve dağların köklerini bağrından söküp çıkarır. Sonra yüce Allah, dağları savrulan kum yığınlarına çevirir”. Bundan sonra rüzgârı devreye sokar ve o yığını toz duman haline getirir. Yumuşaklığından dolayı da atılmış renkli yün gibi gösterir. Sonra bulut gibi yürütür ve bunlar, yeryüzünün dağ yollarına, vadilere ve çeşitli mekânlara düşer, yeryüzü yüce Allah'ın ifadesine uygun olarak şu hale gelir: “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacaktır. Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş görebileceksin”. Rüzgâr işte böyledir. Bir şeyin üzerinde fonksiyon icra eder ve eserse onu çeşitli köşelere dağıtır, üzerinde çatlaklar oluşturur ve onu yeryüzüne serer.
Yeryüzü sökülüp. Bu, yeryüzünün bir yerden başka bir yere götürüleceği anlamına değildir. Fakat bir parça, diğer bir parçanın içine sokulacak, bu bastırıp sıkıştırma ile birlikte bir parça diğer parçaya çarpacak anlamınadır. Böylece yeryüzü sanki yerinden kaldırılıp taşınmış gibi olacaktır. (JBunlar olduğu gün kıyâmet kopacaktır. Âyetin bu ifadeleri, dağlar hakkında gelen âyetler birbiriyle çelişik hale gelmemesi için farklı zamanlara bağlı olarak söylenmiş ifadelerdir diye yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir. Kıyâmetle ilgili başka âyetlerde farklı açıklamalar da yapılmıştır. Meselâ dağların yok olması yeryüzünün yok olmasından önce gerçekleşecektir: “De ki: 'Rabb'im onları ufalayıp savuracak. Böylece orayı yani yeryüzünü dümdüz, bomboş bırakacaktır”, Dağların yeryüzünden önce yok olacağına dair başka âyetler de vardır. Yeryüzünün değiştirilmesi, bugünkü halinden başka bir şekil alması demektir. Yani haberlerde belirtildiği gibi binalar yıkılacak, vadiler dümdüz olacak ve dağlar yerlerinden kaldırılıp yok edilecektir. Nitekim buna tebdil denilmiştir. Tıpkı hali değişip de iyi iken kötü olan kimseye bu kökten türeme bir fiille “tebeddel‚ te” “sen değiştin” denildiği gibi; sen değiştin demek, eski durumundaki gibi değilsin, değiştin demektir. Biraz önce âyetin mânası da bu doğrultudadır, yani dağlar bir anda kırılacak ve yeryüzünün durumu değişecektir. Yahut da âyette o günkü yaşanacak şiddetli korku haber verilmektedir. Dağların yok edilmesi her ne kadar yeryüzünün yok edilmesinden önce olsa da bir kez yerle bir etme ile dağlar ve yeryüzü yok olacaktır. Dağlar ve yeryüzü bir anda yok olacak demek değildir, fakat bir kez yerle bir edişle dağlar ve yeryüzü yok olacaktır. Âyetin bunu haber vermesinden maksat, o günün şiddetini ve korkusunu açıklamaktır, yoksa bir kısmı ile diğer kısmının yok olmasının sıralamasını açıklamak değildir. En doğrusunu Allah bilir.
İşte o gün olacak olur. Kıyâmet, hesaba çekilmek ve amellerin karşılığı verilmek için kopacaktır. Bu âyet, “ceza, mutlaka vuku bulacaktır”! meâlindeki âyete benzer. Kıyâmet isimlerinin sonuna “tâ” harfinin getirilmesi, onun durumunu yüceltmek içindir.
---
Dipnotlar:
© “(O gün) süra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra süra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış etrafa bakıyor olacaklar!”. © “O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini alır” (el-Müzzemmil,
Hakka 69:16
Bazı müfessirler, “inşakkat” fiiline “teferrakat” “darma dağın oldu” mânasını vermişlerdir. Evet bir şey yarıldığı zaman darma dağın olur ve parçalar birbirinden ayrılır. Zaten “yarılma” da böylelikle ortaya çıkar. “Yarılma” kelimesinin kinâye yoluyla “yumuşaklık” anlamına olması da muhtemeldir. [ göre âyetin mânası “gök, katı iken yumuşak hale gelir” şeklinde olur. Bu yaklaşımın delili “çökmeye yüz tutar” ifadesidir. Yani göğün sert ve katı olduğu ifade edilirken artık zayıftır. “(Düşün) o dehşet günü ki gökleri yazılı kâğıtların tomarını dürer gibi düreriz”? meâlindeki âyet de bu tefsire işaret eder. Nitekim dünyada da bir şey önce kendi özünde yumuşadıktan sonra dürülür. Göğün, içinde bulunan sakinlerinin inmesi sebebiyle yarılması da mümkündür, bu durumda gökte onun etrafında bulunan meleklerden başka kimse kalmaz. Sonra gökyüzü birbirine bitişir ve dürülmek için yumuşak hale gelir. En doğrusunu Allah bilir. Göğün yarılmasının (inşikâk, infitâr) ve açılmasının belirtilmesi, daha önce değindiğimiz açıdan mahlükatı korkutmak için de olabilir. Bunun yanında gökte kapıların bulunması ve bunların açılması da mümkündür, bu durumda göğün “infitâr” ve “inşikâk”ı kapılarının açılması anlamına gelir. Bu mânaların yanı sıra yarılma anlamına gelen “eş-şakk” kelimesinin göğün kapılarının açılması anlamında olmaması da mümkündür, çünkü açılma, korkutma sadedinde belirtilmiştir, (halbuki) onun kapılarının açılmasında da çok bir korkutma unsuru yoktur. “O gün o, çökmeye yüz tutar” meâlindeki âyette geçen “vâhiye”, zayıf ve gevşek demektir. Bazı müfessirler Arapça'da “vehy” kelimesinin yarmak anlamında olduğunu söylemiştir ki muhtemel bir mânadır, çünkü gök inşikâk edince yarılır.
Hakka 69:17
Melekler göklerin etrafındadır. Âyette geçen “ercö” kelimesi, etraf ve çevre demektir. Kastedilen, göklerin etrafı ve çevresidir. Bu kelimenin tekili hemzesiz “гaca” kelimesidir. “Melek” kelimesiyle çoğul olarak melekler kastedilmiştir. Yüce Allah onların göklerin etrafında ve çevresinde olduğunu bildirmiştir. Muhtemelen bu melekler gök yarıldıktan sonra yeryüzünde bulunanların üzerine düşmemesi için onu korumakla görevlendirilmiş ve bu görevle imtihan edilmiştir. Göklerin etrafının ve yanlarının bazı meleklere tahsis edilmesi de mümkündür. Bu durumda göklerin kapıları açılır ve meskenleri yeryüzüne inerler, Allah Teâlâ'nın “melekler bölük bölük indirileceklerdir”"? âyetinde buyurduğu gibi.
[Meleklerin Meskeni]
(9JMeskenleri göğün etrafında bulunan melekler, Rab'lerinin emrini beklerler. Şunu da belirlemek gerekir ki melekler, -her ne kadar gök onlar için mesken kılınsa da- esasen kalacak bir yere ihtiyaç duymazlar. Zira melekler, gökten yere iner ve havada kalacak yerleri olmaksızın orada kalırlar. Üçüncü bir açıklama olarak yüce Allah göklerin tam anlamıyla parçalanmayacağını, fakat orta kısmının parçalanıp diğer kalan kısmın olduğu gibi kalacağını beyan eder. Melekler onun etrafındadır ifadesinin meleklerin gökte uğrayacakları yer anlamına gelmesi de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
O gün Rabb'inin arşını bunların da üstünde olan sekiz (melek) yüklenir, Muhtemeldir ki süra ilk üflenmesi esnasında arşı taşıyan sekiz melek hariç geri kalan melekler öleceklerdir. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur: “Süra üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir”, Söz konusu sekiz melek, istisna edilenlerden olup ölmezler. Onlar arşı taşırlar ve yerleri göklerin etrafı olur “Melekler onun etrafındadır” meâlindeki âyet de bunu ifade etmektedir. “Sekiz” Bu sayı ile sekiz meleğin kastedilmiş olması mümkündür. Tefsirlerde belirtildiği gibi sekiz sayısının, meleklerden sekiz sınıfı ifade etmesi de ihtimal dâhilindedir. Söz konusu sekiz meleğin diğer yaratıklar dirilmeden önce öldürülüp tekrar diriltilecek olmaları da mümkündür. Bu melekler, Rabb'imizin arşını omuzlarında taşırlar. Cenâb-ı Hak insanları dirilttiği zaman onlar arşı bu meleklerin omuzlarında göreceklerdir. Arş, hükümranlığın tahtıdır. Onun nurdan olması mümkündür. Nitekim bir rivayette şöyle denir: “Güneş doğmak istediği zaman Cibril arşa gelir. Onun ışığından bir avuç alır. Sonra herhangi birinize gömleğinin giydirildiği gibi o ışığı güneşe giydirir. Ay doğmak istediği zaman ise Cibril güneşin ışığından bir avuç alır ve herhangi birinize gömleğinin giydirildiği gibi ona da bu ışığı giydirir”, Arşın, ışıktan ve nurdan yapılmış olması mümkündür.
[ ]Öte yandan, insanların gözünde varlıkların en yücesi ve büyüğü ışık ve nurdur, Bütün arzular bu iki hedefe odaklanır. Arş belirtilince azamat sahibi Allah'ın yüce mülkü de dile getirilmiş olur. Sonra, her kral dünyada görüldügü üzere bir taht edinir. Bu taht, onların hükümranlıklarının ve otoritelerinin miktarına göre farklılık arzeder; yoksa kralın bu arşı kendi nefsine mesken edinmesi için değil. Dünya krallarının bu arşları oturmak ve toplantı yapmak için edindikleri düşünülmediğine göre böyle bir durumun Allah'tan beklenmemesi öncelikle benimsenmelidir.
Hakka 69:18
O gün hesaba çekilirsiniz, size ait hiçbir sır gizli kalmaz. Amelleriniz karşınıza dikilir ve size hiçbir şey gizli kalmaz. Yani o gün size amelleriniz gösterilir ve açık hale gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmuştur: “Gizlenenlerin ortaya döküldüğü günde”, Yani o gün insanlar, gizlediklerini öğrensinler ve onlardan hiçbir şey gizli kalmasın diye hepsi kendilerine gösterilir. Bu beyan “Size ait hiçbir sır” yüce Allaha “gizli kalmaz” şeklinde anlamak da mümkündür. [Cümlenin anlamı, bundan önce amelleri Allaha gizli idi de o gün kendisine zuhur edecek şeklinde değildir)”. Şüphe yok ki durumundan herhangi bir şeyin yüce Allah'a gizli kaldığını iddia eden ve O'nun bundan haberdar olmadığını zanneden herkes, o gün Allaha hiçbir şeyin gizli kalmadığını anlayacaktır. Bu ifade O'nun şu beyanı doğrultusundadır: “Bugün hükümranlık kimindir? Kahhâr olan tek Allah'ındır”. Bu beyandan hükümranlığın daha önce başkasına ait olduğu anlamını çıkarmamak gerekir. Fakat bazı insanlar dünyada hükümranlığa ortaklık (şirk) iddia ediyorlardı. Ama o gün iddialarını terkedecekler ve yüce Allah'ın hükümranlıkta tek olduğunu kesin olarak öğreneceklerdir. “(O gün) hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar” meâlindeki âyetini de bu doğrultuda anlamak gerekir. İnsanlar daha önce Allahtan gizlenmiş değillerdi, aksine her vakit ona âşikâr durumdaydı. Fakat dünyada iken insanların gizli kaldıklarını iddia eden kişi, o gün bu iddiadan vazgeçecek ve (her şeyin) O'na âşikâr olduğunu kabul edecektir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımı ile mümkündür.
[Kulun Amelleriyle Yüzleşmesi]
[S]Rivayet edildiğine göre söz konusu karşı karşıya gelme, üç kez olacak- BEN tır. Bunlardan ikisinde karşılıklı çekişme ve özür dileme cereyan edecektir. Yani insanlar birbirleriyle dava görecek ve çekişeceklerdir. Amelleri karşılarına dikilince Rab'lerinden af istemeye ve hasımlarından hoş görü dilemeye başlayacaklardır. Üçüncü karşı karşıya gelme ise amel defterlerinin uçuşması anında olacaktır. Tu'radüne fiilinin mânası, insanların bir kısmı diğer kısmının karşısına çıkarılacak ve kimseye hasmı gizli kalmayacak demektir. Yahut da herkes yaptığını ve her düşman düşmanlığını hatırlasın diye amelleri kendilerine sunulacak demektir. O gün sanki, korkunun dehşeti ve korkunçluğun şiddetinden yaptıklarını unutmuş gibi olacaklardır. Fakat Allah Teâlâ, yaptıklarını hatırlamaları için amellerini kendilerine bildirecektir. En doğrusunu Allah bilir.
Hakka 69:19
Kitabı sağ tarafından verilen kimse. Kur'ânda geçen ifadelerin zâhiri, müminlerin tamamına âhirette merhamet gösterileceği ve azap edilmeyeceğini, kâfirlerin ise azaba uğratılıp merhamete eriştirilmeyeceğini gerektirmek9 Köşeli parantez içindeki bu cümle şerhten ilave edilmiştir.
tedir. Zira Cenâb-ı Hak, insanları kıyâmet günü iki kısma ayıracaktır. Sonra da bu iki zümreden her biri için üç belirti olacağından söz etmektedir: Bir keresinde onların tartılarının hafif geleceğinden bahsetmekte ve şöyle demektedir: “Kimin de tartıları hafif gelirse... “©, bir başka defa yüzlerinin kapkara olacağını ifade etmektedir: Bir diğerinde ise onlara amel defterlerinin sol taraftan verileceğini belirtmektedir. Evet bu belirtileri, iki zümreden birisi hakkında beyan etmiştir. İkinci zümrenin de üç alâmetinden bahsetmiştir; yüzlerinin beyazlığı, tartılarının ağır gelmesi, amel defterlerinin sağ taraftan verilmesi. Öte yandan yüce Allah, yüzlerin karalığı hakkında şöyle buyurmuştur. “İmdi yüzleri kararanlara: İnanmanızdan sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı! (denir)”", Tartılarının hafif gelmesini zikrederken de ilgili âyetin sonunda onların kâfir olduklarını belirtir. [ ]Çünkü Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Size âyetlerim okunurdu da, onları yalanlardınız değil mi?”® Kitabın soldan verilmesinden söz eden âyette o kişinin kâfirlerden olduğunu beyan eden ifade vardır. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Çünkü o, ulu Allah'a iman etmezdi. Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi”, Buradan çıkan sonuç, mutlak tehdidin (vaid) kâfirler hakkında belirtilmiş olduğudur. Yine Cenâb-ı Hak bir başka âyette “Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten sakının!” demiş, bir âyette ise şunu haber vermiştir: “Takvâ sahipleri için hazırlanmış olan” ve “genişliği gökler ve yer kadar olan cennete Ko Bu beyanlardan cehennemliklerin kâfirler olduğu ortaya çıkmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki dünyada müminlerin birtakım ayak sürçmeleri olabilir ve günah işleyebilirler. Buna karşılık kâfirlerin de güzel amelleri bulunabilir. Ne var ki kâfirlere yaptıkları iyiliklerin karşılığı dünyada verilir; çünkü onlar âhirete inanmazlar, bu sebeple de müminin yaptığı kötülüklerin karşılığı dünyada verilebilir. Bu durumda iyi amellerinin karşılığı âhirette kendisine kalır ve orada mükâfatlandırılır. Yine müminin yapacağı iyi ameller kötü amellerine kefaret olabilir. Çünkü iyi ameller kötü amellere kefaret yapılmıştır. Cenâb-ı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur: “Çünkü iyilikler kötülükleri giderir”. Müminin kötülükleri dünyada giderilince âhirette onların karşılığında azaba uğramaz. Yüce Allah'ın onları, günahları ölçüsünde azaba uğratması, ardından önceki imanları ve başka amelleri sayesinde affetmesi de mümkündür. Aslında bütün müminlerin sonu cennettir, tartıları ağır gelecektir, yüzleri ağaracaktır ve kitapları sağ taraflarından verilecektir. Öte yandan günahları karşılığında azaba uğrayacak olan müminin, kitabının sağ tarafından verilmesinden ve tartısının ağır gelmesinden önce azap görmesi de mümkündür. Mümin, yüzü ağarmadan önce kara değil, dünyada olduğu gibiydi. Sonra affedilince Allah'ın ona lütfedeceği nur ile yüzü ağaracaktır. Çünkü bir hadiste [ ] ӧyIe buyurulur: “İnsanlar kıyâmet gününde hesap için üç defa (Allah'ın huzuruna) çıkarılacaklardır. İlk ikisinde karşılıklı şikâyetleşme ve mazeret beyan etme şeklinde olacak, üçüncüsünde ise yapıp ettiklerini kaydeden amel defterleri ellerine gelecektir”“”. Müminin azap görmesinin, üçüncü arzdan önce olması da mümkündür, Sonra üçüncü arzda amel defteri sağ tarafından verilecektir. İşte o anda kişide mutluluk belirtileri ortaya çıkacaktır. Mutlak tehdidin kâfirler hakkında geldiği ortaya çıktığına göre mümin olup büyük günah işleyenler hüküm itibarıyla onlara dâhil edilmemiştir. Hanefi âlimlerin dedikleri gibi onlar hakkında hüküm vermeyip durmak gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Alın, kitabımı okuyun der. Âyetin metninde geçen “hâümü” “gelin!” demektir. Bazı âlimler, bu kelimenin “hâküm” alın anlamına geldiBini söylemişlerdir, bunların kanaatince “Ka” harfinin yerine “hemze” getirilmiştir. Âyetin zâhirine göre kendisine amel defteri verilecek kişi, bu ifadeyi insanları davet etmek için kullanacak veya müjdelemek ve sevincini belirtmek için amel defterini onlara verecek, Allahın kendisini affedip merhamet ettiğini müjdeleyecektir. Fakat tefsir âlimleri yorumlarını amel defterini alana değil verene odaklamış ve bu cümleyi defteri ona veren söyleyecektir demişlerdir. Sanki dünyada bu defteri yazan melek onu ilgili kişiye verecek ve “Alın, kitabımı okuyun” yani sizin lehinize ve aleyhinize yazdıklarımı alıp okuyun diyecektir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
© “Tartıları hafif gelenler ise kendilerini ziyan etmiş olanlardır. Onlar cehennemde ebedi kalacaklar. Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Size âyetlerin okunurdu da onları yalanlardınız değil mi?” (el-Mü'minün, Ebü Hureyreden, Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Insanlar kıyâmet gününde hesap için üç defa (Allah'ın huzuruna) çıkarılacaklardır. İlk ikisinde kendilerini savunma ve mazeret beyan etme şeklinde olacak, üçüncü arzda ise yapıp ettiklerini kaydeden amel defterleri ellerine gelecektir. Kimi defterini sağ eliyle alacak, kimi de sol eliyle alacaktır”.
Hakka 69:20
Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum. Âyetteki “zan” kelimesini hakikat anlamında alırsan üç türlü açıklama yapmak mümkündür. Birincisine göre mâna şöyle olur: “Ben dünyada iken yaptığım kötülüklerden dolayı şiddetli bir hesaba çekileceğimi, bunlardan sorumlu tutulacağımı ve cezalandırılacağımı zannediyordum, bu günün dehşetinden dolayı şu anda günahlarımdan kurtulamayacağımı zannetmiştim, [ ]Ama günahlarımın affedildiğini ve hatalarımın bağışlandığını gördüm” Kişinin bu sözü, Allah'a şükür ve O'na karşı minnetini ortaya koymak için söylenmiş olur. İkincisi, “ben dünyada iken birtakım ayak sürçmeleri ve kusurlar işlersem âhirette onları yüklenerek Allah'ın huzuruna çıkacağımı düşünüyordum. Bunun için onları işlemekten geri durdum ve yapmaktan kaçındım” Bu ifade, bağışlanmasının sebebini anlatmaktadır. Üçüncüsü, “ben kendi durumum hakkında düşündüm. Ve benim gibi birinin başıboş ve göz ardı edilmiş olarak bırakılmayacağıni zannettim, Giderek bu zannım kesin bilgiye dönüştü; iman ettim ve peygamberleri tasdik ettim. Ben ancak ilk zannım ve düşüncem sayesinde kurtuldum”. En doğrusunu Allah bilir.
Bazı âlimler “zan” kavramını kesin olarak anlama ve bilme olarak yorumlamış ve “zanantü” fiiline “kesin olarak anladım” ve “bildim” mânasını vermişlerdir.
Aslında gözle görülmeyen olaylar ve gizli bilgiler hakkındaki “yakin” (kesin bilgi), daha önce var olan bir zandan doğar. Bu zan kişiyi o olay ve gizli bilgi hakkında düşünüp halini araştırmaya sevkeder ve nihayet o gizli yöne vakıf olma ile sonuçlanır, böylece gizli olan husus açık hale gelir. Şu halde, kişinin yakine ulaşmasının ve bir şeyin mahiyetini kavramasının sebebi önceki zan olur. Böyle bir bilgiye bir keresinde hakiki mânada yakin, bir kere de mecazi mânada zan denilebilir. Nitekim aynı şeyleri “belleyici kulaklar onu bellesin diye” meâlindeki âyeti açıklarken de söylemiştik. Orada demiştik ki kulaklar hiçbir şeyi bellemez, ancak işitir. Fakat kavrayışa kulak vasıtasıyla ulaşıldığı için kulak idrake ulaştırmanın sebebi olur. Bu nedenle de “belleme” fiili kulaklara izafe edilmiştir. Buna bağlı olarak onların ilk baştaki zanları, kendilerini yakine ve bilgiye ulaştırınca, yakinlerine ve bilgilerine bir keresinde “zan” bir keresinde de “yakin” dediler. Görülmez mi ki yüce Allah, bir âyette “zan” fiilini kullanarak “43155447 ödü; gili” “Onlar kesinlikle Rab'lerine kavuşacaklarını” buyururken”, diğerinde “yakin” kökünü kullanarak “o, Ee “Ve âhirete de onlar kesin olarak inanırlar” buyurur”. (JAllah Teâlâ, onları metodu araş- 68 tırma ve kafayı çalıştırma olan bir hususta bir keresinde “zannedenler” şeklinde, bir keresinde de “kesin kes inananlar” olarak nitelemektedir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hakk'ın, herhangi bir meselede ile nitelenmesi caiz görülmemiştir. Çünkü O'nun açısından her şey çok açık ve zâhirdir, şu sebeple ki nesne ve olayları yoktan vareden ve yaratan O'dur. Netice olarak hiçbir şey Allah'a gizli ve saklı kalmaz ki kesin bilgiye ulaşmak için onu araştırmaya ve düşünmeye ihtiyaç duysun. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Şöyle bir fikir ileri sürmek de mümkündür: Kavraması fikir yürütme yöntemine bağlı olan hususlarda kişinin birtakım kuruntulara ve düşüncelere mâruz kalması ihtimal dışı değildir. Bu kuruntular ve düşünceler kişiyi bazı zanlara götürür. Şöyleki âlimler “zan'dan uzak olmayan bu gibi durumlar hakkında zan kelimesinin kullanılmasını caiz görmüşler, yakin ve kapsamlı bilgiye götüren unsurların baskın olmasından dolayı da “yakin” kelimesini kullanmayı mümkün görmüşlerdir. Görmez misin ki yüce Allah'ı inkâr etmesi için şiddetli bir ceza veya öldürülmekle tehdit edilen bir kimsenin, küfür ifadesini dilden söylemesi mübah kabul edilmiştir. Söz konusu kişi, zorlayan tarafından azaba uğrayacağına kesin olarak inanan bir kimse gibi kabul edilmiştir. Bu kişi onun isteğine uymayı kabul etmediğinde yaptığı tehdidi kesinlikle yürüteceğine kesinkes inanmasa bile yine de kesinkes inanan kişi gibi kabul edilmiştir, zira tehdit eden bunu yapma fırsatı bulamayabilir, o vakte kadar hayatta kalamayabilir. Buna rağmen kötü fiili yapma fırsatını bulması zann-ı gâlibe ve en ağırlıklı görüşe göre söz konusudur. İşte bu, kesin bilgi ve kesinkes inanma yerine konulmuş olmaktadır. Âyetteki durum da bu doğrultudadır: Tehdit, galip zanla baskın gelince kesinkes inanç anlamına gelen “yakin” lafzının kullanılması mümkün olmuştur. Şunun da belirtilmesi gerekir ki duyularla ve gözlemlerle kavranan olaylar ve bilgiler hakkında “zan” kavramını kullanmaya imkân yoktur. Çünkü bu gibi durumlarda şüphelerin rol oynaması mümkün değildir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Hakka 69:21
21. “Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içindedir.
Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içindedir. Yani o, razı olacağı bir hayat içindedir. Arapçada “âşe” ve “hayiye” fiilleri aynı anlamdadır. kişi nefsinin razı olacağı bir hayat içindedir demektir. Kur'ân'da bunun benzerlerinden biri “min mâin dâfik” " beyanıdır. Burada geçen “dâåfik”, “medfük”, yani atılmış demektir. Arap dilinde buna benzer ifadeler çoktur. Söz konusu beyan ile cennetin bizzat kendisinin kastedilmiş olması da mümkündür. Buna göre cennet, içindekilerden razı olmuş ve onlardan hoşnutluğunu ortaya koymuş demek olur. Nitekim yüce Allah cehennemi de cehennemliklere “sehat” ve “teğayyuz”? öfkeli ve kızgın olarak niteler. Bunun benzerinin cennet açısından hoşnut olma ve sevinme şeklinde düşünülmesi mümkündür. Şu mânada ki cennet onlara çeşitli cömertlikleri ve hayırları ortaya koyar; şayet bunlar bir akıllı kişi tarafından yapılmış olsaydı onun hoşnut olduğunun delilini oluştururdu. Tıpkı, “gurur” (aldatma) kelimesinin dünyaya izafe edilmesi gibi”. Şöyleki; dünya, kendiliğinden öyle şeyler ortaya çıkarır ki bu, aldatma imkânı olan biri tarafından yapılmış olsa aldatma olurdu.
Hakka 69:22
22-23. “Meyveleri di ER yüce bir eo Yüce bir cennettedir. Bazıları bu ifadeye dünyada bahçelerin yüksek yeгlerde olmasının hoş görülmesi doğrultusunda “yüksek bahçelerdedir” anlamı vermiştir. Bir kısım âlimler de âyette geçen cennet kelimesinin ağaçlı bahçenin adı olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak, bahçenin ağaçlarını yüksek, uzun ve manzaralı olarak nitelemektedir. Bu da sahipleri için en çekici bir durumdur. Bu sebeple olmalıdır ki Allah Teâlâ “meyveleri sarkmış” buyurmuştur, çünkü cennetten söz etmek ağaçları da anmayı gerektirir. Üçüncü bir ihtimal “âliye” kelimesi, yüksek olmakla birlikte değerli ve önemi anlamına gelmesidir. Arapçada yüksek bir şey, “ulüv”, yani “yücelik” ile nitelenebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Meyveleri kolayca devşirilebilir. Yani salkımları, koparmak isteyenlere yakın, istemeyenlere uzaktır. Bazıları “salkımları yakındır”, meâlindeki cümleyi cennetin meyvelerini ayakta olan nasıl alabiliyorsa oturan da alabilir diye açıklamışlardır. Bir kısmı, meyveleri yakındır, yani meyveler ellerine uzak olmaz ve meyve yerine diken de gelmez demişlerdir.
Hakka 69:23
22-23. “Meyveleri di ER yüce bir eo Yüce bir cennettedir. Bazıları bu ifadeye dünyada bahçelerin yüksek yeгlerde olmasının hoş görülmesi doğrultusunda “yüksek bahçelerdedir” anlamı vermiştir. Bir kısım âlimler de âyette geçen cennet kelimesinin ağaçlı bahçenin adı olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Cenâb-ı Hak, bahçenin ağaçlarını yüksek, uzun ve manzaralı olarak nitelemektedir. Bu da sahipleri için en çekici bir durumdur. Bu sebeple olmalıdır ki Allah Teâlâ “meyveleri sarkmış” buyurmuştur, çünkü cennetten söz etmek ağaçları da anmayı gerektirir. Üçüncü bir ihtimal “âliye” kelimesi, yüksek olmakla birlikte değerli ve önemi anlamına gelmesidir. Arapçada yüksek bir şey, “ulüv”, yani “yücelik” ile nitelenebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Meyveleri kolayca devşirilebilir. Yani salkımları, koparmak isteyenlere yakın, istemeyenlere uzaktır. Bazıları “salkımları yakındır”, meâlindeki cümleyi cennetin meyvelerini ayakta olan nasıl alabiliyorsa oturan da alabilir diye açıklamışlardır. Bir kısmı, meyveleri yakındır, yani meyveler ellerine uzak olmaz ve meyve yerine diken de gelmez demişlerdir.
Hakka 69:24
diyecektir.
Amel defterinin sol taraftan verilmesi, talihsizliğin alâmetlerinden biridir. Dolayısıyla kişi, talihsizliğinin alâmetinin kendisine verilmemesini temenni edecektir.
Güle leş
Hakka 69:25
diyecektir.
Amel defterinin sol taraftan verilmesi, talihsizliğin alâmetlerinden biridir. Dolayısıyla kişi, talihsizliğinin alâmetinin kendisine verilmemesini temenni edecektir.
Güle leş
Hakka 69:26
26. “Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!
Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Kişi bu cümleyi, dünyada zanninın ve beklentisinin aksini gördüğü ve okuduğu zaman söyleyecektir. Çünkü o, dünyada iken iman edenlerden daha iyi yaptığını ve mertebesinin Allah nezdinde yüksek olduğunu zannediyordu. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “İyi işler yaptıklarını sanıyorlar”, Amel defterini okuyunca ortaya çıkacak ki durum, hiç de zannettiği gibi değilmiş, aksine [§]yaptığı kötü imiş. İşte o anda kötülükleri ortaya çıkmasın diye hesabını bilmek istemez. Hesabını kavramasın ve bilmesin diye ölü olarak bırakılmayı ve diriltilmemeyi temenni etmesi de muhtemeldir.
ilill cS GEI ú
Hakka 69:27
Keşke ölümüm her şeyi bitirseydi! Yani keşke ilk ölüm benim için devam etseydi. Bazıları âyete şöyle bir mâna vermişlerdir: Keşke süra son üfürüş ölümü ve helâki getirseydi ve onun gelişi hayata döndürüp diriltmeseydi. En doğrusunu Allah bilir.
Katâde” şöyle demiştir: Dünyada iken hiçbir şey onlara ölümden daha sevimsiz olmadığı halde (âhirette) ölümü temenni edeceklerdir”, Öte yandan ölüm, onlar için hüküm veren değil, verilmiş hükümdür. Buna göre “Keşke o hakkımda verilmiş bir hüküm olsaydı” denilmeliydi. Fakat insanlar bu cümleyi hoşlanmadıkları her şey için kullanmaktadır. Görmez misin ki insanlar yüce Allaha, kötü kazayı (olayı, sonucu) kendilerinden çevirmesi için dua ederler. Oysa ki o, kaza (hüküm) değil, “kaza edilmiş” (makzi), yani Allah tarafından verilmiş bir hükmün sonucudur. Netice olarak bu cümle insanların âdet haline getirdikleri söyleyişe uygun olarak ifade edilmiş bir sözdür. Bunun bir benzeri de şudur: Meselâ “Namaz Allahın emridir” denir. Oysa namaz Allah'ın emri değil, O'nun emri üzerine kılınandır, fakat O'nun emrinin sonucu iken Allah'ın kazası diye anılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Hakka 69:28
Malım bana hiç fayda sağlamadı. Gerçek şu ki kâfirler mallarının çokluğuyla övünüyor, “Bizim malımız ve evladımız daha çoktur, biz azaba uğratılacak da değiliz” diyorlardı. Azaba uğradıkları takdirde yüce Allah'ın, kendilerine verdiği mallarla onu kendilerinden savuşturacaklarını iddia ediyorlardı. İşte o vakit ortaya çıkacak ki o malları kendilerine hiçbir fayda sağlamayacak ve her biri “Malım bana hiç fayda sağlamadı” diyecektir.
Hakka 69:29
Güç ve saltanatım elimden çıkıp gitti. İbn Abbâs'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Kurânda geçen bütün “sultan” kelimeleri kanıt ve delil anlamına gelir”. Aslında kâfir dünyada kendisini bâtıl delillerle savunur. Bazan “Sen de yalnızca bizim gibi bir insansın”? derken, bazan da “Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değil” der. Başka bir zamanda da “Bu bir büyüdür”!, “O bir delidir” ve benzeri ifadeler Güç ve saltanatım elimden kaçıp gitti cümlesiyle “(dünyada iken) sarıldığımız deliller yok olup, geçersizlikleri ortaya çıktı. Halbuki biz onların delil olduğunu zannetmiştik” demek ister. Bazı müfessirler “sultan” kelimesine değer ve şeref mânası vermiştir. Buna göre âyetin mânası “Dünyadaki büyüklük taslayışım ve saltanatım, değerim ve şerefim yok olup gitti” demek olur. Bazıları da âyeti şöyle anlamıştır: Dünyada iken peygamberlere karşı böbürlenmem, saltanatım ve onlara aldırmayışım yok olup gitmiştir. Dünyada iken nefsime ait saltanatım ve otoritem artık bitti, çünkü o, dünyada iken otoritesini Allah rızası için kullanma imkânına sahipti.
Şimdi diyor ki: Bu otoritem ortadan kalkmıştır, zira ben onu Allah'ın rızasını hak edeceğim yerde kullanamıyorum. Evet kullanamaz, çünkü orada müslüman oluyor ama Allah onun müslümanlığını artık kabul etmiyor.
[ ]Bu hitapların sonlarında yer alan gaip zamirleri, yani harfleri “benim malım, benim saltanatım” kitabı sol tarafından verilenlere işaret ediyor olabilir. Veya durumu pekiştirmek ve benzerlik gibi abartı için de olabilir. Ya da onlar bu cümlelerle kendi nefislerine sesleniyor olabilirler. Bu, mümkündür, zira nida yapılırken münâdanın sonuna “yâ rabbâh ey Rabbim”, “yâ seyyidâh ey efendim!” örneklerinde olduğu gibi harfi gelebilir. Bunun yanında kırâatte vakıf yapıp nefes almak ve sözü tamamlamak için gelmiş olAa”
ması mümkündür. Nahiv âlimleri bu “hâ” harfine “hâü'l-istirâha” derler.
Hakka 69:30
(Ve şöyle emredilir:) Onu yakalayıp bağlayın. Bir başka âyette “huzühu fatilühu” @ sis), yani “(Görevlilere şöyle denir: O günahkârı yakalayıp cehennemin ortasına sürükleyin!” denilmektedir. Âyette yer alan “atl”den türeyen “fatilühu” “şiddetle sevkediniz” demektir. Yüce Allah bir başka âyette ise şöyle buyurur: “Günahkârları da suya götürülen sürü gibi cehenneme süreceğiz” En doğrusunu Allah bilir ya, sanki onların elleri boyunlarına bağlanmaktadır. Tefsirini yapmakta olduğumuz âyetin “bağlamak” fiilinin emir sigasıyla başlaması, insanların dünyada uğradıkları işkenceyi olanca güçleriyle bizzat engellemeye çalışmalarındandır. Cenâb-ı Hak âhirette ellerinin boyunlarına bağlanacağını ve kendilerine uğrayacakları azabı savuşturma imkânı tanınmayacağını bildirmektedir. Bu, onlar için daha da şiddetli olacak ve durumları yüce Allah'ın şu ifadesindeki gibi olacaktır. “Kıyâmet gününde o şiddetli azaba karşı kendini (çaresizlikten) yüzüyle korumaya çalışan kişi mi ”% Kitabı sol tarafından verilen kişi ateşten yüzünü korumasın diye elleri boynuna bağlanacaktır. Sonra kıyâmetin çeşitli aşamaları uyarınca zincirlere vurulacaklar, ardından sürüklenecekler, çekilecekler ve yüzleri üstü sürüleceklerdir.
Hakka 69:31
Sonra onu alevli ateşe atın. “Sallühu” ( uy; yani alevli atese sokun. Arapçada “cemelün masliyyun” şeklinde bir deyim vardır, yani “ızgara edilmiş deve” demektir. Bu mânaya göre “sallüâhu” fiili ile kâfirin cehennem ateşinde kızartılması da emredilmiş olabilir. Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin. Cenâb-ı Hak, öncelikle onların ellerinin boyunlarına bağlanacağını, sonra cehenneme atılacaklarını ve bunun ardından orada zincire vurulacaklarını beyan etmiştir. Böylesi zincire vurulmayı ve sonra da cehenneme atılmayı hak etmiştir.
[Mümin Ölmeden Önce Nefsini Hesaba Çeker]
[ ]EaKaї öyle görünüyor ki önce mahşerde toplanacaklar, sonra da “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek” meâlindeki ilâhi beyan uyarınca cehennem ateşine sevkedileceklerdir. Cehenneme geldikleri zaman oradan kaçmaya yeltenecekler, fakat o anda zincire vurularak, cehenneme sürüklenecekler, dolayısıyla kaçma imkânı bulamayacaklardır. Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin! Bu ilâhi beyanda sözü edilen zincirin onların bedenlerinden daha uzun olup da cehennemde fazladan bir yer işgal etmesi mümkün değildir. Zira yüce Allah, cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağını önceden haber vermiştir”. Eğer bu zincir, cehennemde fazladan bir yer işgal etseydi orası sadece cinlerle ve insanlarla doldurulmamış olurdu. Bu da Allah'ın vâdini yerine getirmemiş olması sonucuna götürürdü. Oysa ki Allah Teâlâ vâdinden dönmez. Şayet zincirler onların bedenlerinden daha uzunsa bu takdirde daha fazla sıkışmaları ve kedere gark olmaları için o fazlalık, bedenlerine dolanacaktır. Ama bu zincirlerin onların bedenlerini aşması ihtimal dâhilinde değildir. Hz.
Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin, çünkü bu sizin için daha kolay veya daha hafiftir. Tartılmadan önce kendinizi tartın, Kıyâmet günü en büyük huzura alınmaya hazırlanın. “O gün hesaba çekilirsiniz, size ait hiçbir sır gizli kalmaz”. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Mümin nefsine hakim olandır. Nefsini Allah için hesaba çeker. Dünyada iken nefislerini hesaba çekenlerin âhiretteki hesabı kolay geçecektir. Bu durumu hesaba katmayanlara kıyâmet günü hesap ağır olacaktır. Bir şey müminin karşısına sürpriz olarak çıkacak ve [mümin onu beğenecektir. Mümin şöyle diyecektir: Vallahi ben seni istiyorum; sen benim ihtiyaç duyduğum şeylerden birisisin. Fakat Allah'a yemin olsun ki sana ulaşacak bir bağlantım yoktur. Heyhât! Benimle senin arana engel konulmuştur. [§]Mümin bir hata işler ve kendi nefsine dönerek şöyle der: Ben bunu istemedim, benim bununla ne alakam var? Vallahi benim onun hakkında hiç mazeretim yok. Vallahi inşallah buna dönmeyeceğim. Müminler, Kur'ân'ın muhafaza ettiği kimselerdir; Kur'ân onlara gelecek mahvoluşa engel olur. Mümin, dünyada esirdir ve nefsini bu esaretten kurtarmaya çalışır; Allah'a kavuşuncaya kadar hiçbir şeyden emin olmaz. Mümin kulağından, gözünden, dilinden ve tüm organlarından” hesaba çekileceğini bilir. Nefsi hesaba çekmek demek kişinin yapmak istediği her fiilin akıbetini göz önüne alması demektir. Eğer fiilin akıbeti doğru ise onu yapar ve bitirir. Eğer günahsa vazgeçer. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Bir şeyi yapmak istediğin zaman akıbetini düşün. Şayet doğru ise yap, günahsa ondan vazgeç”. Hz. Peygamber başka bir haberde de şöyle buyurmuştur: “Mümin “vakkâf”, yani duran ve “vezzân”, yani tartandır. Onun tartması, -önceki haberde ifade edildiği üzere- işin akıbetini düşünmesidir. İşin akıbetini düşünüp yerine getirmede doğruyu gördüğünde tartmış demektir. Doğrunun aksini görüp vazgeçer ve o fiili yapmaya atılmazsa bu da “vakfı” yani durması demektir. Kişinin yapmak istediği işlerde nefsini hesaba çekmesi diye bahsettiğimiz husus işte budur. Yaptığı ve yerine getirdiği fiillerde nefsini hesaba çekmeyi düşünmesi ise şunlara dikkat etmesi demektir. Kişi bir haram işlediğinde ondan tövbe eder ve Allah'tan bağışlanmasını dilerse O'nun lütuf ve keremiyle affedilmesini umar. Şayet bu fiil, Allah'ın hoşnut olduğu bir fiilse Allaha hamdeder ve aynısını yapmada başarılı kılmasını ondan diler. Kulun, işlediği fiillerde nefsini hesaba çekmesi işte budur.
---
Dipnotlar:
Herhalde müellif şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Rabb'inin, Andolsun ki cehennemi hem insanlar, hem de cinlerle dolduracağım sözü yerini bulmuş oldu” (Hüd, 11/119). Bunun yanında el-A'râf, 7/18; es-Secde, 32/13; Sâd, 38/85 âyetlerine de bakınız. 8 el-Hâkka, 69/18. İbnü'l-Mübârek, ez-Zühd ve'r-rekâik, s. 103; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Köşeli parantez içindeki bu cümle haberin rivayetinden ilâve edilmiştir. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mümin nefsine hâkim olur. Nefsini Allah için hesaba çeker. Dünyada iken nefislerini hesaba çekenlerin kıyâmet günü hesapları hafif olacaktır. Bu hususu hesaba katmayanların hesapları da ağır geçecektir. Bir şey sürpriz olarak müminin karşısına çıkar ve onu beğenir. “Vallahi ben seni arzu ediyorum, sen benim ihtiyaç duyduğum şeylerdensin”. der. Fakat vallahi sana ulaşma imkânı yoktur. Heyhat benimle senin arana engel konuldu. Mümin bir hata işler ve nefsine dönerek şöyle der: “Ben bunu istemedim. Bunu niye isteyeyim? Benim o konuda mazeretim yoktur. Vallahi inşallah buna bir daha asla dönmeyeceğim” der. Müminler Kur'ân'ın güven verdiği kimselerdir. Kur'ân onların helâklarına engel olur. Mümin dünyada esirdir. Boynunu bu esaretten kurtarmaya çabalar. Allah'a kavuşuncaya kadar hiçbir şeyden emin olmaz. Bütün bunlardan sorumlu olacağını bilir. Süfyân es-Sevri, Hâlid b, Ebü Kerimeden şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ebü Câfer'in şöyle dediğini işittim: -İbn Sâid'in ifadesine göre bu Ebü Câfere Abdullah el-Hâşimi denir; o Muhammed b. Ali değildir-. Bir adam Hz. Peygamber'e geldi ve “Müslümanlar hakkında Allah seni mübarek kılsın, sen bana özelliklerinden birini tahsis et” dedi. Resülullah “Nasi-
Hakka 69:32
Sonra onu alevli ateşe atın. “Sallühu” ( uy; yani alevli atese sokun. Arapçada “cemelün masliyyun” şeklinde bir deyim vardır, yani “ızgara edilmiş deve” demektir. Bu mânaya göre “sallüâhu” fiili ile kâfirin cehennem ateşinde kızartılması da emredilmiş olabilir. Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin. Cenâb-ı Hak, öncelikle onların ellerinin boyunlarına bağlanacağını, sonra cehenneme atılacaklarını ve bunun ardından orada zincire vurulacaklarını beyan etmiştir. Böylesi zincire vurulmayı ve sonra da cehenneme atılmayı hak etmiştir.
[Mümin Ölmeden Önce Nefsini Hesaba Çeker]
[ ]EaKaї öyle görünüyor ki önce mahşerde toplanacaklar, sonra da “Gerçekleri inkâr etmiş olanlar gruplar halinde cehenneme sevkedilecek” meâlindeki ilâhi beyan uyarınca cehennem ateşine sevkedileceklerdir. Cehenneme geldikleri zaman oradan kaçmaya yeltenecekler, fakat o anda zincire vurularak, cehenneme sürüklenecekler, dolayısıyla kaçma imkânı bulamayacaklardır. Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin! Bu ilâhi beyanda sözü edilen zincirin onların bedenlerinden daha uzun olup da cehennemde fazladan bir yer işgal etmesi mümkün değildir. Zira yüce Allah, cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağını önceden haber vermiştir”. Eğer bu zincir, cehennemde fazladan bir yer işgal etseydi orası sadece cinlerle ve insanlarla doldurulmamış olurdu. Bu da Allah'ın vâdini yerine getirmemiş olması sonucuna götürürdü. Oysa ki Allah Teâlâ vâdinden dönmez. Şayet zincirler onların bedenlerinden daha uzunsa bu takdirde daha fazla sıkışmaları ve kedere gark olmaları için o fazlalık, bedenlerine dolanacaktır. Ama bu zincirlerin onların bedenlerini aşması ihtimal dâhilinde değildir. Hz.
Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin, çünkü bu sizin için daha kolay veya daha hafiftir. Tartılmadan önce kendinizi tartın, Kıyâmet günü en büyük huzura alınmaya hazırlanın. “O gün hesaba çekilirsiniz, size ait hiçbir sır gizli kalmaz”. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Mümin nefsine hakim olandır. Nefsini Allah için hesaba çeker. Dünyada iken nefislerini hesaba çekenlerin âhiretteki hesabı kolay geçecektir. Bu durumu hesaba katmayanlara kıyâmet günü hesap ağır olacaktır. Bir şey müminin karşısına sürpriz olarak çıkacak ve [mümin onu beğenecektir. Mümin şöyle diyecektir: Vallahi ben seni istiyorum; sen benim ihtiyaç duyduğum şeylerden birisisin. Fakat Allah'a yemin olsun ki sana ulaşacak bir bağlantım yoktur. Heyhât! Benimle senin arana engel konulmuştur. [§]Mümin bir hata işler ve kendi nefsine dönerek şöyle der: Ben bunu istemedim, benim bununla ne alakam var? Vallahi benim onun hakkında hiç mazeretim yok. Vallahi inşallah buna dönmeyeceğim. Müminler, Kur'ân'ın muhafaza ettiği kimselerdir; Kur'ân onlara gelecek mahvoluşa engel olur. Mümin, dünyada esirdir ve nefsini bu esaretten kurtarmaya çalışır; Allah'a kavuşuncaya kadar hiçbir şeyden emin olmaz. Mümin kulağından, gözünden, dilinden ve tüm organlarından” hesaba çekileceğini bilir. Nefsi hesaba çekmek demek kişinin yapmak istediği her fiilin akıbetini göz önüne alması demektir. Eğer fiilin akıbeti doğru ise onu yapar ve bitirir. Eğer günahsa vazgeçer. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur: “Bir şeyi yapmak istediğin zaman akıbetini düşün. Şayet doğru ise yap, günahsa ondan vazgeç”. Hz. Peygamber başka bir haberde de şöyle buyurmuştur: “Mümin “vakkâf”, yani duran ve “vezzân”, yani tartandır. Onun tartması, -önceki haberde ifade edildiği üzere- işin akıbetini düşünmesidir. İşin akıbetini düşünüp yerine getirmede doğruyu gördüğünde tartmış demektir. Doğrunun aksini görüp vazgeçer ve o fiili yapmaya atılmazsa bu da “vakfı” yani durması demektir. Kişinin yapmak istediği işlerde nefsini hesaba çekmesi diye bahsettiğimiz husus işte budur. Yaptığı ve yerine getirdiği fiillerde nefsini hesaba çekmeyi düşünmesi ise şunlara dikkat etmesi demektir. Kişi bir haram işlediğinde ondan tövbe eder ve Allah'tan bağışlanmasını dilerse O'nun lütuf ve keremiyle affedilmesini umar. Şayet bu fiil, Allah'ın hoşnut olduğu bir fiilse Allaha hamdeder ve aynısını yapmada başarılı kılmasını ondan diler. Kulun, işlediği fiillerde nefsini hesaba çekmesi işte budur.
---
Dipnotlar:
Herhalde müellif şu ilâhi beyana işaret etmektedir: “Rabb'inin, Andolsun ki cehennemi hem insanlar, hem de cinlerle dolduracağım sözü yerini bulmuş oldu” (Hüd, 11/119). Bunun yanında el-A'râf, 7/18; es-Secde, 32/13; Sâd, 38/85 âyetlerine de bakınız. 8 el-Hâkka, 69/18. İbnü'l-Mübârek, ez-Zühd ve'r-rekâik, s. 103; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, Köşeli parantez içindeki bu cümle haberin rivayetinden ilâve edilmiştir. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mümin nefsine hâkim olur. Nefsini Allah için hesaba çeker. Dünyada iken nefislerini hesaba çekenlerin kıyâmet günü hesapları hafif olacaktır. Bu hususu hesaba katmayanların hesapları da ağır geçecektir. Bir şey sürpriz olarak müminin karşısına çıkar ve onu beğenir. “Vallahi ben seni arzu ediyorum, sen benim ihtiyaç duyduğum şeylerdensin”. der. Fakat vallahi sana ulaşma imkânı yoktur. Heyhat benimle senin arana engel konuldu. Mümin bir hata işler ve nefsine dönerek şöyle der: “Ben bunu istemedim. Bunu niye isteyeyim? Benim o konuda mazeretim yoktur. Vallahi inşallah buna bir daha asla dönmeyeceğim” der. Müminler Kur'ân'ın güven verdiği kimselerdir. Kur'ân onların helâklarına engel olur. Mümin dünyada esirdir. Boynunu bu esaretten kurtarmaya çabalar. Allah'a kavuşuncaya kadar hiçbir şeyden emin olmaz. Bütün bunlardan sorumlu olacağını bilir. Süfyân es-Sevri, Hâlid b, Ebü Kerimeden şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ebü Câfer'in şöyle dediğini işittim: -İbn Sâid'in ifadesine göre bu Ebü Câfere Abdullah el-Hâşimi denir; o Muhammed b. Ali değildir-. Bir adam Hz. Peygamber'e geldi ve “Müslümanlar hakkında Allah seni mübarek kılsın, sen bana özelliklerinden birini tahsis et” dedi. Resülullah “Nasi-
Hakka 69:33
Çünkü o, ulu Allah'a iman etmezdi. Bu ifade onların bu cezayı neden hak ettiklerini açıklamaktadır. O da kendilerinin Cenâb-ı Hakk'a iman etmemeleridir. Öte yandan “Allaha iman etmezdi” cümlesinin mânası, O'nun vahdâniyetine inanmazdı, ya da peygamberler göndermesine inanmazdı veya ölümden sonra dirilmeye inanmazdı şeklinde de olabilir. Yoksa onlar Allah'a iman ediyorlardı. Fakat peygamberlere ve ölümden sonra dirilmeye iman etmeyen kimse gerçekte mümin değildir. Çünkü gerçek Tanrı, peygamberler gönderen ve öldükten sonra diriltmeye kâdir olandır. Kâfir ise Allah'ın diriltme gücü olduğunu benimsemez, peygamberler gönderdiğini de kabul etmez. Bu durumda gerçekten ulu Allah'a iman etmiş sayılmaz.
Hakka 69:34
Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi. Bu ilâhi beyan, onun ölümden sonra dirilmeye inanmadığını göstermektedir, zira insanlar, fakirlerden kendilerini doyurma karşılığında bir şey istemezler, onları ancak Allah rızası için ve âhirette sevap almak umuduyla doyururlar. Kâfir ise karşılığına inanmaz ki bu onu doyurmaya teşvik etsin; ayrıca bu, dünya kazançlarından arzu edilen bir kazanç da değildir. “Yoksulu doyurmaya teşvik etmezdi” beyanı, ailesini doyurmaya teşvik etmeyi terkedenle alay konumunda da olabilir. Tıpkı “Dilese Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz!”” âyetinde olduğu gibi. O şöyle der: Göklerin ve yerin hazineleri elinde bulunan varlık onu doyurmazken ben onu nasıl doyururum! Şayet o, doyurulmaya ehil olsaydı Allah'ın doyurmasına en lâyık olan kişi olurdu.
Hakka 69:35
Bu sebeple, bugün burada onun candan bir dostu yoktur. “Hamim”, yardımını umduğu yakın demektir. Bu ilâhi beyan, yüce Allah'ın “Artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!” meâlindeki âyete benzer. Netice olarak âyetin mânası şöyle olur: Onun umduğu bir yakınlık veya faydalanacağı candan bir dostu olmayacaktır. Halbuki dünyada faydalanacağı ve ümit beslediği dostu vardı.
Hakka 69:36
Yananların akıntısından başka yiyeceği de yoktur. Cenâb-ı Hak başka bir âyette de “Onlar için kuru, dikenli bir bitkiden başka yiyecek yoktur” buyuruyor. Bir diğer ilâhi beyan ise şöyle: “Sonra siz ey yoldan sapmış inkârcılar! Mutlaka zakkum ağacından yiyeceksiniz””. Zakkum, dikenden başka bir şeydir. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun sebebi şudur: Cehennemin tabakaları vardır. Bir tabakada bulunacak olanlar, orada irinden başka bir şey bulamayacaklardır. Bir başka tabakaya yerleşecek olanlar irinden başka bir şey bulacaklardır. Diğer bir tabakaya atılacak olanların ise yiyecekleri zakkum olacak ve bundan başka yiyecekleri olmayacaktır. Bu durumlar böyle tevil edilmediği takdirde âyetler arasında farklılıklar meydana gelir ve Allah katından geliyor olmaktan çıkar, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Eğer Allah'tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardi!”% Öte yandan, cehennem ehlinden her bir grubun, lâyık oldukları azaba uygun yemeklerin bulunduğu yere sokulması mânasına gelmesi de mümkündür. Bu dünyada iken kendilerinden daha aşağı seviyede olanlara yedikleri yemeklerle övündükleri ve bu yemeklerden yoksun olanları aşağıladıkları için yüce Allah cehennemde onlar için aşağılanacakları yemek tahsis etmiştir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Kur'ânın tamamı, tek bir süre gibidir, süre de bir âyet gibidir. Cenâb-ı Hak âdeta bütün bu şeyleri bir âyette toplamış ve şöyle buyurmuştur: Onların irinden, dikenden ve zakkumdan başka yiyecekleri yoktur. Âyetler bağlamına göre yorumlanırsa çelişki olduğu kuruntusu ortadan kalkmış bulunur. En doğrusunu Allah bilir.
( Yananların akıntısından başka. “Gislin”in cehennemliklerin azap edildiği fakat Cenâb-ı Hakk'ın mahiyetini ve bilgisini vermediği şeylerden birisi olması mümkündür. Allah Teâlâ âhiret hakkında öyle isimler bahsetmiştir ki insanlar bunlar hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir. Görmez misin ki “zakkum” dünyada çirkin ve iğrenç bulunan bir ağacın adı değildir. Ne var ki yüce Allah bunu âhirette iğrenç bulunan ve sevilmeyen bir yiyeceğe isim olarak vermiştir. Bir âyette “İçindeki, orada adına selsebil denilen bir pınardan alınmıştır”? buyuruyor. “Selsebil”, dil âlimleri nezdinde bilinen bir kelime değildir. Bazı âlimler, cehennemliklerin azap gördükleri esnada derilerinden akan şey demektir ki bu irindir” demişlerdir. Bunun yanında cehennemliklerin ateşleri şiddetlenince Allah Teâlâdan yardım istemeleri, bu ateşin kendilerinden kaldırılmasını dilemeleri, bunun üzerine azaplarını daha da arttıracak olan bir nesnenin üzerlerine dökülmesi, böylece vücutlarından dökülecek olan şeye “ğıslîn” denilmiş olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir,
Hakka 69:37
37. da günahkârlardan başkası yemez.”
Onu da günahkârlardan başkası yemez. Bunlar yüce Allah'ın haklarında şöyle dediği kimselerdir: “Çünkü o, ulu Allah'a iman etmezdi. Yoksulu doyur maya teşvik etmezdi”.
Hakka 69:38
38-39, “Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki,”
Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki. “Felâ uksimu” fiilinin tevilinin şöyle olabileceğini söylemiştik: “Gökler, yerler ve nefislerinizin yaratılması gibi gördükleriniz ve nefislerinizdeki duyma, görme, kalp ve akıl gibi görmedikleriniz üzerine yemin ederim”. Ya da “kar. şınızdaki yaratıklardan gördükleriniz ve görmedikleriniz üzerine yemin ederim” diye de yorumlanabilir. Dolayısıyla görülen ve görülmeyen şey üzerine yapılan yemin, bütün mahlükat üzerine yapılmış yemin olur. [§]Çünkü bütün yaratıklar bu iki şık üzeredir; bunların bir kısmı görülür, bir kısmı da görülmez. Allah Teâlâ'nın, kastettiği şeyi tekit etme amacıyla yemin ettiğini daha önce söylemiştik, o da üzerinde tefekkür edilerek ve uzun uzadıya düşünülerek öğrenilen şeylerdir”.
Hakka 69:39
38-39, “Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki,”
Görebildikleriniz ve göremedikleriniz üzerine yemin ederim ki. “Felâ uksimu” fiilinin tevilinin şöyle olabileceğini söylemiştik: “Gökler, yerler ve nefislerinizin yaratılması gibi gördükleriniz ve nefislerinizdeki duyma, görme, kalp ve akıl gibi görmedikleriniz üzerine yemin ederim”. Ya da “kar. şınızdaki yaratıklardan gördükleriniz ve görmedikleriniz üzerine yemin ederim” diye de yorumlanabilir. Dolayısıyla görülen ve görülmeyen şey üzerine yapılan yemin, bütün mahlükat üzerine yapılmış yemin olur. [§]Çünkü bütün yaratıklar bu iki şık üzeredir; bunların bir kısmı görülür, bir kısmı da görülmez. Allah Teâlâ'nın, kastettiği şeyi tekit etme amacıyla yemin ettiğini daha önce söylemiştik, o da üzerinde tefekkür edilerek ve uzun uzadıya düşünülerek öğrenilen şeylerdir”.
Hakka 69:40
40. “Kurân elbette değerli bir elçinin sözüdür” (Kur'âmın Hz. Peygamber'in Kavli Olması] Kur'ân elbette değerli bir elçinin sözüdür. Yani Kur'ândan duyduğunuz şeyi şerefli olan bir elçiden duyuyorsunuz. Cenâb-ı Hak burada O, çok şerefli bir elçinin sözüdür buyururken başka bir âyette şöyle demektedir: “Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse Allah'ın sözünü duymasına firsat vermek için onu koruma altına al”, Görüldüğü üzere burada Allah'ın kelâmı demiş, biraz önceki âyette ise O, çok şerefli bir elçinin sözüdür buyurmuştur. Resülullah'a nispet edilen “kavl'e gelince Kur'ân'ı onun telaffuz etmesi sonucu bize ulaşmış olmasından ötürüdür, çünkü biz Hz. Peygamber'in nezdindeki sözlerle Kur'âna ulaştık. Kur'ân aynı zamanda Allaha nispet edildi, zira ilkin 9 el-Våkia süresinin 75 ve 76. âyetlerine bakınız.
Allah katından geldi. Resülullaha da nispet edildi, bizim gerçeklik dünyamızda ortaya çıkışı Resülullah aracılığıyla oldu. Bu sonuncusu “Kulaklardan hiç çıkmasın diye yaptik”!% meâlindeki âyette olduğu gibi kalbin bellediği lafzın kulağa izafe edilmesi kabilindendir, çünkü bilince kulakla ulaşılır. Benzer şekilde Kurân lafzının Resülullah'a izafe edilmesi, insanların bu sözü peygamber aleyhisselâm sayesinde duymuş olması sebebiyledir.
Şunu da belirtmek gerekir ki “kelâm” ve “kavl”in kendisi duyulmaz, duyulan kelâmı ve sözü belirten ve onlara işaret eden sestir, yoksa kişinin kelâmı gerçek mânasıyla onun sesinden ibaret değildir. İşte şu Kur'ân da Allah'ın kelâmına nispet edilmiştir. Bu, O'nun kelâmı olduğundan dolayı değil, O'nun kelâmına işaret etmesi dolayısıyladır.
“Kur'ân elbette değerli bir elçinin sözüdür” meâlindeki âyetin tevili şöyle de olabilir: “Peygamber'den (a.s.) duyduğunuz ve onun size getirdiği söz, değerli bir elçinin Allah katından aldığı sözdür” Cenâb-ı Hakk'ın bunu insanlara hatırlatması, gerek şeytanlar ve gerekse başka düşmanlar tarafından Kur'âna bir şey karıştırılmadığı konusunda güven vermek içindir. Allah Teâlânın Tekvir süresinde buyurduğu üzere “değerli elçi”nin Cebrâil (a.s.) olması da mümkündür. Orijinali “O Kur'ân gerçekten değerli, güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı bir elçinin sözüdür”, “Resülün kerim'nin Hz. Muhammed olması da muhtemeldir. Ağır basan ihtimal, kastedilenin Hz. Peygamber olmasıdır, çünkü onlar Resülullahın risâletini inkâr ediyor, ama Cebrâil (a.s.) hakkında hiçbir şey söylemiyorlardı.
Hakka 69:41
O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! O bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! Bu Kur'ân değerli bir elçinin sözüdür, ne bir şairin, ne de bir kâhinin kelâmıdır. “Ne de az inanıyorsunuz, ne de az düşünüyorsunuz” beyanının mânası, Peygamber'in size getirdiği şeylere ne de az iman ediyor ve de az düşünüyorsunuz! şeklinde olur. Onların iman ettikleri ve düşündükleri az şey, menfaatleriyle ilgilidir. Aleyhlerine olan şeylere ise iman etmiyor ve düşünmüyorlardı. Âyetin tevili belirttiğimiz gibi olduğu takdirde kelimenin “kalilen” şeklinde olması, başından harf-i cerrin kaldırılması kuralına bağlıdır. Aslında kelimenin öyle okunması, şekil olarak mastar ve cümle kuruluşunda mefül-i mutlak olmasından dolayıdır.
Allah'ın “kalil” yani az kelimesi ile “şâir sözü” ve “kâhin sözü”nü nitelemiş olması da mümkündür. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Mesele sizin iddia ettiğiniz gibi şairin ve kâhinin sözü ise onun azını neden tasdik etmiyorsunuz? Siz de biliyorsunuz ki [ ]sairin sözü genelde yalan olsa da söylediklerinin azında doğruluk payı vardır. Şu halde neden tasdik etmiyorsunuz? Kâhin de böyledir. Onun sözünün de azını -doğru olduğunu bildiğiniz halde- neden tasdik etmiyorsunuz? Âyetin mânası böyle ise onların Hz. Peygamber'i tasdik etmeleri gerekir. Birinci tevile göre ise inkârcıların Kur'ân'ın sadece az bir kısmına iman edeceklerine işaret ediliyor deriz. En doğrusunu Allah bilir.
Hakka 69:42
O, bir şair sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! O bir kâhin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! Bu Kur'ân değerli bir elçinin sözüdür, ne bir şairin, ne de bir kâhinin kelâmıdır. “Ne de az inanıyorsunuz, ne de az düşünüyorsunuz” beyanının mânası, Peygamber'in size getirdiği şeylere ne de az iman ediyor ve de az düşünüyorsunuz! şeklinde olur. Onların iman ettikleri ve düşündükleri az şey, menfaatleriyle ilgilidir. Aleyhlerine olan şeylere ise iman etmiyor ve düşünmüyorlardı. Âyetin tevili belirttiğimiz gibi olduğu takdirde kelimenin “kalilen” şeklinde olması, başından harf-i cerrin kaldırılması kuralına bağlıdır. Aslında kelimenin öyle okunması, şekil olarak mastar ve cümle kuruluşunda mefül-i mutlak olmasından dolayıdır.
Allah'ın “kalil” yani az kelimesi ile “şâir sözü” ve “kâhin sözü”nü nitelemiş olması da mümkündür. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Mesele sizin iddia ettiğiniz gibi şairin ve kâhinin sözü ise onun azını neden tasdik etmiyorsunuz? Siz de biliyorsunuz ki [ ]sairin sözü genelde yalan olsa da söylediklerinin azında doğruluk payı vardır. Şu halde neden tasdik etmiyorsunuz? Kâhin de böyledir. Onun sözünün de azını -doğru olduğunu bildiğiniz halde- neden tasdik etmiyorsunuz? Âyetin mânası böyle ise onların Hz. Peygamber'i tasdik etmeleri gerekir. Birinci tevile göre ise inkârcıların Kur'ân'ın sadece az bir kısmına iman edeceklerine işaret ediliyor deriz. En doğrusunu Allah bilir.
Hakka 69:43
O, âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir. “Tenzi” aslında kulakla duyulmaz, çünkü kelime Allah'ın fiilini haber vermektedir. Ondan duyulan, Hz. Peygambere indirilen Kur'ândır. Sonra Cenâb-ı Hak indirmeyi kendi zatına nispet etmiştir. Sebebi, bu haberlerin, yani “Kur'ân elbette değerli bir elçinin sözüdür” beyanı ile tenzilun diye başlayan yukarıdaki cümlenin hakiki değil mecazi mânada kullanılmış olduğunun bilinmesini murat etmesidir. Çünkü “tenzil” Kur'ânı indirmek demektir. Ona “tenzil” denmesi indirme görevini Allah Teâlâ'nın vermiş olmasındandır, yoksa fiilen indirenin (Cebrâil'in) yaratıcısı olmakla birlikte indirme işini vasıtası olmaksızın bizzat yüce Allah'ın kendisi gerçekleştirmiş değildir.
Hakka 69:44
Eğer peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı. Bu ilâhi beyan, daha önce geçen “Kur'ân elbette değerli bir elçinin sözüdür. O, bir şair sözü değildir” meâlindeki âyete atfedilmiştir; yemin bunun üzerine yapılmıştır, yeri de odur. Allah Teâlâ sanki şöyle demektedir: Kur'ân'ı yüce Allah'ın katından alan şerefli bir elçidir. O, bir kâhin veya şairden aldığı bir söz olmadığı gibi bize atfen onu uydurmuş da değildir. Elçi bunu uydurmuş olsaydı elbette onu kıskıvrak yakalardık. Bu âyetin şöyle bir mâna içermesi mümkündür: “Kur'ân'ı kendisinden işittiğiniz kişi şerefli bir elçidir, yoksa şair, kâhin ve söz uyduran biri değildir”. Çünkü onlar, bu sözü bazan kâhinlere, bazan sihirbazlara nispet ediyorlar, bazan da Hz. Muhammed'in (a.s.) Allaha atfen uydurmuş olduğunu iddia ediyorlardı: “O bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı kendisini kıskıvrak yakalardık”. Cenâb-ı Hak, kullarının en seçkinleri, emrine karşı çıkıp hata ederlerse azabının düşmanlarına nazaran daha hızlı gerçekleşeceğini beyan ediyor. Onun şu beyanına bakmaz mısın: “Elbette onu kıskıvrak yakalardık”!9.
[ ]Bигaдaп anlaşılan şudur ki Hz. Peygamber'de onların ileri sürdükleri vasıflardan herhangi biri ortaya çıksaydı yüce Allah onu hemen orada kıskıvrak yakalardı. Hz. Âdeme ve hata edip emre muhalif düştüğü zaman başına gelenlere bakmaz mısın? Ayrıca Yünus ve ayağı sürçmesi neticesinde yaşadıkları da başka bir örnektir. Bunun sebebi ise şudur: Allah'ın dostlarının uğradıkları azap, uyarı, hatırlatma ve hatayı işlemeden önceki itaat ve boyun eğme durumlarına dönmeye davet niteliklidir. Ama Allah düşmanlarının azabı böyle değildir. Cenâb-ı Hak onların azaplarını devam edeceği güne kadar ertelemiştir. Âyet-i kerimeye şöyle bir mâna vermek de mümkündür: “O elçiden duyduğunuz şey büyü, şiir, kehanet veya Allah'a atfen uydurulmuş bir söz olsaydı Cenâb-ı Hak ona mühlet vermezdi; o mekânda hesaba çekerdi ve kimse buna engel bile olamazdı”. Nitekim bu biraz sonra gelecek âyette şöyle buyurulmaktadır: “Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız. O'nun mühlet vermesi inkârcıların dedikleri gibi olmadığını, aksine Kurânın âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiş olduğunu göstermektedir.
Hakka 69:45
Elbette onu kıskıvrak yakalardık. “Ahzullah” (Allah'ın yakalaması), azap ve ceza vermesi demektir. Nitekim aynı kelime, şu iki âyette bu mânada kul. lanılmıştır: “Onları darlık ve hastalıklara uğratuk™™, “Biz de onları, kendileri farkında olmadan ansızın yakaladık”, Âyette geçen “bi'l-yemin” beyanı, güç ve kuvvetle demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Hiçbir şey bunu yapmaktan bizi aciz bırakmaz ve o azap gücümüzün dışında kalmaz; tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar Allah'ı aciz bırakacak değillerdir”, “Bizim, önümüze asla geçilemez”, Yani onun sahip olduğu güç ve şeref, onun hesaba çekmekten ve üzerine azabımızı indirmekten bizi aciz bırakamaz. “elYemin” kelimesinin el mânasında olmayıp yukarıda geçen “tekavvele” (söz uydurma) fiiline bağlı olması (yeminle söz uydurma) da mümkündür. Bu durumda yüce Allah dünyada disipline sokmak ve yakalamak elle olduğu için “yemin” kelimesini kullanmış olur; tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Zâlike bimâ kaddemet yedâke”, yani “Bu, senin kendi ellerinle yapıp ettiklerinden dolayıdır”, (JCenâb-ı Hak, bu örnek âyette “takdim” kavramını “el” anlamındaki “yed” kelimesine nispet etmiştir, ama bu fiilin sadece “el” ile gerçekleştirilmesinden dolayı değildir, zira takdim ettiği şeyin iki el ile yapılmış bir iş olmaması da mümkündür. Fakat dünyada “takdim etme”, iki elle gerçekleştirildiği için onlardan bahsedilmiştir. “Yemin” (sağ el) kelimesi de aynı şekildedir. Her ne kadar âhirette sağ el olmasa da dünyada yakalama ve uslandırma el ile yapılığı için bu kelime kullanılmış olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yemin” kelimesi Arapçada kuvvet anlamına gelir. Sağ ele “yemin” denilmesi kişinin gücünün sağ elde bulunmasından dolayıdır. Köle üzerindeki mülkiyete de “milk-i yemin” denilir, zira bir kimsenin köleliği, onu mecbur bırakma ve galebe çalma ile elde edilir. Kişi bir başkasını emrine boyun eğdirmeye ve ona galebe çalmaya ancak kuvvetle ulaşır. Köleye bu sebeple “milk-i yemin” denilmiştir. Yoksa “yemin” kelimesi ile onun mülkiyeti kastedildiğinden dolayı değildir. Zira el bir şeye mâlik olamaz ki ona mülkiyet izafe edilsin. Cenâb-ı Hakk'a nispet edilmesinde de durum aynıdır. Netice olarak bu kelimeden kastedilen “kuvvet”tir.
Sonra da onun can damarını koparırdık. “Âyette geçen “el-vetin” kalpte bulunan bir damardır. Bazıları kalpte bir ip, bazıları da koparıldığında kişinin öldüğü bir damardır demiştir, bu damar sırta bitişiktir. Buna göre yüce Allah âdeta şöyle demektedir: Ona öyle bir azap uygularız ki artık bundan sonra hayatta kalması mümkün değildir. Allah Teâlâ'nın bu âdeti risâletin en büyük delillerinden biridir: Zira peygamberler [söz gelimi] hata ettikleri takdirde hemen oracıkta cezalandırılır. Böylece insanlar, peygamberlerin risâleti değiştirme ve tebdil etmelerinden güven içinde olurlar. Çünkü değiştirseler cezaya uğratılırlar.
“Minhu bi'l-yemin” Gk 4.) beyanındaki “minhu” kelimesinin düşürülmesi gereken zâit bir konumunda bulunması mümkündür. Buna göre âyetin mânası “le ehaznâhu bil-yemin” “onu elle yakalardık” şeklinde olur. “Min” ile birlikte şöyle bir mâna vermek de mümkündür: “Le ehaznâhu min tekavvulihi ve sihrihi ve kehânetihi bil-yemin”, yani “bize isnaden söz uydurması, sihir ve kehanette bulunması nedeniyle onu kıskıvrak yakalardık”. Maпa bu olduğu takdirde “minhu” kelimesi zàit olmaz ve cümlede bulunması gerekir.
---
Dipnotlar:
1% “Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından, belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık”. 0 “Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar ve Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı! dediler, (İnkârda ısrar edince) biz de onları, kendileri farkında olmadan ansızın yakaladık” (el- Arat, 7/95). 108 “İşledikleri kötülükler kendilerine ceza olarak döndü. Bunlardan haksızlığa sapanlar da yaptıkları kötülüklerin cezasını çekeceklerdir. Onlar Allah'ı aciz bırakacak değillerdir” (e2199 “Aranızda ölümü biz takdir ettik; bizim önümüze asla geçilemez” (el- Vâkıa, 56/60. Ayrıca “Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır! Yoksa Allah kullarına asla
Hakka 69:46
Elbette onu kıskıvrak yakalardık. “Ahzullah” (Allah'ın yakalaması), azap ve ceza vermesi demektir. Nitekim aynı kelime, şu iki âyette bu mânada kul. lanılmıştır: “Onları darlık ve hastalıklara uğratuk™™, “Biz de onları, kendileri farkında olmadan ansızın yakaladık”, Âyette geçen “bi'l-yemin” beyanı, güç ve kuvvetle demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Hiçbir şey bunu yapmaktan bizi aciz bırakmaz ve o azap gücümüzün dışında kalmaz; tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Onlar Allah'ı aciz bırakacak değillerdir”, “Bizim, önümüze asla geçilemez”, Yani onun sahip olduğu güç ve şeref, onun hesaba çekmekten ve üzerine azabımızı indirmekten bizi aciz bırakamaz. “elYemin” kelimesinin el mânasında olmayıp yukarıda geçen “tekavvele” (söz uydurma) fiiline bağlı olması (yeminle söz uydurma) da mümkündür. Bu durumda yüce Allah dünyada disipline sokmak ve yakalamak elle olduğu için “yemin” kelimesini kullanmış olur; tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Zâlike bimâ kaddemet yedâke”, yani “Bu, senin kendi ellerinle yapıp ettiklerinden dolayıdır”, (JCenâb-ı Hak, bu örnek âyette “takdim” kavramını “el” anlamındaki “yed” kelimesine nispet etmiştir, ama bu fiilin sadece “el” ile gerçekleştirilmesinden dolayı değildir, zira takdim ettiği şeyin iki el ile yapılmış bir iş olmaması da mümkündür. Fakat dünyada “takdim etme”, iki elle gerçekleştirildiği için onlardan bahsedilmiştir. “Yemin” (sağ el) kelimesi de aynı şekildedir. Her ne kadar âhirette sağ el olmasa da dünyada yakalama ve uslandırma el ile yapılığı için bu kelime kullanılmış olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yemin” kelimesi Arapçada kuvvet anlamına gelir. Sağ ele “yemin” denilmesi kişinin gücünün sağ elde bulunmasından dolayıdır. Köle üzerindeki mülkiyete de “milk-i yemin” denilir, zira bir kimsenin köleliği, onu mecbur bırakma ve galebe çalma ile elde edilir. Kişi bir başkasını emrine boyun eğdirmeye ve ona galebe çalmaya ancak kuvvetle ulaşır. Köleye bu sebeple “milk-i yemin” denilmiştir. Yoksa “yemin” kelimesi ile onun mülkiyeti kastedildiğinden dolayı değildir. Zira el bir şeye mâlik olamaz ki ona mülkiyet izafe edilsin. Cenâb-ı Hakk'a nispet edilmesinde de durum aynıdır. Netice olarak bu kelimeden kastedilen “kuvvet”tir.
Sonra da onun can damarını koparırdık. “Âyette geçen “el-vetin” kalpte bulunan bir damardır. Bazıları kalpte bir ip, bazıları da koparıldığında kişinin öldüğü bir damardır demiştir, bu damar sırta bitişiktir. Buna göre yüce Allah âdeta şöyle demektedir: Ona öyle bir azap uygularız ki artık bundan sonra hayatta kalması mümkün değildir. Allah Teâlâ'nın bu âdeti risâletin en büyük delillerinden biridir: Zira peygamberler [söz gelimi] hata ettikleri takdirde hemen oracıkta cezalandırılır. Böylece insanlar, peygamberlerin risâleti değiştirme ve tebdil etmelerinden güven içinde olurlar. Çünkü değiştirseler cezaya uğratılırlar.
“Minhu bi'l-yemin” Gk 4.) beyanındaki “minhu” kelimesinin düşürülmesi gereken zâit bir konumunda bulunması mümkündür. Buna göre âyetin mânası “le ehaznâhu bil-yemin” “onu elle yakalardık” şeklinde olur. “Min” ile birlikte şöyle bir mâna vermek de mümkündür: “Le ehaznâhu min tekavvulihi ve sihrihi ve kehânetihi bil-yemin”, yani “bize isnaden söz uydurması, sihir ve kehanette bulunması nedeniyle onu kıskıvrak yakalardık”. Maпa bu olduğu takdirde “minhu” kelimesi zàit olmaz ve cümlede bulunması gerekir.
---
Dipnotlar:
1% “Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından, belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık”. 0 “Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar ve Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı! dediler, (İnkârda ısrar edince) biz de onları, kendileri farkında olmadan ansızın yakaladık” (el- Arat, 7/95). 108 “İşledikleri kötülükler kendilerine ceza olarak döndü. Bunlardan haksızlığa sapanlar da yaptıkları kötülüklerin cezasını çekeceklerdir. Onlar Allah'ı aciz bırakacak değillerdir” (e2199 “Aranızda ölümü biz takdir ettik; bizim önümüze asla geçilemez” (el- Vâkıa, 56/60. Ayrıca “Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır! Yoksa Allah kullarına asla
Hakka 69:47
Hiçbiriniz buna mâni olamazdınız. Bu ilâhi beyanda o kâfirleri ümitsizliğe sevketmek özelliği vardır. Çünkü onlar Hz. Peygamber'in kendilerine uyacağını ve dinlerini kabul edeceğini umuyorlardı. Cenâb-ı Hak Resülullah'ın (a.s.) onlara olumlu cevap verdiği takdirde can damarını koparacağını, engelleyemeyecekleri ve savuşturamayacakları bir ceza ile onu cezalandıracağını, o esnada hiçbir kimsenin kendisine yardım edemeyeceğini veya buna mani olamayacağını haber veriyor. Bu ilâhi beyan şunlara benzemektedir: “O putperestler sana vahyettiklerimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasın diye nerdeyse seni ayartıp ondan saptıracaklar, işte o zaman seni kendilerine dost sayacaklardı. Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsaonlara kayacaktın! Ama o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamazdın”",
Hakka 69:48
Doğrusu o Kur'ân, takvâ sahipleri için bir öğüttür. Müttakiler tevhit ehli olanlardır. Cenâb-ı Hak onlara bazan “sâbirin”, yani sabredenler, bazan da “şâkirin”, yani şükredenler der. Şu âyeti buna örnek verebiliriz: “Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır”? Kur'ân, bir öğüttür, çünkü onlara vâdi, tehdidi, kaçınılması ve yapılması gerekenleri ve başka şeyleri hatırlatmaktadır. O, yani Kur'ân bir öğüttür.
Hakka 69:49
İçinizde onu yalan sayanlar bulunduğunu şüphesiz bilmekteyiz; yani âyetlerimizi ve peygamberlerimizi yalanlayanları; ama size mühlet vermekteyiz. Bu ilâhi beyan, “Eğer Peygamber bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı”! meâlindeki âyetle bağlantılıdır. Cenâb-ı Hak, âyetlerini ve peygamberlerini yalan saymalarına rağmen onlara mühlet verdiğini ve cezalandırmada acele etmediğini beyan etmektedir. Ama Allaha atfen sözler uyduran kimse peygamber olsaydı onun kökünü kazır ve can damarını koparırdı. Bunun sebebi -daha önce belirttiğimiz gibi- Allah'ın seçkin kulları emrine aykırı hareket ettikleri takdirde azabının düşmanlarına nazaran başlarına daha hızlı gelmesinden dolayıdır. “İçinizde (onu) yalan konuşmakla itham edenlerin bulundugunu şüphesiz bilmekteyiz” meâlindeki âyette “yalancılıkla itham edenlerin” münafıklar olması da mümkündür. Çünkü onlar dilleri ile Hz. Peygambere uyum gösterisinde bulunurken kalpleri ile ona muhalefet edip yalancılıkla itham ediyorlardı. Bu yorum, münafıklarla ilgili olurken birincisi yalanlamayı açıktan yapan kâfirlere yönelik olmuştur.
Hakka 69:50
Muhakkak o, kâfirler için bir iç yarasıdır. Yani Kurân kıyâmet günü kâfirler için bir iç yarasıdır. Çünkü o, kendisine uyan ve muhtevasıyla amel edenler için şefaatçi ve şefaati kabul edilendir. Bunun yanında Kur'ân'ı arkasına atıp gereğince amel etmeyen için sözü kabul edilen bir davacı olacaktır. Yine Kurân onlar için bir iç yarasıdır. Zira onlarla tartışacak ve kendisi haklı çıkacak, onların aleyhlerine şahitlik edecek ve bu fiil tasdik edilecektir.
[ ]Yahut da kâfirler kıyâmet günü Kur'ân'a karşı olan davranışlarını hatırlayıp pişman olacaklar ve bu onların iç yangılarını daha da arttıracaktır. Çünkü onlar dünyada iken kendilerine Kur'ân okunduğu zaman sapıklıkları, inkârları daha da artıyor ve mânevi pislikleri büsbütün katmerleniyordu; Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında buyurduğu gibi: “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır”", Kur'ân, pisliğin artması için sebep değildir, fakat onlar, Kur'ân okunduğu zaman daha fazla yalanlıyor ve sapkınlık yapıyorlardı. Bundan dolayı “artırma” Kur'âna izafe edilmiştir, çünkü onları daha fazla yalan saymaya iten Kur'ân olmuştur. Bu davranışları, kıyâmet günü onların iç yangılarını daha da arttıracaktır. Arttırma Kur'âna nispet edilmiştir, çünkü Kur'ân'ın yanında o inkârı yapmışlardır, tıpkı mânevi kirin Kur'âna izafe edilmesinde olduğu gibi. En doğrusunu Allah bilir.
Hakka 69:51
O, gerçekten kesin bilginin kendisidir. Esasen “hak” kelimesi hamdedilen varlığa verilen bir isimdir. Kişinin bu kelimenin kullanıldığı yere bakıp mânalarından övgüye en lâyık olanı tercih etmesi gerekir. Kelime, haberleri nitelemek için kullanıldığında bununla “doğruluk” kastedilir; meselâ “hâzâ haberun hakkun” söylenince “Bu doğru haberdir” denilmek istenir, Verilen bir hüküm için kullanıldığında “adalet” söz ve fiiller için kullanılınca da “isabet” kastedilir. Buna göre “ve innehü Je hakkun” ilâhi beyanıyla âlemlerin Rabb'inden geldiği doğrudur ve kesin bilgidir denilmek istenir. Bu âyet, âlemlerin Rabb'i tarafından indirilmiştir" âyetiyle ilgilidir.
Hakka 69:52
52. “Su halde ulu Rabb'inin adini noksanlıklardan tenzih et!
Şu halde, ulu Rabb'inin adını noksanlıklardan tenzih et. Bu âyette yer alan “sebbih” kelimesine bazıları “namaz kıl” mânası verirken bazıları da şöyle bir mâna vermiştir: Rabb'ini öyle bir isimle an ki Allah'ı onunla vasıflandırdığın zaman tesbih olsun; yani inkârcıların O'nun hakkında söyledikleri ve zatına lâyık olmayarak nispet ettikleri her şeyden münezzeh olsun. En doğrusunu Allah bilir.
Meâric 70:1
Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla
Birisi gelecek olan azabı istedi! Âyetteki ilk kelime hemze verilmeksizin “sâle” şeklinde de okunmuştur. Mânası, “azap vadisi, gelecek bir azapla aktı”, yani azap vadisi kesin bir azapla aktı. Kırâat âlimleri, genel olarak istemek anlamındaki “suâl” kökünden olmak üzere hemzeli okumuştur!. Buna göre mânası “O topluluk azap istedi” şeklinde olur. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: “Eğer bu kitap senin katından gelmiş hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır”?. “Onlar, (alaycı bir tavırla), ‘payımıza düşen azabı hemen şimdi ver” dediler”. Denildi ki bu sözü söyleyen Nadr b. Hâris'ti, bunu istedi ve Bedir savaşı günü esir düştükten sonra öldürüldü. Bazı müfessirler böyle demiştir. Fakat bize göre bu ilâhi beyan, zâhiren her ne kadar istek kalıbında söylenmişse de iyice düşünüldüğünde görülecektir ki o kişi gerçekte bu cümleyi, başına azabın gelmesini istemek için söylememiştir. Söz konusu ifade, azabın geleceğini uzak gördüğü için ve Hz. Peygamber'i alaya almak amacıyla söylemiştir. İnkârcıları azabı uzak görmeye ve inkâra sevkeden [ ]su anlayıştı: Mekkeliler'in kanaatine göre şayet onlardan bir peygamber çıkacaksa kendileri buna Hz. Peygamberden daha lâyıktı. Çünkü dünya onların ayaklarına serilmişti ve o diyarda sözü geçen de onlardı. Resülullah'ın (s.a.) ise dünya ayaklarına serilmemiş ve sözü de aralarında geçerlilik kazanmamıştı. Dolayısıyla onlarda mertebe itibariyle Allah Teâlâ'ya Hz. Peygamber'den daha yakın olduklarını zannediyorlardı. Zira bir dostun düşmanına gidip iyilikte bulunması, buna karşılık dostuyla olan ilişkisini kesip ona cefada bulunması aklen isabetli değildir. Hz. Peygamber'in kendisini yalanlayıp alay etmeleri karşısında azaba çarpılacakları şeklindeki tehditlerini yalanlamalarının sebebi bundan ibarettir. Buna göre azabın gelmesini isteyen kişinin talebi, azabı kabul edip de acele ile başlarına gelmesini talep etmesi tarzında değil, azabı uzak görme ve inkâr etme açısından olmuştur. Rivayet edildiğine göre Ebü Cehil Bedir savaşı gününde şöyle bir niyazda bulunmuştur: “Allah'ım! İçimizden yeminine daha sadık kalana, akrabalarını daha çok görüp gözetene ve misafiri daha çok ağırlayana yardım et”, Onun bu şekilde dua etmesinin sebebi, kendisinin Allah katında Hz. Muhammed ve bağlılarından daha şerefli ve daha yüksek bir mertebede bulunduğuna inanmasıydı. Ona göre durumu bundan ibaret olan kişi Allah tarafından, yardım edilmeye daha lâyıktı. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder”, Şayet onlar mertebe itibariyle daha yakın ve dost olmaya daha lâyık oldukları kanaatinde olmasalardı azap istemeye cüret edemezlerdi. Zikrettiğimiz bu yanlış delil, onlarda sözünü ettiğimiz zannı doğurmuş ve kendilerinin peygamberliğe daha lâyık olduklarını iddia etmişlerdir. Onların bu zannı İblis'in zannından doğmuştur. Şöyleki: İblis “Ben ondan daha üstünüm, çünkü beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” demişti". İblis, üstün olanın aşağı derecede olana boyun eğme secdesinde bulunması emrinin, hikmet dışı bir şey olduğunu zannetmiş ve (secde etmeyerek) o başına gelen rezalet ve lânete mâruz kalmıştır. [ ]Íste müşrikler de böyle oldu. Sözlerinin geçtiğini ve dünyadaki durumlarının iyi olduğunu görünce kendilerinin Allah'a daha yakın olduklarını zannetmişlerdir. Zira insanın dünyadaki hali vaktinin iyi oluşu, onlara göre dostluk ve yakınlığın alâmetidir.
Öte yandan dünyada rahat bir hayat sürmeleri, onları Allah'ın resülüne karşı böbürlenmeye ve ona boyun eğmemeye sevketti. Aksi takdirde iç âlemlerinden kendilerine insaf verilmiş olsaydı Allah'ın en itaatkâr kulları olmaları gerekirdi. Çünkü üzerinde nimetlerin başkalarına nazaran daha çok olduğu kimsenin, Allah'ın davet ettiği hususlarda nimetleri az olan kimselere nazaran ona daha çok şükreden kişi olması gerekir. Allah'ın onlara verdiği nimetler daha çok, lütfunun daha bol olduğunu ikrar ettikleri zaman, bu ikrarları, O'na daha çok itaat eden ve emrettiğine daha çok sarılan kimseler olmalarını gerektirir. Allah'ın lânetine uğramış olan İblis de böyledir; kendisinde üstünlüğün bulunduğunu kabul ettiği takdirde -ki bu Aziz ve Celil olan Allah'ın lütfuyla olur- kendisine gereken O'na itaate koşmak ve emrettiği şeye boyun eğmektir. Yoksa derüni muhalefetini ortaya koymak ve emrine sarılmayı terketmek değil.
Gelecek olan azabı. Yani, Allah Teâlâ'nın ilminde başlarına kesin olarak gelecek olan azabı demektir. Yahut da “vâkıun” “yakında gelecek” demektir, tıpkı “kâtilün” yakında öldürecek kelimesinde olduğu gibi.
---
Dipnotlar:
Rivayet edilir ki Ebü Cehil Bedir günü şöyle dua etti: “Allahım! Hangimiz daha çok akrabalarıyla alâkasını kesmiş ve onları terketmişse onu bugün helâk et” (bk. Zemahşeri,
Meâric 70:2
2. “İnkârcılar için gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı w A İnkârcılar için gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı (azap). Âyetteki “li/1-kâfirine” kısmı, “bi azâbin vâkıin” kısmıyla ilgili ise “alel-kâfirine” demesi gerekirdi. Fakat buradaki “lâm” (nisbet) ve cer harflerindendir. İzafet harfleri birbirinin yerine kullanılabilir. Onun için yüce Allah alâ” yerine “lâm” harfini kullanmıştır. “LÜl-kâfirine” “leyse lehü cümlesi ile bağlantılı olursa âyetin mânası şöyle olur: Kâfirlerin Allahın azabını kendilerinden savacak hiçbir şeyleri yoktur, aksine azap, başlarına kesinkes gelecektir. Dolayısıyla “an” yerine “lâm” harfi gelmiştir. Zira onların hepsi harf-i cerdir.
[Azap: Müslümanlardan Savuşturulması]
Azap, müslümanlardan çeşitli şekillerde savuşturulabilir: Allah Teâlâ'nın rahmetiyle, peygamberlerin ve hayırlı kulların şefaatleriyle, müslümanların önden yapıp gönderdikleri ve günahlarını bağışlamayı gerekli kılacak iyi ameller, Kâfirlere gelince, Allah'ın rahmeti onlara ulaşmadığı gibi hiçbir yaratılmışın şefaati de erişmez. Onların günahlarına kefaret olacak iyi amelleri de yoktur. Dolayısıyla kâfirlerin azabı kendilerinden savuşturacak hiçbir şeyleri yoktur. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Belâ ve sıkıntı esnasında kendilerine yardım edeceğini zannettikleri şey, onlara yardımcı olamaz ve şefaat edemez. Çünkü onlar, kendilerine şefaat eder ve onları Allaha yaklaştırır umuduyla putlara tapıyor ve meleklere ibadet ediyorlardı.
Meâric 70:3
Huzuruna yükselmenin birçok yolu bulunan Allah katından, Yani onlara gelecek bu azap, yükselme derecelerinin sahibi olan yüce Allah'tandır. “Zi'l-me'âric” “derecelerin sahibi” demektir. Bu ilâhi beyan “zü']arşi İ-mecid” âyetine benzer”.
Müfessirler “meâric” kelimesinin mânası üzerine farklı görüşler belirtmişlerdir. Bazıları mânasının “yükselme noktaları” olduğunu söylemişlerdir ki bunlar göklerdir. Göklere yükselme noktalarının nispet edilmesi, bazı katlarının diğerlerinden daha yüksek ve daha yukarıda olmasındandır. Cenâb-ı Hak “zi'l-mesâfil” “alçalma noktaları” deseydi de doğru olurdu ve “zil-me'âric” terkibinin taşıdığı mânayı ifade ederdi. Çünkü göğün bazı katları daha yüksek olunca onun altındaki katlar daha aşağıda olur. Fakat Allah Teâlâ âyette “meâric” buyurmuştur, çünkü bu, vasıflandırmada daha üstün bir konum taşır. Sonra bu kelimenin zikredilmesi, Allah'ın mahlükatına olan nimetlerinin ve ihsanının büyüklüğünün belirtilmesi anlamına gelir. Zira Cenâb-ı Hak, gökleri, gök halkı için mesken yaptı, yeryüzünü de burada yaşayanlara kalacak yer olarak yaydı. Yer ve gök halkı bunu öğrendikleri zaman yüce Allah'ın bazı şeyleri bazılarından üstün kıldığını, buna bağlı olarak peygamberlik için insanlardan dilediği kimseyi seçebileceğini ve bu göreve özel kılabileceğini de öğrenmiş olurlar.
[S]Ayrica yüce Allah insanlara hikmetini, ilmini, kudretini ve hükümranlığını da hatırlatıyor. Şöyleki: O, bir göğü diğeri üzerine koymuş ve onları havada tutacak alttan bir direk veya üstten askı olmaksızın tabakalar halinde yaratmıştır. Buradan çıkan sonuç O'nun gökleri hikmeti, kudreti ve hükümranlığı ile tuttuğudur. Belirttiğimiz her şekilden bahsedilmesi, ölümden sonra dirilme ve peygamberlik konusunda kapıldıkları şüpheyi gidermekte ve sözünü ettiğimiz hususları yapmaya kâdir olanın bunları yok olduktan sonra bir kez daha yeniden yapmaya da muktedir olduğunu açıklamaktadır. Bazıları “meâric” kelimesini “meâli” şeklinde anlamıştır, yani “ulviyet ve yücelik sahibi”, tıpkı “el-hamdü lillâhi” " âyetini açıklarken belirttiğimiz gibi. Yani hiçbir kimse aslında hamde lâyık değildir. Herhangi bir kimseye hamdedilmişse aslında Allah'a hamdedilmiş olur, çünkü hamdedilen kişi, bu özelliбi Allahtan almaktadır. “Ulviyet ve yücelik sahibi” şeklindeki ifademiz de bu doğrultudadır. Yani ulviyet ve saygınlık kazanan herkesin bu vasfının aslı yüce Allaha aittir, çünkü onu Cenâb-ı Hak sayesinde elde etmiştir. Bir diğer mâna da şöyledir: İnsanların düşünebildikleri bütün yücelik ve azametlerle vasıflanan Allah Teâlâdır.
---
Dipnotlar:
7 “Arşın sahibi, şanı yüce”.
Meâric 70:4
4. “Melekler ve rüh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.
Melekler ve rüh O'na yükselip çıkar. “Ta'rucu” kelimesi, muhtemelen aşağıdan yukarı doğru yükselip çıkarlar değil, yüce Allah melekleri ve ruhu böyle yukarı çıkan şeklinde anlamına gelir. İfade bu takdirde “ve enzele leküm mine'l-enâmi”? âyetine benzer. Bu âyette de “enzele” fiili “indirdi” anlamına değil, “yarattı, meydana getirdi” mânasınadır. Bir başka örnek “ves-semâe rafe'ahâ” ” “göğü yükseltti” anlamındaki ilâhi beyandır. Bu âyet de “gök alçak bir yerde idi de onu yükseltti” mânasına değil, “göğü yüksek olarak yarattı” demektir. İşte “ta'rucu'Imelâiketü” ifadesi de bu doğrultudadır. Yani Allah Teâlâ “melekleri miktarı elli bin yıl olan bir günde” çalıştırmak için bu şekilde yaratmıştır. Âyetin başka bir açıklama şekli daha vardır ki bu, âyetin bağlamına daha uygundur. Buna göre mâna şöyle olur: Melekler, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini çeşitli görevler için gönderdiği yere bir günde yükselip çıkarlar, öyle bir yükseliş ki insanların yükselişi ve yürüyüşleri ile mukayese edilse miktarı elli bin sene tutar.
[Bin Yıllık ve Elli Bin Yıllık Sürenin Anlamı]
[ ] Miкгaг elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar. Başka bir âyette “sizin hesabınıza göre bin y"! buyurmuştur. Bu sürenin, bazı meleklerin yukarı çıkma ve yükselmelerinin zaman cinsinden değeri olması muhtemeldir. Bazı melekler, uzunluğu bin yıl olan bir günde aşağı inip yukarı yükselirler. Bazıları da süresi elli bin yıl olan bir günde aşağı inip yukarı yükselirler. Bu durum bize şunu gösterir: Gökte bulunan bazı varlıklar, yerdekilerin işlerini çekip çevirme açısından diğer gök varlıklarına nispetle daha öncelikli değillerdir. Aksine gökte bulunan bazı varlıklar, bir görevi ifa etmeleri irade edildiği için inerken, diğer bazıları başka bir görev için inerler. Bir de melek, hangi gökten gönderilmişse bir günde yine o göğe yükselir. Yedinci veya altıncı ya da birinci gökten gönderilmişse aynı gün o göğe yükselir. Bu da bazi meleklerin bazılarına nispetle daha güçlü olduklarını gösterir; meleklerin içinde, bir günde elli bin yıllık mesafeyi kat ederken bazıları bin senelik bir mesafe kat eder. Yarattığı varlıklar arasında bir günde bu kadar mesafeyi kat edebilen bir varlık yaratmaya muktedir olan yaratıcıyı herhangi bir şeyin aciz birakması ihtimal dışıdır. Bu gerçeğin belirtilmesinde korkutuldukları kıyâmet ve yeniden dirilmenin kesinleştirilmesi anlamı bulunmaktadır. Miktarı elli bin yıl olan bir günde cümlesindeki süre, kıyâmet günü ile de alakalı olabilir. Cenâb-ı Hak bir yerde onun miktarının bin sene olduğunu belirtirken", burada elli bin seneden söz edilmiştir. Aslında kıyâmet gününün herhangi bir sınırı ve nihayeti yoktur. Verilen sınırlar korkutma ve dehşete düşürme amacıyla o günü yüceltme konumundadır. Kıyâmet gününün anılması, kalplerde hangi kelime ile dehşetli hale geliyorsa yüce Allah onu zikretmektedir. Cenâb-ı Hak onu bazan ebedilikle anar: “Bu sonsuza kadar sürecek gündür": meâlindeki beyanıyla, bazan “çağlar boyu” deyimini kullanır: “Orada yıllar ve yıllar boyu kalırlar”. Kimi zaman elli bin yıl derken, bazan da “bin sene” der. Çünkü bütün bunlar kalplerde dehşet uyandıran ifadelerdir. )“Bin” sayısı da aynı şekilde kalplerde azamet hissettirmektedir. Bunlar, anılması kalplerde büyük imgeler uyandıran tasavvurlardan olunca, Cenâb-ı Hak bütününün arasından tek mânayı gerektiren birini veya bir kısmını belirtmiştir. Bazı âlimler bu bin sayısını yaratıkların o gün semaya yükselmelerinin süresi, elli bin seneyi de kâfirlerin cehenneme girmeden önce hesap vermek için duracakları süre şeklinde yorumlamıştır. Söz konusu bu ifadenin bazı müfessirlerin belirttiği üzere tevil edilmesi de mümkündür. Şöyleki Allah Teâlâ, insanların o gün hesaba çekilmesini kendilerine bıraksaydı hesaplarını görüp bitirmede zorlanırlar ve bu işi ancak elli bin sonunda cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme giderler, şu ilâhi beyanda buyurulduğu gibi: “Allah hesabı çok çabuk görendir”.
“Sonra bütün bu işler sizin hesabınıza göre bir yıl tutan bir günde O'nun katına çıkar”!“ meâlindeki âyetle ilgili olarak şöyle bir soru akla takılabilir: Göğe yükselme imkânı bize verilmedi ve oraya yükselecek şekilde yaratılmadık ki yükselmenin bin yıl mı veya daha az, daha çok olduğuna karar verebilelim. Şu halde yüce Allah nasıl oldu da bunu bizim yükselmemize kıyaslayarak belirtmiş oldu?
Bu soruya şöyle cevap vermek mümkündür: En doğrusunu Allah bilir ya, âyetin tevili şöyle olmalıdır: Gökle yeryüzü bir düzleme yayılsa ve üzerinde yürümek mümkün hale gelse bu mesafeyi kat etme ihtiyacımız doğduğu takdirde sayıp durduğunuza göre ancak bin senede kat edebilirsiniz. Bu âyetin tevili şöyle de olabilir: Cenâb-ı Hak önümüze göğe açılan bir kapı koysa ve bu kapıyı açsa, biz de o kapıya doğru yükselmeye devam etsek ona ancak bin yıllık bir sürede ulaşabiliriz.
---
Dipnotlar:
yılda bitirirlerdi. Fakat Aziz ve Celil olan Allah lütfu ile onları öyle bir hesaba çeker ki rivayetlerde kaydedildiği gibi bundan en kısa zamanda kurtulurlar ve
Meâric 70:5
[Sabır: Güzel Sabır Kavramı]
Şimdi sen güzelce sabret. Bazıları, güzel sabır, içinde sabırsızlığın olmadığı sabırdır demişlerdir. İçinde sabırsızlığın bulunmadığı sabır demek kişinin üzerinde sabrın etkisi görülmeyen, başka bir ifade ile onun yüzünde hoşlanmama ve surat asma diye bir şey olmayan sabır türüdür, yahut da güzel sabır, kişinin kendisine eziyet edene öfke ve hoş görüsüz bir bakışıla değil, rıza ve şefkat nazarıyla bakmasıdır. Başka bir ifade ile “güzel sabır” kişinin kendisine eziyet edenlere misliyle karşılık vermemesi, onlara şefkat ve eziyetlerine karşılık merhamet etmesidir. Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem böylelerine müşfik ve merhametli idi. Öyle ki kavminin kâfirlerine karşı şefkati, merhameti ve üzüntüsü o dereceye varmıştı ki neredeyse bu uğurda kendisini helâk edecekti. Nitekini Aziz ve Celil olan Allah bir âyette ona şöyle buyurmuştur: “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme””. Bir diğer âyet ise meâlen şöyledir: “Arkalarından üzülerek neredeyse kendini helâk edeceksin”, Peygamberler eziyete uğradıkları zaman kendi adlarına üzüntü duymuyor, kendilerine eziyet edenler adına üzülüyorlardı. Bunun da sebebi Allah'ın elçilerine eziyetlerinden dolayı helâk edilmeye ve yok olmaya mâruz kalacaklarından korktukları için peygamberler üzülüyorlardı. Onların üzülmesi, kavimlerine acımalarından dolayı idi, yoksa kavimlerinin kendilerine karşı kötü hareketleri ve kötü muameleleri değil.
Meâric 70:6
6-7. “Doğrusu onlar, o azabı ihtimalden uzak erteler Biz ise onu yakın görmekteyiz.”
Doğrusu onlar, o azabı ihtimalden uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz. Onlar gerçekleşmesini uzak görüyorlar. Buna göre “uzak görтe”, olumsuzluk ve inkâr anlamında olur. Bu söyleyiş tarzı, bazan olumsuzluk yerinde kullanılır. Meselâ kişi karşılıklı tartışma esnasında karşısında bulunan tartışmacıya gerçek ve doğru olmayan bir cevap verdiğinde )“eb'adte flkavil”, yani “bu sözünle gerçekten uzaklaştın” der. Söz konusu kişi “ebadte” derken olumsuzluk anlamını kasteder. Bu cümle ile “Gerçek senin dediğin gibi değil” demiş olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ulâike yunâdevne mekânin bad”, yani “(Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor””, Âyetteki, “seslenilme” “mekânin (uzak bir yer) tamlaması ile olumsuz yapılarak “Onlara seslenilmiyor” mânasında kullanılmıştır. “Ba'iden” kelimesi “olmasını uzak görüyorlar” yani bu, onların anlayışlarından uzak oldu ve onu inkâr ettiler anlamına da gelebilir. Biz ise onu yakın görmekteyiz, yani olmasını yakın görmekteyiz. “Ba'iden” (fas) kelimesi “olması uzak” mânası verilirse, “kariben” kelimesi de “olması yakın” anlamına gelir. Bir başka ifadeyle bunun gerçekleşme vakti onlara yakındır demek olur. Zaten olacak olan her şey yakındır.
Oo) İLİ İSG İS ZEN 55%
Meâric 70:7
6-7. “Doğrusu onlar, o azabı ihtimalden uzak erteler Biz ise onu yakın görmekteyiz.”
Doğrusu onlar, o azabı ihtimalden uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz. Onlar gerçekleşmesini uzak görüyorlar. Buna göre “uzak görтe”, olumsuzluk ve inkâr anlamında olur. Bu söyleyiş tarzı, bazan olumsuzluk yerinde kullanılır. Meselâ kişi karşılıklı tartışma esnasında karşısında bulunan tartışmacıya gerçek ve doğru olmayan bir cevap verdiğinde )“eb'adte flkavil”, yani “bu sözünle gerçekten uzaklaştın” der. Söz konusu kişi “ebadte” derken olumsuzluk anlamını kasteder. Bu cümle ile “Gerçek senin dediğin gibi değil” demiş olur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ulâike yunâdevne mekânin bad”, yani “(Sanki) onlara çok uzaktan sesleniliyor””, Âyetteki, “seslenilme” “mekânin (uzak bir yer) tamlaması ile olumsuz yapılarak “Onlara seslenilmiyor” mânasında kullanılmıştır. “Ba'iden” kelimesi “olmasını uzak görüyorlar” yani bu, onların anlayışlarından uzak oldu ve onu inkâr ettiler anlamına da gelebilir. Biz ise onu yakın görmekteyiz, yani olmasını yakın görmekteyiz. “Ba'iden” (fas) kelimesi “olması uzak” mânası verilirse, “kariben” kelimesi de “olması yakın” anlamına gelir. Bir başka ifadeyle bunun gerçekleşme vakti onlara yakındır demek olur. Zaten olacak olan her şey yakındır.
Oo) İLİ İSG İS ZEN 55%
Meâric 70:8
O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur. Sanki onlar Hz. Peygambere (s.a.) başlarına geleceği vâdedilen azabın ne zaman olacağını sormuş, bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur: “O gün gök, erimiş maden gibi olur” Bazıları “el-mühl” kelimesinin “yağ tortusu” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Üzerinde iyice düşünüldüğünde bunun mümkün olduğu söylenebilir. Şöyleki: O gün gökyüzü bir renkten bir başka renge girer ve günün dehşetinden bir keresinde kızarır bir keresinde sararır. Ve böylece yağ tortusu gibi yumuşayıp, onun rengini alır ve bir halden bir başka hale geçer. Gökyüzünün değişime uğramaması, ancak kişinin başına gelecek korku ve dehşet dolayısıyla gözünün zayıflaması, bu sebeple de gökyüzünü bulunduğu durumdan başka bir renkte görecek olması da mümkündür. Bu, insanın dünyada iken zaafa düşüp hastalandığında [ ]yediši ve içtiği şeylerin tadını olduğundan farklı almasına benzer. Dolayısıyla gökyüzünden bu şekilde bahsedilmesi, bir korku ve dehşet havası verir. O günün dehşeti o kadar şiddetlidir ki onun önünde gökler ve yerler olanca katılığına ve sertliğine rağmen kendi halinde kalamaz. O günün dehşeti karşısında yapısı zayıf ve yumuşak olan âdemoğlu nasıl kalsın. Bahsettiğimiz gibi göğün yumuşaklık ve zayıflık sebebiyle tortuya benzer hale gelmeside mümkündür. Şöyleki gök o günün dehşetinden yumuşayacak ve zayıflayacaktır, öyle ki gökler tortu ve dağlar atılmış yün gibi olur. Bu ifade insanların bulundukları durumdan dönmeleri, Allah'a ibadete koyulmaları ve O'na itaate koşmaları için yüreklerine korku vermektedir. “el-İhn” kelimesinin tefsiri ve dağların ona hangi açıdan benzeyecekleri, daha sonra Kâria süresinde yer alan “ve tekünü'l-cibâlü ke'1-'ihni'l-menfüş” âyeti tefsir edilirken açıklanacaktır. I
Meâric 70:9
O gün gökyüzü, erimiş maden gibi olur. Sanki onlar Hz. Peygambere (s.a.) başlarına geleceği vâdedilen azabın ne zaman olacağını sormuş, bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur: “O gün gök, erimiş maden gibi olur” Bazıları “el-mühl” kelimesinin “yağ tortusu” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Üzerinde iyice düşünüldüğünde bunun mümkün olduğu söylenebilir. Şöyleki: O gün gökyüzü bir renkten bir başka renge girer ve günün dehşetinden bir keresinde kızarır bir keresinde sararır. Ve böylece yağ tortusu gibi yumuşayıp, onun rengini alır ve bir halden bir başka hale geçer. Gökyüzünün değişime uğramaması, ancak kişinin başına gelecek korku ve dehşet dolayısıyla gözünün zayıflaması, bu sebeple de gökyüzünü bulunduğu durumdan başka bir renkte görecek olması da mümkündür. Bu, insanın dünyada iken zaafa düşüp hastalandığında [ ]yediši ve içtiği şeylerin tadını olduğundan farklı almasına benzer. Dolayısıyla gökyüzünden bu şekilde bahsedilmesi, bir korku ve dehşet havası verir. O günün dehşeti o kadar şiddetlidir ki onun önünde gökler ve yerler olanca katılığına ve sertliğine rağmen kendi halinde kalamaz. O günün dehşeti karşısında yapısı zayıf ve yumuşak olan âdemoğlu nasıl kalsın. Bahsettiğimiz gibi göğün yumuşaklık ve zayıflık sebebiyle tortuya benzer hale gelmeside mümkündür. Şöyleki gök o günün dehşetinden yumuşayacak ve zayıflayacaktır, öyle ki gökler tortu ve dağlar atılmış yün gibi olur. Bu ifade insanların bulundukları durumdan dönmeleri, Allah'a ibadete koyulmaları ve O'na itaate koşmaları için yüreklerine korku vermektedir. “el-İhn” kelimesinin tefsiri ve dağların ona hangi açıdan benzeyecekleri, daha sonra Kâria süresinde yer alan “ve tekünü'l-cibâlü ke'1-'ihni'l-menfüş” âyeti tefsir edilirken açıklanacaktır. I
Meâric 70:10
Dost dostunun halini sormaz olur. “Yeselu” kelimesinin başındaki “ya” harfi, zamme ile “yüselü” ve fetha ile “yeselü” şeklinde okunmuştur”. “Yüselü” şeklinde okuyana göre âyetin mânası şöyle olur: Dost dosttan sorumlu tutulmaz, dünyada olduğu gibi bir dost bir dostun yerine hesaba çekilmez, çünkü o gün adalet günüdür. [ kişinin günahını başkasından sormak adaletten değildir. “Yeselü” şeklinde okuyana göre, âyetin mânası şudur: O günün dehşeti ve şiddetinden dolayı dost dosttan yardım ve şefaat isteyemez, yahut da dost, kendi nefsi ile meşgul olduğu için dostunun halini soramaz.
Meâric 70:11
Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah'ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar”? meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.
Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allaha dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.
[Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler]
(1Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken # adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?
Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur. İnsanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah'ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
IİKendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini EI ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şevâ”ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinderi mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu ilâhi beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır”. Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.
Meâric 70:12
Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah'ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar”? meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.
Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allaha dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.
[Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler]
(1Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken # adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?
Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur. İnsanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah'ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
IİKendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini EI ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şevâ”ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinderi mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu ilâhi beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır”. Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.
Meâric 70:13
Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah'ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar”? meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.
Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allaha dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.
[Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler]
(1Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken # adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?
Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur. İnsanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah'ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
IİKendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini EI ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şevâ”ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinderi mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu ilâhi beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır”. Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.
Meâric 70:14
Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah'ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar”? meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.
Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allaha dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.
[Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler]
(1Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken # adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?
Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur. İnsanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah'ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
IİKendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini EI ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şevâ”ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinderi mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu ilâhi beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır”. Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.
Meâric 70:15
Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah'ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar”? meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.
Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allaha dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.
[Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler]
(1Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken # adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?
Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur. İnsanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah'ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
IİKendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini EI ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şevâ”ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinderi mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu ilâhi beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır”. Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.
Meâric 70:16
Halbuki birbirlerine gösterilirler. Bu, senin babandır veya oğlundur ya da dostundur şeklinde birbirlerine tanıtılmaları mümkündür, çünkü biri diğerini, başına gelecek olan dehşet ve korkunun şiddetinden dolayı ancak tanıtma ile tanıyacaktır. Sonra birbirlerini tanıyınca da hallerini sormayacaklar, aksine yüce Allah'ın “İşte o gün kişi kardeşinden kaçar”? meâlindeki beyanı doğrultusunda birbirlerinden kaçacaklardır. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Daha önce işledikleri günahlar ve suçlar kendilerine gösterilir de onları tanırlar ve bu ameller onlar için hazır hale gelir.
Günahkâr kişi, o günün azabı karşısında ister ki oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran bütün ailesini ve yeryüzünde kim varsa herkesi fidye olarak versin. Bu âyet onları, o gün dünyada benzerini bilmedikleri ve hatırlarından bile geçmeyen büyük bir korkunun ve dehşetin karşılayacağını ifade etmektedir. Çünkü dünyada kişi, kendisini kurtarmak için oğullarını, eşini, kardeşini, akrabalarını ve yeryüzünde bulunan herkesi fidye olarak vermeyi istetecek derecede bir korku ile karşılaşır. Bu âyet, insanları Allaha dönmeye ve bulundukları duruma son vermeye teşvik etmek için o günün dehşetini haber vermektedir.
[Günahkârların Kendilerini Kurtarmak İçin Fidye Verecekleri Kişiler]
(1Günahkârın kendini kurtarmak için fidye vereceği kişiler sayılırken # adamın önce oğulları, ardından akrabaları belirtilmekte ve fidye olarak verilecek olanlar, en uzaklar ile bitirilmektedir. Oysa en uzak olanlarla başlamak ve akrabalarla bitirmek daha uygundur, çünkü insan nefsi, fidye verirken uzak olanları cömertçe verirken akrabaları vermekte cimri davranır. Günahkârlar, o gün oğulları ve akrabaları fidye vermekte cömert davrandığına göre uzak olan kimseleri haydi haydi feda eder. Durum bu olduğuna göre dehşete düşürme ve korkutmanın en üst noktasını, uzak olanlarla başlatıp akrabalarla bitirmektir. Peki âyette neden yakın akrabaları belirtmekle başlanmıştır?
Bu sorunun cevabını iki şekilde vermek mümkündür: Birincisi, yeryüzündeki bütün insanları fidye vermek, kişinin onların üzerinde bir hükümranlığının bulunması ve tamamının kendisine ait olması halinde mümkün olur. İnsanların tamamı onun mülkü olunca, mülküne ve evlatlarına yönelik şefkati ya aynı veya farklı olur. Kişi, -her ne kadar kendisinin fidyesi olsalar da- çocuklarını vermekte nasıl cimri davranırsa uzak olanların, -tümü onun mülkü olduğu takdirde- onları vermekte de cimri davranır. Bundan dolayı uzak olanlardan önce yakın akrabaları anması uygun düşmüştür. Çünkü korku verme ve dehşete düşürme açısından tamamı eşittir. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, yakın akrabalarla yeryüzündeki insanların sıralanmasının, öncelikli şartına bağlanmaması da mümkündür. Önce fertlerin, sonra cemaatin, daha sonra da cemaatler topluluğunun belirtilmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Bununla fidye vermek isteyenlerin o gün fidyenin fayda vermeyeceğini öğrenmeleri ve ayrıca Allah'ın azabından kurtulmak için verecekleri fidye -yeryüzü dolusu bile olsa- onlara zor gelmeyeceğini bilmeleri hedeflenmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
IİKendisini kurtarsın. Fakat ne mümkün! Bu ifade, fidye düşüncesini EI ret ve o gün kendisini kurtarmayacağına dair bir uyarı mahiyetindedir. Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir. Âyette geçen “lezâ” kelimesi ateşin isimlerinden biridir. “Şevâ”ya gelince, bazıları bunun ayaklar, kol ve bacaklar olduğunu söylemiş, bazıları da deridir demiştir. Aslında cehennem ateşi, cehennemlik olana her türlü çirkinderi mânasında, istersen de güzel yaratılış diye yorumlayabilirsin, çünkü söz konusu çirkin telakkisi, bütün bunlarda mevcuttur. Bu cümle şu ilâhi beyana benzer: “Ayrıca onlar için orada tertemiz eşler de vardır”. Bu âyette geçen “mutahhere” kelimesi çeşitli şekillerde tefsir edilmiştir. Birincisi kötü ahlâktan arındırılmış, pis şeylerden, kusurlardan ve âfetlerden temizlenmiş eşler. Hülâsa gerek ahlâk, gerek nefis, gerekse muamelede çirkin görülen ve güzel bulunmayan her ne varsa o eşler bunlardan temizdir. Çirkin ve iğrenç olan ne varsa cehennemliklerde mevcut olacaktır.
Meâric 70:17
[Cehennem: Cehennemin Çağırması]
Haktan yüz çevirip uzaklaşmak isteyeni kendine çağırır. Buradaki çagırmanın gerçek mânada olması mümkündür. Şöyleki Cenâb-ı Hak, lütfu ile cehennem ateşine çağıracağı bir dil verir. Ya da dil olmaksızın cehennem ateШ sine konuşma yeteneği verir ve o da “Bana gel, bana gel” diye çağırır. [ ]552 konusu ifadenin bir temsil olması da mümkündür. Buna göre cehennem ateşi, kendisinden kaçan ve azabından kurtulan kimse bırakmayacaktır, böylece ateş, kişiyi kendisine âdeta çağırmış olacaktır. Yüz çevirip uzaklaşmak isteyeni ifadesindeki “geri dönen” kimsenin dünyada iken Allah'a itaate arkasını dönüp peygamberlerine olumlu cevap vermekten yüz çeviren mânasına gelebilir; Cenâb-ı Hakk'ın “bizi anmaktan yüz çeviren” beyanında olduğu gibi”, Veya Allahın tevhidine arkasını dönüp, O'nun katından gelenler hakkındaki delillerine bakmaktan yüz çeviren kişi olması da mümkündür. “Men edbera” fiilinin Allah'a itaatten geri dönen ve “tevellâ” fiilinin de (yüz çevirmek anlamına değil de) “dost olma” kökünden türeyerek “şeytana dost oldu” mânasına gelmesi de mümkündür. Bu arkasını dönme cehennemde de olabilir. Buna göre kişi, cehennem ateşinden kaçmak ümidiyle arkasını döner demek olur. “Tevellâ” da böyledir; cehennem ateşi onu bırakmaz ki kaçsın, aksine her yönden bürür de yüz çevirecek bir fırsat bırakmaz. Bu durumda âyetin mânası şu ilâhi beyana benzer: “Şeytanın hâkimiyeti ancak onu kendilerine veli edinenler ve onun yüzünden müşrik olanlar üzerinde geçerlidir”.
Bu, gerçeğe birinci mânadan yakındır, zira Allah'ı zikretmekten yüz çeviren şeytanı dost edinmiş olur”,
Meâric 70:18
18. “Ve mal toplayıp üstüne oturanı kendine çağırır!” Ve mal toplayıp üstüne oturanı kendine çağırır. Allah Teâlâ “cemea” “topladı” fiili ile kişinin dünyaya aşırı düşkünlüğünü haber vermektedir. Bu takdirde “toplama” kinâye yoluyla “hırs” anlamında kullanılmış olur, kişideki bu dünya hırsı öyle bir dereceye ulaşır ki âhireti aklından çıkarır. “Fe ey” fili, kişinin cimrilikte ulaştığı zirveyi niteler. Burada da “iy?” yığma da kinâye yoluyla “cimrilik” anlamına kullanılmış olur. Öyle ki insan, malındaki Allah'ın hakkını eda etmez yahut Allah'ın kendisine lütfettiği nimetlere şükretmez veya cimriliği kendisini öyle bir dereceye ulaştırır ki onu, malındaki Allah'ın hakkını reddedecek hale getirir.
Ela OLAYI o!
Meâric 70:19
19. “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır” W Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Müfessirler “helü” eri) kelimesinin anlamı üzerinde farklı görüşler ileri sürmüşse de tamamı, bir mânada birleşmektedir. Bazıları kelimeye lezzetlere tamah eden ve onları isteyen, ağır ve sorumlu işleri sevmeyip onlardan kaçan mânası vermiştir. “Hulika helü'an”, yani insan lezzet aldığı şeyleri sevip talep etme, elem duyduğu şeyleri sevmeyip onlardan kaçma karakterinde yaratılmıştır demektir. Bazıları da “helü” kelimesine “ed-dacür” 1), yani canı çok sıkkın mânası vermiştir, bu mâna ilk tevile uygundur; çünkü onu can sıkıntısına sevkeden sebep karşılaştığı elemdir, işte buna canı sıkılır ve bu da yüce Allah'ın hakkı dolayısıyla olur. Bir kısım âlimler de bunun tefsiri, hemen gelecek olan iki âyetten sonra belirtilen açıklamadır, demişlerdir.
20-21. “Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz.”
Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz. Bu da önceki âyet gibidir. Zira onu vermemeye iten âmil, verilen imkâna aşırı düşkünlüğüdür. Sızlanmaya sevkeden sebep ise kendisine dokunan zarar ve kötülüktür. Bu yüzden nefsi sızlanır, çünkü insan nefsi zarardan nefret etme ve hoşlanmama tabiatında yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede “İnsan pek acelecidir”” derken, bir başka âyette “İnsanoğlunun eli pek sıkıdır” buyurur, yani insan nefsi, elinde bulunanı verecek şekilde cömert değildir. Bu âyetlerde, insanoğlunun sözü edilen halde yaratıldığını bildirmektedir: Çok cimri, çok aceleci ve pek hırslı. İnsan, kendisine faydalı olanı sevme, hoşlanmadığına buğzetme ve ondan acı duyma karakterinde yaratılınca buradan onun imtihan için bu ahval üzere varedildiği anlamı çıkar. [ ] Yüce Allah'ın emrettiği şeyleri yapan, vâdettiği nimetleri hatırlayan kimseyi bu husus, bu iyilikleri aceleyle yapmaya ve âhirette vâdedilenlere ulaşmak için dünyada sevdiklerini terketmeye sevkeder, çünkü insan, esasen lezzet aldıklarını sevme duygusunda yaratılmıştır. Allaha isyan anlamına gelen şehvetleri nefsine sunan ve malı üzerinde vacip olan ilâhi hakları vermeyen kişinin bu durumunu düşünen kimse şehvetleri terketmekte ve kendisinden talep edileni vermekte zorluk çekmez. Çünkü hayatını zehir edecek elemlerin ve istenmeyen durumların başına gelmesini arzu etmez.
[İnsan ve Eğitim]
Aslında insan her ne kadar cimrilik, hırs ve acelecilik gibi kötü ahlâk üzere yaratılmış ve kurgulanmış ise de nefsini eğitme yeteneğine de sahiptir. O, nefsini kötü huylardan arındırıp zıddı olan güzel ahlâkla bezemek ve Allah rızasına uygun bir karaktere büründürme gücüne sahiptir. Dolayısıyla bunu yapmak mecburiyetindedir. Görmez misin ki onun hayvanları ve yırtıcıları eğitme yeteneği vardır. İnsan, bu hayvanları eğitmek süretiyle insanlardan kaçma ve emre uymama gibi karakterlerini değiştirebilmektedir; öyle ki insanlardan kaçmayıp kendilerine boyun eğmeye başlar. Böylece onlardan yararlanmak ve faydalarına ulaşmak mümkün hale gelir. İnsan da böyledir; nefsini eğittiğinde onu yaratılış özelliklerinin dışına çıkarabilir ve nefsi ona itaatkâr hale gelir. Böylece ondan isteneni vermesi zoruna gitmez, ağır gelen şeyi üstlenmesi kolay hale gelir.
Esasen insan, her ne kadar lezzet aldığı nesne ve eylemleri sevme, elem ve acı duyduğu nesne ve eylemlerden de nefret etme karakteri üzere yaratılmışsa da lezzetli olanı ondan daha büyük bir lezzete sahip bulunanlar uğruna terketme, eziyete ve istenmeyen durumlara sabırla katlanma karakteri üzerinde yaratılmıştır, (Jtâ ki, daha büyük bir elemden ve istenmeyen durumdan kur- MH tulmuş olsun. Durum öyle olunca insan, dünya nimetini âhiret nimeti ile, iki lezzetten daha yakın olanı uzağı ile kıyaslayıp da âhiretin daha büyük ve daha kalıcı olduğunu gördüğü zaman, yakını daha uzak ve daha azı daha çok uğruna terketmesi ona ağır gelmez. Buna paralel olarak, dünyanın çilesini âhiretin çilesi ve azabını âhiretin azabı ile mukayese edip de âhiretin azabının daha şiddetli ve daha devamlı olduğunu görünce dünyanın meşakkatlerine katlanmaya tahammül gösterir. Belirttiğimiz bu sebepledir ki, nefis eğitimine gidilebilir. İnsanın, ileride elde edeceğini umduğu lezzetlerden dolayı ağır mükellefiyetleri yapmakta ve peşin lezzetleri terketmekte zorlanmayacağının delili şudur: Ticaret maksadıyla memleketinden ayrılıp uzak diyarlara çıkan kişi örneğinde olduğu gibi, fayda ve kâr umudu ile yeryüzünde sefere çıkmak, mesafeleri katetmek, sıkıntıları sineye çekmek, korkulu yollardan geçmek, birtakım faciaları göze almak ve lezzetlerden vazgeçmek, o kişiye hiç de zor gelmez. Bu uğurda, elde edeceğini umduğu lezzetler, terkettiği lezzetlerden çok daha büyük olduğu için karşılaşacağı meşakkat ve sıkıntılara katlanır. Aynen bunun gibi kişi âhiret nimetini düşündüğü ve âhiret cezasını göz önüne aldığı zaman mevcut lezzetleri terketmek ona kolay gelir ve dünyadaki zorluklara katlanmak da ağrına gitmez. Diğer taraftan, lezzetleri sevme ve hoş olmayan durumlardan da nefret etme karakterinde yaratıldığı için peşinen elde etmek istediğini ileriye ertelemesi insana emredilmiştir. Böylece onun meşgalesini hep ileride elde edeceği nimetlere ulaştıracak olan eylemler teşkil eder. Bir de insana ileride başına gelecek elemlerden kaçması emredilmiştir ki bu elemlerden yakasını kurtarmaya ve kurtuluşu sağlayacak eylemleri yapmak üzere çaba harcamaya baksın. En doğrusunu Allah bilir.
Meâric 70:20
19. “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır” W Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Müfessirler “helü” eri) kelimesinin anlamı üzerinde farklı görüşler ileri sürmüşse de tamamı, bir mânada birleşmektedir. Bazıları kelimeye lezzetlere tamah eden ve onları isteyen, ağır ve sorumlu işleri sevmeyip onlardan kaçan mânası vermiştir. “Hulika helü'an”, yani insan lezzet aldığı şeyleri sevip talep etme, elem duyduğu şeyleri sevmeyip onlardan kaçma karakterinde yaratılmıştır demektir. Bazıları da “helü” kelimesine “ed-dacür” 1), yani canı çok sıkkın mânası vermiştir, bu mâna ilk tevile uygundur; çünkü onu can sıkıntısına sevkeden sebep karşılaştığı elemdir, işte buna canı sıkılır ve bu da yüce Allah'ın hakkı dolayısıyla olur. Bir kısım âlimler de bunun tefsiri, hemen gelecek olan iki âyetten sonra belirtilen açıklamadır, demişlerdir.
20-21. “Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz.”
Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz. Bu da önceki âyet gibidir. Zira onu vermemeye iten âmil, verilen imkâna aşırı düşkünlüğüdür. Sızlanmaya sevkeden sebep ise kendisine dokunan zarar ve kötülüktür. Bu yüzden nefsi sızlanır, çünkü insan nefsi zarardan nefret etme ve hoşlanmama tabiatında yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede “İnsan pek acelecidir”” derken, bir başka âyette “İnsanoğlunun eli pek sıkıdır” buyurur, yani insan nefsi, elinde bulunanı verecek şekilde cömert değildir. Bu âyetlerde, insanoğlunun sözü edilen halde yaratıldığını bildirmektedir: Çok cimri, çok aceleci ve pek hırslı. İnsan, kendisine faydalı olanı sevme, hoşlanmadığına buğzetme ve ondan acı duyma karakterinde yaratılınca buradan onun imtihan için bu ahval üzere varedildiği anlamı çıkar. [ ] Yüce Allah'ın emrettiği şeyleri yapan, vâdettiği nimetleri hatırlayan kimseyi bu husus, bu iyilikleri aceleyle yapmaya ve âhirette vâdedilenlere ulaşmak için dünyada sevdiklerini terketmeye sevkeder, çünkü insan, esasen lezzet aldıklarını sevme duygusunda yaratılmıştır. Allaha isyan anlamına gelen şehvetleri nefsine sunan ve malı üzerinde vacip olan ilâhi hakları vermeyen kişinin bu durumunu düşünen kimse şehvetleri terketmekte ve kendisinden talep edileni vermekte zorluk çekmez. Çünkü hayatını zehir edecek elemlerin ve istenmeyen durumların başına gelmesini arzu etmez.
[İnsan ve Eğitim]
Aslında insan her ne kadar cimrilik, hırs ve acelecilik gibi kötü ahlâk üzere yaratılmış ve kurgulanmış ise de nefsini eğitme yeteneğine de sahiptir. O, nefsini kötü huylardan arındırıp zıddı olan güzel ahlâkla bezemek ve Allah rızasına uygun bir karaktere büründürme gücüne sahiptir. Dolayısıyla bunu yapmak mecburiyetindedir. Görmez misin ki onun hayvanları ve yırtıcıları eğitme yeteneği vardır. İnsan, bu hayvanları eğitmek süretiyle insanlardan kaçma ve emre uymama gibi karakterlerini değiştirebilmektedir; öyle ki insanlardan kaçmayıp kendilerine boyun eğmeye başlar. Böylece onlardan yararlanmak ve faydalarına ulaşmak mümkün hale gelir. İnsan da böyledir; nefsini eğittiğinde onu yaratılış özelliklerinin dışına çıkarabilir ve nefsi ona itaatkâr hale gelir. Böylece ondan isteneni vermesi zoruna gitmez, ağır gelen şeyi üstlenmesi kolay hale gelir.
Esasen insan, her ne kadar lezzet aldığı nesne ve eylemleri sevme, elem ve acı duyduğu nesne ve eylemlerden de nefret etme karakteri üzere yaratılmışsa da lezzetli olanı ondan daha büyük bir lezzete sahip bulunanlar uğruna terketme, eziyete ve istenmeyen durumlara sabırla katlanma karakteri üzerinde yaratılmıştır, (Jtâ ki, daha büyük bir elemden ve istenmeyen durumdan kur- MH tulmuş olsun. Durum öyle olunca insan, dünya nimetini âhiret nimeti ile, iki lezzetten daha yakın olanı uzağı ile kıyaslayıp da âhiretin daha büyük ve daha kalıcı olduğunu gördüğü zaman, yakını daha uzak ve daha azı daha çok uğruna terketmesi ona ağır gelmez. Buna paralel olarak, dünyanın çilesini âhiretin çilesi ve azabını âhiretin azabı ile mukayese edip de âhiretin azabının daha şiddetli ve daha devamlı olduğunu görünce dünyanın meşakkatlerine katlanmaya tahammül gösterir. Belirttiğimiz bu sebepledir ki, nefis eğitimine gidilebilir. İnsanın, ileride elde edeceğini umduğu lezzetlerden dolayı ağır mükellefiyetleri yapmakta ve peşin lezzetleri terketmekte zorlanmayacağının delili şudur: Ticaret maksadıyla memleketinden ayrılıp uzak diyarlara çıkan kişi örneğinde olduğu gibi, fayda ve kâr umudu ile yeryüzünde sefere çıkmak, mesafeleri katetmek, sıkıntıları sineye çekmek, korkulu yollardan geçmek, birtakım faciaları göze almak ve lezzetlerden vazgeçmek, o kişiye hiç de zor gelmez. Bu uğurda, elde edeceğini umduğu lezzetler, terkettiği lezzetlerden çok daha büyük olduğu için karşılaşacağı meşakkat ve sıkıntılara katlanır. Aynen bunun gibi kişi âhiret nimetini düşündüğü ve âhiret cezasını göz önüne aldığı zaman mevcut lezzetleri terketmek ona kolay gelir ve dünyadaki zorluklara katlanmak da ağrına gitmez. Diğer taraftan, lezzetleri sevme ve hoş olmayan durumlardan da nefret etme karakterinde yaratıldığı için peşinen elde etmek istediğini ileriye ertelemesi insana emredilmiştir. Böylece onun meşgalesini hep ileride elde edeceği nimetlere ulaştıracak olan eylemler teşkil eder. Bir de insana ileride başına gelecek elemlerden kaçması emredilmiştir ki bu elemlerden yakasını kurtarmaya ve kurtuluşu sağlayacak eylemleri yapmak üzere çaba harcamaya baksın. En doğrusunu Allah bilir.
Meâric 70:21
19. “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır” W Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Müfessirler “helü” eri) kelimesinin anlamı üzerinde farklı görüşler ileri sürmüşse de tamamı, bir mânada birleşmektedir. Bazıları kelimeye lezzetlere tamah eden ve onları isteyen, ağır ve sorumlu işleri sevmeyip onlardan kaçan mânası vermiştir. “Hulika helü'an”, yani insan lezzet aldığı şeyleri sevip talep etme, elem duyduğu şeyleri sevmeyip onlardan kaçma karakterinde yaratılmıştır demektir. Bazıları da “helü” kelimesine “ed-dacür” 1), yani canı çok sıkkın mânası vermiştir, bu mâna ilk tevile uygundur; çünkü onu can sıkıntısına sevkeden sebep karşılaştığı elemdir, işte buna canı sıkılır ve bu da yüce Allah'ın hakkı dolayısıyla olur. Bir kısım âlimler de bunun tefsiri, hemen gelecek olan iki âyetten sonra belirtilen açıklamadır, demişlerdir.
20-21. “Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz.”
Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz. Bu da önceki âyet gibidir. Zira onu vermemeye iten âmil, verilen imkâna aşırı düşkünlüğüdür. Sızlanmaya sevkeden sebep ise kendisine dokunan zarar ve kötülüktür. Bu yüzden nefsi sızlanır, çünkü insan nefsi zarardan nefret etme ve hoşlanmama tabiatında yaratılmıştır. Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerimede “İnsan pek acelecidir”” derken, bir başka âyette “İnsanoğlunun eli pek sıkıdır” buyurur, yani insan nefsi, elinde bulunanı verecek şekilde cömert değildir. Bu âyetlerde, insanoğlunun sözü edilen halde yaratıldığını bildirmektedir: Çok cimri, çok aceleci ve pek hırslı. İnsan, kendisine faydalı olanı sevme, hoşlanmadığına buğzetme ve ondan acı duyma karakterinde yaratılınca buradan onun imtihan için bu ahval üzere varedildiği anlamı çıkar. [ ] Yüce Allah'ın emrettiği şeyleri yapan, vâdettiği nimetleri hatırlayan kimseyi bu husus, bu iyilikleri aceleyle yapmaya ve âhirette vâdedilenlere ulaşmak için dünyada sevdiklerini terketmeye sevkeder, çünkü insan, esasen lezzet aldıklarını sevme duygusunda yaratılmıştır. Allaha isyan anlamına gelen şehvetleri nefsine sunan ve malı üzerinde vacip olan ilâhi hakları vermeyen kişinin bu durumunu düşünen kimse şehvetleri terketmekte ve kendisinden talep edileni vermekte zorluk çekmez. Çünkü hayatını zehir edecek elemlerin ve istenmeyen durumların başına gelmesini arzu etmez.
[İnsan ve Eğitim]
Aslında insan her ne kadar cimrilik, hırs ve acelecilik gibi kötü ahlâk üzere yaratılmış ve kurgulanmış ise de nefsini eğitme yeteneğine de sahiptir. O, nefsini kötü huylardan arındırıp zıddı olan güzel ahlâkla bezemek ve Allah rızasına uygun bir karaktere büründürme gücüne sahiptir. Dolayısıyla bunu yapmak mecburiyetindedir. Görmez misin ki onun hayvanları ve yırtıcıları eğitme yeteneği vardır. İnsan, bu hayvanları eğitmek süretiyle insanlardan kaçma ve emre uymama gibi karakterlerini değiştirebilmektedir; öyle ki insanlardan kaçmayıp kendilerine boyun eğmeye başlar. Böylece onlardan yararlanmak ve faydalarına ulaşmak mümkün hale gelir. İnsan da böyledir; nefsini eğittiğinde onu yaratılış özelliklerinin dışına çıkarabilir ve nefsi ona itaatkâr hale gelir. Böylece ondan isteneni vermesi zoruna gitmez, ağır gelen şeyi üstlenmesi kolay hale gelir.
Esasen insan, her ne kadar lezzet aldığı nesne ve eylemleri sevme, elem ve acı duyduğu nesne ve eylemlerden de nefret etme karakteri üzere yaratılmışsa da lezzetli olanı ondan daha büyük bir lezzete sahip bulunanlar uğruna terketme, eziyete ve istenmeyen durumlara sabırla katlanma karakteri üzerinde yaratılmıştır, (Jtâ ki, daha büyük bir elemden ve istenmeyen durumdan kur- MH tulmuş olsun. Durum öyle olunca insan, dünya nimetini âhiret nimeti ile, iki lezzetten daha yakın olanı uzağı ile kıyaslayıp da âhiretin daha büyük ve daha kalıcı olduğunu gördüğü zaman, yakını daha uzak ve daha azı daha çok uğruna terketmesi ona ağır gelmez. Buna paralel olarak, dünyanın çilesini âhiretin çilesi ve azabını âhiretin azabı ile mukayese edip de âhiretin azabının daha şiddetli ve daha devamlı olduğunu görünce dünyanın meşakkatlerine katlanmaya tahammül gösterir. Belirttiğimiz bu sebepledir ki, nefis eğitimine gidilebilir. İnsanın, ileride elde edeceğini umduğu lezzetlerden dolayı ağır mükellefiyetleri yapmakta ve peşin lezzetleri terketmekte zorlanmayacağının delili şudur: Ticaret maksadıyla memleketinden ayrılıp uzak diyarlara çıkan kişi örneğinde olduğu gibi, fayda ve kâr umudu ile yeryüzünde sefere çıkmak, mesafeleri katetmek, sıkıntıları sineye çekmek, korkulu yollardan geçmek, birtakım faciaları göze almak ve lezzetlerden vazgeçmek, o kişiye hiç de zor gelmez. Bu uğurda, elde edeceğini umduğu lezzetler, terkettiği lezzetlerden çok daha büyük olduğu için karşılaşacağı meşakkat ve sıkıntılara katlanır. Aynen bunun gibi kişi âhiret nimetini düşündüğü ve âhiret cezasını göz önüne aldığı zaman mevcut lezzetleri terketmek ona kolay gelir ve dünyadaki zorluklara katlanmak da ağrına gitmez. Diğer taraftan, lezzetleri sevme ve hoş olmayan durumlardan da nefret etme karakterinde yaratıldığı için peşinen elde etmek istediğini ileriye ertelemesi insana emredilmiştir. Böylece onun meşgalesini hep ileride elde edeceği nimetlere ulaştıracak olan eylemler teşkil eder. Bir de insana ileride başına gelecek elemlerden kaçması emredilmiştir ki bu elemlerden yakasını kurtarmaya ve kurtuluşu sağlayacak eylemleri yapmak üzere çaba harcamaya baksın. En doğrusunu Allah bilir.
Meâric 70:22
Ancak namaz kılanlar başka; namazlarını devamlı kılanlar. Mânası: En doğrusunu Allah bilir ya, âyette namaz kılanların istisna edilmesi, onların nefislerini eğitmeleri ve yaratıldıkları karakteri değiştirmeleri dolayısıyladır. Sonra Allah Teâlâ, [ ] пeћѕ1eгiпi eğitenlerin, namazlarına üşenerek kalkanlar, ona devam etmeyenler değil, namazı dosdoğru kılanlar ve mallarını kerhen değil gönülden isteyerek infak edenler olduğunu beyan etmiştir.
Namazlarını devamlı kılanlar. Namazlarını devamlı kılmaları, namaz hakkında bildikleri şeyleri sürdürmeleri demektir. O da devamlı namazda olmaları anlamında değil, vaktinde kılmak ve buna devam etmekten ibarettir. Hz. Peygamber'in şu beyanına bakmaz mısın: Amellerin Allah nezdinde en sevimlisi, az da olsa en devamlı olanıdır””. Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem “en devamlı olanı” sözüyle, yüce Allah'ın ameli eda etmelerini farz kıldığı vakti kastetmiştir, yoksa sürekli amelde bulunmalarını değil; çünkü devamlı yaptıkları takdirde amel çok olur ve bu durumda “az da olsa” ifadesinin bir mânası kalmaz. Şu halde hadiste geçen devamlılığın bizim anlattığımız gibi olduğu ortaya çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Devamdan maksadın, namazda bulunduğu sürece ona uygun haller içinde bulunmaktır; yani Rabb'ine yakarma, sağa sola bakmama ve kalbi meşgale ve vesveselerden uzak tutmak gibi. Bir müfessir, “Namazlarını devamlı kılanlar” beyanındaki “namaz”dan maksadın nafile namazlar, “namazlarının gereklerini titizlikle yerine getirenler” âyetindeki namazdan maksadın ise farz namazlar olduğunu söylemiştir. Ashâb-ı kirâmın, bir namazı kılmaya başladıklarında buna devam etmelerini de bu görünüşüne delil olarak göstermiştir. Nitekim “Amellerin en hayırlısı az bile olsa en devamlı olanıdır” denilir. Bu görüşün delili de şöyledir: Allah Teâlâ ekâmüs-salâte” namaz kılanlar” buyurmaktadır. “Bir şeyi ikâme etmek, ayakta tutmak” ona devam etmek anlamına gelir. Zira kişi bir şeyi bir kez yapar ve sonra terkederse o “ikâme etmek”le nitelenmez. Âyette geçen dâimün ve ayrıca “yukimün” aynı mânayı gerektirir. Bu tür beyanlar, namazın defalarca kılınmasını gerekli kılar. Bunlar cihat ve hac gibi bir kez eda edilince sorumluluğu kişiden kalkan farzlar gibi değildir.
---
Dipnotlar:
2 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 165; Buhâri “er-Rikâk” 18; Müslim, “el- Müsâfirin” 215, 3 el-Meâric, 70/34 ve diğer yerlerdeki âyetler. bk.el-Bakara, 2/3 ve diğer âyetler.
Meâric 70:23
Ancak namaz kılanlar başka; namazlarını devamlı kılanlar. Mânası: En doğrusunu Allah bilir ya, âyette namaz kılanların istisna edilmesi, onların nefislerini eğitmeleri ve yaratıldıkları karakteri değiştirmeleri dolayısıyladır. Sonra Allah Teâlâ, [ ] пeћѕ1eгiпi eğitenlerin, namazlarına üşenerek kalkanlar, ona devam etmeyenler değil, namazı dosdoğru kılanlar ve mallarını kerhen değil gönülden isteyerek infak edenler olduğunu beyan etmiştir.
Namazlarını devamlı kılanlar. Namazlarını devamlı kılmaları, namaz hakkında bildikleri şeyleri sürdürmeleri demektir. O da devamlı namazda olmaları anlamında değil, vaktinde kılmak ve buna devam etmekten ibarettir. Hz. Peygamber'in şu beyanına bakmaz mısın: Amellerin Allah nezdinde en sevimlisi, az da olsa en devamlı olanıdır””. Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem “en devamlı olanı” sözüyle, yüce Allah'ın ameli eda etmelerini farz kıldığı vakti kastetmiştir, yoksa sürekli amelde bulunmalarını değil; çünkü devamlı yaptıkları takdirde amel çok olur ve bu durumda “az da olsa” ifadesinin bir mânası kalmaz. Şu halde hadiste geçen devamlılığın bizim anlattığımız gibi olduğu ortaya çıkmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Devamdan maksadın, namazda bulunduğu sürece ona uygun haller içinde bulunmaktır; yani Rabb'ine yakarma, sağa sola bakmama ve kalbi meşgale ve vesveselerden uzak tutmak gibi. Bir müfessir, “Namazlarını devamlı kılanlar” beyanındaki “namaz”dan maksadın nafile namazlar, “namazlarının gereklerini titizlikle yerine getirenler” âyetindeki namazdan maksadın ise farz namazlar olduğunu söylemiştir. Ashâb-ı kirâmın, bir namazı kılmaya başladıklarında buna devam etmelerini de bu görünüşüne delil olarak göstermiştir. Nitekim “Amellerin en hayırlısı az bile olsa en devamlı olanıdır” denilir. Bu görüşün delili de şöyledir: Allah Teâlâ ekâmüs-salâte” namaz kılanlar” buyurmaktadır. “Bir şeyi ikâme etmek, ayakta tutmak” ona devam etmek anlamına gelir. Zira kişi bir şeyi bir kez yapar ve sonra terkederse o “ikâme etmek”le nitelenmez. Âyette geçen dâimün ve ayrıca “yukimün” aynı mânayı gerektirir. Bu tür beyanlar, namazın defalarca kılınmasını gerekli kılar. Bunlar cihat ve hac gibi bir kez eda edilince sorumluluğu kişiden kalkan farzlar gibi değildir.
---
Dipnotlar:
2 Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 165; Buhâri “er-Rikâk” 18; Müslim, “el- Müsâfirin” 215, 3 el-Meâric, 70/34 ve diğer yerlerdeki âyetler. bk.el-Bakara, 2/3 ve diğer âyetler.
Meâric 70:24
Mallarından belli bir hak tanıyanlar. “Belli bir hak”'tan maksadın zekât olduğunu söyleyenler vardır. Bu görüş Katâde ve başkalarından nakledilmiştir. Ebü Bekir el-Esam ise bunun ihtimal dışı olduğunu söyler ve şu gerekçeyi ileri sürer: Bu âyetler Mekke döneminde inmiştir. Zekât ise müslümanlara Medine'ye hicretlerinden sonra farz kılınmıştır. Fakat onun bu ifadesi önceki tefsiri geçersiz kılmaz. Sebebine gelince, zekâtın, müslümanlara, malları bulunmadığından dolayı farz kılınmamış olması mümkündür; çünkü zekât, genel olarak henüz farz kılınmamıştı. Fakat Cenâb-ı Hak, müslümanlar mala sahip oldukları zaman zekâtın farz olduğunu önceden açıklamıştır. Görmez misin ki fakirin, -mala sahip olmasa da- zekât mükellefi olduğu zaman zekâtını vermesinin gerektiğini yüce Allah önceden beyan etmiştir. “Hakkun malüm” ( yani belli bir hak, yüce Allah'ın mallarında hak olduğunu bildirmesi ve bunu çıkarıp vermelerinin gerekli olması demektir. Sonra Allah Teâlâ onların mallarında Allah'ın hakkı olarak gerekli olan yükümlülükten kurtulmaları, isteyene ve mahrum kalmışa vermeleri ile olacaktır. Bunun yanında “belli bir hak”kın akrabalık hakkı ve başka haklar olması da mümkündür. Bu hakkın zekâttan başka bir hak olduğunu söyleyenler şöyle demiştir: Onlara mallarında belli bir hak olduğu bildirilince Cenâb-ı Hak onun bir kısmını isteyene, bir kısmını da mahrum kalmışa tahsis etti, bu sebeple de onu “mâlum hak” diye niteledi. Şunu da belirtmek gerekir ki o sırada, müslümanların mallarından belli bir miktarı vermelerinin farz olması ve bunun zekât âyeti ile neshedilmiş bulunması ve bilmemize ihtiyaç olmadığı için bize ondan bahsedilmemesi de ihtimal dâhilindedir.
Âyette “isteyen” kelimesi ile kimin kastedildiği bellidir, o, talep edendir. “Mahrum kalmış'ın kim olduğu hususu Resülullaha sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Mahrum kalmış kişi: hurma ağaçları meyve verirken kendi ağacı vermeyen, başkalarının ekini artarken ekini artmayan, başkalarının koyunu süt verirken kendi koyunu süt vermeyendir””, Hz. Peygamber, “mahrum kalmış” meâlindeki cümle ile malının bereketinden mahrum kalmış kimseyi kastetmiştir. Bu rivayette, kişinin hurmaya ve toprağa mâlik olmakla zengin duruma gelemeyeceğine dair delil vardır. Son olarak şunu belirtelim:
“Mahrum kalmış”ın, kişinin kazanç yolları ile arasında engel olunan kişi olması da mümkündür. Bu duruma düşen kişiyi korumamız ve geçimini sağlamamız gerekir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Mahrum kalmış” kişi, ölse bile dilencilik yapmaktan çekinen kimse demektir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Bu hadisin kaynağına ulaşamadım. Zeyd b. Eslem mahrum kalmışı şöyle tarif etmiştir: “Meyvesi veya ekini yahut da hayvanının yavrusu zarar görmüş kimsedir” (Kurtubi, e/Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XVII, 39.)
Meâric 70:25
Mallarından belli bir hak tanıyanlar. “Belli bir hak”'tan maksadın zekât olduğunu söyleyenler vardır. Bu görüş Katâde ve başkalarından nakledilmiştir. Ebü Bekir el-Esam ise bunun ihtimal dışı olduğunu söyler ve şu gerekçeyi ileri sürer: Bu âyetler Mekke döneminde inmiştir. Zekât ise müslümanlara Medine'ye hicretlerinden sonra farz kılınmıştır. Fakat onun bu ifadesi önceki tefsiri geçersiz kılmaz. Sebebine gelince, zekâtın, müslümanlara, malları bulunmadığından dolayı farz kılınmamış olması mümkündür; çünkü zekât, genel olarak henüz farz kılınmamıştı. Fakat Cenâb-ı Hak, müslümanlar mala sahip oldukları zaman zekâtın farz olduğunu önceden açıklamıştır. Görmez misin ki fakirin, -mala sahip olmasa da- zekât mükellefi olduğu zaman zekâtını vermesinin gerektiğini yüce Allah önceden beyan etmiştir. “Hakkun malüm” ( yani belli bir hak, yüce Allah'ın mallarında hak olduğunu bildirmesi ve bunu çıkarıp vermelerinin gerekli olması demektir. Sonra Allah Teâlâ onların mallarında Allah'ın hakkı olarak gerekli olan yükümlülükten kurtulmaları, isteyene ve mahrum kalmışa vermeleri ile olacaktır. Bunun yanında “belli bir hak”kın akrabalık hakkı ve başka haklar olması da mümkündür. Bu hakkın zekâttan başka bir hak olduğunu söyleyenler şöyle demiştir: Onlara mallarında belli bir hak olduğu bildirilince Cenâb-ı Hak onun bir kısmını isteyene, bir kısmını da mahrum kalmışa tahsis etti, bu sebeple de onu “mâlum hak” diye niteledi. Şunu da belirtmek gerekir ki o sırada, müslümanların mallarından belli bir miktarı vermelerinin farz olması ve bunun zekât âyeti ile neshedilmiş bulunması ve bilmemize ihtiyaç olmadığı için bize ondan bahsedilmemesi de ihtimal dâhilindedir.
Âyette “isteyen” kelimesi ile kimin kastedildiği bellidir, o, talep edendir. “Mahrum kalmış'ın kim olduğu hususu Resülullaha sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Mahrum kalmış kişi: hurma ağaçları meyve verirken kendi ağacı vermeyen, başkalarının ekini artarken ekini artmayan, başkalarının koyunu süt verirken kendi koyunu süt vermeyendir””, Hz. Peygamber, “mahrum kalmış” meâlindeki cümle ile malının bereketinden mahrum kalmış kimseyi kastetmiştir. Bu rivayette, kişinin hurmaya ve toprağa mâlik olmakla zengin duruma gelemeyeceğine dair delil vardır. Son olarak şunu belirtelim:
“Mahrum kalmış”ın, kişinin kazanç yolları ile arasında engel olunan kişi olması da mümkündür. Bu duruma düşen kişiyi korumamız ve geçimini sağlamamız gerekir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Mahrum kalmış” kişi, ölse bile dilencilik yapmaktan çekinen kimse demektir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
Bu hadisin kaynağına ulaşamadım. Zeyd b. Eslem mahrum kalmışı şöyle tarif etmiştir: “Meyvesi veya ekini yahut da hayvanının yavrusu zarar görmüş kimsedir” (Kurtubi, e/Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XVII, 39.)
Meâric 70:26
Hesap gününün doğruluğuna inananlar. “Yevmu'd-din” ceza ve hesap günü demektir. Cezayı bilip buna iman eden kimse, başına gelenlerden dolayı sabırsız olmaz, kendisinden talep edilen hakkı vermemezlik etmez ve pek tahammülsüz diye nitelendirilmez. Asıl tahammülsüz dini yalanlayandır, Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu gibi: “Gördün mü dini yalan sayanı? İşte odur yetimi itip kakan” Allah Teâlâ, âhirete iman etmeyenin, yetimi itip kakan ve “Ve yoksulu yedirmeyi özendirmeyen” kimse olduğunu bildirmiştir.
Meâric 70:27
Rablerinin azabından çekinenler. Yani korkanlar, ürperenler ve titreyenler. Bunlar, yüce Allah'ın başka bir âyette haklarında şöyle buyurduğu kimselerdir: “Verdiklerini Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler” dediği kimselerdir. Bunlar Hz. Peygambere sorularak “hırsızlık yapan, zina eden ve mâsiyet işleyen kimseler midir?” denilmiş, o da şöyle cevap vermiştir: “Hayır, aksine! Bunlar namaz kılan, oruç tutan ve zekât veren kimselerdir”. Yahut da Hz. Peygamber'in kullandığı lafızla söylediği gibi. Onların korkuları iyiliklerinin kabul edilmeyeceği korkusudur; yahut da nimetlere şükretmeyi ihmal etmiş olmaktan veya bir çoğuna şükretmeme gafletinden dolayı duydukları korkudur.
Meâric 70:28
Rablerinin azabı karşısında asla güven içinde olunamaz. İşte doğru olan budur: O'na ibadete devam etse ve itaat etmek için çaba harcasa da O'nun azabından kimse güvende olamaz, çünkü durumunun nasıl sonlanacağını bilemez, yahut amelinin tarafından kabul edilmeyip kendisine iade edileceğinden korkar; veya birçok nimetin şükrünü ihmal edip gafil olmaktan endişe eder. Esasen durumuna ve vaziyetine bakıp da kendisi üzerinde Allah'tan gelen birçok nimetin olduğunu görmeyen yoktur; öyle ki kişi bu nimetlerden sadece birine şükretmeye kendini zorlasa bile bunu yapamaz ve o nimetin şükrünü eda etmeyi başaramaz. Durumu bundan ibaret olan bir kişi Allah'ın azabından nasıl güvende olabilir ve kendisine güven verecek vesileleri nasıl elde edebilir! O sadece kaybedenlerden olur.
Meâric 70:29
[İffet: İffetini Koruma Vesileleri]
İffetlerini koruyanlar. Yüce Allah iffeti korumadan söz ediyor ama ne ile koruncağından bahsetmiyor. İffeti korumak, birtakım vesilelerle olur. Birincisi, kişinin kalbine yüce Allah'ın azametini ve heybetini yerleştirmesi, böylece âhirette vereceği cezadan korkmasıdır. İkincisi, Cenâb-ı Hakk'ın kulun iffetli olmasına vesile olarak kendisine verdiği hür kadınla evlenme ve câriye edinme imkânıdır. Bunlar kişinin zina etmesine engel olur ve ırzı korunmuş bulunur. Üçüncüsü kişinin oruç tutmak süretiyle karnını aç bırakmasıdır. Nitekim Hz. Peygamber, bir hadislerinde şöyle buyurur: “Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun, zira oruç, kişinin şehvetini azaltır”. Dördüncüsü, kadınlara bakmamak, onlarla baş başa kalmamak, günahkâr ve şüpheli kimselerle düşüp kalkmamaktır.
Meâric 70:30
Ancak eşleri ve câriyeleri bunun dışında olup bundan dolayı kınanmazlar. Şayet Cenâb-ı Hak “bundan dolayı kınanmazlar” buyurmasaydı biz yine de bu hükmü, yani onların kınanmayacağını, “ancak eşleri ve câriyeleri bunun dışında olup” meâlindeki cümleden çıkarırdık. Zira Allah Teâlâ, onların mâlik oldukları câriyelerle, nikâh mülkiyeti ellerinde bulunan eşlerinden yararlanmalarını mübah kılmıştır. Kayıtsız bir şekilde mübah olan bir şeyi kullanmaktan ötürü kınama gelmesi caiz değildir. Fakat bu ifadenin içerdiği bazı nükteler vardır: Onlardan biri şudur: Bazı kimseler eşlerinden (milk-i nikâh) ve câriyelerinden (milk-i yemin) yararlanmayı haram kabul eder. Cenâb-ı Hak da onlara, peygamberlere iman etmeyi benimseyenlerin kınanamayacaklarını, böylelerin sadece peygamberliği inkâr eden Dualistlerin ve Brahmanların kınadıklarını haber veriyor. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Onlar, kadınları kendileri için daha hayırlı olan oruç ve Allaha yaklaştıran çeşitli ibadetlerle kadınlara cinsel ilişkiyi yasaklasalar bile başkasını Allaha itaat etmekten alıkoyan kimsenin kınandığı gibi kınanmazlar. Ama onlar eşleri ve câriyelerinden yararlandıkları halde zinaya müptela olurlarsa kınanırlar.
Meâric 70:31
Ama kim bunun ötesine geçmeye kalkışırsa böyleleri sınırı aşanların tâ kendileridir. Âyette geçen “âdün” kelimesinin müfredi olan “âdi”, aslında zâlim demektir. Biri başkasına zulmettiği zaman bu, fulânun alâ fulânin” cümlesi ile ifade edilir. Âyette sözü edilen kimselerin haddi aşmaları, nefislerine zulmetmeleri ve onları izin verilmeyen yere koymalarından dolayıdır. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Onlar haddi aşmışlardır, çünkü helâlden harama geçmişlerdir. Bu âyet-i kerime müta nikâhının haram olduğunun delilidir, çünkü Allah Teâlâ, eşinden ve câriyesinden öteye geçmek isteyenlerin taşkın ve haddi aşan kimseler olduklarını haber vermektedir.
Meâric 70:32
[Emanet Kavramı]
Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler. Emanet iki çeşittir; birincisi Aziz ve Celil olan Allah'ın kullarına emanet ettiği onların üzerindeki hakları. İkincisi ise kulların birbirine emanet ettikleri haklar ve aralarında cereyan eden alacak-verecek, adak ve başka şeylere dair söz vermeleridir. Bu “emanet” kavramına kul ile Rabb'i, kul ile kul arasındaki bütün emanetler, ayrıca onlardan alınan bütün ahitler girer. Buna, “(Ey iman edenler!) Sözleşmeleri yerine getirin” meâlindeki âyeti örnek verebiliriz. Bu âyette geçen “uküd” kelimesi, “ahitler” olarak tevil edilmiş ve sonra açıklama cümlesi olarak şu meâlle başlayan âyetle açıklanmıştır: “Eğer namazı dosdoğru kılarsanız””; bir de ahdettiğimiz kişilere verdiğimiz sözler. Bütün bunlar, âyete dâhildir. “Emanet” mânası “ahd”a, “ahd” mânası da “emanet'e dâhil olabilir; aralarında anlam farkının bulunması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
“Şahitliklerini dosdoğru yapanlar?”
Şahitliklerini dosdoğru yapanlar. Yani “Adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun” meâlindeki âyette ifadesini bulduğu üzere şahitliklerini Allah için yapanlar; yahut da üzerlerindeki şahitlik yükümlülügünü gerçeğe uygun olarak yerine getirenler; bunun neticesi olarak şahitliklerini severek veya sevmeyerek, kendilerine zarar versin veya vermesin gerçeğe uygun olarak yaparlar.
Meâric 70:33
[Emanet Kavramı]
Emanetlerine ve ahitlerine riayet edenler. Emanet iki çeşittir; birincisi Aziz ve Celil olan Allah'ın kullarına emanet ettiği onların üzerindeki hakları. İkincisi ise kulların birbirine emanet ettikleri haklar ve aralarında cereyan eden alacak-verecek, adak ve başka şeylere dair söz vermeleridir. Bu “emanet” kavramına kul ile Rabb'i, kul ile kul arasındaki bütün emanetler, ayrıca onlardan alınan bütün ahitler girer. Buna, “(Ey iman edenler!) Sözleşmeleri yerine getirin” meâlindeki âyeti örnek verebiliriz. Bu âyette geçen “uküd” kelimesi, “ahitler” olarak tevil edilmiş ve sonra açıklama cümlesi olarak şu meâlle başlayan âyetle açıklanmıştır: “Eğer namazı dosdoğru kılarsanız””; bir de ahdettiğimiz kişilere verdiğimiz sözler. Bütün bunlar, âyete dâhildir. “Emanet” mânası “ahd”a, “ahd” mânası da “emanet'e dâhil olabilir; aralarında anlam farkının bulunması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
“Şahitliklerini dosdoğru yapanlar?”
Şahitliklerini dosdoğru yapanlar. Yani “Adaletten asla ayrılmayan, Allah için şahitlik eden kimseler olun” meâlindeki âyette ifadesini bulduğu üzere şahitliklerini Allah için yapanlar; yahut da üzerlerindeki şahitlik yükümlülügünü gerçeğe uygun olarak yerine getirenler; bunun neticesi olarak şahitliklerini severek veya sevmeyerek, kendilerine zarar versin veya vermesin gerçeğe uygun olarak yaparlar.
Meâric 70:34
34. Namazlarının titizlikle yerine getirenler Namazların gereklerini titizlikle yerine getirenler. Namazı yerine getirmek demek onu vaktinde ve şartlarına uygun olarak kılmak demektir. Onları namazlarını korumaya sevkeden şebep Allah'tan korkmalarıdır. Namaz kılmak, günahlarına kefaret yapılınca günahlarını örtmek için onu eda etmeye teşvik edilmişlerdir.
35. “İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar”
[Cennet: Orada Ağırlanacak Olanlar]
İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar. Âyette, cennetlerde ağırlananların bunlar olduklarına dair beyan vardır. Ebü Bekir el-Esamm'ın şöyle dediği rivaП yet edilir: Bu âyette, (Jnamaza devam etme, mallarındaki belli hakkı tanıma, âhiret gününü tasdik etme vb. türden bu sürede sözü edilen hükümleri tasdik eden kimselerin cennetlerde ağırlanacaklarının delili vardır. Bir de, günah işleyip bundan dönen ve tövbe eden kimse. Bu iki gruptan başkaları cennette ağırlanmayı hak etmemiştir. Ebü Bekir el-Esamm'ın cennette ağırlanacak olanlara dair belirttiği iki sınıf, onun dediği gibidir. Ama bir üçüncü sınıf daha vardır, onlar mümin olup günah işleyen ve ondan tövbe etmeyen kimselerdir. Söz konusu ağırlanma, bunlar için de yüce Allah'ın affı, lütfu ve ihsanı ile umulur. Niteliği bundan ibaret olan kimseler için Allah'ın lütfundan ümit kesilmez. Aksine affa uğrayacakları umulur, O'nun lütfuf ve ihsanı da beklenir.
Meâric 70:35
34. Namazlarının titizlikle yerine getirenler Namazların gereklerini titizlikle yerine getirenler. Namazı yerine getirmek demek onu vaktinde ve şartlarına uygun olarak kılmak demektir. Onları namazlarını korumaya sevkeden şebep Allah'tan korkmalarıdır. Namaz kılmak, günahlarına kefaret yapılınca günahlarını örtmek için onu eda etmeye teşvik edilmişlerdir.
35. “İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar”
[Cennet: Orada Ağırlanacak Olanlar]
İşte bunlar cennetlerde ağırlanırlar. Âyette, cennetlerde ağırlananların bunlar olduklarına dair beyan vardır. Ebü Bekir el-Esamm'ın şöyle dediği rivaП yet edilir: Bu âyette, (Jnamaza devam etme, mallarındaki belli hakkı tanıma, âhiret gününü tasdik etme vb. türden bu sürede sözü edilen hükümleri tasdik eden kimselerin cennetlerde ağırlanacaklarının delili vardır. Bir de, günah işleyip bundan dönen ve tövbe eden kimse. Bu iki gruptan başkaları cennette ağırlanmayı hak etmemiştir. Ebü Bekir el-Esamm'ın cennette ağırlanacak olanlara dair belirttiği iki sınıf, onun dediği gibidir. Ama bir üçüncü sınıf daha vardır, onlar mümin olup günah işleyen ve ondan tövbe etmeyen kimselerdir. Söz konusu ağırlanma, bunlar için de yüce Allah'ın affı, lütfu ve ihsanı ile umulur. Niteliği bundan ibaret olan kimseler için Allah'ın lütfundan ümit kesilmez. Aksine affa uğrayacakları umulur, O'nun lütfuf ve ihsanı da beklenir.
Meâric 70:36
36-37. “O inkârcılara ne oluyor ki (inkâr veya alay etmek için) grup grup sağdan soldan sana doğru koşuyorlar.” O inkârcılara ne oluyor ki (inkâr veya alay etmek için) grup grup sağdan soldan sana doğru koşuyorlar. Kökü “ihtâ” olan “muhtıin” kelimesinin yorumu üzerine farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “koşmak”tır derlerken bir kısmı “durmadan bakmak” anlamına geldiğini söylemiştir. Kelimeye “koşmak” anlamını verenlere göre mânası şöyledir: Küfrün önde gelen temsilcileri Hz. Peygambere gider ve ondan Kur'ân dinlerdi. Sonra kendi adamlarına koşar, halkalar halinde oturur ve Resülullah'tan (a.s.) duydukları âyetleri tahrif ederlerdi. Onlar bu yolla anlayışı kıt olanlarının, zayıfların ve arkalarından gelenlerin Allah'a ve resülüne iman etmelerini engellemek için kafalarını karıştırıyorlardı. Durum böyle olduğu takdirde âyetin mânası şöyle olur: Onlara ne oluyor ki sözünü dinlemek için sana doğru koşuyorlar, sonra da sağa ve sola doğru dağılıp senin yalancı olduğunu söylüyorlar. Bir kısmının şöyle demesi gibi: “Bu, düpedüz bir büyüdür”", “Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir”?, “O, Allah hakkında sadece yalanlar düzüp koşan bir adamdır” ve benzerleri. Onların sana dil uzatmakla nefreti hak etmekten ve yüce Allah tarafından helâk edilmeye lâyık olmaktan başka ne gibi menfaatleri vardır? Jİlâhi âyetleri ve mücizeleri gördükten sonra seni tasdik etmekten yüz çevirmekle ne umabilirler? “İhtâ” kökünü “durmadan bakma” şeklinde anlayanlara göre ise âyetin yorumu şöyle olur: Onlar uzakta oturup Resülullah (a.s.) ve ashâbına bakıyor, onu büyücülük yapmakla ve iftira etmekle suçluyor ve o kitabın eskilerin masalları olduğunu söylüyorlardı. Kâfirlerden Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme iftira edip düşmanlık gösteren kâfirlerle hilelerini sürdürüyorlardı. Şayet âyetin mânası bu ise onun yorumu sanki şu ilâhi beyandan ibarettir: Onlara ne oluyor ki sana bakarak uzakta oturuyorlar! Sana indirileni dinleyip faydalanmak için neden sana yaklaşmıyorlar? Fakat onlar sağa sola dağılarak insanların senin bulunduğun yere gelmelerini engelliyorlar. Halbuki kendilerine Kitab'ı ve hikmeti öğretecek birine ihtiyaçları bulunduğunu biliyorlar. Çinkü senin büyüyü ve kâhinliği degil, ilmi ve hikmeti getirdiğini öğrenmeleri için yanlarında ne kitapları var ve ne de öncekilere dair bilgileri. Âyetin mânası bu doğrultuda olduğu takdirde kendilerine yönelik azarlama, dinlemeyi terketmelerine dairdir, şayet ilk sebep doğrultusunda ise kınama tahrif ve değiştirmeye kalkışmaktan dolayı olur. En doğrusunu Allah bilir.
38. “Üstelik bir de onlardan her biri nimetler cennetine yerleştirileceğini mi umuyor?”
Üstelik bir de onlardan her biri nimetler cennetine yerleştirileceğini mi umuyor? “Eyatmau” kelimesinin başındaki hemze bir istifham harfidir. Daha öncede anlattığımız üzere soru harfi anlamayan için bir yükümlülük gerektirir. Âlimler yükümlülüğün ne olabileceği noktasında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazılarına göre söz konusu cümlenin mânası şöyledir: Onlardan hiçbiri putlara tapmakla nimet cennetine konulacağını ummuş olamaz, çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi, cenneti ve cehennemi inkâr ediyor. Bununla birlikte herhangi bir şey beklemedikleri ve nihayetinde bundan bir netice ummadıkları halde putlara yardım ediyor ve boyun eğiyorlar. [ ]Bu ilâhi beyanda müminleri Resülullah'a (s.a.) yardım etmeye teşvik vardır. Zira onlar Resülullah'a (s.a.) yardımda ve Allah'a ibadette bulunmaları sayesinde Allah'tan cennete girmeyi, ağırlanmayı ve cehennemden kurtulmayı beklerler. Allah Teâlâ da âdeta şöyle buyuruyor: Onlar, nihayetinde herhangi bir şeyi elde edeceklerini ummadığı ve hiçbir şeyden de korkmadığı halde putlara yardım ediyor. Buna göre siz Resülullah'a (a.s.) yardım etmeye daha lâyıksınız, çünkü ona yardım ederek cennete ulaşmayı ve içine girmeyi umuyorsunuz. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları ise âyeti onların hiçbir şey ummamaları değil, ummaları şeklinde yorumlamıştır. Onlar Rab'lerine dönerlerse cennete gireceklerini ve nimetine ereceklerini umuyorlardı. Çünkü dünya nimeti ve onun genişliği açısından müslümanlara eşit olunca âhiret nimeti bakımından da eşit olacaklarını zannediyorlardı. Nitekim onların bu düşüncelerini yüce Allah şöyle haber vermiştir: “Dönüp Rabb'ime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel nimetler bulunduğundan eminim”, “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi eşit olarak yapacağımızı mı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!” Evet, kâfirlerin beklentisi böyledir: Rab'lerine dönseler O'nun yanında en hayırlı bir hayatı bulacaklarmış.
---
Dipnotlar:
f“ Herhalde müfessir şu meâldeki âyete işaret ediyor: “İçlerinden inkâr edenler ‘Bu düpedüz bir büyü! demişlerdi”.
Meâric 70:37
36-37. “O inkârcılara ne oluyor ki (inkâr veya alay etmek için) grup grup sağdan soldan sana doğru koşuyorlar.” O inkârcılara ne oluyor ki (inkâr veya alay etmek için) grup grup sağdan soldan sana doğru koşuyorlar. Kökü “ihtâ” olan “muhtıin” kelimesinin yorumu üzerine farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “koşmak”tır derlerken bir kısmı “durmadan bakmak” anlamına geldiğini söylemiştir. Kelimeye “koşmak” anlamını verenlere göre mânası şöyledir: Küfrün önde gelen temsilcileri Hz. Peygambere gider ve ondan Kur'ân dinlerdi. Sonra kendi adamlarına koşar, halkalar halinde oturur ve Resülullah'tan (a.s.) duydukları âyetleri tahrif ederlerdi. Onlar bu yolla anlayışı kıt olanlarının, zayıfların ve arkalarından gelenlerin Allah'a ve resülüne iman etmelerini engellemek için kafalarını karıştırıyorlardı. Durum böyle olduğu takdirde âyetin mânası şöyle olur: Onlara ne oluyor ki sözünü dinlemek için sana doğru koşuyorlar, sonra da sağa ve sola doğru dağılıp senin yalancı olduğunu söylüyorlar. Bir kısmının şöyle demesi gibi: “Bu, düpedüz bir büyüdür”", “Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir”?, “O, Allah hakkında sadece yalanlar düzüp koşan bir adamdır” ve benzerleri. Onların sana dil uzatmakla nefreti hak etmekten ve yüce Allah tarafından helâk edilmeye lâyık olmaktan başka ne gibi menfaatleri vardır? Jİlâhi âyetleri ve mücizeleri gördükten sonra seni tasdik etmekten yüz çevirmekle ne umabilirler? “İhtâ” kökünü “durmadan bakma” şeklinde anlayanlara göre ise âyetin yorumu şöyle olur: Onlar uzakta oturup Resülullah (a.s.) ve ashâbına bakıyor, onu büyücülük yapmakla ve iftira etmekle suçluyor ve o kitabın eskilerin masalları olduğunu söylüyorlardı. Kâfirlerden Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme iftira edip düşmanlık gösteren kâfirlerle hilelerini sürdürüyorlardı. Şayet âyetin mânası bu ise onun yorumu sanki şu ilâhi beyandan ibarettir: Onlara ne oluyor ki sana bakarak uzakta oturuyorlar! Sana indirileni dinleyip faydalanmak için neden sana yaklaşmıyorlar? Fakat onlar sağa sola dağılarak insanların senin bulunduğun yere gelmelerini engelliyorlar. Halbuki kendilerine Kitab'ı ve hikmeti öğretecek birine ihtiyaçları bulunduğunu biliyorlar. Çinkü senin büyüyü ve kâhinliği degil, ilmi ve hikmeti getirdiğini öğrenmeleri için yanlarında ne kitapları var ve ne de öncekilere dair bilgileri. Âyetin mânası bu doğrultuda olduğu takdirde kendilerine yönelik azarlama, dinlemeyi terketmelerine dairdir, şayet ilk sebep doğrultusunda ise kınama tahrif ve değiştirmeye kalkışmaktan dolayı olur. En doğrusunu Allah bilir.
38. “Üstelik bir de onlardan her biri nimetler cennetine yerleştirileceğini mi umuyor?”
Üstelik bir de onlardan her biri nimetler cennetine yerleştirileceğini mi umuyor? “Eyatmau” kelimesinin başındaki hemze bir istifham harfidir. Daha öncede anlattığımız üzere soru harfi anlamayan için bir yükümlülük gerektirir. Âlimler yükümlülüğün ne olabileceği noktasında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazılarına göre söz konusu cümlenin mânası şöyledir: Onlardan hiçbiri putlara tapmakla nimet cennetine konulacağını ummuş olamaz, çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi, cenneti ve cehennemi inkâr ediyor. Bununla birlikte herhangi bir şey beklemedikleri ve nihayetinde bundan bir netice ummadıkları halde putlara yardım ediyor ve boyun eğiyorlar. [ ]Bu ilâhi beyanda müminleri Resülullah'a (s.a.) yardım etmeye teşvik vardır. Zira onlar Resülullah'a (s.a.) yardımda ve Allah'a ibadette bulunmaları sayesinde Allah'tan cennete girmeyi, ağırlanmayı ve cehennemden kurtulmayı beklerler. Allah Teâlâ da âdeta şöyle buyuruyor: Onlar, nihayetinde herhangi bir şeyi elde edeceklerini ummadığı ve hiçbir şeyden de korkmadığı halde putlara yardım ediyor. Buna göre siz Resülullah'a (a.s.) yardım etmeye daha lâyıksınız, çünkü ona yardım ederek cennete ulaşmayı ve içine girmeyi umuyorsunuz. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları ise âyeti onların hiçbir şey ummamaları değil, ummaları şeklinde yorumlamıştır. Onlar Rab'lerine dönerlerse cennete gireceklerini ve nimetine ereceklerini umuyorlardı. Çünkü dünya nimeti ve onun genişliği açısından müslümanlara eşit olunca âhiret nimeti bakımından da eşit olacaklarını zannediyorlardı. Nitekim onların bu düşüncelerini yüce Allah şöyle haber vermiştir: “Dönüp Rabb'ime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel nimetler bulunduğundan eminim”, “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi eşit olarak yapacağımızı mı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!” Evet, kâfirlerin beklentisi böyledir: Rab'lerine dönseler O'nun yanında en hayırlı bir hayatı bulacaklarmış.
---
Dipnotlar:
f“ Herhalde müfessir şu meâldeki âyete işaret ediyor: “İçlerinden inkâr edenler ‘Bu düpedüz bir büyü! demişlerdi”.
Meâric 70:38
36-37. “O inkârcılara ne oluyor ki (inkâr veya alay etmek için) grup grup sağdan soldan sana doğru koşuyorlar.” O inkârcılara ne oluyor ki (inkâr veya alay etmek için) grup grup sağdan soldan sana doğru koşuyorlar. Kökü “ihtâ” olan “muhtıin” kelimesinin yorumu üzerine farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “koşmak”tır derlerken bir kısmı “durmadan bakmak” anlamına geldiğini söylemiştir. Kelimeye “koşmak” anlamını verenlere göre mânası şöyledir: Küfrün önde gelen temsilcileri Hz. Peygambere gider ve ondan Kur'ân dinlerdi. Sonra kendi adamlarına koşar, halkalar halinde oturur ve Resülullah'tan (a.s.) duydukları âyetleri tahrif ederlerdi. Onlar bu yolla anlayışı kıt olanlarının, zayıfların ve arkalarından gelenlerin Allah'a ve resülüne iman etmelerini engellemek için kafalarını karıştırıyorlardı. Durum böyle olduğu takdirde âyetin mânası şöyle olur: Onlara ne oluyor ki sözünü dinlemek için sana doğru koşuyorlar, sonra da sağa ve sola doğru dağılıp senin yalancı olduğunu söylüyorlar. Bir kısmının şöyle demesi gibi: “Bu, düpedüz bir büyüdür”", “Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir”?, “O, Allah hakkında sadece yalanlar düzüp koşan bir adamdır” ve benzerleri. Onların sana dil uzatmakla nefreti hak etmekten ve yüce Allah tarafından helâk edilmeye lâyık olmaktan başka ne gibi menfaatleri vardır? Jİlâhi âyetleri ve mücizeleri gördükten sonra seni tasdik etmekten yüz çevirmekle ne umabilirler? “İhtâ” kökünü “durmadan bakma” şeklinde anlayanlara göre ise âyetin yorumu şöyle olur: Onlar uzakta oturup Resülullah (a.s.) ve ashâbına bakıyor, onu büyücülük yapmakla ve iftira etmekle suçluyor ve o kitabın eskilerin masalları olduğunu söylüyorlardı. Kâfirlerden Resülullah sallallâhu aleyhi ve selleme iftira edip düşmanlık gösteren kâfirlerle hilelerini sürdürüyorlardı. Şayet âyetin mânası bu ise onun yorumu sanki şu ilâhi beyandan ibarettir: Onlara ne oluyor ki sana bakarak uzakta oturuyorlar! Sana indirileni dinleyip faydalanmak için neden sana yaklaşmıyorlar? Fakat onlar sağa sola dağılarak insanların senin bulunduğun yere gelmelerini engelliyorlar. Halbuki kendilerine Kitab'ı ve hikmeti öğretecek birine ihtiyaçları bulunduğunu biliyorlar. Çinkü senin büyüyü ve kâhinliği degil, ilmi ve hikmeti getirdiğini öğrenmeleri için yanlarında ne kitapları var ve ne de öncekilere dair bilgileri. Âyetin mânası bu doğrultuda olduğu takdirde kendilerine yönelik azarlama, dinlemeyi terketmelerine dairdir, şayet ilk sebep doğrultusunda ise kınama tahrif ve değiştirmeye kalkışmaktan dolayı olur. En doğrusunu Allah bilir.
38. “Üstelik bir de onlardan her biri nimetler cennetine yerleştirileceğini mi umuyor?”
Üstelik bir de onlardan her biri nimetler cennetine yerleştirileceğini mi umuyor? “Eyatmau” kelimesinin başındaki hemze bir istifham harfidir. Daha öncede anlattığımız üzere soru harfi anlamayan için bir yükümlülük gerektirir. Âlimler yükümlülüğün ne olabileceği noktasında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazılarına göre söz konusu cümlenin mânası şöyledir: Onlardan hiçbiri putlara tapmakla nimet cennetine konulacağını ummuş olamaz, çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi, cenneti ve cehennemi inkâr ediyor. Bununla birlikte herhangi bir şey beklemedikleri ve nihayetinde bundan bir netice ummadıkları halde putlara yardım ediyor ve boyun eğiyorlar. [ ]Bu ilâhi beyanda müminleri Resülullah'a (s.a.) yardım etmeye teşvik vardır. Zira onlar Resülullah'a (s.a.) yardımda ve Allah'a ibadette bulunmaları sayesinde Allah'tan cennete girmeyi, ağırlanmayı ve cehennemden kurtulmayı beklerler. Allah Teâlâ da âdeta şöyle buyuruyor: Onlar, nihayetinde herhangi bir şeyi elde edeceklerini ummadığı ve hiçbir şeyden de korkmadığı halde putlara yardım ediyor. Buna göre siz Resülullah'a (a.s.) yardım etmeye daha lâyıksınız, çünkü ona yardım ederek cennete ulaşmayı ve içine girmeyi umuyorsunuz. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları ise âyeti onların hiçbir şey ummamaları değil, ummaları şeklinde yorumlamıştır. Onlar Rab'lerine dönerlerse cennete gireceklerini ve nimetine ereceklerini umuyorlardı. Çünkü dünya nimeti ve onun genişliği açısından müslümanlara eşit olunca âhiret nimeti bakımından da eşit olacaklarını zannediyorlardı. Nitekim onların bu düşüncelerini yüce Allah şöyle haber vermiştir: “Dönüp Rabb'ime varacak olsam bile, O'nun huzurunda benim için güzel nimetler bulunduğundan eminim”, “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi eşit olarak yapacağımızı mı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!” Evet, kâfirlerin beklentisi böyledir: Rab'lerine dönseler O'nun yanında en hayırlı bir hayatı bulacaklarmış.
---
Dipnotlar:
f“ Herhalde müfessir şu meâldeki âyete işaret ediyor: “İçlerinden inkâr edenler ‘Bu düpedüz bir büyü! demişlerdi”.
Meâric 70:39
39. “Asla! Biz onları, şu bildikleri şeyden Asla! Biz onları, şu bildikleri şeyden yaratmışızdır. “Kellâ”, yukarıdan itibaren yaptığımız tevile göre onların inançlarını ret ve umutlarını kesme anlamına gelir. Yüce Allah, “kellâ” buyurdu, yani onlar oraya asla giremezler. Aziz ve Celil olan Allah bundan sonra sözüne yeniden başlayarak “Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri nesneden yarattık” buyurmuştur. Yaptığımız birinci tevile göre “kellâ” gerçekten onlar ummuş olamazlar. Sonra yüce Allah, “Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildiği nesneden” yani şu döllenmiş yumurtalardan “yarattık” şeklinde yeni bir cümleyi başlatmıştır. Bu beyanı ile onlara yönelik nimetlerinin büyüklüğünü ve lütfunu hatırlatmış; onları döllenmiş yumurtadan çıkarmış, bir halden bir başka hale getirmiş ve sonunda tastamam bir insan biçimi vermiştir, tâ ki onları başı boş bırakmayacağını, aksine imtihan edeceğini ve lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmelerini isteyeceğini, bunun da peygamberleri tasdik etmeyi gerektirdiğini bilsinler. Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk'ın kudretine ve hükümranlığına dikkat çekilmekte ve onların dünyaya geldikleri ilk anlarda ne kadar zayıf oldukları hatırlatılmaktadır. Tâ ki kendilerini yaratan gücün onları yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kâdir olduğunu anlasınlar. En doğrusunu Allah bilir.
40-41. “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter, kimse bizim önümüze geçeDoğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim ki. Doğuların ve batıların anılması, göklerin ve yerin anılması demektir; bunların belirtilmesi de göklerde ve yerlerde bulunanların anılması demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Bütün mahlükatın Rabb'ine yemin ederim” Bu durumda “lâ” harfi cümlede zâit olup sözü edilen hususta yemini pekiştirmek için ifade edilmiş olur. Buna göre mâna “muhakkak yemin ederim” şeklini alır. Öte yandan bu yemin Allah tarafından yapılınca “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim” yerine “Kendime yemin ederim” şeklinde olmalıydı. Arap dilinde alışılagelen duruma göre ifadenin zâhiri budur. Fakat burada birkaç ihtimal söz konusudur. Birincisi, yeminin Hz. Peygamber tarafından yapılmış olmasıdır. Sanki Allah Teâlâ ona kendi adına nasıl yemin edeceğini öğretmemiş ve şöyle demiştir: Ey Muhammed! De ki: “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim Ki. Şayet bu yemin, Cenâb-ı Hak tarafından yapılan bir yemin ise bu durumda da iki açıdan doğrudur. Birinci açıklama tarzına göre cümlede gizli bir zamir vardır ve sanki yüce Allah şöyle demektedir: “Kendime yemin ederim ve ben doğuların ve batıların Rabb'iyim” İkinci açıklamaya göre bu yemin Allah tarafından yapılmakta ise muhatap kipiyle doğru olduğu gibi gaib kipiyle 124 TE'VİLAÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ de doğru olur. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın şahitleridir, O ise mahlükatın şahidi değildir. Onun için ifade bir kez gaibe hitap ediliyor gibi, bir kez de karşıdaki kişiye hitap ediliyor gibi söylenir. Bu tür kullanım dilin bilinen geleneğinde vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Âyet, göklerin ve yerlerin mâlikinin, düzenleyicisi ve yöneticisinin tek olduğunu göstermektedir, şayet böyle olmasaydı göklerin mâliki güneşin, ayın ve yıldızların yerde bulunanlara fayda vermesine engel olurdu. [ ] karşılık yeryüzünün miâliki de Göğün Meliki'nin doğuya gitmesine mani olurdu. Öte yandan doğan ve batan güneş yaratıldığı andan beri işleyen düzene uygun olarak hep aynı şekilde cereyan etmektedir, bu konuda hiçbir değişiklik ve bozulma olmamıştır. Bu alanda Cenâb-ı Hakk'ın herhangi bir ortağı olsaydı sözü edilen hususlarda mutlaka bir değişiklik olurdu. Şu halde, göklerin ve yerin idaresi ve hükümranlıklarının düzenlenmesi tek Allah'a racidir.
Onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Yeminin konusu budur. Bu cümle ile onlardaki kötü hali iyisi ile değiştirmeye gücümüz yeter ve böylece onların kötü hallerini iyiye tebdil edebiliriz demektir; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Eğer Rabb'in dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi”. Nitekim O, bunu yapmıştır, zira onlar müslüman olmuştur. Bu cümle ile onlardan daha hayırlı bir kavim getirmeyi de murat etmiş olabilir.
[Allah'ın Yeni Nesiller Yaratması]
Öte yandan “yerine daha iyisini getirme” iki şekilde açıklanabilir. Birincisine göre bunun ilâhi kudretin dâhilinde bulunmuş olmasıdır. İkincisine göre ise “kudretin “yapma iradesi” mânasına gelmesidir. Birinci ihtimal de kendi içinde iki mânada olur. Bunların birincisi, Mekkeliler'i korkutma mânasında olmak üzere şayet tutumlarından vazgeçmezlerse Cenâb-ı Hak onların yerine Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem açısından daha hayırlı olanları getirmesidir. Bedel, ancak yerine bedel geldiği kişiden sonra gelir. Nitekim Allah "Teâlâ, fiilen onlara bunu yapmıştır: İçlerinden inatçı olanları helâk etmiş ve Resülullah için onların çocuklarını, kendilerinden olan muhacirleri, Resülullah'ı barındıran ve ona yardım eden ensarı getirmiştir. İlk yaklaşıma göre ikinci mâna şöyle olur: Kendilerine peygamber olarak gönderdiklerimizden daha hayırlısını onların yerine getirmeye gücümüz vardı. Çünkü onlar, Arapça metindeki eca” (Jas) kelimesi yanlış noktalanmıştır, doğrusu “пeca” (ass) olmalıdır.
bunun Aziz ve Celil olan Allah'ın kudreti dâhilinde olduğunu, onları yaratanın ve yoktan varedenin Allah olduğunu biliyorlardı. Fakat yüce Allahın onlara peygamber göndermesi ve emirler vermesi onların ihtiyaçları içindi yoksa dünya hükümdarlarında olduğu gibi kendisine dönen bir menfaatten dolayı değildi. Fakat Allah Teâlâ kendilerini kurtarmaya çabalasınlar diye onlara emirler vermiş ve boyunlarını cehennem ateşinden kurtarsınlar diye yasaklar koymuştur. Böylece iman etmedikleri için onlara üzülen Hz. Peygamber'in kalbini yatıştırmıştır.
Mânasını tahlil etmeye çalıştığımız ilâhi kudretin ikinci yaklaşımı “kudret” kelimesinin özellikle “fiil iradesi” mânasında olmasıdır. Zira bazan “kudret” kelimesi belirtilir, ama kinâye yoluyla “fiil?” kastedilebilir, çünkü kudret fiilin sebebidir. Bu hususun, günlük hayatta da benzeri vardır: Meselâ kişi başkasından herhangi bir fiili yapmasını ister. O da “gücüm ve kudretim yetmez” der; aslında ona “yapmıyorum” demek ister. “Rabb'in bize gökten bir sofra indirebilir mi?” meâlindeki ilâhi beyan da bu doğrultudadır, yani “Rabb'in bunu yapar mı?” demektir. Benzer şekilde “innâ lekâdirün” ú) cümlesinin tevili de böyledir, yani “biz bunların yerine Resülullah'a daha hayırlı olanları yaparız” Maпa böyle olduğu takdirde ifade, Cenâb-ı Hakk'ın Resülullaha (a.s.) hoşnut olacağı sahâbiler vereceğine dair bir müjde içermiş olur, ayrıca ona kendisini yalancı sayanlara karşı zafer sağlanacağına dair haber de içerir. Ayrıca aynı ifadede Hz. Peygambere, ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar tuzak ve hilelerinin işlemeyeceğinin de haberi vardır. Bir de söz konusu beyanda, Resülullah'a yüce Allah'ın onlardan intikam alacağı ve azapla cezalandıracağının bildirilmesi mevcuttur. Allaha hamdolsun ki -bütün güç ve kudret Allaha aittir- Cenâb-ı Hak, bunların tamamını yapmıştır: Allah Teâlâ Mekkelilerin yerine Medineliler'i getirmiştir; onlar Mekkeliler'den daha hayırlıydı, çünkü Mekkeliler, Resülullah'ın karşısında, Medineliler yanında yer almıştır, dolayısıyla onlar daha hayırlıydı.
Kimse bizim önümüze geçemez. “Mesbük” mağlup demektir. Yüce Allah sanki şöyle buyurmuştur: Bu konuda kimse bizim önümüze geçemez, bizi kimse aciz bırakamaz, dilediğimizi yapmaktan kimse bizi alıkoyamaz.
DİEZ SİNEK sS 251; erip yerme gat
Meâric 70:40
39. “Asla! Biz onları, şu bildikleri şeyden Asla! Biz onları, şu bildikleri şeyden yaratmışızdır. “Kellâ”, yukarıdan itibaren yaptığımız tevile göre onların inançlarını ret ve umutlarını kesme anlamına gelir. Yüce Allah, “kellâ” buyurdu, yani onlar oraya asla giremezler. Aziz ve Celil olan Allah bundan sonra sözüne yeniden başlayarak “Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri nesneden yarattık” buyurmuştur. Yaptığımız birinci tevile göre “kellâ” gerçekten onlar ummuş olamazlar. Sonra yüce Allah, “Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildiği nesneden” yani şu döllenmiş yumurtalardan “yarattık” şeklinde yeni bir cümleyi başlatmıştır. Bu beyanı ile onlara yönelik nimetlerinin büyüklüğünü ve lütfunu hatırlatmış; onları döllenmiş yumurtadan çıkarmış, bir halden bir başka hale getirmiş ve sonunda tastamam bir insan biçimi vermiştir, tâ ki onları başı boş bırakmayacağını, aksine imtihan edeceğini ve lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmelerini isteyeceğini, bunun da peygamberleri tasdik etmeyi gerektirdiğini bilsinler. Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk'ın kudretine ve hükümranlığına dikkat çekilmekte ve onların dünyaya geldikleri ilk anlarda ne kadar zayıf oldukları hatırlatılmaktadır. Tâ ki kendilerini yaratan gücün onları yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kâdir olduğunu anlasınlar. En doğrusunu Allah bilir.
40-41. “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter, kimse bizim önümüze geçeDoğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim ki. Doğuların ve batıların anılması, göklerin ve yerin anılması demektir; bunların belirtilmesi de göklerde ve yerlerde bulunanların anılması demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Bütün mahlükatın Rabb'ine yemin ederim” Bu durumda “lâ” harfi cümlede zâit olup sözü edilen hususta yemini pekiştirmek için ifade edilmiş olur. Buna göre mâna “muhakkak yemin ederim” şeklini alır. Öte yandan bu yemin Allah tarafından yapılınca “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim” yerine “Kendime yemin ederim” şeklinde olmalıydı. Arap dilinde alışılagelen duruma göre ifadenin zâhiri budur. Fakat burada birkaç ihtimal söz konusudur. Birincisi, yeminin Hz. Peygamber tarafından yapılmış olmasıdır. Sanki Allah Teâlâ ona kendi adına nasıl yemin edeceğini öğretmemiş ve şöyle demiştir: Ey Muhammed! De ki: “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim Ki. Şayet bu yemin, Cenâb-ı Hak tarafından yapılan bir yemin ise bu durumda da iki açıdan doğrudur. Birinci açıklama tarzına göre cümlede gizli bir zamir vardır ve sanki yüce Allah şöyle demektedir: “Kendime yemin ederim ve ben doğuların ve batıların Rabb'iyim” İkinci açıklamaya göre bu yemin Allah tarafından yapılmakta ise muhatap kipiyle doğru olduğu gibi gaib kipiyle 124 TE'VİLAÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ de doğru olur. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın şahitleridir, O ise mahlükatın şahidi değildir. Onun için ifade bir kez gaibe hitap ediliyor gibi, bir kez de karşıdaki kişiye hitap ediliyor gibi söylenir. Bu tür kullanım dilin bilinen geleneğinde vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Âyet, göklerin ve yerlerin mâlikinin, düzenleyicisi ve yöneticisinin tek olduğunu göstermektedir, şayet böyle olmasaydı göklerin mâliki güneşin, ayın ve yıldızların yerde bulunanlara fayda vermesine engel olurdu. [ ] karşılık yeryüzünün miâliki de Göğün Meliki'nin doğuya gitmesine mani olurdu. Öte yandan doğan ve batan güneş yaratıldığı andan beri işleyen düzene uygun olarak hep aynı şekilde cereyan etmektedir, bu konuda hiçbir değişiklik ve bozulma olmamıştır. Bu alanda Cenâb-ı Hakk'ın herhangi bir ortağı olsaydı sözü edilen hususlarda mutlaka bir değişiklik olurdu. Şu halde, göklerin ve yerin idaresi ve hükümranlıklarının düzenlenmesi tek Allah'a racidir.
Onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Yeminin konusu budur. Bu cümle ile onlardaki kötü hali iyisi ile değiştirmeye gücümüz yeter ve böylece onların kötü hallerini iyiye tebdil edebiliriz demektir; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Eğer Rabb'in dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi”. Nitekim O, bunu yapmıştır, zira onlar müslüman olmuştur. Bu cümle ile onlardan daha hayırlı bir kavim getirmeyi de murat etmiş olabilir.
[Allah'ın Yeni Nesiller Yaratması]
Öte yandan “yerine daha iyisini getirme” iki şekilde açıklanabilir. Birincisine göre bunun ilâhi kudretin dâhilinde bulunmuş olmasıdır. İkincisine göre ise “kudretin “yapma iradesi” mânasına gelmesidir. Birinci ihtimal de kendi içinde iki mânada olur. Bunların birincisi, Mekkeliler'i korkutma mânasında olmak üzere şayet tutumlarından vazgeçmezlerse Cenâb-ı Hak onların yerine Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem açısından daha hayırlı olanları getirmesidir. Bedel, ancak yerine bedel geldiği kişiden sonra gelir. Nitekim Allah "Teâlâ, fiilen onlara bunu yapmıştır: İçlerinden inatçı olanları helâk etmiş ve Resülullah için onların çocuklarını, kendilerinden olan muhacirleri, Resülullah'ı barındıran ve ona yardım eden ensarı getirmiştir. İlk yaklaşıma göre ikinci mâna şöyle olur: Kendilerine peygamber olarak gönderdiklerimizden daha hayırlısını onların yerine getirmeye gücümüz vardı. Çünkü onlar, Arapça metindeki eca” (Jas) kelimesi yanlış noktalanmıştır, doğrusu “пeca” (ass) olmalıdır.
bunun Aziz ve Celil olan Allah'ın kudreti dâhilinde olduğunu, onları yaratanın ve yoktan varedenin Allah olduğunu biliyorlardı. Fakat yüce Allahın onlara peygamber göndermesi ve emirler vermesi onların ihtiyaçları içindi yoksa dünya hükümdarlarında olduğu gibi kendisine dönen bir menfaatten dolayı değildi. Fakat Allah Teâlâ kendilerini kurtarmaya çabalasınlar diye onlara emirler vermiş ve boyunlarını cehennem ateşinden kurtarsınlar diye yasaklar koymuştur. Böylece iman etmedikleri için onlara üzülen Hz. Peygamber'in kalbini yatıştırmıştır.
Mânasını tahlil etmeye çalıştığımız ilâhi kudretin ikinci yaklaşımı “kudret” kelimesinin özellikle “fiil iradesi” mânasında olmasıdır. Zira bazan “kudret” kelimesi belirtilir, ama kinâye yoluyla “fiil?” kastedilebilir, çünkü kudret fiilin sebebidir. Bu hususun, günlük hayatta da benzeri vardır: Meselâ kişi başkasından herhangi bir fiili yapmasını ister. O da “gücüm ve kudretim yetmez” der; aslında ona “yapmıyorum” demek ister. “Rabb'in bize gökten bir sofra indirebilir mi?” meâlindeki ilâhi beyan da bu doğrultudadır, yani “Rabb'in bunu yapar mı?” demektir. Benzer şekilde “innâ lekâdirün” ú) cümlesinin tevili de böyledir, yani “biz bunların yerine Resülullah'a daha hayırlı olanları yaparız” Maпa böyle olduğu takdirde ifade, Cenâb-ı Hakk'ın Resülullaha (a.s.) hoşnut olacağı sahâbiler vereceğine dair bir müjde içermiş olur, ayrıca ona kendisini yalancı sayanlara karşı zafer sağlanacağına dair haber de içerir. Ayrıca aynı ifadede Hz. Peygambere, ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar tuzak ve hilelerinin işlemeyeceğinin de haberi vardır. Bir de söz konusu beyanda, Resülullah'a yüce Allah'ın onlardan intikam alacağı ve azapla cezalandıracağının bildirilmesi mevcuttur. Allaha hamdolsun ki -bütün güç ve kudret Allaha aittir- Cenâb-ı Hak, bunların tamamını yapmıştır: Allah Teâlâ Mekkelilerin yerine Medineliler'i getirmiştir; onlar Mekkeliler'den daha hayırlıydı, çünkü Mekkeliler, Resülullah'ın karşısında, Medineliler yanında yer almıştır, dolayısıyla onlar daha hayırlıydı.
Kimse bizim önümüze geçemez. “Mesbük” mağlup demektir. Yüce Allah sanki şöyle buyurmuştur: Bu konuda kimse bizim önümüze geçemez, bizi kimse aciz bırakamaz, dilediğimizi yapmaktan kimse bizi alıkoyamaz.
DİEZ SİNEK sS 251; erip yerme gat
Meâric 70:41
39. “Asla! Biz onları, şu bildikleri şeyden Asla! Biz onları, şu bildikleri şeyden yaratmışızdır. “Kellâ”, yukarıdan itibaren yaptığımız tevile göre onların inançlarını ret ve umutlarını kesme anlamına gelir. Yüce Allah, “kellâ” buyurdu, yani onlar oraya asla giremezler. Aziz ve Celil olan Allah bundan sonra sözüne yeniden başlayarak “Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildikleri nesneden yarattık” buyurmuştur. Yaptığımız birinci tevile göre “kellâ” gerçekten onlar ummuş olamazlar. Sonra yüce Allah, “Şüphesiz biz onları kendilerinin de bildiği nesneden” yani şu döllenmiş yumurtalardan “yarattık” şeklinde yeni bir cümleyi başlatmıştır. Bu beyanı ile onlara yönelik nimetlerinin büyüklüğünü ve lütfunu hatırlatmış; onları döllenmiş yumurtadan çıkarmış, bir halden bir başka hale getirmiş ve sonunda tastamam bir insan biçimi vermiştir, tâ ki onları başı boş bırakmayacağını, aksine imtihan edeceğini ve lütfettiği nimetlerin şükrünü eda etmelerini isteyeceğini, bunun da peygamberleri tasdik etmeyi gerektirdiğini bilsinler. Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hakk'ın kudretine ve hükümranlığına dikkat çekilmekte ve onların dünyaya geldikleri ilk anlarda ne kadar zayıf oldukları hatırlatılmaktadır. Tâ ki kendilerini yaratan gücün onları yok ettikten sonra tekrar diriltmeye kâdir olduğunu anlasınlar. En doğrusunu Allah bilir.
40-41. “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim ki, onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter, kimse bizim önümüze geçeDoğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim ki. Doğuların ve batıların anılması, göklerin ve yerin anılması demektir; bunların belirtilmesi de göklerde ve yerlerde bulunanların anılması demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Bütün mahlükatın Rabb'ine yemin ederim” Bu durumda “lâ” harfi cümlede zâit olup sözü edilen hususta yemini pekiştirmek için ifade edilmiş olur. Buna göre mâna “muhakkak yemin ederim” şeklini alır. Öte yandan bu yemin Allah tarafından yapılınca “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim” yerine “Kendime yemin ederim” şeklinde olmalıydı. Arap dilinde alışılagelen duruma göre ifadenin zâhiri budur. Fakat burada birkaç ihtimal söz konusudur. Birincisi, yeminin Hz. Peygamber tarafından yapılmış olmasıdır. Sanki Allah Teâlâ ona kendi adına nasıl yemin edeceğini öğretmemiş ve şöyle demiştir: Ey Muhammed! De ki: “Doğuların ve batıların Rabb'ine yemin ederim Ki. Şayet bu yemin, Cenâb-ı Hak tarafından yapılan bir yemin ise bu durumda da iki açıdan doğrudur. Birinci açıklama tarzına göre cümlede gizli bir zamir vardır ve sanki yüce Allah şöyle demektedir: “Kendime yemin ederim ve ben doğuların ve batıların Rabb'iyim” İkinci açıklamaya göre bu yemin Allah tarafından yapılmakta ise muhatap kipiyle doğru olduğu gibi gaib kipiyle 124 TE'VİLAÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ de doğru olur. Çünkü bütün yaratıklar Allah'ın şahitleridir, O ise mahlükatın şahidi değildir. Onun için ifade bir kez gaibe hitap ediliyor gibi, bir kez de karşıdaki kişiye hitap ediliyor gibi söylenir. Bu tür kullanım dilin bilinen geleneğinde vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Âyet, göklerin ve yerlerin mâlikinin, düzenleyicisi ve yöneticisinin tek olduğunu göstermektedir, şayet böyle olmasaydı göklerin mâliki güneşin, ayın ve yıldızların yerde bulunanlara fayda vermesine engel olurdu. [ ] karşılık yeryüzünün miâliki de Göğün Meliki'nin doğuya gitmesine mani olurdu. Öte yandan doğan ve batan güneş yaratıldığı andan beri işleyen düzene uygun olarak hep aynı şekilde cereyan etmektedir, bu konuda hiçbir değişiklik ve bozulma olmamıştır. Bu alanda Cenâb-ı Hakk'ın herhangi bir ortağı olsaydı sözü edilen hususlarda mutlaka bir değişiklik olurdu. Şu halde, göklerin ve yerin idaresi ve hükümranlıklarının düzenlenmesi tek Allah'a racidir.
Onların yerine daha iyilerini getirmeye bizim gücümüz yeter. Yeminin konusu budur. Bu cümle ile onlardaki kötü hali iyisi ile değiştirmeye gücümüz yeter ve böylece onların kötü hallerini iyiye tebdil edebiliriz demektir; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Eğer Rabb'in dileseydi yeryüzünde bulunanların hepsi topluca iman ederdi”. Nitekim O, bunu yapmıştır, zira onlar müslüman olmuştur. Bu cümle ile onlardan daha hayırlı bir kavim getirmeyi de murat etmiş olabilir.
[Allah'ın Yeni Nesiller Yaratması]
Öte yandan “yerine daha iyisini getirme” iki şekilde açıklanabilir. Birincisine göre bunun ilâhi kudretin dâhilinde bulunmuş olmasıdır. İkincisine göre ise “kudretin “yapma iradesi” mânasına gelmesidir. Birinci ihtimal de kendi içinde iki mânada olur. Bunların birincisi, Mekkeliler'i korkutma mânasında olmak üzere şayet tutumlarından vazgeçmezlerse Cenâb-ı Hak onların yerine Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem açısından daha hayırlı olanları getirmesidir. Bedel, ancak yerine bedel geldiği kişiden sonra gelir. Nitekim Allah "Teâlâ, fiilen onlara bunu yapmıştır: İçlerinden inatçı olanları helâk etmiş ve Resülullah için onların çocuklarını, kendilerinden olan muhacirleri, Resülullah'ı barındıran ve ona yardım eden ensarı getirmiştir. İlk yaklaşıma göre ikinci mâna şöyle olur: Kendilerine peygamber olarak gönderdiklerimizden daha hayırlısını onların yerine getirmeye gücümüz vardı. Çünkü onlar, Arapça metindeki eca” (Jas) kelimesi yanlış noktalanmıştır, doğrusu “пeca” (ass) olmalıdır.
bunun Aziz ve Celil olan Allah'ın kudreti dâhilinde olduğunu, onları yaratanın ve yoktan varedenin Allah olduğunu biliyorlardı. Fakat yüce Allahın onlara peygamber göndermesi ve emirler vermesi onların ihtiyaçları içindi yoksa dünya hükümdarlarında olduğu gibi kendisine dönen bir menfaatten dolayı değildi. Fakat Allah Teâlâ kendilerini kurtarmaya çabalasınlar diye onlara emirler vermiş ve boyunlarını cehennem ateşinden kurtarsınlar diye yasaklar koymuştur. Böylece iman etmedikleri için onlara üzülen Hz. Peygamber'in kalbini yatıştırmıştır.
Mânasını tahlil etmeye çalıştığımız ilâhi kudretin ikinci yaklaşımı “kudret” kelimesinin özellikle “fiil iradesi” mânasında olmasıdır. Zira bazan “kudret” kelimesi belirtilir, ama kinâye yoluyla “fiil?” kastedilebilir, çünkü kudret fiilin sebebidir. Bu hususun, günlük hayatta da benzeri vardır: Meselâ kişi başkasından herhangi bir fiili yapmasını ister. O da “gücüm ve kudretim yetmez” der; aslında ona “yapmıyorum” demek ister. “Rabb'in bize gökten bir sofra indirebilir mi?” meâlindeki ilâhi beyan da bu doğrultudadır, yani “Rabb'in bunu yapar mı?” demektir. Benzer şekilde “innâ lekâdirün” ú) cümlesinin tevili de böyledir, yani “biz bunların yerine Resülullah'a daha hayırlı olanları yaparız” Maпa böyle olduğu takdirde ifade, Cenâb-ı Hakk'ın Resülullaha (a.s.) hoşnut olacağı sahâbiler vereceğine dair bir müjde içermiş olur, ayrıca ona kendisini yalancı sayanlara karşı zafer sağlanacağına dair haber de içerir. Ayrıca aynı ifadede Hz. Peygambere, ne kadar çaba harcarlarsa harcasınlar tuzak ve hilelerinin işlemeyeceğinin de haberi vardır. Bir de söz konusu beyanda, Resülullah'a yüce Allah'ın onlardan intikam alacağı ve azapla cezalandıracağının bildirilmesi mevcuttur. Allaha hamdolsun ki -bütün güç ve kudret Allaha aittir- Cenâb-ı Hak, bunların tamamını yapmıştır: Allah Teâlâ Mekkelilerin yerine Medineliler'i getirmiştir; onlar Mekkeliler'den daha hayırlıydı, çünkü Mekkeliler, Resülullah'ın karşısında, Medineliler yanında yer almıştır, dolayısıyla onlar daha hayırlıydı.
Kimse bizim önümüze geçemez. “Mesbük” mağlup demektir. Yüce Allah sanki şöyle buyurmuştur: Bu konuda kimse bizim önümüze geçemez, bizi kimse aciz bırakamaz, dilediğimizi yapmaktan kimse bizi alıkoyamaz.
DİEZ SİNEK sS 251; erip yerme gat
Meâric 70:42
[Şaşkın: Boş Şeylerle Meşgul Olan]
Bırak onları, boş şeylere dalıp oyalanadursunlar. Ebü Bekir el-Esam şöyle der: “Hâid”, şaşkın, ne yaptığını bilmeyen, “el-lâ'ib” de hata eden demektir, “Fe zerhum”, onları hataları ve dinlerindeki şaşkınlıkları içinde birak demektir. İhtiyacı olmayan şeylerle meşgul olan herkes, şaşkın ve hatalı kimsedir. Bunun esası şudur: Övgüye lâyık bir akıbeti olmayan her şeyle uğraşan kişi oyalanan ve eğlenen durumdadır; şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir”, Yani dünya hayatında âhiret için değil de dünya için çalışan kimse eğelenmekte ve oyun oynamaktadır. Sanki bu âyetin “O kâfirlere ne oluyor ki, bölük bölük sağından ve solundan sana doğru koşuyorlar” meâlindeki âyet ile bağlantısı vardır. Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber'e böyleleriyle meşgul olmamasını, iman etmelerini umduğu kimselere yönelmesini emrediyor. Yahut da kötü fiillerine mukabelede bulunmakla uğraşmamasını emrediyor. Zira Allah Teâlâ onlara karşı kendisine yardım edecek ve karşılıklarını verecektir. Kendilerine geleceği hususunda uyarıldıkları güne ulaşıncaya kadar, Aslında bu güne ulaşmışlardır ki o, Bedir günüdür. Diğer güne de kavuşacaklardır ki o da âhiret günüdür.
ai E x kiral Sie
Meâric 70:43
O gün onlar, süratle kabirlerinden çıkarlar. Cenâb-ı Hak, onların kabirlerinden davetçiye doğru süratle çıkacaklarını haber veriyor. Kendilerini koşmaya sevkeden sebep ise, nefislerinin dünyada iken davetçiye icabetten yüz çevirmesiydi. )Davete uymayı kabul etmemelerinden başlarına helâk gelmiştir. Ve davete uymayı terketmeleri sebebiyle hak ettikleri azaptan kurtulmayı ümit ederek o gün davetçiye icabete koşarlar. Ama tövbe etmiş olsalar bile bu onlara fayda vermeyecektir, zira o gün pişmanlığın ve tövbenin fayda vereceği bir gün olmayıp herkese kazandığının karşılığının verileceği gündür; tıpkı şu âyette beyan edildiği üzere: “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, Allah'ın birliğine inandık, O'na ortak koştuğumuz şeyleri de şimdi reddetmekteyiz derler", Cenâb-ı Hak, başlarına gelen azabın iman etmekten yüz çevirmeleri sebebiyle olduğuna kesin olarak kani oldukları zaman Allah'a imana sığınacaklarını haber veriyor. Onlar azabın kesin olarak geleceğinden emin olunca azaptan kurtulma ümidiyle imana sığınırlar. Ancak bu kendilerine fayda vermez ve Allah'ın azabını hiçbir şekilde eksiltmez, çünkü o vakit tövbenin kabul edildiği zaman değildir. Dolayısıyla bu ilâhi beyan, kendilerine fayda vermeyecek bir imanla iman etmeden önce davetçinin davetine icabette acele etmeye ve davet ettiği şeye inanmaya yönelik bir teşviktir. En doğrusunu Allah bilir.
Bir hedefe çabucak varmak istercesine. “Nsb” kökü, nün harfinin üstün ve sad harfinin cezmi ile “nasb” şeklinde okunmuştur”. “Nasb”, dikilmiş bir hedef tahtası vb. herhangi bir işaretin ismi demektir. Kelime nün ve sâd harfinin zammesi ile “nusub” şeklinde de okunmuştur. Bu takdirde mânası put demektir. Kelimeye “alâmet” anlamı verirsek âyetin mânası şöyle olur: Onlar o vakit dünyada bir amaca ve dikili bir hedef tahtasına koşan kimse gibi davetçiye uymaya koşarlar. Bazı tefsir âlimleri böyle demiştir. Kelbi'nin “ilâ nusubin yüfidün” âyetini “Bir işarete doğru koşarlar” diye açıkladığı nakledilir”. Katâde ise “Bir işarete doğru birbirleriyle yarışırlar” derken”, Mücâhid “Bir işarete doğru yola koyulurlar” şeklinde bir mâna vermiştir”. [ ] Kelimeye “put” anlamı verildiği takdirde âyetin mânası şöyle olur: Onlar, o vakit putlara tapmaya koştukları gibi davetçiye koşarlar. Putlara ibadeti kaçıracaklarından korktukları ve putperestlerin putların önünde toplandıkları zaman, yahut da öpmek (istilâm) için putlarına koştukları gibi koşarlar. Bazıları “nusub” kelimesinin ulaşmak için yarıştıkları hedef anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bu tevili yapanlar buradaki “nusub” kelimesini “nasb” kelimesinin çoğulu olarak düşünmüşlerdir. “Yüfidün” koşarlar demektir. Hasan-ı Basri ise hızlı yürürler anlamını vermiştir. Aslında bunların ikisi de aynı anlama gelir, çünkü hızlı yürümede de koşmak vardır.
LE sii gji SO iis Ayla AA (5
---
Dipnotlar:
2 o Kiràat imami Yâkupnün ve sâd harflerinin fethası ile “nasab” şeklinde, kalan kırâat imamları ise nün harfinin fethası ve sâd harfinin sükünu ile “nasb” şeklinde okumuşlardır (İbn Mihrân, el-Mebsüt fi'l-kırââti'l-'aşr, s. 447; İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fi'l-kırdâti'lKelbi, “Gerek yol işareti, gerek dikili bir şeye doğru koşarlar” demiştir (Kurtubi, el-Câmi 5 Dahhâk, “Bir işarete doğru giderler” demiştir (Dahhâk, Tefsir, 897; Taberi, Câmi'u'l-
Meâric 70:44
44. “O sırada gözlerine korku çökmüş, perişan olmuşlardır. İşte başlarına geleceği konusunda uyarıldıkları gün o gündür!
O sırada gözlerine korku çökmüş. Buradaki gözler anlamındaki ebsâr (tal) kelimesinin normal gözler olması ihtimal dâhilindedir. Gözlerin ne şekilde huşü duyacağını Cenâb-ı Hak şöyle beyan etmiştir: “Başları yukarıya kalkık, bakışları bir noktaya sabitlenmiş, zihinleri bomboş kalmış olarak toplanma yerine koşarlar”, Gözler öyle bir huşü duyar ki bakışını davetçiden başka tarafa çeviremez. Bu âyetin ifadesine göre zillet onları öyle bir kuşatmıştır ki gözlerine, yüzlerine ve bütün organlarına kadar işlemiştir. Buradaki “göz”ün “kalp gözü” olması da muhtemeldir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Kalpleri, davetçi ile meşgul olduğundan kendi nefisleri için o günün dehşetinden ve sıkıntılarından kurtulacakları bir çareye bakamaz. Perişan olmuşlardır. Yani zillet onları kuşatmıştır. Zillet insan psikolojisinde öyle bir haldir ki gözlerde zuhur eder.
1119 [S]İşte başlarına geleceği konusunda uyarıldıkları gün o gündür!
Bu cümlenin uzağa işaret eden “zâlike “, yani “o” ile değil de, yakına işaret eden “hâzâ”, yani “bu” ile “İşte bu, onların tehdit edilegeldikleri gündür” şeklinde söylenmesi gerekir. Çünkü yüce Allah, bu günü dünyada iken tehdit edildikleri güne nispet etmektedir. Fakat mânası, “Onlar dünyada iken bu günle tehdit ediliyorlardı” demektir. Bu âhiret günü, tehdit edildikleri vakit, yani dünyada iken mevcut değildi. Onun için o gün gaib olan şeylerin gösterildiği kelime ile ifade edilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Nuh 71:1
Biz Nuh'u, “Kendilerine can yakıcı bir azap gelmeden önce halkını uyar” diyerek kavmine gönderdik. Nuh aleyhisselâm haberinin anlatılması Resülullah'ın peygamberliğine işaret etmekte ve nübüvvetinin delili olmaktadır. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi bu durum, onun ve kavminin bilgisi dâhilinde değildi. Resül-i Ekrem (a.s.) bu konuda bilgisi olan birinin yanına gidip gelmiş değildi ki ondan öğrenmiş olsun. Dolayısıyla anlaşılmış oldu ki o bu bilgiyi herhangi bir insandan değil Allah Teâlâdan almıştır. Bu gerçekte inkârcıları susturan kesin bir delil vardır. Âyette aynı zamanda Hz. Peygambere, Nuh'un (a.s.) kavminden gördüğü eziyetlerden söz edilmektedir, bunun da sebebi Resülullah'a, kavminden gelen eziyetlere sabretmesini telkin etmektir, zira süre Mekkede inmiştir. Cenâb-ı Hak Nuh aleyhisselâma uyarmasını emretmiş ama bunun yanında müjdelemeden söz etmemiştir. Nitekim Hz. Nuh da “Ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım” demiş! ama “beşir”, yani müjdeleyiciyim dememiştir, halbuki o, hem müjdeleyici hem de uyarıcıydı. Bununla birlikte Nuh'un uyarmayı belirtmekle yetinmiş olması da mümkündür, çünkü onun bu hatırlatmasında müjdelemek de vardır. [ ] бyleki: Onlar sapkınlıklarına ve Allah'tan başkasına ibadete devam edince azaba lâyık olmuşlardır. Bundan vazgeçince affa hak kazanırlar. Affı hak etmek ise müjdenin gerçekleşmesi anlamına gelir. İki şıktan birinin anılması, diğerini de gerektirdiği için bunlardan birini anmakla yetinmiştir. Allah Teâlâ'nın özellikle uyarıyı belirtmiş olması da mümkündür, çünkü onların durumları, uyarı durumuydu. Zira Nuh kavmi Allaha itaat etmekten yüz çevirmiş, O'ndan başkasına ibadete yönelmişlerdi. Dolayısıyla uyarıyı hak etmişler ve müjdelemeye lâyık olmamışlardı. Kendilerinin müjdelenmeye ehil olmaları bulundukları duruma son vermelerine bağlıydı. Buna göre “enzir kavmeke”, yani halkını uyar hitabı bulundukları hal üzere devam ederlerse yerinde olur. Bu anlayış bize şunu gösterir: Bir kimse hidâyet dışı bir yol tuttuğu takdirde ona uygulanacak metot o yolun yanlış olduğunu göstermektir. Sonra tuttuğu yolun yanlış olduğu kendisince de ortaya çıktığı zaman hidâyet yolunu tutması emredilir ve ona kanıtlar ve kesin deliller beyan edilir, tâ ki kendisine faydalı ve müessir olsun. Bulunduğu yolun yanlış olduğu kendisine anlatılmadan ona hak ehli mezhebinin delilleriyle mukabele edilmez. Çünkü bu, ona fayda vermez, hakkı benimsemeye ve ona sarılmaya davet etmez; sadece bulunduğu durumun çirkinliği ve inancının yanlışlığını gösterir. Bu durum kendisi nezdinde ortaya çıkınca hidâyet yolunu sormaya ihtiyaç duyar, tâ ki ona öğretilmek yoluyla vâkıf olsun.
Esasen dünya âhirete giden yoldur. Sapkınlık, bu yolu tutanı daimi azaba, hidâyet ise bu yolu seçeni daimi sevaba götürür. Uyarma, sapkınlık yolunu tutan kimsenin akıbetinin nasıl olacağını, müjdeleme ise hidâyet yoluna giren kimsenin akıbetinin nasıl olacağının açıklanmasıdır. İstersen şöyle de diyebilirsin: Uyarı, sonunda kişinin başına gelecek zorluğu beyan etmen, müjdeleme de sonunda ulaşacağı kolaylığı açıklamandır.
[Nübüvvet: Peygamber Gelmeden Allah'a İnanmak Yükümlülüğü]
123 [S]Kendilerine can yakıcı bir azap gelmeden önce halkını uyar. Bu ilâhi beyan, bir uyarıcı gelmeden önce kesin iman delilinin insanları bağladığını göstermektedir. Zira bağlamamış olsaydı uyarıcı gelmeden önce kendilerine azap gelmesinden emin olurlardı ve uyarılmadan önce başlarına azap geleceği noktasında korkutulmazlardı. Uyarıcı gelmeden önce başlarına azap geleceği yolunda fiilen uyarıldıklarına göre, iman delilinin onları bağladığını ve kendilerine peygamber göndermese bile tevhidi terketmeleri sebebiyle Cenâb-ı Hakk'ın onlara azap edeceğini gösterir. Buna göre “Biz bir resül göndermedikçe azap da etmeyiz? meâlindeki ilâhi beyanın tevili, âhiret azabı değil dünyada köklerinin kazınması azabı şeklinde olur. En doğrusunu Allah bilir.
Nuh 71:2
2. “Şöyle dedi: “Ey kavmim! Şüphesiz ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım.
Şöyle dedi: Ey kavmim! Şüphesiz ben size gönderilmiş apaçık bir uyarıcıyım. “Mübin” “mübeyyin” demektir. Buna göre mâna, ben uyarı ve korkutmanın zikredildiği vahyi beyan eden bir uyarıcıyım” şeklinde olur. Mâna böyle verilirse “açıklama” sırf uyarma ile ilgili olur. “Uyarıcı” vasfının, vahyin değil de özellikle o peygamberin kendisine mahsus olması da mümkündür. Bu durumda Nuh (a.s.) âdeta şöyle demiş olur: Ey kavmim! Ben sizi Allah Teâlâ'ya kulluk etmeye çağırırken ve uyarıda bulunurken bunu kendiliğimden değil, Cenâb-ı Hakk'ın beni bu işe seçmesi ve bu göreve getirmesiyledir.
[Müjdeleme ve Uyarma İlişkisi]
Aslında uyarıda yasaklama, yasaklamada da emir vardır. Fakat uyarı, pekiştirilmiş bir yasaklama gerektirir. Pekiştirilmiş yasaklama da pekiştirmeli olarak bunun aksinin emredildiği anlamına gelir. Müjdeleme ise pekiştirilmiş emir demek olduğu gibi pekiştirilmemiş emir de olabilir. [§]Çünkü müjdeleme, kişinin yapacağı bütün hayırları müjdelemek demektir, isterse bu hayrı, yapacağı başka bir hayır sebebiyle terketmiş olsun. Sonuç olarak müjdelemenin bizzat kendisinden pekiştirilmiş bir emir verildiği anlaşılmaz. Uyarının ise açık muhtevasından, sözünü ettiğimiz iki yönün de pekiştirilmiş olduğu anlaşılır. Durum bu olduğuna göre mutlak müjdeleme, uyarının varlığına işaret etmez. Ama mutlak uyarı, müjdelemeye işaret eder. Çünkü yapılan fiile karşı uyarı yasaklamayı gerektirir. Kişi bu fiilden vazgeçince af gerçekleşir. A gerçekleşmesiyle de kişinin korkutulduğu musibet ortadan kalkar ve yok olur.
Nuh 71:3
3. “Allaha kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin.
Allaha kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının. Allah Teâlâ sanki şöyle buyuruyor: Onları Allah'tan başkasına ibadet etme konusunda uyar ve ibadete lâyık olana, yani Allah'a kulluk etmelerini kendilerine emret. Zira uyarmakla emrediş, onların bulundukları duruma yasak getirmeyi gerektirir ve onun aksini yapmaya davet eder ve onlara davet edildikleri o muhalif tavrı beyan eder. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Allaha kulluk edin ve ona karşı gelmekten sakının” Bazı âlimler “Allaha kulluk edin” ifadesini, onun bir ve tek olduğuna iman edin diye açıklamıştır.
[Tevhit: Kâfirden Hk İstenen Şeyin Tevhit Olması]
Katâde şöyle demiştir. Kuranda matlak olarak emredilen her “Ihade” Allah'ın birliğini tasdik etmek mânasında yorumlanır. Onları bu tevile seye den şey herhalde şudur: İçinde ibadet emri bulunan âyetler kâfirler hakkında inmiştir. Çünkü yüce Allah kâfirlere hitap ederken “Ey insanlar! Rabbinize kulluk edin” ifadesini kullanmış", fakat “Ey Iman edenler! Rabbinize kulluk edin” buyurmamıştır. İbadet etmeye yönelik emrin kâfirler hakkinda olduğu ortaya çıktığına ve kâfire verilen ilk emir de tevhit olduğunu göre ona, kul luktan başka bir ibadet çeşidi emredilmemiş demektir, Çünkü kâfir tevhidi yerine getirmediği sürece ondan başka hiçbir ibadet kabul edilmez, Bunun içindir ki âlimler “ibadet” kelimesini “tevhit” olarak tevil etmiştir, yoksa ibadet özel olarak tevhitten ibaret olduğu için değil, Aksine ibadet, küfrün ardın. dan bahis konusu olunca onunla tevhit kastedilir. (5(Müminlere hitaben siz konusu olunca ise onların ibadeti, dilleriyle ikrar ettiklerini dökmek ve vâdettiklerini de yerine getirmektir. Namaz kilmak ve zekât vermekten söz ederken de buna benzer şeyler söylemiştik: Namaz ve zekât, kâfirler hakkında belirtiliyorsa bundan maksadın uygulama değil, inanç olduğunu söylemiştik, çünkü kâfirler ibadet fiilinin ehlinden değildir. Bu iki ibadet müslümanlar hakkında zikredildiğinde bunları ifa etmek kastedilir. “Allaha kulluk edin” beyanındaki hüküm böyledir ve “Allah'ı birleyin” anlamına gelir. “Ona karşı gelmekten sakının” demek Allah'a şirk koşmaktan sakının demektir. Devamı da Allah'ın size emrettiği tevhit konusunda bana itaat edin ve bana hiçbir şeyi ortak koşmayın demektir.
O'na karşı gelmekten sakının. Yani bütün helâk yerlerinden ve cehennem ateşinden sakının, anlamında da olabilir. Nitekim Cenâb-ı Hak “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının”, “Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” buyurmuştur. Takvâ kelimesi mutlak olarak belirtildiği zaman insanı helâke götüren inanç ve davranışlardan vazgeçmeyi, ibadet ve itaatı emretmeyi gerektirir. İbadet, takvâ ile birlikte anıldığında amel etmek, takvâ da insanı helâke götüren yerlerden sakınmak anlamına gelir, Bu “birr”, yani iyilik ve “takvâ” konusunda söylediklerimize benzer. Bunların her ları da böyledir: Her biri ayrı olarak belirtilince biri diğerinin mânasına gelir. Birlikte zikredildiği zaman ise her biri bir başka mânaya yorumlanır. Hasan-ı Basri “O'na karşı gelmekten sakının” meâlindeki ilâhi beyanı, “Allah'ın hakkını ifa edememekten korkun” şeklinde açıklamıştır. Onun verdiği mâna yapılan ve sakınılan her şeyi bir araya getirmiştir.
[Taat ve Kulluk Kavramı]
(JAslında “taat” Allahtan başkasına da olabilir, “ibadet” ise sadece Allah'a yapılır. Bunun içindir ki Allah Teâlâ kulluğu emrederken “u'budullâhe”, yani “Allaha kulluk edin” buyurarak kulluğu Allaha nispet etmiş, taatı ise kendisine nispet ederek “bana itaat edin” buyurmuştur. Bu kullanışta, başkasına itaat etmenin Allaha şirk koşmak anlamına gelmediğinin delili vardır. Aksine yüce Allah itaatte ortak koşmayı bizzat kendisi emrederek şöyle buyurmuştur: “Resülullaha itaat eden Allaha itaat etmiş olur”. Buna karşılık kullukta Allah'a eş (adl/denk) tutanları “Onlar Rab'lerine başkalarını eş tutuyorlar”? beyanıyla kınamıştır. İbadet âdeta ümit ve korku ile boyun eğmeyi ve yakarmayı gerektiriyor. Kendisinden ümit edilen ve gazabından korkulan sadece Allah Teâlâdır. Taat ise sadece verilen emir üzere hareket etmeyi gerektirir. Buna göre kâfirler “Sadece bizi Allaha yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz ©, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”? cümleleri ile ümidi ve korkuyu putlara yöneltince putlara tapanlar diye isimlendirilmiştir. Bir fiili korku ve ümitle yapan herkesin bu eylemi onun için ibadet olur.
İl SİİR 8 YAZISI
Nuh 71:4
Ki Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın. Bundan önceki âyette geçen “ittekühu”, yani sakının kelimesini ',Şirkten sakınmak” mânasına alırsak “yağfir leküm min zünübikum” (% di yasi gis), yani “Allah bir kısım günahlarınızı bağışlasın” cümlesi, “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirler se geçmiş günahları bağışlanacaktır” meâlindeki âyette olduğu gibi önceden şirk halinde iken işlenen günahların bağışlanması şeklinde olur. Buna karşılık “sakınma”yı helâke sebep olan başka fiillerden sakınmak şeklinde alırsan, hem geçmiş hem de şu anki günahlara dönük olur, şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder”, Böyle olunca âyetteki “min” harfi müfessirlerin belirttiği gibi sıla (bağlaç) olur, mânaya etkisi olmaz. Ayetin mânası bir kısım günahlarınızı değil de günahlarınızı bağışlasın şeklinde olur. “Min” harfinin bağlaç değil de hakiki mânasında, yani bir kısım olması da mümkündür. Zira günahların içinde İslâmdan sonra hesabı sorulacak günahГEД lar da olabilir. Runlar, kişi ile başkalarının arasındaki kısas cezası ve başka günahlardır. Öldürme günahı, tövbe ile afledilse bile kısas cezası katilin üzerinden kalkmaz. Ve size belirli bir vadeye kadar süre tanısın. Nuh kavminin peygamberlerine iman etmeleri ve çağrısına uymaları dolayısıyla kavimleri tarafından helâk edileceklerinden endişe etmiş olmaları da mümkündür. Bu takdirde “size belirli bir vadeye kadar süre tanısın” ifadesi, onlara can güvenliği niteliğinde söylenmiş olur. Söz konusu can güvenliği, imanları dolayısıyla kendileri için tayin edilen süreye kadar yaşamaları şeklinde gerçekleşir. Ancak bu ecel, iman etmemiş olsalardı bile kendileri için tayin edilmiş bir süredir. Zira buradaki ilâhi beyanın mânası şöyle olur: Siz İslâm'a girerseniz tayin edilen ecelinize kadar esenlik ve güven içinde kalırsınız, düşmanınız size tuzak kurma fırsatı bulamaz.
[Ecel Kavramı]
Şüphesiz Allah'ın belirlediği vade geldiğinde artık ertelenmez. Keşke bilseydiniz. Yüce Allah bir başka âyette ise şöyle buyurmaktadır: “Ama süreleri dolduğunda onu bir an bile ne erteleyebilirler ne de öne alabilirler” “Erteleyemezler” demek, ecellerinden geriye kalamazlar, yahut da ertelenme talepleri dolayısıyla ertelenmezler demektir. Bu ilâhi beyanda ecellerinin ertelenmesini talep ettiklerinde ertelenecekleri yolundaki ümitlerini kesmektedir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Her birinize ölüm gelip, “Rabbim! Ne olur bana azıcık daha süre tanısan da gönüllü yardımlarda bulunsam ve iyi kişilerden olsam! diye yalvarmadan önce size verdiğimiz rızıklardan başkaları için de harcayın””. Aziz ve Celil olan Allah, kişiye ölüm gelince geri erteleme talep edeceğini haber veriyor; bunu ölüm gelmeden önce kendisinden talep edilen tasaddukta bulunmak ve iman etmek için ister. Fakat Allah onların bu arzularını şu âyetlerdeki beyanlarıyla keser: “Allah, eceli gelince hiç kimsenin ölümünü ertelemez”", [ ] “Ama süreleri dolduğunda onu bir an bile ne ertele- BEJ yebilirler ne de öne alabilirler”, “Allah'ın belirlediği vade geldiğinde artık ertelenmez” Bu âyet-i kerime Mütezile mezhebinin şu görüşlerini geçersiz kılar: “Bir kişi çıkıp birisini öldürse, eceli (ömrü) sona ermeden onu öldürmüş olur” Allah Teâlâ ise şöyle buyurmuştur: “Ama süreleri dolduğunda onu bir an bile ne erteleyebilirler ne de öne alabilirler”, Meselenin esası şudur: Cenâb-ı Hak, bir kimsenin öldürüleceğini ezelde bildiği için ecelinin bitimini başka bir şeye değil öldürülmeye bağlar. Çünkü kişinin ecelini kendiliğinden ölme şeklinde takdir edip de sonra bu vadeyi başka bir şeyle bozması mümkün değildir. Şayet bu mümkün olsaydı O'nun akıbetleri bilmediği anlamına gelirdi. Akıbetleri bilmemek ise Rab oluş sıfatını yok eder ve O'nun bir şey bilmediği anlamına gelir.
Keşke bilseydiniz. Yani vadeniz gelince başınıza gelecek pişmanlığı bilseydiniz azabın gelmemesi için şu anda sizden istenenleri bol bol verirdiniz. Ya da Şüphesiz Allah'ın belirlediği vade geldiğinde” azap vadesi gelince şüphe yok gerçekleşir; onun kesin olarak gerçekleşeceğini bilselerdi bu tutumlarından vazgeçerlerdi mânasına da gelir.
Nuh 71:5
Nuh, “Rabbim!” dedi, “Doğrusu ben kavmimi gece gündüz hakka çagırdım. Yüce Allah, Nuta (a.s.) “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak” diye haber verdikten sonra bu cümlenin onun tarafından söylenmiş olma ihtimali vardır. Dolayısıyla bu söz, kavmini İslâm'a davet etmede kusur etmediği, onları her vakit ve her durumda davet ettiğine dair mazeret beyan eden bir kimsenin sözüdür; bunun yanında [Ş]mazeret J beyan etmede ileri giden, kusur ve haddi aşmanın ancak kavminden geldiğini söyleyen bir kimsenin ifadesidir. Nuh aleyhisselâmın bu ifadesinin kavmine acıma, merhamet etme, yumuşak bir ortam sağlama ve rahmeti indirmeye çaba harcama tarzında söylenmiş olması da mümkündür. Bu durumda Hz. Nuh, belki yüce Allah lütfu ile kalplerini yumuşatır da hakka boyun eğerler ve davetine uymak isterler, böylece azaptan kurtulup Rablerinin bağışlamasını hak ederler diye bunu yapmış olabilir. Yukarıdaki ifade şu iki şıktan biri doğrultusunda yorumlanır. Eğer kavminden daha önce iman edenlerden başka artık kimsenin iman etmeyeceğinin haber verilmesinden önce söylenmişse, yumuşaklık ve rahmetin inmesi için söylenmiş olur. Eğer haberden sonra söylenmişse, kavmini davet kalpleri Allahin lütfu ile belki yumuşar da hakka boyun eğerler diye değil, ileri derecede mazeret beyan etmek için söylenmiş olur. Zira Nuh (a.s.) kavminin iman etmesini umarken yüce Allah'ın onların iman etmeyeceklerini haber vermesi mümkün değildir. “Doğrusu ben kavmimi gece gündüz hakka çağırdım” Yani gece ve gündüz, çağırma fırsatı bulduğum her vakit ve her saat onları hakka çağırdım.
Nuh 71:6
Fakat benim yaptığım çağrı onları daha da uzaklaştırdı. Bu meselenin esası şuydu: Kavminin Nuh aleyhisselâma düşmanlığı şiddetlenmişti. Hz. sıkıcı buluyor ve sözlerine kızıyorlardı. Sözünden nefret etmeleri ve kendisini sıkıcı bulmaları onlarda öyle bir psikolojik durum meydana getirmisti ki bu, onları uzaklaşmaya ve kaçmaya sevketmişti!8. Bu sebeple Nuh (a.s.) söz konusu uzaklaşmayı ve kaçışı davete nispet etti, çünkü kaçışın ortaya çıkışı, davetin yapıldığı sırada oluyordu. Firarı davete nispet etmesi, onun uzaklaşma ve kaçmanın sebebi olmasından değil, o anda gerçekleşmesi ve o sırada vuku bulması sebebiyleydi. Buradaki ifade “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır”? meâlindeki âyete benzemektedir. Burada Kurân, onların kalplerine kir katma sebebi kılınmamıştı. Fakat onlar, Kur'ân okunurken kin ve nefret duygularına kapılınca onlarda öyle bir ruh hali meydana getirdi ki bu, onları söz konusu duruma sürükledi ve bu artış Kur'ân'a izafe edildi. Zira kirdeki artış sebebi o anda meydana gelmiştir. Dolayısıyla bu kir, aynı anda olma (mücâveret) sebebiyle Kur'âna nispet edilmiştir. [ ]Bir başka örnek Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında mevcuttur: “Ama siz (ey müşrikler!), işte onları alaya aldınız; sonunda bu tutumunuz size beni hatırlamayı unutturdu””, Aslında Allah'ı anmak onlara unutturulmamıştı, aksine hatırlatılıyordu, hem de defalarca. Fakat onların Allah'ı hatırlatanlardan nefret etmeleri ve alaya almaları, kendilerinde unutma etkisi yapmış ve unutturma fiili o kullara nispet edilmiştir. Tevilini yapmakta olduğumuz âyete dönecek olursak, onlar Nuh aleyhisselâmdan nefret edip sözlerini ve davetini sıkıcı bulunca bu kin ve nefret kendilerindeki kaçma ve inkâr duygusunu arttırmıştır. Kaçmanın davete nispet edilmesi, davetin esası itibarıyla kaçıran bir özellik taşımasından değil sözünü ettiğimiz açıdan kaynaklanmıştır.
Nuh 71:7
Kendilerini bağışlaman için ben onları ne zaman çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar; elbiselerini başlarına bürüdüler. Yüce Allah başka bir âyette ise şöyle buyurmuştur: “Sizden öncekiler, Nuh, Âd ve Semüd kavimleriyle onlardan sonra gelenler hakkındaki bilgiler size ulaşmadı mı? Onları (tam olarak) ancak Allah bilir. Peygamberleri onlara mücizeler getirdi de ellerini ağızlarına götürdüler”, Bu âyet onların davete muhatap olan kalben etkilenmesinler diye yüzlerini kapatmışlardı. Zira başkanları, o sözlerden etkilenmemeleri yolunda kendilerini uyarmıştı. Yahut da bu âyetlerden biri onlardan bir zümre, diğeri de öteki zümre hakkında olabilir. Hz. Nuh bir topluluk hakkında ümidini kaybedince diğerlerine yönelmiş, onların Nuh'a yönelik tavrı öncekilerden farklı olmuştur. Tıpkı peygamberimiz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellemde olduğu gibi. Öte yandan bu âyetin muhtevasında iki ihtimal söz konusudur: Birincisi, anlattığımız zâhiri mânadır, bunun sebebi Hz. Nuh'u davetine olumlu cevap vermeleri konusunda ümitsizliğe düşürmektir. İkinci ihtimale göre bunun bir temsil konumunda bulunmasıdır. Bu takdirde onların davete uymama durumlarına, duymamak ve kabul etmemek için parmaklarını kulaklarına tıkayan ve elbiselerini başlarına bürüyen kimsenin hali örnek verilmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına benzemektedir: “Ama onlar bunu kulak ardı ettiler”2. Aslında onlar kulaklarının arkasına bir şey atmamışlar, fakat onu arkasına atan kimsenin yüz çevirdiği gibi yüz çevirmişlerdir. Nitekim “Ellerini ağızlarına götürdüler” meâlindeki ilâhi beyanda getirilen temsil de bunun gibidir, yani onlar, davet edildikleri dini kabul etmeye yanaşmadılar; tıpkı konuşmak istemeyen kişinin elini ağzına götürmesi gibi. En doğrusunu Allah bilir.
Ayak dirediler, yani bulundukları hal üzere devam ettiler ve küfürlerinde sabit kaldılar. Katâde ise aynı fiile şöyle bir mâna vermiştir: Peygamberleri reddetmek yahut da seslerini bastırmak için onların yüzlerine haykırdılar; şu âyet-i kerimede olduğu gibi: “Okunurken gürültü yapın, belki bastırırsınız”?, Kibirlendikçe kibirlendiler. Yani Allah'a itaat etmekte kibirlendiler ve O'nun peygamberinin çağrısına uymaktan kaçındılar.
Nuh 71:8
Yine de ben onları açıkça çağırmaya devam ettim. Onlara açık da söyledim, yerine göre gizli de söyledim. Bu ilâhi beyanda, Nuh aleyhisselâmın kendi kavmini gece gündüz fırsat bulduğu her vakitte davet ettiği, bu konuda hiçbir kusur ve ihmalinin bulunmadığı ve davetine olumlu cevap verirler ümidiyle her zaman bu görevini yerine getirdiğini haber vermektedir. JOnlara açık da söyledim. Onlar, Hz. Nuh'tan uzaklaşıp kalabalıklaştıkları ve çoğaldıkları zaman ilâhi mesajın hepsine ulaşması için açıkça davet etmiştir. Yerine göre gizli de söyledim. Yani kavmi kendisine yaklaştığı ve sayıları azaldığı zaman. Parmaklarını kulaklarına tıkadıkları ve elbiselerini başlarına bürüdükleri zaman Hz. Nuh onları açıktan davet etmiştir. Öte yandan açık ve gizli söylemenin davetle ilgili olması, ilânın da kanıtları ilân ve delilleri ortaya koyma mânasına gelmesi de mümkündür. Ebü Bekir el-Esamm'ın kanaati bu doğrultudadır.
Nuh 71:9
Yine de ben onları açıkça çağırmaya devam ettim. Onlara açık da söyledim, yerine göre gizli de söyledim. Bu ilâhi beyanda, Nuh aleyhisselâmın kendi kavmini gece gündüz fırsat bulduğu her vakitte davet ettiği, bu konuda hiçbir kusur ve ihmalinin bulunmadığı ve davetine olumlu cevap verirler ümidiyle her zaman bu görevini yerine getirdiğini haber vermektedir. JOnlara açık da söyledim. Onlar, Hz. Nuh'tan uzaklaşıp kalabalıklaştıkları ve çoğaldıkları zaman ilâhi mesajın hepsine ulaşması için açıkça davet etmiştir. Yerine göre gizli de söyledim. Yani kavmi kendisine yaklaştığı ve sayıları azaldığı zaman. Parmaklarını kulaklarına tıkadıkları ve elbiselerini başlarına bürüdükleri zaman Hz. Nuh onları açıktan davet etmiştir. Öte yandan açık ve gizli söylemenin davetle ilgili olması, ilânın da kanıtları ilân ve delilleri ortaya koyma mânasına gelmesi de mümkündür. Ebü Bekir el-Esamm'ın kanaati bu doğrultudadır.
Nuh 71:10
10. “Dedim ki: Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayı-
[İstiğfarın Anlamı]
Dedim ki: “Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır. İstiğfar, “Allah'a kulluk edin; O'na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin” meâlindeki âyette belirtilen hususları yaparak mağfiret talep etmektir. Bu, yüce Allah'ın bağışlanmanın sebebi olan imanı onlara emretmesi anlamınadır, yoksa bizzat mağfiretin kendisini Allah'tan dilemeyi emretmek değildir. Çünkü herkesin bağış dilemesi kendi durumuna göre olur. Kâfirler, Allaha iman ederek, günahkârlar tövbe ederek, ihlas sahipleri ise geçmişte işledikleri ve bilmedikleri günahlarından ve hatalardan bağış dileyerek istiğfar ederler.
Nuh 71:11
(Dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallar ve oğullar vererek sizi desteklesin, size bahçeler versin ve sizin için ırmaklar akıtsın. Hz. Nuh bu sözünü, kavmi geçim sıkıntısı ve darlık içinde olduğu için söylemiş olabilir. Buna bağlı olarak küfürden vazgeçtikleri ve davet ettiği hak dine uydukları takdirde yüce Allah'ın günahlarını bağışlayacağını, üzerlerine bol bol yağmur indireceğini ve durumlarının rahatlayacağını vâdetmiş olabilir.
[§]Bazı tefsir âlimlerine göre Cenâb-ı Hak, Nuh kavminden yağmuru kesmiş, bu sebeple kadınları kısırlaşmış, hayvanları helâk olmuş, bahçeleri kurumuştur ve bu, tam kırk yıl sürmüştür. Daha sonra da helâk edilmiştir. Bunların tamamı kâfirdi ve aralarında yaşı küçük kimse yoktu. Bundan dolayı Nuh (a.s.) onlara sözünü ettiğimiz vâdde bulundu”, En doğrusunu Allah bilir.
Nuh kavminin, peygamberin davetine uymakla nimetlerinin kesileceğinden ve rahatlarının kaçacağından korkmuş olmaları da muhtemeldir, nitekim insanların içinde bu yüzden imanı terkedenler vardır. Aziz ve Celil olan Allah yaşadıkları müreffeh hayatın İslâm'la kesintiye uğramayacağını, aksine onlara gökten kesintisiz bol yağmur yağdıracağını, kendilerine bahçe ve nehirler bahşetmenin yanında mal ve evlat da vereceğini haber veriyor. Fakat akıl ve anlayış sahipleri, şu ana değil güzel akıbete ve onunla ilgili sonuçlara bakarlar, bu sebepten Cenâb-ı Hak da güzel akıbete teşvik eder. Bundan dolayıdır ki tarih boyunca peygamberlerin ümmetlerine davetleri farklı olmuştur. Bazıları muhatabına, çok mal ve çok evlat verileceği müjdesini vermiş, bazıları da âhireti sevdirmiştir, şu âyetlerde olduğu gibi: “Evet bununla sevinsinler, çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir””, “De ki size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rab'leri katında, altlarından ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır””. Birinci âyetin benzeri şudur: “O ülkelerin insanları inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık””. Esasen peygamberler müjdelemek, uyarmak, davet etmek, yasaklar koymak ve delil getirip karşıt görüşleri iptal etmek üzere gönderilmiştir. [§]Onların kavimlerine öncekilerin haberlerine dair okudukları âyetler kendileri açısından üç şeklin üçünde de geçerlidir. Çünkü uyarı ve müjdeleme, 8 Mukātil b. Süleyman, Tefsir, 402.
bazan ilk başta gelir; bazan da aralarında tasdik edenler ve yalancılıkla itham edenler olmak üzere geçmiş kavimlerin başlarına gelenlerin ve her iki zümrenin akıbetinin belirtilmesiyle gelir. Dua ve rahmet de böyledir; bazan dua ve yasaklamakla başlar. Bazan da geçmiş ümmetlerin hikâyeleriyle ve peygamberlerin onları ikinci kez nasıl davet ettiklerinin anlatımı ile. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Söyle onlara, (sevineceklerse) Allah'ın lütfu ve rahmetiyle, evet bununla sevinsinler; çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir” (Yünus, 10/58). “De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rab'leri katında, altlarından ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır” (Âl-i İmrân, 3/15).
Nuh 71:12
(Dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallar ve oğullar vererek sizi desteklesin, size bahçeler versin ve sizin için ırmaklar akıtsın. Hz. Nuh bu sözünü, kavmi geçim sıkıntısı ve darlık içinde olduğu için söylemiş olabilir. Buna bağlı olarak küfürden vazgeçtikleri ve davet ettiği hak dine uydukları takdirde yüce Allah'ın günahlarını bağışlayacağını, üzerlerine bol bol yağmur indireceğini ve durumlarının rahatlayacağını vâdetmiş olabilir.
[§]Bazı tefsir âlimlerine göre Cenâb-ı Hak, Nuh kavminden yağmuru kesmiş, bu sebeple kadınları kısırlaşmış, hayvanları helâk olmuş, bahçeleri kurumuştur ve bu, tam kırk yıl sürmüştür. Daha sonra da helâk edilmiştir. Bunların tamamı kâfirdi ve aralarında yaşı küçük kimse yoktu. Bundan dolayı Nuh (a.s.) onlara sözünü ettiğimiz vâdde bulundu”, En doğrusunu Allah bilir.
Nuh kavminin, peygamberin davetine uymakla nimetlerinin kesileceğinden ve rahatlarının kaçacağından korkmuş olmaları da muhtemeldir, nitekim insanların içinde bu yüzden imanı terkedenler vardır. Aziz ve Celil olan Allah yaşadıkları müreffeh hayatın İslâm'la kesintiye uğramayacağını, aksine onlara gökten kesintisiz bol yağmur yağdıracağını, kendilerine bahçe ve nehirler bahşetmenin yanında mal ve evlat da vereceğini haber veriyor. Fakat akıl ve anlayış sahipleri, şu ana değil güzel akıbete ve onunla ilgili sonuçlara bakarlar, bu sebepten Cenâb-ı Hak da güzel akıbete teşvik eder. Bundan dolayıdır ki tarih boyunca peygamberlerin ümmetlerine davetleri farklı olmuştur. Bazıları muhatabına, çok mal ve çok evlat verileceği müjdesini vermiş, bazıları da âhireti sevdirmiştir, şu âyetlerde olduğu gibi: “Evet bununla sevinsinler, çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir””, “De ki size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rab'leri katında, altlarından ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır””. Birinci âyetin benzeri şudur: “O ülkelerin insanları inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık””. Esasen peygamberler müjdelemek, uyarmak, davet etmek, yasaklar koymak ve delil getirip karşıt görüşleri iptal etmek üzere gönderilmiştir. [§]Onların kavimlerine öncekilerin haberlerine dair okudukları âyetler kendileri açısından üç şeklin üçünde de geçerlidir. Çünkü uyarı ve müjdeleme, 8 Mukātil b. Süleyman, Tefsir, 402.
bazan ilk başta gelir; bazan da aralarında tasdik edenler ve yalancılıkla itham edenler olmak üzere geçmiş kavimlerin başlarına gelenlerin ve her iki zümrenin akıbetinin belirtilmesiyle gelir. Dua ve rahmet de böyledir; bazan dua ve yasaklamakla başlar. Bazan da geçmiş ümmetlerin hikâyeleriyle ve peygamberlerin onları ikinci kez nasıl davet ettiklerinin anlatımı ile. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Söyle onlara, (sevineceklerse) Allah'ın lütfu ve rahmetiyle, evet bununla sevinsinler; çünkü bu, onların toplayıp biriktirdiklerinden daha değerlidir” (Yünus, 10/58). “De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rab'leri katında, altlarından ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve Allah'ın hoşnutluğu vardır” (Âl-i İmrân, 3/15).
Nuh 71:13
Ne oluyor size de Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz? Ebü Bekir el-Esamm'a göre âyetin yorumu şöyledir: Nasıl olur da Allah'tan sevap beklemezsiniz; şöyleki: O'na kulluk edesiniz, karşılığında size sevap versin? Oysa hayrın tümünün O'nun elinde olduğunu biliyorsunuz. Allah'ı bırakıp da kulluk ettikleriniz size fayda veremedikleri gibi size gelebilecek herhangi bir zararı da savuşturamaz. Ebü Bekir el-Esam “vekâran” kelimesini “ibadet yeri” olarak anlamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bir başkası ise şöyle demiştir: “Mâ leküm lå tercüne lillâhi vekâran”, yani neden kendiniz için Allah katında bir mertebe, şeref ve değer ümit etmiyorsunuz? Bazıları ise şöyle yorumlamıştır: Allah'ın azametinden ve üzerinize olan kudretinden korkup da neden size yasakladıklarından vazgeçmiyor ve emrettiklerini yapmıyorsunuz? “Umut” kavramının “korkma” diye yorumlanması, -daha önce de belirttiğimiz gibi- mutlak ümidin hem korku hem de umudu gerektirmesi dolayısıyladır. Mutlak korku da aynı şekilde umudu gerektirir. En doğrusunu Allah bilir.
[ göre en uygun yorum şöyle olmalıdır: Allah için gazap, Allah için sevme ve Allah için nefret etme örneğinde olduğu üzere Allah için ummaktır. Yani size ne oluyor da Allah'ın size olan nimetlerini ve ihsanını gördükten sonra O'nun yanında olanları uman bir kimsenin hareketi gibi vakar ve heybetle hareket etmiyorsunuz? Göklerin ve yerin yaratılması, güneşin ve ayın emrinize verilmesi ve okuduğunuz âyetlerde sözü edilen lütuflar hep O'nun nimetleridir. Zira kişi, bir başkasına kendisinden herhangi bir karşılık umut etmeksizin yahut da kimseden bir şey beklemeksizin giderse onu hafife almış olur. Böylece Nuh aleyhisselâm onların fakirliklerini ve Rab'lerine olan ihtiyaçlarını hatırlatmış, saygı ve hürmetle Allah'a yönelmeyi terketmelerinden dolayı kendilerini azarlamıştır; dünyada ihtiyaçlarını gidermek umuduyla hükümdarlara ve zenginlere yönelen kimse nasıl bunlara saygı ve hürmet gösteriyorsa. En doğrusunu Allah bilir. Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır. “Size ne oluyor da Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz?” meâlindeki âyette “recâ” 1) (umma) fiilini gerçek mânasında kabul edenlere göre âyetin anlamı şöyle olur: Allah'ın sizi davet ettiği dine icabet ettiğiniz takdirde nasıl olur da O'nun katında değerinizin yücelmesini ummazsınız? Yüce Allah'ın onları çeşitli evrelerden geçirerek yaratmış olduğunu belirtmesi, onları ilk yarattığı evreden şu andaki hallerine gelinceye dek bir halden bir başka hale geçirmeyi güzel bir şekilde yaptığını hatırlatmadır. O halde kendisine itaate yöneldikleri ve O'na ibadetle meşgul oldukları takdirde şu anda da durumlarını güzel yapacağını nasıl olur da ummazlar? Buna karşılık “Ne oluyor size de Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz?” meâlindeki âyetinte geçen “recâ” (umma) kavramı “korku” olarak değerlendirildiği takdirde ise “Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır” beyanı, O'nun azametini, hükümranlığını ve kudretini hatırlatmış olur ve açıklaması şöyle yapılır: O, sizi şu üç katlı karanlık içinde yaratmıştır. O karanlıklar içindeki durumlarınız O'na gizli kalmamış, [ Jaksine sizi orada bir evreden bir başka evreye geçirmiştir. Şu halde dünyaya geldiginiz ve yaşamaya başladığınız zamanki fiillerinizi nasıl olur da bilemez? Bu mânadaki ilâhi beyanda, kulların amellerinden hiçbirinin Allah'a gizli kalmadığı yolunda uyarı vardır. Bu da kulu, kendisini kontrol altında tutmaya sevkeder, bütün davranışlarında uyanık ve bilinçli olmasını gerektirir; tâ ki Allah'ın koyduğu sınırları aşmasın ve O'nun haklarını çiğnemesin. Zira sınırları aşar ve haklarını çiğnerse helâk olur ve felâkete sürüklenir. “Recâ” kavramını “ummak” diye tevil edersen mâna “havf” [korkmak] şeklindeki tevilden farklı olur. Çünkü kelimeyi “ummak” diye tevil ettiğin takdirde bu, Cenâb-ı Hakk'ın kulları ilk yarattığı andan son gününe kadar onlar üzerindeki nimetlerini hatırlatma olur. Bu ise kulları, Allah katında değerlerini yüceltecek ve akibetlerini güzel yapacak eylemleri talep etmeye sevkeder, Buna karşılık kelimeyi “korku” şeklinde tevil edersen ifade, yüce Allah'ın kudretini ve hükümranlığını hatırlatma niteliğinde olur. Korku da onları ileriki zamanlarda kendilerini kontrol altına almaya ve kötülüklerden sakınmaya sevkeder.
“Vekâran” kelimesini ibadet diye tevil eden müfessirler, kelimeye daha önce “havf” (korku) ve “recâ”yı (umut) açıklarken değindiğimiz iki şeklin dışında bir açıklama getirmişlerdir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Biliyorsunuz ki sizleri evrelerden geçirerek yaratan varlık Hakimdir. Hakim olan varlık cehalete düşmez. Size emir vermeden, yasaklama getirmeden ve nimetlere şükrünüzü istemeden kendinizi başı boş bırakmak ise hikmet dışı bir tutumdur. Bunun hatırlatılmasında ibadete ve taatın samimi olmasına teşvik vardır. Yine bunun ifade edilmesinde, bir Rab olduğu düşüncesinin zihinlere yerleştirilmesi ve akılları vahdâniyet inancının benimsenmesine zorlama vardır. Zira O, insanları ilk yarattığında döllenmiş bir yumurtadan, sonra rahimde asılıp beslenen alaka (embriyo), sonrada şekilsiz et görünümündeki evrelerden geçirerek düzgün bir insan haline getirdi”. İnsanın yaratılışını planlayan ve inşa eden varlık aynı olmasaydı onu bir evreden bir başka evreye geçirmekte aciz kalırdı. Çünkü döllenmiş yumurtadan rahimde asılıp beslenen embriyo, ondan da şekilsiz et (mudğa) yapmak istediği zaman ötekisi planını engeller ve ona döllenmiş yumurtayı alaka ve mudğa haline getirme imkânı vermezdi. [5]552 konusu engelin bulunmaması, O'ndan başka bir plan yapanın ve kendisinden başka bir yaratıcının olmadığına dair delildir. Burada anlattıklarımızla O'nun tek olduğu gerçeği ortaya çıktığına göre yaratıkların ibadet ve kulluklarına lâyık olanın da O'ndan ibaret olduğu gerçeği de ortaya çıkmış olur. Bazıları “ve kad halakakum atvâran” âyetine şu mânayı vermiştir: O, sizi farklı ahlâk, değişik şekil, renk, kelime, ses, birbirine benzemez nağmelerde yaratmıştır. Öyle ki yaratılışın bütün özellikleri açısından birbirine benzer birini görmek mümkün değildir. Bu da O'nun kudreti ve hikmetini kanıtlayan en büyük delillerdendir” En doğrusunu Allah bilir.
Nuh 71:14
Ne oluyor size de Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz? Ebü Bekir el-Esamm'a göre âyetin yorumu şöyledir: Nasıl olur da Allah'tan sevap beklemezsiniz; şöyleki: O'na kulluk edesiniz, karşılığında size sevap versin? Oysa hayrın tümünün O'nun elinde olduğunu biliyorsunuz. Allah'ı bırakıp da kulluk ettikleriniz size fayda veremedikleri gibi size gelebilecek herhangi bir zararı da savuşturamaz. Ebü Bekir el-Esam “vekâran” kelimesini “ibadet yeri” olarak anlamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Bir başkası ise şöyle demiştir: “Mâ leküm lå tercüne lillâhi vekâran”, yani neden kendiniz için Allah katında bir mertebe, şeref ve değer ümit etmiyorsunuz? Bazıları ise şöyle yorumlamıştır: Allah'ın azametinden ve üzerinize olan kudretinden korkup da neden size yasakladıklarından vazgeçmiyor ve emrettiklerini yapmıyorsunuz? “Umut” kavramının “korkma” diye yorumlanması, -daha önce de belirttiğimiz gibi- mutlak ümidin hem korku hem de umudu gerektirmesi dolayısıyladır. Mutlak korku da aynı şekilde umudu gerektirir. En doğrusunu Allah bilir.
[ göre en uygun yorum şöyle olmalıdır: Allah için gazap, Allah için sevme ve Allah için nefret etme örneğinde olduğu üzere Allah için ummaktır. Yani size ne oluyor da Allah'ın size olan nimetlerini ve ihsanını gördükten sonra O'nun yanında olanları uman bir kimsenin hareketi gibi vakar ve heybetle hareket etmiyorsunuz? Göklerin ve yerin yaratılması, güneşin ve ayın emrinize verilmesi ve okuduğunuz âyetlerde sözü edilen lütuflar hep O'nun nimetleridir. Zira kişi, bir başkasına kendisinden herhangi bir karşılık umut etmeksizin yahut da kimseden bir şey beklemeksizin giderse onu hafife almış olur. Böylece Nuh aleyhisselâm onların fakirliklerini ve Rab'lerine olan ihtiyaçlarını hatırlatmış, saygı ve hürmetle Allah'a yönelmeyi terketmelerinden dolayı kendilerini azarlamıştır; dünyada ihtiyaçlarını gidermek umuduyla hükümdarlara ve zenginlere yönelen kimse nasıl bunlara saygı ve hürmet gösteriyorsa. En doğrusunu Allah bilir. Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır. “Size ne oluyor da Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz?” meâlindeki âyette “recâ” 1) (umma) fiilini gerçek mânasında kabul edenlere göre âyetin anlamı şöyle olur: Allah'ın sizi davet ettiği dine icabet ettiğiniz takdirde nasıl olur da O'nun katında değerinizin yücelmesini ummazsınız? Yüce Allah'ın onları çeşitli evrelerden geçirerek yaratmış olduğunu belirtmesi, onları ilk yarattığı evreden şu andaki hallerine gelinceye dek bir halden bir başka hale geçirmeyi güzel bir şekilde yaptığını hatırlatmadır. O halde kendisine itaate yöneldikleri ve O'na ibadetle meşgul oldukları takdirde şu anda da durumlarını güzel yapacağını nasıl olur da ummazlar? Buna karşılık “Ne oluyor size de Allah'ın büyüklüğünü hesaba katmıyorsunuz?” meâlindeki âyetinte geçen “recâ” (umma) kavramı “korku” olarak değerlendirildiği takdirde ise “Oysa O sizi türlü evrelerden geçirerek yaratmıştır” beyanı, O'nun azametini, hükümranlığını ve kudretini hatırlatmış olur ve açıklaması şöyle yapılır: O, sizi şu üç katlı karanlık içinde yaratmıştır. O karanlıklar içindeki durumlarınız O'na gizli kalmamış, [ Jaksine sizi orada bir evreden bir başka evreye geçirmiştir. Şu halde dünyaya geldiginiz ve yaşamaya başladığınız zamanki fiillerinizi nasıl olur da bilemez? Bu mânadaki ilâhi beyanda, kulların amellerinden hiçbirinin Allah'a gizli kalmadığı yolunda uyarı vardır. Bu da kulu, kendisini kontrol altında tutmaya sevkeder, bütün davranışlarında uyanık ve bilinçli olmasını gerektirir; tâ ki Allah'ın koyduğu sınırları aşmasın ve O'nun haklarını çiğnemesin. Zira sınırları aşar ve haklarını çiğnerse helâk olur ve felâkete sürüklenir. “Recâ” kavramını “ummak” diye tevil edersen mâna “havf” [korkmak] şeklindeki tevilden farklı olur. Çünkü kelimeyi “ummak” diye tevil ettiğin takdirde bu, Cenâb-ı Hakk'ın kulları ilk yarattığı andan son gününe kadar onlar üzerindeki nimetlerini hatırlatma olur. Bu ise kulları, Allah katında değerlerini yüceltecek ve akibetlerini güzel yapacak eylemleri talep etmeye sevkeder, Buna karşılık kelimeyi “korku” şeklinde tevil edersen ifade, yüce Allah'ın kudretini ve hükümranlığını hatırlatma niteliğinde olur. Korku da onları ileriki zamanlarda kendilerini kontrol altına almaya ve kötülüklerden sakınmaya sevkeder.
“Vekâran” kelimesini ibadet diye tevil eden müfessirler, kelimeye daha önce “havf” (korku) ve “recâ”yı (umut) açıklarken değindiğimiz iki şeklin dışında bir açıklama getirmişlerdir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Biliyorsunuz ki sizleri evrelerden geçirerek yaratan varlık Hakimdir. Hakim olan varlık cehalete düşmez. Size emir vermeden, yasaklama getirmeden ve nimetlere şükrünüzü istemeden kendinizi başı boş bırakmak ise hikmet dışı bir tutumdur. Bunun hatırlatılmasında ibadete ve taatın samimi olmasına teşvik vardır. Yine bunun ifade edilmesinde, bir Rab olduğu düşüncesinin zihinlere yerleştirilmesi ve akılları vahdâniyet inancının benimsenmesine zorlama vardır. Zira O, insanları ilk yarattığında döllenmiş bir yumurtadan, sonra rahimde asılıp beslenen alaka (embriyo), sonrada şekilsiz et görünümündeki evrelerden geçirerek düzgün bir insan haline getirdi”. İnsanın yaratılışını planlayan ve inşa eden varlık aynı olmasaydı onu bir evreden bir başka evreye geçirmekte aciz kalırdı. Çünkü döllenmiş yumurtadan rahimde asılıp beslenen embriyo, ondan da şekilsiz et (mudğa) yapmak istediği zaman ötekisi planını engeller ve ona döllenmiş yumurtayı alaka ve mudğa haline getirme imkânı vermezdi. [5]552 konusu engelin bulunmaması, O'ndan başka bir plan yapanın ve kendisinden başka bir yaratıcının olmadığına dair delildir. Burada anlattıklarımızla O'nun tek olduğu gerçeği ortaya çıktığına göre yaratıkların ibadet ve kulluklarına lâyık olanın da O'ndan ibaret olduğu gerçeği de ortaya çıkmış olur. Bazıları “ve kad halakakum atvâran” âyetine şu mânayı vermiştir: O, sizi farklı ahlâk, değişik şekil, renk, kelime, ses, birbirine benzemez nağmelerde yaratmıştır. Öyle ki yaratılışın bütün özellikleri açısından birbirine benzer birini görmek mümkün değildir. Bu da O'nun kudreti ve hikmetini kanıtlayan en büyük delillerdendir” En doğrusunu Allah bilir.
Nuh 71:15
15. musunuz Allah yedi göğü birbiriyle nasıl uyumlu yaratmıştır?”
Görmüyor musunuz Allah yedi göğü birbiriyle nasıl uyumlu yaratmıştır? “Elem terav” kalıbındaki cümlelerin, bildikleri ve gafil oldukları bir meseleyi hatırlatmayı gerektirdiğini daha önce söylemiştik. Bu terkip, bazan yaratıkların daha önce bilgi sahibi olmadığı hayret verici bir durumu hatırlatma anlamına da gelebilir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar şunu görmüşlerdir ki Allah Teâlâ, üstten birbirine bağlı olmayan, alttan da üzerine dayanacak direkleri bulunmayan yedi gök yaratmıştır. Bunu yaratmaya gücü yeten varlık murat ettiği her şeyi yaratabilir. Bu delilde, ölümden sonra dirilmeyi gerektiren unsurlar vardır. Çünkü sizin aklınıza göre ölenleri yeniden diriltmek gökleri yaratmaktan daha zor değildir. Şu halde gökleri yaratmaya kâdir olan varlığın kudreti ölümlerinden sonra insanları diriltmeye de yeterlidir. En doğrusunu Allah bilir.
Nuh 71:16
16. “Onların içinde a ayı bir ışık, güneşi ışık kaynağı ow Onların içinde ayı bir ışık yapmıştır. Bazı âlimler yüce Allah'ın, ayı, dünyaya en yakın semada ışık kaynağı yaptığını, ancak bunu göklerin tamamına nispet ettiğini söylemiştir. Bir şey, bir miktarın sadece bir kısmını teşkil ettiği halde onun birçoğuna izafe edilebilir. Meselâ “yedi kabilenin içinde bir mescit var” denildiğinde mescit bir tane ise yedi kabilenin içinde değil sadece bir kabilede olabilir. Yine: “Filanca kişi mahalle evlerinin içinde gizlendi” denilir. [ ]Halbuki o onların hepsinin içinde değil, sadece birinde gizlenir, fakat gizlilik hepsine nispet edilir. Bu şekilde ay da göklerden sadece birinde bulunduğu halde, Cenâb-ı Hak onu yedi kat göğe nispet etmiştir. Bazıları da ayın ışığının bütün gökleri kuşattığını, ön tarafının göklere, arka tarafının yeryüzüne dönük olduğunu, bundan dolayı da bulut ve başka şeylerin onu perdelediğini, ama ayın ön tarafının ışığını ise hiçbir şeyin perdeleyemeyeceğini söylemiştir. Fakat bu, sadece rivayetle bilinebilecek bir husustur. Şayet bu hususta Hz. Peygamberden sahih bir rivayet varsa onu alırız, aksi takdirde bu gibi iddiaları kabul etmemek en sağlam yoldur.
Güneşi ışık kaynağı yapmıştır. Cenâb-ı Hak burada “sirâc” kelimesini başka bir âyette geçen “ışık” mânasında kullanmıştır. Söz konusu âyet “Güneşi aydınlatıcı yapan O'dur” meâlindeki ilâhi beyandır. Bu âyette ay için “nür”, güneş için de kelimesini kullanmıştır. Çünkü ay, ışığa ihtiyaç duyulan gece karanlığı vaktinde bulunur. Öte yandan yüce Allah geceyi içinde sükunete erilmesi için yaratmıştır. Fakat bazan mahlükatın gece gidermeleri gereken birtakım ihtiyaçları belirebilir. İşte bu yüzden Allah Teâlâ onlara sayesinde ihtiyaçlarını görsünler diye ay ışığını lütfetmiştir. Güneşi de ışık kaynağı yapmıştır ki onun ışığı gecenin ışığını süratle alıp kapsın ve ona baskın gelsin diye. Ama gündüzün aydınlığı güneşin ışığını kapıp alamaz”. En doğrusunu Allah bilir.
Nuh 71:17
[İnsanların Bitkinin Bitirilmesi Gibi Yerden Bitirilmesi]
Allah sizi yerden bitirip yetiştirmiştir. Allah Teâlâ'nın bitirmek anlamındaki “inbât” kökünü yeryüzüne nispet etmesi ve bunu insanlığın aslı olup topraktan yaratılan Âdem aleyhisselâma dayandırmış olması mümkündür. Böylece fer' insanların tümü topraktan yaratılmış oldukları için değil, ondan yaratılmış bulunan Hz. Âdem'den meydana geldikleri için yaratıldıkları asıl maddeye nispet edilmiş olurlar. ( husus “Rızkınız ve size vâdedilenler göktedir” meâlindeki ilâhi beyana benzer”. Belirtmek gerekir ki bizim için gökyüzünde bulunan rızıklandığımız yiyecekler değil, yağmurdur. Fakat rızıklandığımız yiyeceklerin oluşmasını sağlayan unsur yağmurdur. Dolayısıyla rızık yağmura nispet edilmiştir, çünkü o, rızıklara ulaştıran asıl kaynaktır. İnsanlar da böyledir. Onlar, Âdem aleyhisselâm neslinden oldukları ve Hz. Âdem onların aslı olduğu için nesil o aslın meydana geldiği kaynağa nispet edilmiştir. “Bitirme” kökünün bütün canlılara yönelik olması da mümkündür. Çünkü bedenlerin hayatını ve varlığını sürdürmesi yerden çıkan ve biten çeşitli besinlere dayalıdır. Bedenlerin dirliği yerden biten bitkilere dayalı olunca, Cenâb-ı Hak bedenlerin sanki yerden bitmiş olduğunu söylemiştir. Bu durumda “bitirme” fiilinin yeryüzüne nispet edilmesi isabetli olur, tıpkı meyvelerin -her ne kadar ağaçlardan meydana gelse de- topraktan çıkmış olması gibi. Zira ağaçların dirliği ve hayatını sürdürmesi toprak sayesindedir. Netice olarak belirttiğimiz bakış açısı doğrultusunda ağaçlardan çıkan meyveler toprağa nispet edilmiştir.
Allah sizi yerden bitirip yetiştirmiştir meâlindeki ilâhi beyan, birinci tevile göre Cenâb-ı Hakk'ın ölümden sonra diriltmeye kâdir olduğunu ispat etmekte ve O'nun bu kudretini inkâr edene karşı bağlayıcı bir delil olmaktadır. Çünkü O, insanlara hiçbir şey değillerken kendilerini topraktan yarattığını bildirerek kudretini hatırlatmaktadır. Onları, toprakken yine ondan yaratmaya kâdir olan varlık, düzgün bir beşer oldukları eski hallerine iade etmeye, ufalanmış kemik yığını haline gelmiş bile olsalar bunu yapmaya kâdirdir; zira insanlar, toprak olduktan sonra yeni bir yaratmayla iade edilmeyeceklerini iddia ediyorlardı". Allah Teâlâ da onlara sözünü ettiğimiz açıdan ilk yaratılmalarını delil olarak getirmiştir. Söz konusu âyet ikinci tevile göre şu anlama gelir: Bu ilâhi beyanda Cenâb-ı Hakk'ın nimetleri hatırlacılmaktadır. Şöyleki; Yeryüzünden, hayatlarını sürdürmelerine medar olacak ve işlerini düzeltecek imkânlar çıkarmıştır, tâ ki O'na şükretsinler. Ayrıca bu beyanda Allah'ın kudretini ve hükümranlığını hatırlatmaktadır. Böylece O'nun gazabından sakınıp rızasını talep etmelerini hedeflemektedir.
Nuh 71:18
18. “Sonra sizi yine oraya döndürecek ve e Sonra sizi yine oraya döndürecek ve yeniden çıkaracaktır. Allah Teâlâ, döndürür anlamındaki fiili ile çıkarır anlamındaki “yuhricu” fiiline atıf harflerinden bir araya L SO. ifade eden “vâv” harfine ayni cümlede yer verdi ve “ve yuhricukum” fiilinin başındaki “yay” harfini, esasen zaman aralığı ifade eden “sümme ' atıf harfi yerinde kullandı. Çünkü bu yeniden çıkarma yeryüzüne döndürmeden sonra olacaktır. Âyetin bu kullanımında atıf harfi olan ve “ümme'den her birinin diğerinin yerine kullanılabileceğine dair delil vardır.
19. “Allah yeryüzünü sizin için sergi gibi döşemiştir.”
Allah yeryüzünü sizin için sergi gibi döşemiştir. Yani yeryüzünü, serilmesinden yararlanılan bir sergi gibi yapmıştır. Şayet onu böyle yapmasaydı insanlar ihtiyaçları olan şeylere erişemez ve onlardan yararlanamazlardı. Bunun belirtilmesinde Cenâb-ı Hakk'ın onlara yönelik büyük iyiliklerinin hatırlatılması vardır.
Nuh 71:19
18. “Sonra sizi yine oraya döndürecek ve e Sonra sizi yine oraya döndürecek ve yeniden çıkaracaktır. Allah Teâlâ, döndürür anlamındaki fiili ile çıkarır anlamındaki “yuhricu” fiiline atıf harflerinden bir araya L SO. ifade eden “vâv” harfine ayni cümlede yer verdi ve “ve yuhricukum” fiilinin başındaki “yay” harfini, esasen zaman aralığı ifade eden “sümme ' atıf harfi yerinde kullandı. Çünkü bu yeniden çıkarma yeryüzüne döndürmeden sonra olacaktır. Âyetin bu kullanımında atıf harfi olan ve “ümme'den her birinin diğerinin yerine kullanılabileceğine dair delil vardır.
19. “Allah yeryüzünü sizin için sergi gibi döşemiştir.”
Allah yeryüzünü sizin için sergi gibi döşemiştir. Yani yeryüzünü, serilmesinden yararlanılan bir sergi gibi yapmıştır. Şayet onu böyle yapmasaydı insanlar ihtiyaçları olan şeylere erişemez ve onlardan yararlanamazlardı. Bunun belirtilmesinde Cenâb-ı Hakk'ın onlara yönelik büyük iyiliklerinin hatırlatılması vardır.
Nuh 71:20
Ki onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz. Denildi ki âyette yer alan “Bcac”, geniş yollar demektir. Bazıları da ovalardaki yollara “sübül”, dağlardaki yollara ise “ficâc” demiştir. Bu da, yüce Allah'ın kullarına yönelik büyük nimetlerindendir. Çünkü O, mahlükatın rızıklarını şehirlerde takdir etmiştir. Şayet onlara yeryüzünde yol yapma fırsatı vermeseydi girecekleri bir yol bulup da bedenlerini ayakta tutacak gıdalara ulaşamazlardı. Dolayısıyla girdiğimiz, ihtiyaçlarımıza ve geçim maddelerine ulaştığımız yollar, emrimize verilen ve ihtiyaçlarımıza ulaşmamızı sağlayan hayvanlar gibi olmaktadır. Bu da yeryüzü bölgelerinin mülkiyeti ve idare edilmesi tek galip ve hâkim olan Allaha ait olduğunu sana ifade eder. Aslında Cenâb-ı Hak, geçimlerini sağlamaları için yaratıkları yeryüzüne dağılmaya muhtaç kılmış ve yolları da buna ulaşacakları bir vesile yapmıştır. Bundan çıkan sonuç da dünyanın dört bir yanının mâlikinin bir tek varlık olduğudur.
Nuh 71:21
21. “Nuh, “Rabbim!” dedi, ‘Doğrusu bunlar beni dinlemediler, malı ŞEN ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka bir şeye yaramayan kimseye uydular.
Nuh, “Rabbim!” dedi, “Doğrusu bunlar beni dinlemediler.” Yani onlar kendilerine verdiğim emirlerde veya yaptığım davette beni dinlemediler. Malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka bir şeye yaramayan kimseye uydular. Öyle anlaşılıyor ki Nuh kavminin peşlerinden gittikleri kimseler, malı mülkü ve maiyeti çok olan kâfirlerdir. Bu kâfirler, daha aşağı seviyede olanların kendilerine uymalarını istemişler onlar da (a.s.) değil o kâfirlere tâbi olmuşlardır. Hz. Nuh ise onları kendisine uymaya çağırıyordu. Cenâb-ı Hak kavminin Nuh'un arkasından gelmediklerini, aksine malı, evladı ve maiyeti çok olanlara uyduklarını haber verdi. Dolayısıyla bu âyet, onların reisleri hakkında değil de kendi büyüklerine ve reislerine uymaları hakkında, bundan önce geçen âyetler ise onların ileri gelenleri, Nuh'un (a.s.) onları tevhide ve başka ilkelere daveti hakkında olmuş olur. Bu âyetin hem ileri gelenler ve hem de zayıflar hakkında olması da mümkündür. Bu durumda “uydular” anlamına gelen “vettebe'ü” ( cümlesi, servet ve mal mülk sahibi olup önde gelen, dünyanın yüzlerine güldüğü ve dünyalığın alabildiğine geniş olduğu kimselere uydular anlamını ifade eder. Bunu, onların, Allah'a daha lâyık ve mertebe yönünden daha yakın olduklarını zannederek yaptılar. Onları bu tutuma sevkeden düşünce ise dünyada dostuyla irtibatını kesip düşmanıyla ilişki kuran hiçbir kimseyi görmemiş olmalarıydı. Onlar şöyle düşünüyorlardı: Dünyada reislerinin yaşantısı rahat olduğuna ve yüce Allah onların rızıklarını genişlettiğine, berikilere ise dünyayı dar ettiğine göre söz konusu reisler mertebe ve durum itibarıyla Allah'a daha yakın durumda bulunmaları ve Allah'ın dostları olmalarıdır. Buna ilâveten onlar, âhirete ve orada sevap verileceğine inanmıyorlar, Cenâb-ı Hakk'ın kendi dostlarına ve iyilik edenlere karşılıklarını dünyada verdiğini kabul ediyorlardı. Yine onların inancına göre hali vakti iyi olan kişi, kendisine karşılık verildiği için Allah'ın dostu olmaya daha lâyıktır. İşte söz konusu grubu büyüklerine ve ileri gelenlerine tâbi olmaya sevkeden düşünce bu zanlarıydı.
“Hasâran” kelimesi, ardından gidilen kişinin ziyanını ve helâkini arttırmaktan başka bir şeye yaramayan demektir. Kendilerinin yaptıklarına karşılık onlara ikram edildiğini zannettikleri bu nimetler, onların ziyan ve helâklerine sebep oldu. “Malı ve çocuğu kendi ziyanını arttırmaktan başka bir şeye yaramayan kimseye uydular” meâlindeki âyeti, “O halde onların malları da evlatları da seni imrendirmesin; çünkü Allah onlara dünya hayatında bunlarla eziyet çektirmeyi murat ediyor” meâlindeki âyete benzer. Öte yandan Nuh'un (a.s.) kavminden şikâyetinin yorumunu daha önce açıklamıştık. Bu âyetle o âyetler, Allah'a şikâyetin tevili mânasında birbirinin aynıdır.
Nuh 71:22
Onlar çok büyük tuzaklar kurdular. Bazıları şöyle demiştir: Onlar dilleri ile tuzak kuruyorlardı, öyle ki onları küfre ve Allah yolundan çevirmeye davet ediyorlardı. Yüce Allah “mekr” kelimesini kinâye yoluyla “dilleriyle söyleme” mânasında kullanmıştır. Bu yaptıkları “mekran kübbâran”; yani büyük bir sözdü. Ancak kelimenin gerçek mânasında, yani “hile, tuzak”
anlamında olması da mümkündür. Şu açıdan ki onların reisleri, kendilerine tâbi olanlara hile yapmış ve şöyle demişlerdi: Bunlar Allah nezdinde, bizden daha makbul kişiler olsalardı Cenâb-ı Hak onların geçimini rahatlatır bizimkini daraltırdı. Bizim yaşantımızı genişlettiğine ve onlarınkini daralttığına göre ortaya çıkar ki dost olan ve yakın olan biziz, dışımızdakiler değil. Bu da onlar tarafından yapılan büyük bir hiledir, çünkü böyle bir söz onların kalplerini çelmekte ve kendilerini Allah yolundan çevirmektedir. Söz konusu kişilerin kurdukları hilenin şöyle olması da mümkündür: Onlar küçük çocuklarını yanlarına alıp Hz. geliyor ve çocuklara şöyle diyorlardı: “Sakın bu kişiye uymayın, Zira o, sapkın ve saptırıcıdır” Bu söz de onların küçüklerine karşı hilelerini oluşturuyordu.
Nuh 71:23
Dediler ki: “Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved'den, Süvâ'dan... Bu sözü, arkalarından gelenler kendilerine boyun eğdikleri ve putlara tapma yolundaki davetlerine uydukları zaman söylediler. Bundan itibaren “Sakın ilâhlarınızı bırakmayın”, yani onlara kulluğu bırakmayın demeye başladılar. “Hele Vedden, Süvâ'dan, Yeğüs'tan, Yeük'tan ve Nesr'den asla vazgeçmeyin!” beyanında geçen isimler, taptıkları putların isimleridir“, Öte yandan müfessirlerin ifadesine göre onları putlara tapmaya sevkeden düşünce şundan ibarettir: İSİNuh kavmi o putları ilâh edindikleri ilk zamanlar, putlar ibadete düşkün erkeklerin şeklinde idi. Onlar putlara bu âbid kişilerin isimlerini verdiler, tâ ki ibret alsınlar ve anlara bakarak ibadetlerine daha çok gayret etsinler. Putları ibret edindikleri bu asır geçip de sonraki asır gelince şeytan onlara “Sizden öncekiler bu putlara tapıyorlardı. Siz de öyle yapın” dedi, bu sefer onlar da tapШaг. Yine bazı müfessirler şöyle demiştir: Âdem'in (a.s.) cesedi Nuh'un (a.s.) yanında idi. Hz. Nuh, kendi zamanında her müminin içeri girip Hz. Âdem'in cesedine bakmasına izin verirken, mümin olmayanın bakmasına müsaade etmiyordu. Bunun üzerine İblis, kâfirlerin yanına gelmiş ve şöyle demiştir: “Nuh ve ona iman edenler, hepiniz Âdem'in çocukları olduğunuz halde onun cesedini yanlarında bulundurmakla size karşı övünecekler mi?” demiş ve her bir topluluk için Âdem'in süretinde birer put yapmıştır. Bundan sonra onlar bu putlara tapmaya başladılar”. Onları putlara tapmaya sevkeden husus şu da olabilir. Onlar kendilerini âlemlerin Rabb'i olan Allah'a ibadete ehil olarak görmüyorlardı. Bu durum dünyada görüldüğü üzere büyüklere hizmet edenlerden herkesin kralların hizmetinde olma umudu taşımamasına ve kendilerini ona hizmete ehil görememesine benzer. Onun için krala yaklaştırır umuduyla önce ondan aşağı mertebede bulunan birinin hizmetinde çalışır. İşte bunlar da kendilerinin âlemlerin Rabb'inin hizmetine ehil olmadıklarını zannetmişlerdi. Böyleleri güzel bir şey gördüklerinde bunun güzelliğinin, o kişinin Allah katındaki mertebesinden kaynaklandığını ve başka bir sebebin söz konusu olmadığını zannediyorlardı. Bu sebeple de kendilerini Allah'a yaklaştırır umuduyla ona ibadete yöneliyorlardı. Netice olarak putları yapabildikleri en güzel şekilde şekillendiriyor, sonra da kendilerini Allah'a yaklaştırır umuduyla putlara hizmet etmek ve ibadette bulunmakla meşgul oluyorlardı. Nitekim Aziz ve Celil olan Allah bu durumu şöyle beyan etmiştir: “Allah'tan başka şeyleri kendilerine koruyucu kabul edenler ki sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz diyorlar”, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız' diyorlar”. Onları putlara tapmaya ve onları yüceltmeye sevkeden düşüncenin, böyle zannetmeleri olabilir. Bu ihtimallerden hangisinin isabetli olduğunu sadece Allah bilir.
Nuh 71:24
Gerçekten de birçoklarını saptırdılar. Bu cümle ile bir çoklarını saptiran üst grupların kastedilmiş olması mümkündür. Yani onlar sapkınlığa davet ettiler, sapkınlığı gönüllerinde süslediler ve böylece aralarındaki ahmakları saptırdılar. Bu cümle ile putların kastedilmiş olması da mümkündür. Fakat bununla kastedilen put olsaydı fiili, “edallâ” şeklinde değil de Hz. İbrahim'in, “Rabbim! Putlar insanlardan birçoğunun sapmasına sebep oldu”" derken kullandığı gibi “adlelne” şeklinde olması daha uygundu. Şu da var ki “idlâl”, yani saptırma sorumluluk taşıyanlara nispet edilen fiillerdendir. Oysa putların fiilleri yoktur. Ne var ki putlara, sorumluluğu olanın fili nispet edilince, yapılan hitapta da, bu fiili yapabilecek kişiye yönelik bir hitap kullanılmıştır. Bu Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına benzer: “Rabb'inin ve elçilerinin emrine karşı direnen nice memleket halkını şiddetli biçimde hesaba çekip bilinmedik görülmedik azaba çarptırmışızdır”". Yüce Allah burada memleket halkının fiilini memlekete izafe etmiştir. Bir fiil halka izafe edildiği takdirde müzekker lafızla izafe edilir. Cenâb-ı Hakk'ın bu âyette fiili müennes yapması, halka ait fiilin “karye”ye izafe edilmesindendir. Şayet fiil ortaya koyabilecek bir kavram olsaydı onunla ilgili hitap müzekker değil müennes lafızla olurdu. Bu arada karye halkına ait fiil karyeye izafe edilince müennes olarak kullanılmış; nitekim fiil karye tarafından gelseydi ona nispet edilecekti. Öte yandan putlardan saptırma fiili gerçekleşmez. Fakat burada putlara fiil nispet etmenin mânası şudur: Putlar öyle bir biçimde yapılmıştır ki bu şekil saptıranlardan birine ait olsaydı saptırırlardı. Bu, “Dünya hayatının aldattığı kimseler” meâlindeki ilâhi beyanda yaptığımız açıklamaya benzemektedir.
(S(Rabbim!) sen de artık bu zâlimlerin şaşkınlıklarını arttır! Bu ilâhi beyan, Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak”? meâlindeki beyandan sonra söylenmişe benzemektedir. Hz. Nuh onların iman etmeyeceklerini öğrenince kendileri için hidâyet duasında bulunmamıştır. Fakat yüce Allah'a şaşkınlıklarını arttırması için dua etmiştir. Buradaki idlâl, ihlâk, yani helâk etme anlamına gelir; zaten dalâl helâkten ibarettir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Toprakta kaybolup gittiğimizde (yeniden mi yaratılacakmışız)”. (Âyette geçen “dalelnâ&” fiili “heleknâ”, yani helâk olduk anlamınadır).
---
Dipnotlar:
© “Rabb'inin ve elçilerinin emrine karşı direnen nice memleket halkını şiddetli biçimde hesaba çekip bilinmedik, görülmedik azaba çarpmışızdır”. vahyolundu ki: Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak. Sakın onların yaptıklarına üzülme” (Hüd, 11/36).
Nuh 71:25
Günahları yüzünden tüfanda boğuldular, ardından ateşe atıldılar. Bu âyette “min” harfine bitişen “mâ” harfi sadece bir bağlantı vasıtasıdır. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Günahları ile veya günahları yüzünden boğuldular ve âhirette ateşe atıldılar” Ya da “Bedenleri ve cesetleri suya gark edildi ve ruhları ateşe atıldı” Allah'a karşı koruyacak yardımcılar da bulamadılar. Yani Allahı bırakıp da başka şeylere tapmaları sebebiyle o taptıklarından yardımcılar bulamadılar. Çünkü onlar, Allah'ı bırakıp da taptıkları şeylere kendilerini Allaha yaklaştırsınlar, kendileri için şefaatçi, itibar ve güç vesilesi olsunlar diye tapıyorlardı. Fakat durumu, kendi özlerinde umdukları gibi bulamadılar”.
Nuh 71:26
26. “Nuh “Rabbim” dedi, “Yeryüzünde inkârcılardan hiç kimseyi sağ bırakma!
Nuh “Rabbim!” dedi, “Yeryüzünde inkârcılardan hiç kimseyi sağ bırakma!” Bu âyetin tevilinin şöyle olduğu söylenmiştir: Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiçbir ev sakini bırakma! Onlardan evde sakin olan kimse kalmayınca tamamı ölmüş ve helâk olmuş olur. Hz. Nuh âdeta şöyle demiş olmaktadır: Onlardan hiçbir kimseyi sağ bırakma!
Nuh 71:27
27, “Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar; günahkâr nankör nesillerden başkasını da yetiştirmezler.”
Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar. Bu cümle zâhiri itibariyle Nuh aleyhisselâmın ağzından çıkan çirkin bir söz olmaktadır. Çünkü bu ifade, Allah Teâlâ şayet onları bırakır da öldürmezse kendisine yönelik bir tepki konumunda olur. Hz. Nuh'un bu cümlesi meleklerin şu sözüne benzemektedir: “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?”“ Örnek verdipimiz bu cümle de, Cenâb-ı Hak onlara yaşama imkânı verecek olursa kulları saptırmaya yol açacak gerekçesi ile O'na karşı hükmü kabul etmeme tarzında söylenmiş bir söz olmaktadır. Bu hareket yüce Allah'ın önüne geçme mahiyetindedir ve büyük bir günahtır. Ayrıca faaliyeti kulları saptırmak olan birini helâk etmek ulühiyet konumuyla bağdaşmaz. Görmez misin ki lânetli İblis'in ve onun ardından gidenlerin olanca gayreti, âdemoğullarını saptırmaya çaba harcamaktan ibaretken onların kökleri kazınmamakta ve helâk edilmemektedirler, aksine belli bir vakte kadar devam ettirilmektedir. Fakat Hz. Nuh'un kendisine beddua izni verildikten sonra onların helâk ve yok olmaları için beddua etmiş olması mümkündür. Bu takdirde mahvetme duası, edep dairesinde bulunur. Aslında peygamberler insanları İslâm'a davet etmek için gönderilmiştir. Onlar dua ederken insanların İslâm'a gireceklerini umuyor ve küfürde devam edecek olurlarsa onlar adına endişe ediyordu. Ancak Hz. Nuha “Kavminden daha önce iman etmiş olanlardan başkası artık inanmayacak” denilince iman etmekten geri duranların İslâma gireceklerinden ümidini kesmiş ve böylece İslâm'a davet mânası ortadan kalkmıştır. Bundan sonra Hz. Nuh'a onların helâklarına dua etmesi izninin kendisine verilmiş olması ve onun da bu sırada beddua etmiş bulunması mümkündür. Öte yandan Sen onları bırakırsan kullarını saptırırlar cümlesi, Nuh aleyhisselâma yanında bulunan müminlere merhamet edip acıma tarzında söylenmiş olur. Küfre devam edenler helâk edilmeyip bırakılırsa Jmüminleri saptıracaklarından ve onları kendi dinlerine çevireceklerinden endişe edilirdi. Dolayısıyla Hz. Nuhun müslümanlara olan şefkati, kâfirler onları saptırmaya devam edemesinler diye helâk edilmeleri için beddua etmesine sebep teşkil etmiş olabilir.
[Küfür: Fitri Olmayışı]
Günahkâr nankör nesillerden başkasını da yetiştirmezler. Yani sorumluluk çağına ulaştığında. İşte günahı o zaman işlerler. Yoksa dünyaya gelirken günahkâr ve nankör nesiller doğurmazlar, çünkü dünyaya gelen nesillerin doğdukları zaman herhangi bir eylemleri yoktur. Bu ilâhi beyan “Hakikatte biz insanı katışık bir nutfeden yarattık, imtihan edelim diye” meâlindeki âyete benzemektedir; yani sorumluluk çağına geldiğinde imtihana tâbi tutarız, yoksa dünyaya ilk gelişinde değil. Bu âyet, “küfür” kavramının bazan “fücür” kavramı ile ifade edilebileceğinin delilidir. Zira “Ke kelimesi, “fâciren” kelimesinin tefsiri olarak gelmiştir. Bundan dolayı “ve inne'l-füccâra le fi cahim” ilâhi beyanındaki “füccâr” kelimesini “kâfirler” olarak tevil etmek isabetli olmaktadır.
---
Dipnotlar:
© “Hani Rabb'in meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. Onlar, “Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?” dediler. Allah “Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim buyurdu”.
Nuh 71:28
Rabbim! Beni, annemi babamı, inanmış olarak evime girenleri bağışla. Dua ve istiğfar konusunda uyulması gereken prensip budur: Önce kendisi, sonra ana babası, ardından bütün müminler için bağışlanma dilemektir. Bazıları “beytiye” kelimesini “benin gemim” şeklinde açıklarken, bazıları da “dinim” şeklinde tevil etmişlerdir. Bu durumda “beyt” kelimesi kinâye yoluyla “din” ve “millet” anlamına kullanılmış olmaktadır.
148 [ ]Bazıları da bu kelimeden maksat, Hz. Nuh'un oturduğu evidir, demiştir, çünkü Cenâb-ı Hak ona mümin olarak evine giren kimsenin küfre dönmeyeceğini bildirmişti. İmam Mâtüridi şöyle dedi: Âhirette müminler için en çok umulan iyi âkıbet, peygamberlerin ve meleklerin dünyada iken müminlere dua etmiş olmalarına bağlıdır, çünkü onlar kendilerine dua izni verildikten sonra dua ederler. Allah Teâlâ'nın onlara dua izni verip sonra dualarını kabul etmemesi ihtimali yoktur. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: Nuh aleyhisselâm iki duada bulunmuştur. Biri müminler için bağışlanma ve tövbe etme, diğeri de kâfirler için mahvolmak. Onun kâfirler için yaptığı beddua kabul edildi, şu halde bedduasının kabul edilip de hayır duasının kabul edilmemesi mümkün değildir”.
Zâlimleri ise daima helâk et. Bazıları âyetin son kelimesi olan “tebâran” kelimesine kırma, zillet ve hakaret mânası vermiştir. Çünkü kelime “tebr” kökünden türemiştir. Arapçada kırılmış olan her şeye “tebr” denir. Hz. Nuh sanki şöyle demiş olmaktadır: Zâlimlerin dirençlerini, güç ve kuvvetlerini kırıp geçir. Kelimenin tevili böyle olursa, beddua zamanındaki zâlimlerle daha sonra gelen tüm zâlimler için olur. Bazıları “tebâr” “helâk” mânasınadır demiştir. Şayet mânası böyle ise beddua Nuh'un (a.s.) zamanındaki zâlimlere yönelik olur. Zira peygamberlerin kendilerine izin verilmedikçe bir kavim için beddua etmeleri mümkün değildir. Nuh aleyhisselâma bu izin sadece kendi kavmi için verilmişti; başka kavimler için böyle bir izin sabit olmamıştır. Bu konuda Hz. Peygamberden mütevatir bir haber gelmedikçe herhangi bir şey söylemek mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir.
İkrime'nin nakline göre İbn Abbâs (r.a.) geceleyin Kur'ân okurken bir âyete geldi ve bana şöyle dedi: İkrime! Bu âyeti bana yarın hatırlat” Bir gece bu âyeti okudu ve bana dedi ki: “İkrime! Bana yarın hatırlat” Ben de ona hatırlattım. İbn Abbâs şöyle dedi: Hz. Nuh kâfirlerin helâki için dua etti, müminler için de bağışlanma duasında bulundu. Müminler için yaptığı dua kabul edildi, yüce Allah erkek ve kadın müminleri O'nun duası sayesinde bağışlayacak. O, kâfirlerin helâki için dua etti ve kâfirler helâk edildi (Semerkandi,
Cinn 72:1
De ki: Cinlerden bir topluluğun (Kur'ân'ı) dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolundu. Âlimler, cinlerin Hz. Peygambere neden geldikleri hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bazılarının ifadelerine göre İblis semaya yükselmiş ve orayı güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulmuş, bunun üzerine dünyada önemli bir olay olduğuna dair kesin kanaate ulaşınca bu olayın iç yüzünü öğrenmek üzere askerlerini etrafa yaymıştır. Bazı âlimler ise şöyle demiştir: Resül-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem peygamber olarak gönderilince putlar yüz üstü yere yıkılmış, bunun üzerine İblis de yeryüzünde önemli bir olay olduğunu ve putların bu yüzden yere yıkıldıklarını anlamış, ardından da bu konuda bilgi edinmeleri için askerlerini etrafa dağıtmıştır. Bazı âlimler ise bu sürede geçen olayla “Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, Kur'ânı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik”! meâlindeki beyanda söz edilen hadise aynıdır demişlerdir. Başka bazı müfessirlere göre bu sürede sözü edilen “topluluk” müşrik cinler topluluğu idi. Ahkâf süresinde sözü edilenler ise Yahudi cinlerdendi. [ ]Bu görüşün delili ise yüce Allah'ın cinlerden söz ederken “Onlar da sizin zannettiğiniz gibi, Allah'ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini zannederlerdi”? meâlindeki beyanıdır. Yahudiler ölümden sonra tekrar dirilmeyi inkâr etmeyip kabul ederler. Buradan ortaya çıkan sonuç, onların müşrik cinlerden olduklarıdır. Yüce Allah Ahkâf süresinde şöyle buyurmuştur: “Ey halkımız! dediler, ‘Biz Müsâdan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan, gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden bir kitap dinledik”, Bu beyandan da onların Müsâ'ya (a.s.) indirilen kitaptan haberdar oldukları, o kitabı kabul ettikleri anlaşılıyor. Yahudiler sadece Hz. Müsâ'nın kitabına inanan bir millettir,
[Cinlere Dair Bilgiler]
Öte yandan yüce Allah'ın cinlerin bu kitabı tasdik ettiklerine ve dinlediklerine dair aralarında geçen konuşmalarla ilgili olarak naklettiklerinden bazı sonuçlar çıkarmak mümkündür. Birincisi: Hz. Peygamber, hem cinlere ve hem de insanlara peygamber olarak gönderilmişti. Bu yüzden Allah Teâlâ cinleri onu dinlemeye yönlendirdi. İkincisi: Cinler Kur'ân'ı Hz. Peygamber'in dilinden alınca kendi aralarında hemcinslerini uyarmaya başladılar. Ve yüce Allah'ın haberine göre Kur'ân'ı tebliğ etmede Hz. Peygambere yardım ettiler, “Okuma sona erince de uyarıcılar olarak kendi topluluklarına döndüler”, Üçüncüsü: Söz konusu cin topluluğu, koşup Resülullah sallallâhu aleyhi vesellemin davetine uydular. Bu tavır, Hz. Peygamber'in aralarında yetiştiği kavminin akılsızlık ettiklerini vurgulamaktadır. Zira onlar, Hz. Peygamber'i emin ve âdil (ahlâklı) olarak tanımış ve hiçbir yalanını görmemişlerdi. Doğrulukla tanınan bir kişiye karşı yapılması gereken, -ona inanılmasa da- hiç değilse getirdiği haberleri yalanlamaya koşmak olmamalı idi. Oysa kavmi onu yalanlama ile karşılamış ve kendisine doğrulukla ve emin olmakla meşhur olmuş birisine yapılacak muameleyi yapmamışlardır. Resülullah'ı (a.s.) tasdik eden cinler ise O'nun bundan önceki durumunu, doğru sözlü olup olmadığını ya da verdiği haberden şüphelenmek gerekip gerekmediğini bilmiyorlardı. Fakat peygamber olduğuna dair delili görünce ve peygamberlik delili ortaya çıkınca onu tasdike koştular. [ ] Ve ona doğrulukla tanınan bir kimseye nasıl davranılıyorsa öyle davrandılar. Bu da bize Resülullah'ın (a.s.) kavminin son derece akılsız (sefih) olduğunu gösterir. Dördüncüsü: Yüce Allah'ın aktardığı haberde Resül-i Ekrem'in (a.s.) risâletine dair delil olduğudur. Çünkü Biz, harika bir okuma dinledik meâlindeki beyan doğru yolu gösterir”. Cinlerin aralarında geçen konuşmanın son kısmında gaybı bildikleri şeklinde bir netice daha çıkıyor. Gaybı ancak gayba dair bilgisi olan bilir. Buradan da çıkan sonuç, cinlerin gaybı yüce Allah'ın bildirmesi sayesinde bildikleridir.
Öte yandan cinleri imana sevkeden şeyin Hz. Peygamber'in (a.s.) yaratıkların benzerini getirmekten aciz oldukları mücizeyi (Kur'ân'ı) getirdiğini öğrenmeleri ve onun mânalarının sağlam, telif ve nazmının güzel olmasına vâkıf bulunmaları olabilir. Beşincisi, Hz. Peygamber'in cinlerden bir topluluğun geldiği ve kendisine vahyedilen Kur'ân'ı dinledikleri vahiy yoluyla kendisine bildirilene kadar bunun farkına varmamış olmasıdır. Bu durum, Bâtıniler'in iddialarının doğru olmadığını gösterir. Onlar Hz. Peygamber'in vahyi ruhani beden ile aldığını iddia ederler. Ancak bu görüş sakattır. Çünkü durum onların dedikleri gibi olsaydı Resülullah (a.s.) cinler kendisine geldiğinde onları görürdü. Zira ruhani beden, cinleri gören unsurlardan biridir. Bu durumda Hz. Peygambere cinlerden bir topluluğun kendisine geldiğinin vahyedilmesine ve O'nun da bunu vahiy yoluyla öğrenmesine ihtiyaç kalmazdı. Rivayete göre Hz. Peygamber, Cibrile kendisini asli süretinde görmek istediğini söyler. Cibril “Sen beni görmeye tahammül edemezsin. Çünkü ben yeryüzüne sığmam. Fakat sen semanın ufkuna bak” der“. Resülullah (a.s.) vahyi ruhani bedenle almış olsaydı Cibril'i asli süretinde görürdü. Netice olarak bu talep, herhangi bir sonuç vermemiş olmaktadır. Dolayısıyla bu mesele Bâtıniyye'nin iddia ettikleri gibi değildir. Tam aksine Hz. Peygamber (a.s.) vahyi -Kur'ân'ın beyanı doğrultusunda- ruhu bedende iken alıyordu. Yüce Allah bu hususta meâlen şöyle buyurmuştur: “De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir insanım. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor”. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Âyette yer alan “nefer” sayıları üç ilâ dokuz arası bir topluluğa denir’.
Biz, harika bir okuma dinledik. Bazı âlimler “el-aceb” kelimesini “garib” diye tefsir etmişlerdir. Cinlerin Hz. Peygamber'in okumasını garip karşılamaları, bunu kitap okumamış ve yazma bilmeyen bir ümmiden duymalarından kaynaklanıyordu. Bazı âlimlere göre ise cinleri hayrete düşüren şey, Kur'ân'ın güzel telifi, nazmı ve kelimelerinin sıkı dizilimi idi. Bazı müfessirler ise cinler, Kur'ân'ın âyetlerine ve delillerine hayret etmişlerdi dediler. Çünkü Kur'ân, tevhit ilkesini hayata geçirmek, risâleti ve ölümden sonra dirilme fikrini kafalara yerleştirmek için gelmişti. Onlar ne ölümden sonra dirilme ve nede risâlet hakkında fikir sahibi değillerdi. Âyetler, onların kafalarına bu fikirleri yerleştirdiği için ilginç idi. En doğrusunu Allah bilir. (Hz. Peygamber'in Cinleri Görüp Görmediği Meselesi Bu süre ve “Bir zamanlar cin topluluğundan bir grubu, Kur'ân'ı dinlemek üzere sana doğru yönlendirmiştik” meâlindeki âyet, Hz. Peygamber'in cinlerin (kendisinden Kur'ân dinlemeye) geldiklerinin farkında olmadığını haber veriyor. Bir rivayete göre Hz. Peygamber sahâbilerine Rahmân süresini okumuş ve şöyle demiştir: “Cinler, sizden daha güzel icabet ediyorlar. Ben onlara bu süreyi okuduğumda şöyle dediler; Rabb'imiz! Senin nimetlerinden hiçbirini inkâr etmeyiz. Hamd yalnız sanadır”, Bu haber, Hz. Peygamber'in cinleri gördüğünü ve geldiklerinin farkında olduğunu göstermektedir. Söz konusu rivayet, iki görüşü de desteklemektedir: Yani Hz. Peygamber (a.s.) cinlerin geldiğini bir keresinde hissetmiş, bir başka seferde de farketmemiştir. Öte yandan Resülullah (a.s.), görme yeteneğini Allah'ın güçlendirmesi sayesinde Resülullah cinleri görmüş, böylece cinleri idrak etmeye dayanabilmiş ve başkalarının gözleri ise onları göremeyecek kadar zayıf kalmış da olabilir. Cennettekilerin durumu göz önüne alınınca bu mesele daha kolay kavranır. Melekler Rablerinden hediyeler getirince cennetlikler onları göreceklerdir. Dünyada iken gözleri melekleri göremeyecek kadar zayıf olmasına rağmen cennette onları asli süretlerinde görebilmeleri için Allah Teâlâ insanların gözlerini güçlendirecektir. Buna göre yüce Allah'ın cinleri asli süretlerinde görmesi için peygamberinin (a.s.) gözlerini güçlendirmiş olması mümkündür. Bunun yanında Cenâb-ı Hakk'ın, Resülullah (a.s.) cinleri görsün ve geldiklerini hissetsin diye onları insan kılığına sokmuş olması da ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir.
[Cinler Hz. Peygamber'e Neden Geldiler?) Sürenin başında cinlerin Hz. Peygambere neden geldiklerine dair müfessirlerden naklen bahsettiğim iki sebep, mümkün olmakla birlikte bu konuda söylenecek son söz değildir. Çünkü onlar, bu sebepleri içtihatla ve akıl yürüterek çıkarmışlardır. Bir şeyi bilmenin yolu içtihat olduğunda o konuda gözle görmüşçesine kesin konuşmak mümkün değildir. Cinleri Hz. Peygamber gelmeye sevkeden faktörün, bu iki sebepten başkası olması da mümkündür. Bu sebep, gelen cinlerin uyarı görevi yapan cinlerden olmaları olabilir. Zira cinlerin arasında uyarıcı cinler bulunduğu ve resüllerin cinlerden değil, insanlardan olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle cinler, bir resül bulmak umuduyla etrafa dağılmış ve kendi toplulukları arasında uyarı yapacakları vahiyleri ondan almayı ummuş olabilirler, Ya da semaya yükselip haberleri duyarken ve bunlarla kavimlerini uyarırlarken, daha sonra sema güçlü muhafizlarla dopdolu olduğu için yükselecek bir yol bulamamış ve bu nedenle bilgiyi elde etmek imkânından yoksun kalmış olmaları da mümkündür. Buradan da Allah Teâlâ'nın kendilerini şaşkın bir halde bırakmayacağını, bilgi elde etme yollarını kapatmayacağını anlamış olmaları, Jşüphelerini giderecek ve kendilerine kanıtları ve delilleri açıklayacak birisini bulmak umuduyla yeryüzüne dağılmış bulunmaları ve böylece Hz. Peygamber vasıtası ile maksatlarına ulaşmış olmaları da imkân dâhilindedir. Ya da “Oysa biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında asla yalan söylemeyeceklerini sanırdık”" meâlindeki beyanda anlatıldığı üzere onların yanında gerek insanlardan, gerekse cinlerden Allah Teâlâ hakkında yalan söyleyen hiçbir kimse bulunmazken, bu yalan söylenince başlarına bir şey geleceğinden endişeye kapılmış ve doğru yolu karıştırmış olmaları da mümkündür. Kendilerine ideal yolu gösterecek birisini bulma umuduyla yeryüzüne dağılmış ve sonunda Hz. Peygamber'i bulmuş olmaları ihtimal dâhilindedir. Göğe yükselip de orayı güçlü muhafızlarla ve alev topları ile dopdolu görünce bunun bir haber dolayısıyla olduğunu kesin olarak anlamaları da söz konusudur. Bir başka ihtimale göre yeryüzü sakinlerinin başlarına bir felâket geleceğinden endişe etmiş ve belki bunun bilgisine ulaşırlar diye beldelere dağılmış olabilirler.
[Cinler Kâhinlere Bilgi Verebilir mi?]
Öte yandan bu haberin, yani göğün güçlü muhafızlarla ve alev toplarıyla dopdolu olmasının kâfirler hakkında olduğunu ispat eden şey, kâhinlerin bundan sonra haber alamaz hale gelmeleridir. Durum bunun aksi olsaydı haber almalarının önüne geçilmezdi. Sebebine gelince, bundan önce şeytanlar, göklere yükselirler ve duydukları haberleri kâhinlere getirip verirler onlar da insanları saptırırlardı. Onların göğe yükselmeleri engellenmeseydi, haber almaları kesintiye uğramazdı. Bugün kâhin olduğunu iddia eden kimse, yanında cinlerin peygamberlerden duyduklarından başka bir hadisenin haberini bulamaz. Alev topu meselesi kâfirlerin kendi aralarında bildikleri açık bir meseledir. Bu da Resülullah'ı (a.s.) destekleyen ve kâfirler nezdinde risâletini ifade eden semavi bir delildir. Zira Hz. Peygamber gönderilmeden önce onlardan hiçbir kimse alev toplarının olduğunu iddia etmemiştir. Dolayısıyla kâhinlerin haber almalarının engellenmesi, Resülullah'ın (a.s.) doğruluğunun ve söylediklerinin doğru olduğunun delili olmaktadır. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır.
---
Dipnotlar:
6 o Sa'lebi'nin İbn Abbâs'tan nakline göre Resülullah (a.s.) Cibrile “Seni semada asli süretinde görmek istiyorum” der. Cibril “Buna dayanamazsın” deyince Hz. Peygamber (a.s.) “ dayanırım” diye cevap verir. Cibril “Sana nerede görünmemi istersin?” diye sorar. Peygamber Efendimiz (a.s.) “Ebtah vadisinde” deyince Cibril “Ben Ebtah vadisine sığmam” der. Resülullah (a.s.) “O zaman Mina olsun” der. Cibril “Mina'ya da sığmam” diye cevap verince Hz. Peygamber (a.s.) “Arafat olur mu?” diye sorar, Cibril “Arafat'a sığabilirim” der ve ona bir vakit belirler. Hz. Peygamber (a.s.) belirlenen vakitte yola çıkar. Bir de ne görsün Arafat dağı tarafından doğu ile batı arasını dolduran bir ses ve bir topluluk gelmektedir. Bunun başı semada, ayakları yerdedir. Resülullah (a.s.) onu görünce bayılıp yere yıkılır. Bunun üzerine Cibril asli süretinden çıkar ve onu bağrına basar. Sonra “Yâ Muhammed! Korkma! Acaba İsrâfil'i görsen ne yapacaktın! Onun başı arşın altında ayakları da yerin yedinci katının son noktasında. Arş, onun omuzunda, O, zaman zaman Allah korkusundan cılızlaşır ve serçe kadar kalır. Öyle olur ki Rabb'inin arşını azametinden başka bir şey taşımaz olur” der (bk. Kurtubi, e/-Câmi' li-ahkâmi'l-Kurân, XIX, 241. Ayrıca bk. Beğavi, Meâlimü't-tenzil, VIIL, 35) “Cinlerden bir topluluk” Denir ki “en-nefer”, sayıları üç ila dokuz arası olan bir topluluk demektir (İbn Kuteybe, Tefsiru garibi'l-Kurün, s. 489). © o Câbir'in nakline göre Hz. Peygamber bir gün sahâbilerinin yanına çıkar ve onlara Rahmân süresini başından sonuna kadar okur. Sahâbiler sessizce dinlerler. Bunun üzerine Resülullah (a.s.) şöyle der: “Ben bu süreyi cinlerin Kur'ân'ı dinlemeye geldikleri gece onlara okudum. Sizden daha çok tepki verdiler. Süreden “2035.5, gli” “Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?” âyetini her okuduğumda “Rabb'imiz! Senin nimetlerinden hiçbirini inkâr etmeyiz. Hamd yalnız sanadır” dediler (Tirmizi, “Tefsiru'l-
Cinn 72:2
Doğru yolu gösteren harika bir okuma dinledik ve ona, yani Ahkâf süresinde “gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden bir kitap dinledik”? meâlindeki âyet-i kerimede açıkladığımız üzere Hakk'a iman ettik. Artık kesinlikle Rabb'imize kimseyi ortak koşmayacağız. Bu âyet hakkında Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Yukarıdaki cümleyi söyleyenler, Arap müşriklerdendi. Kur'ândan duydukları ve dinledikleri âyetler sayesinde “Artık kesinlikle Rabbimize kimseyi ortak koşmayacağız” meâlindeki sözlerle şirkten el etek çektiler. Onların daha önce şirk koşmamış olmaları, tevhit üzere bulunmaları, fakat duydukları Kur'ân âyetlerine iman etmiş ve şirkten uzak olduklarını beyan etmiş olmaları da ihtimal dâhilindedir. Kişi daha önce şirk koşmasa da Hz. Müsâ'nın “Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tövbe ettim; ben inananların ilkiyim” meâlindeki sözlerinde olduğu üzere daha fazla şüphesiz imana (yakine) ulaşınca şirkten uzak olduğunu ifade edebilir.
Cinn 72:3
Şu muhakkak ki Rabb'imizin şanı çok yücedir; O, ne bir eş edinmiştir ne de çocuk. Âlimler âyette geçen “el-ced” kelimesinin yorumu üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bu kelimenin bütün istediğini elde eden kimse için söylendiğini belirtmişler ve böyle bir kimsenin “zü ced” şeklinde nitelendiğini belirtmişlerdir. Bu açıklama ile Rabb'imizin istediği her şeyi elde edebileceğini, karşısında hiçbir itirazın söz konusu olmayacağını ve herhangi bir şeye ihtiyaç duymayacağını söylemek istemiş olabilirler. Resülullah'ın (a.s.) “hiçbir kuvvet sahibine kuvveti fayda vermez” sözü bu doğrultuda yorumlanır. Kuvvet sahibinden maksat, dünyada kuvvet sahibi demektir. Allah Teâlâ'nın takdirinde bunun aksi varsa söz konusu kuvvet ona Allah'ın azabı karşısında hiçbir fayda vermez. Eğer söylenmek istenen bu ise âyetin mânası şöyle olur: Vasfı bu olan bir varlık, bir ortağa [ ]ya da bir eşe veya bir çocuğa muhtaç olmayacak kadar yücedir. Çünkü bütün bunlar, ihtiyaç içinde olma belirtileridir. Dilediği her şeyi elde eden bir varlığın hiçbir şeye ihtiyacı olmaz. Âyette geçen “el-ced” kelimesinin zait olması da mümkündür. Bu takdirde mâna “Rabb'imiz yücedir” şeklinde olur. “Ced” kelimesinin “azamet” ve “yücelik”ten ibaret olması da mümkündür. Arapçada bir kimse kavmi içinde büyük ve şerefli olduğu zaman bunu ifade etmek için “fulânun cedde fi kavmihi” denir, Hasan-ı Basri şöyle demiştir: “Teâlâ ceddü Rabbinâ, “Rabb'imiz hiçbir şeye muhtaç değildir” demektir. Yüce Allah'ın zatını çocuk edinmekten tenzih ederken kullandığı ifade yeterlidir. “Onlar Allah çocuk edindi dediler. Hâşâ! O hiçbir şeye muhtaç değildir”. Yüce Allah burada “çocuk eйiптe”yi “ceddü Rabbinâ” “şanı çok yücedir” ifadesinden sonra belirtmiştir. Bazı âlimlere göre bu cümlenin yorumu şöyledir: “Rabb'imizin mülkü” Bu cümle ile “Rabb'imizin gücü” mânasının kastedilmiş olması da mümkündür. Netice olarak Rabb'imiz, kendisine nispet edilse rezalet ve alçaklık fiilinin kullanılabileceği her şeyden yücedir. Öte yandan burada doğru olan, “ceddü Rabbin” cümlesinin tefsiri hakkında bir şey söylememektir. Çünkü bu cümle, cinlerin sözlerinin naklinden ibarettir. Bu kelimenin ne anlama geldiği ancak cinlerin vereceği haberle öğrenilebilir.
[Şirke Düşülen Noktalar]
Kurânın ifadesinde dört çeşit şirkten söz edilmektedir: Şirk, bazan “ibadet”te olur: “Artık her kim Rabb'ine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve âhirete yararlı iş yapsın ve Rabb'ine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın”“, Bazan “yaratma'da şirk söz konusudur: “Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar?”17 Bazan “Allah Tealâ'nın hükümranlığı”nda meydana gelir. “O kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez”. Bir şirk çeşidi de “O'nun hâkimiyetinde'dir: “Hâkimiyette ortağı bulunmayan”” meâlindeki beyan buna şahittir. Buradan ortaya çıkan sonuç, şirkin bazan ibadette, bazan yaratmada, bazan hâkimiyette ve bazan da hükümranlıkta olduğudur. Cinler “Artık kesinlikle Rabb'imize kimseyi ortak koşmayacağız” derken bu dört çeşit şirkten uzak olduklarını ifade etmiş oldular.
[Fiillerin Allah'a ve Kullara Nispeti]
(JÖte yandan kelimesi, insanın dilediği her şeyi elde etmesinden ibaret olduğuna göre bu yaklaşım, Mütezile mezhebinin görüşünü geçersiz kılar. Çünkü onlar Allah Teâlâ'nın bütün kâfirlerin iman etmesini istediğini iddia ederler. Kâfirlerin tümü iman etmediğine göre yüce Allah onların görüşüne göre dilediği her şeyi elde edememiş olur. Mütezile mezhebinin görüşü bir başka açıdan daha geçerliliğini yitirir. Şöyleki: Biz daha önce şirkin “yaratma'da söz konusu olduğunu belirtmiştik. Mütezile, kula ait fiilleri Allah'ın yaratmadığını söyler. Bunu söyleyince de yaratma konusunda Allah Teâlâ'ya ortak koşmuş olmaktadırlar. Oysa yüce Allah, mahlükatı yaratmada tek olduğunu haber vermiştir. Bu haberden çıkan sonuç, fiillerin yaratma ve inşa etme açısından Allah Teâlâ'ya, onları kesbetme ve yapma açısından mahlükata ait olduğudur. Bize göre bir fiilin Allaha izafe edilmesi açısından kullara nispet edilmesi caiz değildir. Dolayısıyla yaratmada benzerlik meydana gelmez. Çünkü bir fiil, Allah'ın gerçekleştirdiği yönden kullar tarafından gerçekleştirilemez. Görmez misin ki “mülk” (hükümranlık) Allah Teâlâ ve insanlara izafe edilir. Ama burada Allaha ortak koşma gerçekleşmez. Zira bu fiil, Allah'a izafe edildiği açıdan insanlara izafe edilmez. Sebebine gelince hükümranlık, kullara mecazi açıdan nispet edilirken Allah'a gerçek açıdan izafe edilir. İnsanlara ait fiiller de böyledir. Fiillerin Allaha ve kullara izafe edilmesi farklı yönlerden olduğu için şirk doğurmaz. Başarıya ulaştıran sadece Allahtır, O, ne bir eş edinmiştir. İnsanların eş edinmeleri, şehvetin baskın gelmesinden dolayıdır. Oysa şehvetleri yaratan Allah'tır. Yarattığı bir şeyin kendisine baskın gelmesi ve eş edinmeye sevketmesi mümkün değildir. Bu yaklaşımla meleklerin Allahın kızları olduğunu iddia edenlerin görüşlerini de reddetmiş oluyoruz. Kızlar eşten meydana gelir. Allah bir eş edinmekten münezzehtir. O zaman kızları nasıl olur! Ne de çocuk. Aslında çocuk şu sebeplerden birisinden dolayı istenir. Ya kişi yalnızdır ve yalnızlığını gidermek için çoluk çocuk ister. [ ]Ya da ileride zayıf düşeceğini ve onların kendisine bakacaklarını düşünür de bu yüzden ister, Veya mülkünün elinden gideceğinden korkar ve bu zevalden kendisini güvence altına almak için çocuk ister. Allah Teâlâ, yalnızlığa düşmekten, zayıf hale düşmekten ya da mülkünün elinden gideceği korkusunu duymaktan münezzehtir. Kişiyi çocuk yapmaya sevkeden sebepler, Allah açısından geçersiz olduğuna göre onun çocuk edinmekten tenzih edilmesi gerekir. “Hâşâ... O hiçbir şeye muhtaç değildir”? meâlindeki âyetle onun hiçbir şeye muhtaç olmadığının ifade edilmesi, mülhitlerin kendisine çocuk edinmeyi isnat etmelerine verilen bir cevap olmuştur. “O hiçbir şeye muhtaç değildir” demek, kişiyi çocuk yapmaya sevkeden sebeplerin hiçbirine muhtaç değildir demektir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
---
Dipnotlar:
4 Resülullah (a.s.) her farz namazın ardından şöyle dua ederdi: “Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. Sadece o vardır. O'nun ortağı yoktur. Her türlü eksiksiz övgüler ona aittir. Her türlü otorite ve saltanat onundur. Allahım! Senin verdiğine engel olabilecek kimse yoktur, vermediğini de verebilecek yoktur, senin yardımın olmadan hiçbir kuvvet sahibine kuvveti fayda vermez”.
Cinn 72:4
Demek aramızdaki beyinsiz, Allah hakkında ipe sapa gelmez şeyler söylüyormuş. Bazı müfessirlere göre âyette sözü edilen “sefih”, yani beyinsizden maksat, “İblis”tir. Bu açıklama, kendisine işaret edilmek üzere bir nımız şöyle idi” denildiği zaman bununla belli bir “kötülük işleyen” ve “fâsık” kastedilmez. Aksine bununla kötülük işlemekle ve fâsık olmakla bilinen herkes kastedilir. Buna göre “aramızdaki beyinsiz” sadece bir kişi ile ilgili değil aksine bu niteliğin bulunduğu herkes ile ilgilidir.
(Resülullah'a Dinlemeye Gelen Cinlerin İman Etmesi] Öte yandan bu âyet-i kerime, Kur'ân'ı dinleyemeye gelen cin topluluğunun kâfir değil mümin olduklarını göstermektedir. Zira onlar müşrik olsalardı “beyinsizlik” fiilini başkalarına nispet etmezler ve kendilerinde “beyinsizlik” hali bulunduğu için kendilerini ondan hariç tutmazlardı. Öte yandan müşrik olsalardı yukarıdaki ifadelerinin yerine “Allah hakkında ipe sapa gelmez şeyler söylüyormuşuz” derlerdi. [ ]Bu cümleyi, söz konusu fiili beyinsizlerine izafe etmek için değil, tövbe etmiş olmak, içinde bulundukları küfür ve şirkten dönmek ve Allah Teâlâ'nın kendilerine imanı nasip etmek süretiyle lütfettiği büyük nimetlere şükretmek için söylerlerdi. Buradan çıkan sonuç o cinlerin mümin olduklarıdır. Âyet-i kerimedeki “şatat” kelimesi bazılarına göre “cevr” bazılarına göre “yalan”, bazılarına göre “zulüm” demektir, Şatat burada bize göre “cevr'dir. “Cevr'den kasıt, cinlerin söyledikleri çirkin söz, yani Allaha ortak koşmadır. Bu, “ceyг”iп her dilde ve din mensupları arasında çirkin olduğunu bize göstermektedir. Allah hakkında o çirkin sözleri söyleyenleri nasıl beyinsizlikle suçladıklarına bakılınca bu hakikat anlaşılır.
Cinn 72:5
Oysa biz, insanların ve cinlerin Allah hakkında asla yalan söylemeyeceklerini sanırdık. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Yukarıdaki âyette sözleri nakledilen cinler, diğer cinlerden ve insanlardan duydukları için Allah'ın eşi ve çocukları olduğuna inanıyorlar, bu sözleri söyleyen cinlerin ve insanların doğru söylediklerini zannediyorlardı. İşte onları Allahın çocukları ve eşi olduğunu söylemeye sevkeden bu durum olmuştur. Allah'ın eş ve çocuk edindiğini iddia edenlerin yalan söylediklerini anladıklarında bunu iddia edenlerden ayrıldılar. Buradan ortaya çıkan sonuç, onların bu vakte kadar müşrik olduklarıdır. Hz. Peygamber'in Kurân okuduğunu duyup, delilleri görünce ve şüpheleri ortadan kalkınca peygamber aleyhisselâma iman ettiler ve eski söylediklerinden vazgeçtiler. Ancak Ebü Bekir el-Esamm'ın bahsettiği bu tevilden başka tevil de ihtimal dâhilindedir. O da şudur: Bu topluluk, hidâyet ve iman üzere yaratılmışlardı. Cinlerin ve insanların “Allah'ın çocuğu ve eşi var” diyerek yalan söyledikleri ortaya çıkıncaya dek onların hidâyet üzere olduklarını ve ipe sapa gelmez isnatlarda bulunarak Allaha iftira etmediklerini zannediyorlardı. Âyetin mânasının şöyle olması da mümkündür: Biz, mükellef olan hiçbir kişinin Allah Teâlâ hakkında ipe sapa gelmez şeyler söyleyerek iftira atmayacaklarını zannediyorduk. Çünkü Allah onlara iftiranın çirkinliğini göstermiş ve çocuk ve eş edinmekten münezzeh olduğu delillerle ve kanıtlarla onların nezdinde açık hale gelmişti. Nitekim bu gerçek, dile getirdikleri açık ifadelerinde de ortaya çıkmıştı.
[ Bekir el-Esamm'ın yaptığı tevilin sağlam olmadığını gösteren bir 1 husus da cinlerin ve insanların arasında Allah'ı tenzih eden ve O'na inanan bir kesim bulunduğu gibi, Allahın çocuğu ve eşi olduğunu söyleyenlerin de var olmalarıdır. Şu âyetlere bakıldığında bu husus kolayca anlaşılır: “Aramızda ilâhi emirlere boyun eğenler var, ama hak yoldan sapanlarımız da var”, “Doğrusu içimizde iyiler var, aramızda başka türlü olanlar da var”. Her iki zümrenin birden doğru yolda olması ihtimal dâhilinde değildir. Fakat onların zanlarına göre topluluğun tamamı hidâyet üzere bulunuyorlardı. Yalan söylediklerini anlayınca bu sözü söylediler. En doğrusunu Allah bilir.
FOR L.
Cinn 72:6
[Cinlerin Yardımına Sığınmanın Şirk Olduğu]
İnsanlardan bazı adamlar cinlerden bazı kişilere sığınırlardı, onlar da bunları daha sapkın hale getirirlerdi. Rivayete göre insanlar -ki bunlar Araplar'dan bir topluluktu- bir vadiye konakladıkları zaman o vadinin efendisinden yardım isterler ve “Kavminin sefihlerinden bu vadinin efendisine sığınırız” derlerdi. Müfessirler bu noktadan itibaren ihtilaf etmiştir. Bazıları, sığındıkları cinlerin onlara eman verdiğini, bazıları da vermediğini söylerler.
Bu da insanların ve cinlerin korkularını arttırıyordu. Ebü Ravk'tan böyle rivayet edilmiştir”, Bazıları da şöyle der: “Rahak” kelimesi zillet ve zaaf demektir. Dolayısıyla cinlere sığınan insanların zaafları, zilletleri ve korkuları sığındıkları cinler eman vermedikleri için artıyordu. )Bazıları ise şöyle der: Sözü edilen cinler kendilerinden eman isteyenlere eman veriyorlardı. Fakat bu emanı alanlar yine de onlardan ve eman isteklerine dâhil etmedikleri yerlerle, emanın geçerli olduğu vakitler dışında kendilerinden gelecek hilelerden korkuyorlardı. Müfessirler, ihtilaf etmelerine rağmen insanların korkularını arttıranların cinler oldukları noktasında ittifak etmişlerdir. Denilmiştir ki insanların bu hareketleri, yani cinlere sığınmaları şirktir. Zira sığınılacak olan Allah Teâlâdır. Dolayısıyla onların, cinlerin tuzaklarını kendilerinden savuşturması için Allah'tan yardım dilemeleri ve kendileri için Allah'tan başka yardımcı olduğunu düşünmemeleri gerekirdi. Cinlerin yardımına sığınınca Allah'tan başka bir varlığın kendilerini savunacağını ve onlara yardım edeceğini kabul etmiş oldular. Bu da onların şirk koşması demekti. Sebebine gelince cinler insanlardan daha zayıftır. Onların insanlardan gizlenmeleri ve onlar kendilerini farketmesin diye korkularından başka kılıklara girmeleri göz önüne alınınca bu hakikat anlaşılır. Cinlerin hiçbir insanı öldürecek güce sahip olamamaları, kimsenin malını elinden almayı, yedikleri ve içtikleri şeyleri bozmayı başaramamaları zayıflıklarının ne derece ileri seviyede olduğunu gösterir. Güçlü birinin zayıftan yardım dilemesi zillet göstergesidir. Âyette geçen “rahak” kelimesinin “zillet” ve “zaaf” şeklindeki tevili bu anlayışa dayanır.
Müfessirlerden cinlerin korkusunu arttıranın insanlar olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bunlar “rahak” kelimesine “tekebbür” ve “tecebbür”, yani büyüklenme anlamı vermişlerdir. Bazıları da “rahak” kelimesinin “akılsızlık” anlamına gelen “sefeh” ve “cehil” olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da “rahak” “me'sem”, yani “günah” anlamına gelir demişlerdir. İbn Kuteybe ise kelimenin “ays”” ve “zulüm” anlamına geldiğini söylemiştir. [ ]Meselà bir kimse fesatçı ise “fülanun murhikun fi dinihi” denilir. Cinler, korkuyu şu açıdan arttırıyorlardı: Cin reisler, kendilerini arkalarından gelen cinlerden ve insanlardan üstün sayıyorlardı. Çünkü insanların kendilerine muhtaç olduklarını ve yardım istemeye ihtiyaç duyduklarını görüyorlardı. İnsanlardan önde gelen büyük kâfirler de aynı şekilde kendilerini başkalarından üstün gördükleri için Hz. Peygamber'in davetini kabul etmekten kaçınıyorlardı. Şu âyete bakınca gerçek anlaşılır: “Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir. Ama onlar farkında olmadan yalnız kendilerini aldatırlar”, “rehak” kelimesinin “günah” veya “ahmaklık” ya da “cevr” veya “zulüm” ya da “ays” anlamına geldiğini söyleyenlerin bu verdikleri anlamların hepsi, bizim belirttiğimiz mânada birleşir. Zira onları böbürlenmeye ve kibre sevkeden işte bu aptallıklarıdır. Çünkü ancak cahil ve ahmak olan kişi cinlere sığınır. Cahil ve aptal birine eman vermekte övünülecek bir üstünlük yoktur. Onlar bu kibirlenmeleri ile daha fazla günaha girmekte ve Allah'ın rahmetinden daha fazla uzaklaşmaktadırlar. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
2 Ebü Ravk Ahmed b. Muhammed b. Bekr el-Hizzâni. O ve babası hadis rivayet etmişlerdir. Basralı? olan Ebü Ravk, Meymün b. Mihrân el-Kâtib ve Abdullah b. Şebib el-Mekki'den hadis nakletmiştir. Ondan da birçokları rivayette bulunmuştur. Bunların arasında Ebu'lHasan Ahmed b. Muhammed b. el-Cündi ve Ebü Bekir Muhammed b. İbrâhim b. elMukri ve başkaları vardır. Ebü Ravk, 332'den sonra vefat etmiştir (Seптaпi, e/-Ensâb, el-Ays: Fesat çıkarmakta hızlı davranmak ve acımadan almak anlamınadır.
Cinn 72:7
Onlar da sizin zannettiğiniz gibi, Allah'ın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini zannederlerdi. Diriltmeyi bizzat müşahede etmedikleri, bunu kendi kudret ve güçlerinin haricinde gördükleri ve buna bağlı olarak ilâhi kudretin bu dereceye ulaşamayacağını zannettikleri için Allah Teâlâ'nın diriltme gücünü inkâr etmiş olmaları mümkündür. Yoksa diriltmenin hikmet dışı bir şey olduğunu düşündüklerinden inkâr etmiş değillerdir. Zira onlar, diriltmenin bizzat kendisini reddetselerdi sadece “Allah asla diriltmeyecek” derlerdi. Kullandıkları cümleyi “ehaden” kelimesi ile pekiştirdiklerine göre bu onların diriltme kudretini inkâr ettiklerini bize gösterir. Onların yüce Allah'ın hiçbir kimseyi diriltmeyeceğini zannetmiş olmaları ve bunun hikmet dışı bir şey olduğunu düşünmüş bulunmaları da mümkündür. Zira bir kimsenin öldürülüp sonra tekrar eski haline getirilmesi hikmetli bir iş değildir, sebebine gelince; bir kimsenin hayatta kalması isteniyorsa öldürülmez ki yeniden iade edilmeye ihtiyaç duyulsun diye değerlendirmiş olmaları da imkân dâhilindedir. [ yandan bu ifade, cinlerin sözü olarak aktarılan bir cümle değildir, aksine Allah Teâlâ'nın “Cinler sizin zannettiğiniz gibi ölümden sonra dirilmenin olmadığını zannettiler” diye bize verdiği bir haberdir. “Zanentüm”, yani “zannettiniz” fiili, zâhiri itibarıyla gerek müslüman, gerek kâfir tüm insanlara işaret etmektedir. Müslümanların böyle bir zannı beslemedikleri ise mâlumdur. Aksine onlar, ölümden sonra dirilme olacağına kesin olarak inanırlar. Fakat âyetin mânası şöyledir: “Ey insanlar! İçinizden kâfirlerin zannettiği gibi kâfir cinler ölümden sonra dirilme olmadığını zannettiler”
Diğer taraftan bu âyet-i kerime, onların “dirilme yoktur” cümlesini bilerek değil zanna dayalı olarak söylediklerini beyan etmektedir. Kendilerini bu zanna sürükleyen sebep ise dirilmeye kesin olarak inanmaya götüren vesileden yüz çevirmiş olmalarıdır. Herkes tabiatı itibarıyla zanlara tâbi olmaktan uzak durur. Bu ifadede, ölümden sonra dirilme deliMerine bakmaya, zanlara dayanmayı terketmeye çağırı ve teşvik vardır. Öte yandan nahiv âlimleri derler ki bu sürede “inne” ile başlayan cümlelerde, cinlerin sözleri nakledilmektedir. “Fe kâlü innâ semi'nâ kur'ânen acebâ” ” âyeti buna örnektir. Cinlerin e nakil mahiyetinde olmayan cümlelerin ise mansup olarak “enne” şeklinde okunması gerekir. Bundan dolayı “ve ennehum zannü kemâ zanentünr (b LS lgb eğil 1,) âyetinde elif nûnun okunması tercih edilmiştir. Çünkü bu cümle cinlerin sözlerinin nakli değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Cinn 72:8
[Cinlerin Semadan Haber Almaya Çalışmaları]
Hakikaten biz (cinler) göğü yokladık. Cinlerin göğü yoklamaları, göğün kapılarını bulup haber dinlemek için oralardan içeri girmek amacıyla yapılmış olabilir. Zira göklerin haberleri, göğün her tarafında değildir, kapıları da gögün bütününü çevrelemez. Dolayısıyla cinler, göğün kapılarını bulup oradan içeri girmek için onları yoklamışlardır. “Göğü yoklamak” tabiri ile “kapılarını yoklamak” mânası kastedilmiş de olabilir. Cinler göğün kapılarını açıp içeri girmek ve haberleri dinlemek için onları yokluyorlardı.
(JOnu güçlü muhafızlar ve alev toplarıyla doldurulmuş bulduk. Bazı kapıların muhafızlarla, bazılarının da alev toplarıyla dopdolu olması mümkündür. Eğer onlar muhafızlarla dolu olan kapıya gelirlerse, muhafızlar onları geri püskürtür ve kovarlar. Alev toplarıyla dolu olan kapılara gelirlerse bu toplar, Allah Tealâ'nın “üzerlerine her yönden atış yapılır”? meâlindeki beyanında ifade ettiği üzere onların peşine düşer. Bütün kapıların muhafızlarla ve alev toplarıyla doldurulmuş bulunması da mümkündür. Zira muhafızlar, sadece bekçilik görevi ile görevlendirilmemişler, aksine bu ve başka görevlerle de yükümlü kılınmışlardır. Onların bu başka görevlerle meşgul olmaları, muhafızlık görevlerini engellemiş olabilir. İşte o başka görevlerle meşgul olurlarken cinlerin kulak hırsızlığı yaptıklarını görünce arkalarından delip geçen bir alev topu atılır ve emellerine ulaşamadan onları kovar. Cinlerin meleklerin göremeyecekleri yerlere yükselip onların konuşmalarını dilemiş olmaları da mümkündür. Çünkü kişi, bazan bir söz söyler ve sesi gözle görülmeyecek bir yere ulaşabilir. Söz konusu alev topları muhafızların altında olur ve oradan cinlere alev topları ile ateş edilir. En doğrusunu Allah bilir.
Cinn 72:9
Halbuki biz (daha önce, göğü) dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse kendisini gözetleyen bir alev topuyla karşılaşıyor. Alev topu anlamına gelen “şihâb”ın (L: bir yıldız, gözetleme anlamına gelen “rasad”ın meleklerin yaptığı bir iş olduğu söylenmiştir. Bu konunun aslı şudur: Hz. Peygamber (a.s.), peygamberlik görevi ile gönderilince cinlerin gökten haber sızdırmaları engellendi. Halbuki bundan önce kulak hırsızlığı yapıyorlardı. Böylece kâhinlik işi sona ermiş oldu. Zira Hz. Peygamber gelince kâhinlikle onun peygamberliği birbirine karışmasın diye gökten haber getiremez oldular. Kâhinler herhangi bir hususta haber veremesinler diye cinlerin göğe yükselmeleri ve oradan haber getirmeleri engellendi. Bundan sonra Resülullah (a.s.) onların yanına geldi. Vahyin kehanet olmadığını ve kendisine gökten gelen bir vahiy olduğunu öğrensinler istiyordu. Zira vahiy kehanet olsaydı, eski zamanlarda olduğu gibi başkasının da getirdiğinin bir benzerini getirmesine engel olunmazdı. Bu âyet-i kerime, cinlerin topluluklarını uyarmak amacı ile döndüklerinde söyledikleri sözleri aktarıyor gibidir. Onlar yukarıda bahsi geçen bu sözleri topluluklarına söylemişlerdir.
Cinn 72:10
Bilmiyoruz, yeryüzündekiler hakkında bir kötülük mü murat edildi yoksa Rab'leri onlar için bir iyilik mi diledi? Bu ifade iki mânaya muhtemeldir. Birinci ihtimale göre mâna şöyle olur: Göğün haberlerinin muhafızlarla ve alev toplarıyla yeryüzündekiler için engellenmesi, sonra göğe yükselenlerin bunları almalarına mani olunması ve her yönden alev topu ateşine mâruz kalmaları ile yeryüzündekilerin başlarına bir kötülük, yani bir azap mı indirilmek istendi, yoksa onlara doğru yolu gösterecek bir peygamber mi gönderilmek murat edildi, biz bunu bilmiyoruz. Göğün haberlerinin yeryüzündekilere artık verilmemesinin onlara bir peygamber gönderilmesi sebebiyle olduğunu kesin olarak anlamış olmaları da mümkündür. Dolayısıyla cinlerin ihtiyaç duydukları bilgileri kendilerine bildirecek olan artık o peygamber olacaktır. Fakat onlar, peygamber gönderilmekle kendileri hakkında iyilik mi murat edildi yoksa kötülük mü bunu bilemediler. Çünkü cinler, gönderilen peygambere iman eden, ona hidâyet ve irşat isteme gözü ile bakanların doğru yolda olduklarını, buna karşılık ona, hafife alma ve alay etme gözüyle bakanların da köklerinin kazındığını biliyorlardı. Gönderilen peygamberi yalanlamak mı yoksa tasdik etmek mi gerektiğini bilemediler. Yalanlasalar sonunda helâk olacaklar, tasdik etseler hidâyete ereceklerdi. Bu durum, inkâr ve tasdikle hedeflenen fiilin onların akıbetleri olduğunu ve hikmete göre hareket eden bir kimsenin yaptığı fiilleri akıbetlerini göz önüne alarak yaptığını göstermektedir. Ayet-i kerime, ayrıca müslüman cinlerin Mütezile mensuplarına ait fikri taşımadıklarını da beyan etmektedir. Çünkü Mütezile mezhebi, Allah Teâlâ'nın kulları için din ve dünya açısından haklarında sadece aslah olan ne ise onu yarattığını söyler.
Oysa cinler, yüce Allah'ın kötülüğü iyiliğe tercih edeceğini bildiği kulları için kötülük dileyebileceğini, iyilik fiilini kötülük fiiline tercih edeceğini bildiği kulları için de hayrı dileyeceğini kesin olarak anladılar.
Cinn 72:11
Doğrusu içimizde iyiler var, ama aramızda başka türlü olanlar da var. Bazı tevilcilere göre âyette geçen “es-sâlihün” kelimesi ile kastedilenler müminler, “düne zâlike” ile işaret edilenler de kâfirlerdir. Öyle anlaşıhyor ki “sâlihün” ile kastedilenler müminler ve “düne zâlike” ile işaret edilenler de kâfirler değillerdir. Çünkü bu durum, Allah Teâlâ'nın daha önce geçen şu beyanında belirtilmişti: “Aramızda ilâhi emirlere boyun eğenler var, ama hak yoldan sapanlarımız da var”. Âyetin tevili onların bahsettiği gibi olsa ifade tekrara düşmüş olurdu. Fakat bize göre âyetin tevili şöyledir: “Ve ennå minne'ssâlihün” içimizde salih, akıllı ve hayâlı? olmakla tanınan kimseler olduğu gibi “ve mâ düne zâlike” başka türlü olanlar da var ki bunlar fâsıklardır. Bu durumda âyet, bir dine mensup olanların içinde salih ve hoşnutluk kazanmış kimseler olduğu gibi, fâsık ve dininde fesatçı kimseler de olduğunu beyan eder. Yüce Allah bir âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurur: “İçinizden evli olmayanları, köle ve câriyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin””, İçimizde salih olmayanlar bulunmasaydı âyette salihlerin şart koşulmasının herhangi bir anlamı olmazdı. Allah Teâlâ'nın “İçinizden adaletli iki kişiyi şahit tutun”! meâlindeki beyanı da buna başka bir örnektir. Aramızda fâsıklar olmasaydı yüce Allah “adaletli iki kişi” ifadesini kullanmazdı.
Hâsılı biz farklı gruplardan oluşuyoruz. Yani biz farklı eğilim ve temayülde kimseleriz. Cinler, farklı düşünce ve görüşteki kimseler arasında en salih ve en aşağı tabakadaki olanları belirtmemişler, bunu fâsık ve salihlerden bahsederken ifade etmişlerdir. Çünkü farklı eğilim ve temayüldeki her bir ferde göre kendisi hak yolda, başkası ise bâtıl yoldadır. Fâsık ise kendisine helâl olmayanı yapmak ve yasak edilen fiili işlemekle (fısk) tanınır. Fâsıkın fâsıklığını gören herkes, onun bâtıl üzere olduğunu anlar. Durum bu olduğuna göre aşağı mertebede olan ortaya çıktığı gibi, salih olan da zuhur eder. Bunlar, grupların inancına göre ortaya çıkmaz. Ve orada aşağı mertebede olanla salih olandan söz edilmez. Âyette yer alan “tarâik” eğilim ve temayül, “kıded” parçalar demektir. Arapçada “kadde” parçaladı anlamındadır. Âyetin mânasına gelince o şöyledir: Bizler değişik gruplardan ve birçok eğilim ve düşünceden oluşuyoruz. Âyet-i kerime, tıpkı insanlar arasında olduğu gibi cinlerin içinde de değişik görüş ve temayül olduğunu belirtmektedir.
[ aslı, gerçeğe ulaşmak için bir düşünce ve bir dini öğrenmenin yolunun düşünmek ve içtihat etmektir. Müçtehit, bazan doğru yolu isabetle bulurken bazan ayağı kayabilir. Bundan dolayı bazı kimseler doğru yolu isabetle bulurken bazıları doğru yoldan sapabilir. Buradan ortaya çıkan sonuç, cinlerin ve insanların tevhit konusundaki yollarının aynı olduğu ve bu yolun da fikir ve içtihat yolu olduğudur. Bir diğer sonuç ise insanlar açısından olduğu gibi cinler açısından da müteşâbih âyetlerin bulunduğudur. Zira insanın ayağının kayması, müteşâbih âyetlerden kaynaklanır. Bundan dolayı cinler farklı ve dağınık görüş ve temayüllere ayrıldılar. Fakat fıskın sebepleri birdir. Fısk bizzat görmekle bilinir. Sonuç olarak kişinin dini açıdan daha aşağı veya daha yukarı seviyede olup olmadığı ortaya çıkar.
Cinn 72:12
Sonunda anladık ki yeryüzünde Allah'ın iradesini asla engelleyemeyiz; kaçmakla da O'nun elinden kurtulamayız. Ebü Bekir el-Esamml'ın ifadesine göre cinler, kâfir olmalarına rağmen Allahın iradesini engelleyemeyeceklerini zannettiler. Fakat tevil âlimlerinin çoğunluğu, âyette geçen “zan” fiilinin “bilmek, anlamak” mânasında olduğunu ifade etmişlerdir. Onların tevillerini Hafs'ın (r.a.) kırâati teyit eder. Zira o, âyeti “ennå alimnâ en len nucizallâhe fil-ardi feraraten ve len nesbikahü heraben” ” şeklinde okumuştur”. “Len nucizallâhe fi'l-ardi” cümlesi, Allah'ın elinden kurtulamayız ve intikamını ve azabını bize ulaştırmakta O'nu yeryüzündekilerle birlik olup aciz bırakamayız demektir. Buna göre “heraben” kelimesi âyete şu mânayı katar: Biz Allah'ın azabından firar etsek bile O'nu bize azap verme konusunda aciz bırakamayız. “Firar” bazan talep olmadan da olur. Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede “(Peygamber şöyle dedi:) Şu halde Allaha sığının (kaçın). Şüphesiz ben sizin için O'nun tarafından gönderiliş apaçık bir uyarıcıyım” meâlindeki ifadeyi kullanır. Peygamber, bu ifade ile talebe binaen firarı (kaçmayı) kastetmemiştir. “Herab” ise ancak talep üzerine kaçmak demektir. Cinler âdeta şöyle söylemişlerdir: Yandaş ve destekçilerimiz çok diye bize Allah'ın azabından kaçma imkânı verilmiyor ve bizim (kaçalım şeklinde) talep üzerine kaçışımız (herab), O'nu aciz bırakmıyor. [ ]Yahut şu mâna söz konusu olabilir: Yerin dibine de insek dünyada Allah'ı asla aciz bırakamayız. Yeryüzünün çeşitli bölgelerine kaçmakla da O'nu aciz bırakamayız. Bu ifadede, hile ve desiselerle yeryüzünün krallarından kaçabildiğimiz gibi Allah'ın azabından kaçamayız şeklinde bir ikrar vardır.
Öte yandan bu gibi ifadeler müslümanların ağzından çıkar. Zira böylesi bir ifadeyi, ancak Allah'ın intikamının başına geleceğinden korkan, ölümden sonra dirilmeye kesin olarak inanan ve Allah'ın huzuruna dikileceğini hiç aklından çıkarmayan kimse söyler. Kâfirler ise dirilmeye inanmıyorlar ki akıbet korkusu onları böylesi bir düşünceye sevketsin. Buradan ortaya çıkan sonuç bu konuşmanın, Ebü Bekir el-Esamm'ın belirttiği gibi kâfirler tarafından değil müslümanlar tarafından söylenmiş olduğudur. En doğrusunu Allah bilir.
Cinn 72:13
Ve biz doğru yol rehberini dinler dinlemez ona iman ettik. Âyet metninde geçen “hüdâ” “hakka çağrı” anlamına gelir. Kelimenin “hakka davet edildiğimiz kitap” anlamında olması da muhtemeldir. Bu durumda âyetin mânası şöyle olur: “Biz hakka davet edildiğimiz Kur'ân'ı dinler dinlemez ona iman ettik” Kurânın hakka davet ettiğini Allah Teâlâ'nın şu beyanında görmek mümkündür: “Gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden”. Yani ona davet eden”. Yüce Allah, bu sürenin başında da “Doğru yolu gösteren” diye bir beyanda bulunmuştur. Bu âyette geçen “hüdâ' kelimesinin “doğru yolu bulma” anlamında olması da mümkündür. Bu durumda âyetin mânası şöyle olur: “Biz hidâyet kılavuzunu duyunca onun yoluna girdik” Ebü Bekir el-Esam, cinlerin hidâyeti duyup da iman edinceye kadar kâfir olduklarını zannetmiş, “Cinler bundan önce hidâyet üzere olsalardı daha önce iman etmiş olurlardı ve bu durumda da daha önceden mümin oldukları için iman ettik demelerinin bir anlamı olmazdı” demiştir. Ancak sözü edilen delillerle cinlerin kâfir oldukları ispat edilmiş olmaz. Zira daha önceden mümin olmaları ve hidâyet rehberini duyunca daha önceki mücmel imanları dolayısıyla bu hidâyet rehberine de iman etmiş olmaları mümkündür. [ ]Su mânadaki ilâhi beyanlara bakınca söylediklerimiz açık seçik anlaşılır: “İman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir””, “imanlarına iman katsınlar diye”. Netice olarak bu beyana, cinler daha önce mümin değillerdi de şimdi iman ettiler anlamında değil aksine önceki icmali imanları üzerine imanları artmış ve pekişmiştir mânasındadır. Yüce Allah'ın “Bizi dosdoğru yola meâlindeki beyanı da böyledir. Örnek verdiğimiz âyette de bu duayı yapanlar, aslında doğru yola iletilmişlerdi, fakat bu dua ile bize genel olarak hidâyet ettikten sonra doğru yola işaret ederek ve onu belirginleştirerek bizi o yola ilet demek istiyorlar. Cinlerin duydukları hidâyet davetinden dolayı iman etmeleri daha önce iman etmiş olmaları ile çelişmez. Aksine bundan önce de mümin olmaları ve sonra da Allah Teâlâ katından kendilerine gelen her kitaba iman etmiş olmaları mümkündür. Kendilerine sonradan gelenlere iman etmeleri, bundan önce müslüman olmadıklarını göstermez. En doğrusunu Allah bilir.
[Allah'ın Müminleri Ziyana Sokmayacağı ve Azıp Saptırmayacağı]
Rabb'ine iman eden kimse artık ne ziyandan ne de azıp sapmaktan korkar. Mütezile mezhebini hariç tutarsak gerek cinlerden ve gerekse insanlardan hiçbir mümin Allah Teâlânın kendisini ziyana uğratacağından ve saptıracağından korkmaz. Mütezile mezhebi mensupları ise korkarlar. Çünkü onlar büyük günah işleyenlerin iman dairesinden çıktıklarını söylemezler, sonra da onların cehennemde ebedi olarak kalacaklarını savunurlar. Cehennemde ebedi olarak kalmakta ziyan ve sapma korkusu vardır. Hatta onda ziyandan daha fazlası bir korku vardır. Zira âyette yer alan “bahs” “eksiklik” demektir. Ebedi kalmakta ise imanın faydası ile daha önce işledikleri salih amellerin menfaatinin gitmesi söz konusudur. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Rabb'imiz! Unutur veya yanılırsak bizi cezalandırma”. Mütezile mensuplarına göre Allah Teâlâ onları yanılmaları ve unutmalarından ötürü cezalandırırsa zâlim olur, Bir başka âyetin meâli şöyledir: “Rabb'imiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma”, Mütezile âlimleri, Cenâb-ı Hak onları doğru yola eriştirdikten sonra kalplerini saptırırsa bunun Onun tarafından yapılmış bir zulüm ve bir haksızlık olacağını ve onların, sonsuza kadar Rablerinin zulmüne mâruz kalma korkusu içinde kalacaklarını iddia ederler. [ ]Biz ise Allah Teâlâ onları unutma ve yanılmalarından dolayı cezalandırırsa bunun adalet, affederse bir lütuf ve bir nimet verme olacağını söylüyoruz. Yüce Allaha bize adaleti ile muamele etmemesi için dua edip yakarıyoruz; adaleti ile muamele ederse helâk oluruz. Bu yüzden lütfu ve nimeti ile muamele etmesi için dua edip yakarıyoruz. Mütezile'ye göre büyük günah işleyen bir kimsenin iyi amelleri kabul edilmez, böylece o kişi Allah'ın düşmanı haline gelir ve ebedi olarak cehennemde kalır. Halbuki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez; o zerre, bir iyilik ise onu katlar, kendi katından da büyük mükâfat verir”. Kat kat karşılık verilmeye en lâyık olan iyilik ise Allaha imandır. Dolayısıyla büyük günah işleyen kimsenin cehennemde ebedi kalması ve iman menfaatinin kendisinden giderilmesi söz konusu değildir. Allah Teâlâ, zâlimlerin söyledikleri yanlışlardan münezzehtir ve çok yücedir. Âyette geçen “bahsen velâ rahekâ” (125; y; kelimelerinin iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birinci ihtimale göre “bahs” noksan demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Onun iyiliklerinden eksiltilmez. “Rahak” ise “zulüm” demektir. Yüce Allahın “O” başkasının işlediği kötülükler üzerine yüklenmek süretiyle “ne büsbütün, hatta ne de kısmen haksızlığa uğramaktan korkar” meâlindeki beyanı da buna benzer. İkinci ihtimale göre “felâ yehâfu bahsen” tövbe ettiği zaman iyilikleri kabul edilmeyecek diye korkmaz, “ve lâ rahekâ” ise yaptığı iyiliklerden herhangi birini lehine kaydetmeyerek haksızlık etmez demektir.
---
Dipnotlar:
“Ey halkımız! dediler, ‘Biz Müsâdan sonra indirilmiş, kendinden öncekileri onaylayan, gerçeğe ve doğru yola kılavuzluk eden bir kitap dinledik”. 7 o “Nezaman bir süre indirilse, içlerinden “Bu hanginizin imanını arttırdı ki” diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar birbirlerine bunu müjdelemek istediler”. “İmanlarına iman katsınlar diye müminlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan da O'dur”
Cinn 72:14
Aramızda ilâhi emirlere boyun eğenler var, ama hak yoldan sapanlarımız da var. Âyet metninde çoğulu yer alan “kâsıt” kelimesi, “zâlim, haksız” demektir. “Muksıt” ise “âdil” anlamına gelir. Öte yandan “adi” kelimesinin üç türlü kullanımı söz konusudur. “Adele anhu”, “bir şeyden saptı ve zulmetti”, “adele bihi” “birini ortak ve denk yaptı”, “adele fihi” “adaletle hükmetti” anlamına gelir. Boyun eğenler doğru yolu hedeflemişlerdir. Âyette geçen “taharri” ve "tevakki” hedeflemek ve yönelmek anlamındadır. Bu sözü söyleyen cin âdeta şöyle demiş olmaktadır: Boyun eğenler, müslüman olmakla doğru yolu hedeflemişlerdir.
Cinn 72:15
Hak yoldan sapanlar ise cehennemin yakıtı olmuşlardır. Ebü Bekir elEsam şu açıklamayı yapmıştır: Âyet-i kerime, cinlerin de bizim gibi eti ve kanı olduğunu gösterir. Zira Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede insanlar için şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”. Cinlerin eti ve kanı olmasaydı cehenneme yakıt olmazlardı, Fakat âyetin muhtevası bunu göstermez. Çünkü etin özelliği yanmak ve pişmektir. Onun yakıt olması uygun değildir. Fakat yüce Allah, lütfu ile insanların etlerini yakıt haline getirecektir, yoksa etler oduna dönüşmeyecektir. Âyette onun belirttiği anlama işaret eden bir husus yoktur. Aksine âyetten anlaşılan, cinlerin de insanlar gibi ibadetle mükellef oldukları ve Rab'lerine karşı geldiklerinde insanların hak ettikleri gibi cezayı hak ettikleridir.
[Cinlerin Sevapları ve Cezaları Söz Konusu mudur?]
Ebü Hanife'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Cinlerin sevapları ve isyan ettikleri takdirde cezaları yoktur”. Ebü Hanife'nin “Bize göre onların sevapları yoktur” demesi, cinler Allah'a ibadet ettikleri takdirde Hak Teâlâ kendilerinden razı olmaz, O'nun katında mertebeleri yüksek olmaz anlamına değildir. Fakat onun demek istediği, insanlara cennette ebediyen vâdedilen yiyecekler, içecekler, güzel eşler ve hurilerin cinler için söz konusu olmadığıdır. Zira Allah Teâlâ bunları insanlar için vâdetmiştir, cinler için değil. Ve Kur'ânda bu konuda hiçbir bilgi verilmemiştir. Yüce Allah'ın insanlara vâdettiği şeyler, bir lütuf ve nimet verme kabilindendir, yoksa bunların Allah katında hakları olması kabilinden değildir. Cinler için böyle bir vâd cereyan etmediğine göre vâdedilenlerin onlar için vacip olduğunu söylemek gerekmez. Cezaya gelince; hikmet Allah'ı inkâr edene azap etmesini gerekli kılmaktadır. Netice olarak hikmet, kâfirlere azabı zorunlu kılmaktadır. Hikmetin kâfirlere azap etmeyi gerekli kılması sonra da cinlere inkâr ettikleri zaman azap edilmemesi şeklinde tecellisi mümkün değildir. Bundan dolayı cinlerin ceza görmelerini söylemek gereklidir, fakat sevap elde edeceklerini söylemek gerekmez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Cinn 72:16
Eğer (kullarımız) hak yolda dosdoğru yürürlerse kendilerini, nimetlere boğarız. Âyette geçen “tarika” (42. âli) kelimesi hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları bunun “hidâyet yolu” olduğunu söylerken bazıları “küfür yolu” dur demişlerdir.
Bu yolun, “hidâyet yolu” olduğunu söyleyenler görüşlerini şöyle savunmuşlardır: Bilinen yol, Allah Teâlâ'nın yoludur. Bir yol, mutlak olarak belirtildiği zaman bundan Allah yolu anlaşılır. Mutlak olarak belirtilen “sebil” kelimesi de böyledir. Mutlak söylendi mi Allah yolu anlaşılır. Allah Teâlâ “Bizi dosdoğru yola ilet” der. Buna göre sözü edilen “yol” İslâm olur. Öte yandan âyetin ifadesi çeşitli şekillerde anlaşılabilir. Birincisi kâfirlere yönelik olur. Âyete buna göre mâna verecek olursak mâna şöyle olur: Kâfirler “hak yolda dosdoğru yürürlerse”, yani davet edildikleri hidâyete icabet ederlerse “Kendilerine bol bol nimet veririz” Bir başka ifade ile geçimlerini rahatlatır, mallarını çoğaltırız. Bu âyette “mâen” “su” kelimesi “geçim rahatlığı”nın kinâye yoluyla anlatımıdır. Zira dünyada bütün geçim rahatlığı su ile irtibatlıdır. Su hayatın aslıdır. Allah Teâlâ “Rızkınız ve size vâdedilenler göktedir”” buyurmuştur, böylece mahlükatın rızkının gökten geldiğini haber vermiştir. Gökten inen sudur ki buna yağmur denir. İşte bu yağmur rızık sebebi yapılmıştır. Zira yağmur mahlükatın rızkının aslıdır. Bu âyette de sudan bahsedilmesi sözünü ettiğimiz açıdan geçim rahatlığının kinâye yoluyla anlatımıdır. Eğer anlam bu olursa hitap, insanların kıtlık ve kuraklık ile imtihan edilecekleri vakitle ilgili olur. Yüce Allah onlara davet edildikleri şeye icabet ederlerse üzerlerinden kıtlık ve kuraklığın kaldırılacağını ve rızıklarının genişletileceğini vâdediyor. Bu, Nuh Hüd ve başka peygamberlerin” sözleri ve kavimlerine yağmur gönderileceği, yağmurların, mallarının, çocuklarının ve benzerlerinin arttırılacağı vâdleri gibidir. [ ]Bu vâdin Hz. Peygamber'in sahâbileri hakkında olması da mümkündür. Zira onlar İslâm'ın ilk dönemlerinde darda ve geçim sıkıntısı içinde idiler, Öyle şiddetli açlık çekiyorlardı ki ot bulup yeme umuduyla canlarını etraftaki dağ yollarına ve vadilere atıyorlardı. Şartlar ağırlaşınca o durumu yaşayanların (inançlarını) değiştirmelerinden ve tebdil etmelerinden endişe edilir. Bu nedenle üzerinde bulundukları yolda yürümeleri, yani bu yolda devam edip hak dini ve hidâyeti bâtıl ile değiştirmemeleri şartı ile kendilerine rahat bir geçim vâdedilmiştir. Buna ilâveten destekleri az olmasına rağmen İslâm üzere devam ederlerse düşmanlarına karşı zafer sözü de verilmiştir. Bazı âlimlerin yaptığı şu tevil de ihtimal dâhilindedir: Yüce Allah'ın “Eğer (kullarımız) hak yolda dosdoğru yürürlerse” meâlindeki beyanının tevili şöyle de olabilir: Yeryüzünün bütün sakinleri müslüman olursa dünyayı onlara genişletiriz, mallarını ve çocuklarını çoğaltırız ki dünyada fitne ile karşılaşsınlar ve şiddetli sıkıntılarla imtihan edilsinler. Bundan sonra da içlerinden bazıları bu sıkıntılara tahammül edip mümin olarak kalsın, bazıları da tahammül edemesin ve azgınlık yapsın ve eski küfür hallerine geri dönsün ki bizim vâdimizden dönme gibi bir durum meydana gelmesin. Çünkü yüce Allah cehennemi hem cinlerin ve hem de insanların bir kısmı ile dolduracağını vâdetmiştir?. Allahın vâdinden dönmesi mümkün değildir. Onlar hidâyet yolu üzere yürüseler ve azgınlık etmeseler bu Allah'ın vâdinden dönmesine yol açar. Zira hidâyet yolunda yürüseler ve azgınlık yapmasalar cehennem dolmaz. İnsanların azgınlık yapmasındaki hikmet, Allah'ın, zatına gelecek bir menfaat için değil de kendi yararları için onları yarattığını bilmeleridir. Eğer onlar iyilik ederlerse kendi iyilikleri için kötülük işlerlerse de kendi aleyhlerine işlemiş olurlar”. Allah Teâlâ, onları doğru yolda daim kılar ve geneli itibarıyla dostluğu zuhur ederse, yüce Allah'ın onları kendi menfaati için yarattığı şeklinde bir düşünce akla gelir. [ beyan, Allah Teâlâ'nın mevcut olmayan hakkındaki bilgisini, ilminin “Acaba olsaydı nasıl olurdu?” sorusuna cevap verecek bir ilim olduğunu beyan etmektedir. Zira Cenâb-ı Hak, sözünü ettiğimiz hikmetten ve insanların bazılarının anlayacağı bazılarının da anlamayacağı başka şeylerden dolayı insanların bir kısmının iman edeceğini diğer bir kısmının da inanmayacağını bilmiş ve bu bilgisine göre de hükmetmiştir. Sonra yüce Allah, herkesin hak yolda yürümesine ve iman etmesine hükmedebilmekle birlikte herkes hakkında ebediyete kadar böyle hükmetmeyeceğini haber vermiştir. Aksine O'nun hükmü, belirttiğimiz hikmeti gerçekleştirmek için bazılarının bir süre hak yolda yürüyeceği, sonra bu yolu terkedip, hakkı bâtılla değiştireceği ve bazılarının da hak yol üzere yürüyeceği şeklindedir. Bunun bir benzeri yüce Allah'ın şu beyanıdır: “Haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi”#, Bunun mânası şudur: Onlara cihat ve savaş meydanına çıkmak farz kılınmasa haklarında ölüm yazılmış olanlar kendi ihtiyaçlarını gidermek için çıkarlar ve orada öldürülürlerdi. Yüce Allah bunu, “Hüküm vermediği bir meselede hükmünü verseydi nasıl verirdi?” sorusuna cevap vermek için beyan etmiştir. İşte yukarıdaki âyette de durum aynen böyledir.
Âyet-i kerimede belirtilen yolun “küfür yolu” olduğunu söyleyenlere göre burada “istikametten maksat, “ikâme'dir. “İkâme” kelimesiyle hem küfür ve hem de İslâm üzere kalmak ifade edilir. Âyette “tarikat” kelimesi ile -her ne kadar mutlak söylendiğinde hidâyet yolu kastedilse de- onların İslâm öncesi bildikleri küfür yoluna işaret edilmiş olur. Zira onların arasında bilinen yol “küfür yolu” idi. Müfessirler de burada bahsi geçen yolun “küfür yolu” olduğunu söylemişlerdir.
Kendilerini nimetlere boğarız. Yani Rablerinin ne kadar cömert olduğunu öğrensinler diye geçimlerini genişletir, mallarını çoğaltırız. Zira yüce Allah, dostlarının rızıklarını genişlettiği gibi kendisine düşmanlığı seçen kullarının rızkını da genişletir. Bir de Rab'lerinin müsamahasını (hilmini) öğrensinler diye geçimlerini genişletir, malların çoğaltırız. Çünkü O, kendine düşmanlığı seçenleri günahları dolayısıyla hemen hesaba çekmez ve gazabını üzerlerine indirmede acele etmez. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
“Dedim ki: 'Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır. (Dileyin ki) üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin”. “Ey kavmim! Rabb'inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O'na tövbe edin ki üzerinize bolca yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın; sakın günahkârlar olup Allah'tan yüz çe“O ülkelerin insanları inansalar ve günahtan sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik” (el- A'râf, 7/96). “Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz” o“Dileseydik elbette herkesin doğru yolda yürümesini sağlardık. Fakat şu sözüm mutlaka gerçekleşecek: Cehennemi hem cinlerden hem insanlardan bir kısmıyla dolduracağım!” “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”. Yüce Allah bir başka âyette de meâlen şöyle der: “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Senin Rabb'in kullarına asla haksızlık etmez” (Fussilet, 41/46). Bu işte bizim görüşümüz alınsaydı burada öldürülmezdik' diyorlar. De ki: ‘Evlerinizde dahi olsaydınız, yine de haklarında ölüm yazılmış olanlar ölüp düşecekleri yere geleceklerdi. Bu, Allah'ın içinizde olanı ortaya çıkarması ve kalplerinizdeki şüpheyi gidermesi içindir. Allah kalplerde olanı bilir” (Âl-i İmrân, 3/154).
Cinn 72:17
[Fitnenin Yorumu]
Kendilerini, içinde denemek üzere. Âyette geçen “li neftinehum” cgit) fiilinin kökü olan “fitne” içinde şiddet olan sıkıntı ve zorluk demektir. Eğer fitne, kâfirler hakkında olursa rızıklarının genişletilmesi onlara büyük bir sıkıntı olur. Çünkü bu, daha aşağı seviyede olanlardan kendilerini mal ve imkân yönünden üstün görmelerinden ötürü Hz. Peygamber'e boyun eğme ve itaat etmekten alıkoyar. Allah Teâlâ'nın şu beyanlarına bakmaz mısın: “Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: “Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz, “Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir”, Eğer “fitne” müslümanlara yönelik olursa onların geçimlerini genişletmede de büyük bir sıkıntı söz konusu olur. Aslında imtihan olduğumuz her olayda zorluk vardır. Yüce Allah bir âyette meâlen şöyle beyan etmiştir: “Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz”, İnsanın başına gelip de içinde şiddet olmayan hiçbir durum yoktur.
Kim de Rabb'ini anmaktan yüz çevirirse. Bu beyanın şu anlamlara gelmesi mümkündür: “Kim Rabb'ine itaattan ve kulluk etmekten yüz çevirirse” veya “Kim Rabb'ini tevhitten yüz çevirirse” yahut da “Kim Kur'ândan yüz çevirirse” Âyette geçen “zikr” kelimesini “Kur'ân” olarak tevil ettik, zira Kurân zikir, yani öğüttür. Bu âyetteki tercih etme ve seçmeden ibarettir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: “Kim Kur'ândan başkasını Kurânı zikretmeye veya başkasına itaatı O'na itaat etmeye tercih ederse” Allah onu gitgide artan bir azaba uğratır. Kur'ânda başka bir yerde “se ürhikuhü sa'üdâ” cümlesi geçer”. “Sad” ve “sa'üd” kelimelerinin tefsir âlimlerinin söylediği gibi hakikat anlamında olması mümkündür. Yani onlara ateşten bir dağa tırmanmaları teklif edilecek ve bunu ancak büyük bir meşakkat çektikten sonra başarabileceklerdir. Sonra o dağın zirvesine çıkınca da içine yuvarlanacaklardır. Onların bütün işi gücü bu olacaktır. Âyette belirtilen hususun örnek verme kabilinden olması da mümkündür. Çünkü yukarı tırmanma aşağı inmekten daha zor ve beterdir. Dolayısıyla “sa úd” burada meşakkatten ibaret olmuş olur. Yani o kişi kendisine zor ve meşakkatli gelen durumla karşılaşacaktır. Bazıları, o kişinin üzerindeki meşakkat, üzerine ardarda gelecek olan azaptır demişlerdir. [ ]lbn Kuteybe şöyle demiştir: “Sa'üd” meşakkat demektir. Arapçada “tesa'ade aleyye hâzel-emru” denir ki “bu iş bana ağır geldi” demektir. Hz. Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Mâ tesaadeni emrun mâ tesa'adeni hutbetü'n-nikâh” (Çı zh inal pl, inal), yani “Yaptığım nikâh konuşmasında başıma gelen durumun zor geldiği kadar hiçbir şey bana zor gelmedi””, En doğrusunu Allah bilir.
Cinn 72:18
Mescidler yalnız Allah'ındır. O halde Allah'ın yanına katarak hiçbir kimseye yalvarmayın. Âyetin metninde geçen “mesâcid” hem “secde yeri” ve hem de “secdede yere gelen alın” anlamına gelir. Bu âyette yüce Allah şunu beyan etmiş olmaktadır: “Secde edilen yerler ve secdeye giden alınlar, Allah'ındır. Çünkü o yerleri de o alınları da yoktan vareden ve yaratan O’ dur. Bina edilen mescitler, sadece Allah'a ibadet edilmek ve içinde dua edilmek için yapılmıştır. O halde Allah'ın yanına katarak hiçbir kimseye ibadet de etmeyin, duada da bulunmayın” Bazıları ise şöyle demiştir: Allah Teâlâ “mesâcid” kelimesi ile Mescid-i Haram'ı kastetmiştir”", Bu görüş Dahhâk ve başkasından nakledilmiştir. Dahhâk âyet-i kerimede geçen “mesâcid” kelimesini bu süre Mekkede nazil olduğu ve başka yerlerde mescit bulunmadığı için “Mescid-i Haram” şeklinde tevil etmiş olsa gerektir. Bazıları ise âyette geçen “mesâcid” kilise ve manastır anlamına gelir demiştir. Zira kilise ve manastırlar içinde Allah Teâlâ'ya ibadet edilmek için yapılmıştır. Yüce Allah da onların buralarda kendisinden başkasına ibadet etmelerini yasak etmiş olmaktadır. Bu takdirde âyet-i kerime onlara protesto tarzında söylenmiş olur: Sizler mescitlerin içinde Allaha ibadet edilsin diye yapıldığını biliyorsunuz. O halde oralarda Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Ya da şöyle denilmiş olur: Bu mekânların yaratıcısı ve yoktan varedicisi Allah Teâlâ olduğuna göre O'na ortak koşarak hiçbir kimseye ibadet de etmeyin ve duada da bulunmayın. Zira o ortak koşulan varlık bunları yaratmış değildir.
O halde Allah'ın yanına katarak hiçbir kimseye yalvarmayın. Âyet-i kerimede geçen “felâ ted'ü” fiili, bizzat dua ve yakarma anlamına gelebilir. Bu takdirde âyetin mânası şöyle olur: “Allah'ın yanına katarak hiçbir kimseye yalvarmayın”. Zira “ilâh” mabudun ismidir. O topluluk, bir şeye ibadet ettiği zaman ona “ilâh” ismini veriyorlardı. Allah Teâlâ da onlara “Allah'ın yanına birini katarak kimseye yalvarmayın” demiş oluyor. [§]Çünkü ilâh O'dur ve herkesin ibadetine lâyık olan da O'dur. Âyet-i kerimede “dua” kelimesiyle “ibadet” mânası kastedilmiş de olabilir. Hz. Peygamber, “Dua, ibadetin özüdür”! buyurmuştur. Cenâb-ı Hak da “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler, aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!”? buyurmuştur. Yüce Allah âyet-i kerimede kulların kendisine “dua”larını “ibadet”leri olarak kabul etmektedir. Netice olarak “O halde Allah'ın yanına katarak hiçbir kimseye yalvarmayın” meâlindeki âyet, ibadette bir başkasını O'na ortak yapmayın” mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
€ oo Tirmizi, “Daavàt” 1.
Cinn 72:19
(Hz. Peygamber'in Etrafına Üşüşen Cinler] Allah'ın kulu O'na ibadet etmek üzere kalktığında üstüne çıkarcasına etrafına üşüşüyorlar. Bazı müfessirler, âyet-i kerimeyi cinler onu sevdikleri ve dost oldukları için üstüne çıkarcasına etrafına üşüşüyorlar şeklinde anlamışlardır. “Üstüne çıkarcasına etrafına üşüşüyorlar” demek, “Resülullah'a (a.s.) erişmek için nerdeyse birbirlerine yapışıyorlar” demektir. Âyetin mânası şöyle de olabilir: “Cinler, Resülullah'tan (a.s.) duydukları (âyetleri) sevdikleri, onları ezberlemek istedikleri veya beğendikleri için neredeyse ona yapışıyorlar” Cinler, duydukları (âyetleri) ezberlemeye çok düşkün idiler. Çünkü kendileri cinlerin uyarıcı olan grubundan idiler. Bu nedenle kavminin yanına döndükleri zaman onları uyarmak için duyduklarını ezberlemeye ve bellemeye aşırı bir istek duydular. Ve duydukları karşısında hayrete düştüler. Çünkü o duydukları âyetleri kitapların okunduğu bir mekânda duymadılar. Duyduklarını asla kitap okumamış ve okuma bilmeyen bir ümmiden duydular. Onun için duyduklarına çok hayret ettiler. “Telebbüd” bir şeyin bir daha ayrılmayacak şekilde bir başka nesneye bitişmesi demektir. Keçeye “lebed” denilmesi bu yüzdendir. Çünkü yün parçaları birbirinden ayrılmayacak şekilde birbirine yapışarak keçe haline gelmektedir. Bazıları da cinlerin bu üşüşmeyi Hz. Peygambere aşırı düşmanlıkları nedeniyle yaptığını iddia etmişlerdir. Buna göre âyet, -gerek insan ve gerekse cin- kâfirlerle ilgili olup, yüce Allah da onların bir araya geldiklerini ve Cenâb-ı Hakk'ın nurunu söndürmek için birbirlerine yardımcı olduklarını, ama O'nun nurunu muhakkak tamamlamak istediğini haber vermiş olur. Cinlerin üşüşmesi kâfirlerle ilgili olduğu takdirde “Allah'ın kulu O'na ibadet etmek üzere kalktığında” meâlindeki beyanın anlamı şöyle olur: “Muhammed (a.s.) Allah'ı birlemek ve insanları O'na ibadete ve itaata davet etmek üzere kalktığında insan ve cin müşrikler harekete geçip bu faaliyetin ışığını söndürmek için etrafına üşüşüyorlar ve Allah da ona yardım etmek ve görevini ifa etmesine yardımcı olmak istiyor”. Eğer söz konusu üşüşme, müslüman cinler tarafından yapılmışsa o zaman âyetin metninde geçen “dua” ibadet anlamına gelir. Bu durumda yüce Allah sanki şöyle demiş olur: “Allah'ın kulu namaz ibadetini yapmak üzere ayağa kalktığı zaman duyduklarını ezberlemeye olan aşırı istekleri, onu ve duydukları âyetleri çok sevmeleri dolayısıyla neredeyse üzerine üşüşüp keçe gibi birbirlerine girecekler.
Cinn 72:20
De ki: Ben kendisine hiç kimseyi ortak koşmaksızın yalnız Rabb'ime yakarıp kulluk ederim. Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamber'in getirdiği dinin Allaha ortak koşmak değil, tevhit dini olduğunu, onun insanları davet ettiği inanç Allah'ı tevhit ve O'na itaat etmek olduğunu haber veriyor. Âyet-i kerimenin müşriklerin Hz. Peygamberden putlara ibadet etmesini istemeleri ve buna davet etmelerinin ardından inmiş olması da mümkündür. Rivayete göre müşrikler, Resülullah'a (a.s.) “Bir gün biz senin ilâhına ibadet edelim, bir gün de sen bizim ilâhlarımıza ibadet et” demişlerdir. Yukarıdaki âyet, şu meâldeki âyetlere benzer: “Ey kavmim! Nedir bu hal? Ben sizi kurtuluşa çağırıyorum, siz ise beni ateşe çağırıyorsunuz! Siz bana Allah'ı inkâr etmem, hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığım şeyleri O'na ortak koşmam için çağrıda bulunuyorsunuz; ben ise sizi izzet sahibi, çok bağışlayıcı olan Allah'a davet ediyorum”. Âyetin, onları ümitsizliğe ve karamsarlığa düşürmek, Resülullah'ın kendilerince benimsenen inanca döneceği yolundaki umutlarını kesmek üzere söylenmiş yeni bir beyan olması da mümkündür.
Cinn 72:21
De ki: Doğrusu ben size ne din konusunda zarar verme ve ne de yine din konusunda doğrunun ölçütünü zihninize yerleştirme gücüne sahibim. Müşterek isimlerde temel kural, o ismin mukabiline bakmaktır. O kelimeden ne kastedildiği onun mukabiline bakılırsa anlaşılır. (Bir örnek verelim) yüce Allah bundan önce cinlerden naklen “Aramızda ilâhi emirlere boyun eğenler var, ama hak yoldan sapanlarımız da var” dediklerini nakletmişti"', Bu âyette geçen (uui) “haksızlık yapan, zulmeden” demektir. Bazan kâfir olmayan da zâlim ve haksız olabilir. Ama “cevr” kelimesine “küfr” anlamı verilmiştir. Kelimeden bu anlamın kastedildiği, mukabili olan “Aramızda ilâhi emirlere boyun eğenler var” cümlesinden anlaşılmaktadır. “Dârru” kelimesi dine, mala ve cana zarar verme olabilir. Fakat âyette “raşedâ” kelimesi zikredilince mâna ortaya çıkmış oldu. “Raşed” din konusunda sözü edilen bir kelimedir. Buradan “dârru” kelimesinin de din ile ilgili olduğu anlaşılmış oldu. Buna göre âyette şöyle denilmiş olmaktadır: “Ben sizi ne saptırma gücüne ve ne de doğrunun ölçütünü zihninize yerleştirme gücüne sahibim! Bütün bunlar Allah Teâlâ'ya aittir. “Ama O, dilediğinin yoldan çıkmasına imkân verir, dilediğini de doğru yola iletir”6.
Mütezile mensupları yüce Allah'ın hiçbir kula kendi iradesiyle doğru yola eriştirme gücüne sahip olmadığı gibi, saptırma gücüne de mâlik olmadığını, Resülullah'ın (a.s.) daha çok mâlik olduğunu iddia eder. Çünkü onlara göre Hz. Peygamber insanları bizzat kendisi hidâyete davet edebilmiştir, yüce Allah ise resülü vasıtasıyla buna mâlik olmaktadır. Oysa Allah Teâlâ, şöyle beyan eder: “Onları doğru yola iletmek senin üzerine borç değildir, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir”, Bir başka âyet ise şöyledir: “Kuşkusuz sen istediğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini hidâyete erdirir”. Allaha nispet edilen “hidâyet'ten maksat, davet ve beyan olsaydı Resülullah (a.s.) onları hidâyete erdirirdi. Çünkü o davetçidir ve beyan edicidir. Buradan ortaya çıkan sonuç, yüce Allah'ın hidâyetinin hiçbir beşerin faaliyetinin erişemeyeceği lütfu olduğudur.
Cinn 72:22
Şunu da söyle: Şüphe yok ki, beni de Allah'a karşı kimse koruyamaz; O'ndan başka sığınacak kimse de bulamam. İfadenin akışından sanki onların Hz. Peygamber'den risâlet görevini başka bir topluluğa bırakmasını ya da açıklaması emredilen vahiylerden bazılarını gizlemesini veya toplumda ileri gelenlerden birini kayırmasını talep etmişler, [ ] Allah Teâlâ da eğer bunu yaparsa kendisini Allaha karşı kimsenin koruyamayacağını ve O'ndan başka sığınacak bir kimse de bulamayacağını onlara haber vermesini istemiştir. Cinlere Rabb'inin risâletini tebliğ etmekten başka bir şey yapamayacağını bildirmesini, ancak böyle yaparsa kendisini azabından koruyacağını ve O'nun katında bir sığınak bulabileceğini bildirmesini talep etmiştir.
Cinn 72:23
Allah'ın gönderdiklerini tebliğ etmedikçe. Bazı müfessirler, bu cümlenin “De ki: ‘Doğrusu ben size ne zarar verme ne de doğrunun ölçütünü zihninize yerleştirme gücüne sahibim” meâlindeki ilâhi beyandan istisna olduğunu söylemişlerdir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Bana verilen “risâleti size tebliğ görevi” hariç ben sizi hidâyete erdiremediğim gibi saptıramam da. Bazıları da bu cümlenin “Şunu da söyle: “Şüphe yok ki, beni de Allah'a karşı kimse koruyamaz” meâlindeki ilâhi beyandan istisna olduğu kanaatine varmışlardır. Buna göre mâna şöyle olur: “Eğer ben Allah'ın emrinden döner ve risâleti tebliğ etmezsem beni O'nun azabından risâleti tebliğden başka bir hiçbir şey koruyamaz” Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Ey peygamber! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan O'nun mesajını iletmemiş olursun”, Bir başka âyette ise meâlen şöyle buyurmuştur: “Söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir”. Hz. Peygamber'in Allah'ın azabından korunmaya muhtaç duruma düşmesi mümkün değildir. Azabı gerektirecek herhangi bir kusuru ve görevi savsaklaması vaki olmamıştır. O halde sözünü ettiğimiz “tebliğde kusur etme” ve “görevden dönme”, onun açısından mümkün olmalı ki “Allah'ın korumasına sığınma” diye verilen mâna doğru olsun.
et-Tefsirin müellifi Ebü Muâz” söz konusu istisnanın “Şunu da söyle: Şüphe yok ki, beni de Allaha karşı kimse koruyamaz” cümlesinden değil, “De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de doğrunun ölçütünü zihninize yerleştirme gücüne sahibim” meâlindeki beyandan yapılmış bir istisna olduğunu söylemiştir. [ ] görüşünü de Abdullah b. Mesüd'un şu kırâatine dayandırmıştır: “Kul inni lâ emlikü leküm gayyen velâ raşeden illâ belâğan minellâh”? Bu ifadede sözünü ettiğimiz açıdan istisnayı “De ki: Doğrusu ben size ne zarar verme ne de doğrunun ölçütünü zihninize yerleştirme gücüne sahibim” cümlesinden koparmayı gerektirecek bir husus yoktur. Müfessirlerin çoğunluğu, istisnanın “Şunu da söyle: ‘Şüphe yok ki, beni de Allaha karşı kimse koruyamaz” meâlindeki âyetle ilgili olduğu noktasında ittifak etmişlerdir. Onların görüşlerinin Ebü Muâz'ın belirttiği kırâat sebebiyle ve kanaatlerinin sıhhat ve doğruluk payı taşıması nedeniyle hatalı olduğunu söylemek mümkün değildir.
Yukarıdaki âyette geçen “belâğ, ve “risâle” (dep) kelimeleri aynı mânada olabilir. Netice olarak tebliğ edilen şey, Allah tarafından vahyin tebliği ve onun verdiği elçilik görevleri olur. Bu durumda ifadede tekrar ortaya çıkar ve âyet “Rabb'in ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek”? ifadesine benzer. Bu âyette de “yazma” diye tercüme edilen “kitap” ve “hikmet” kelimelerinin aynı şey olduğu söylenmiştir. Yukarıdaki âyette geçen “risâle”nin, indirilen “kitabın aynısı olması da mümkündür. “Belâğ” ise kitabın içine konulan hikmet ve mânalar olmaktadır. “Rabb'in ona yazmayı, hikmeti, Tevrat'ı ve İncil'i öğretecek” meâlindeki âyet-i kerimesi için de aynı şeyler söylenmiştir. Âyette geçen “kitap” kelimesi, indirilen kitabın kendisidir. “Hikmet” ise, kitabın içine konulan mânalardır. “Allah tarafından yapılan “belâğ”ın O'nun “hükmü, Trisâlât”ının “haber”i mânasında olması da mümkündür. Veya “risâlât”ı “hükmü” “belâğ” ise haberi olabilir. Bu âyet, “Rabb'inin sözü”nün, hem haberleri “doğruluk” hem de ahkâmı “adalet” bakımından tamamlanmıştır”! meâlindeki ilâhi beyana benzer. Ya da âyet metninde yer alan “belâğan minallâh” “Allah'ın onlar üzerindeki hakkı” “risâlâtühü” ise içinde onların maslahatları olan vahiyler demektir. En doğrusunu Allah bilir.
“O'ndan başka sığınacak kimse de bulamam” Müfessirler, “mültehaden” kelimesini “sığınak” ve “yönelecek yer” diye tefsir etmişlerdir. Arapça'da “iltihâd” “imâle” demektir”. “Mezar'a “lahd” denilmesi, kelimenin kökündeki bu anlam dolayısıyladır. Zira insanlar yollarını değiştirip, mezarın olduğu taraftan başka tarafa yönelirler, [ ] kim Allah'a ve resülüne karşı gelirse bilsin ki, içinde ebedi kalacakları cehennem ateşi onu beklemektedir. Allah Teâlâ, bir başka âyette şöyle beyan eder: “Allah'ı ve resülünü incitenleri Cenâb-ı Hak, dünyada ve âhirette lânetlemiş ve onlar için alçaltıcı bir ceza hazırlamıştır”, Bir başka âyetin meâli ise şöyledir: “Allah'ın ve resülünün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır””. Günah işleyen herkes, isyan edenlerin ve Hz. Peygamber'i incitenlerin güruhuna dâhil olur. Fakat bu âyette kastedilenler, Resülullah'a (a.s.) isyan edilebileceğine ve incitilebileceğine inananlardır. Çünkü Allah Teâlâ “eziyet” ve “isyan”ı kendi zatına yönelik olarak belirtmiştir. Allaha eziyet edilemeyeceği için hiç kimse O'na eziyet etmeyi aklından geçirmez, Fakat Hak Teâlâ Resülullah'a eziyet etmeyi ve ona karşı gelmeyi kendi nefsine nispet etmiştir. Çünkü onlar, Hz. Peygambere karşı gelineceğine ve eziyet verileceğine inanıyorlardı. Dolayısıyla Allah Teâlâ peygamberine verdikleri eziyeti ve karşı gelmeyi onlar tarafından Allah'a eziyet verme ve karşı gelme olarak kabul etmiştir. Netice olarak eziyet vermenin ve karşı gelmenin inanma tarzında olduğu ortaya çıkmış olur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Resülullaha itaat eden Allaha itaat etmiş olur”. “Hayır, Rabb'ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar””, Bu âyetlerde Allah Teâlâ peygambere itaati kendisine itaat, ona isyanı kendisine isyan olarak değerlendirmiştir. Çünkü O, karşı gelmeyi risâlet görevini tebliğin ardından getirmiştir. Sonuç olarak burada bahsi geçen isyanın, Hz. Peygamber'e indirilen vahiyleri kabul etmemek ve ona karşı gelineceğine inanmak olduğu ortaya çıkar. Rivayete göre İmam Ebü Hanife şöyle demiştir: “Allah'a iman edip de peygamberine iman etmeyen kimse mümin değildir. Çünkü onu Hz. Peygamber'i yalan saymaya iten şey, Allah'ı bilmemesidir. Sebebine gelince Resülullah (a.s.) kişiyi, kendisini Allah'a yaklaştıracak ve azabından kurtaracak inanç ve davranışlardan başka bir şeye davet etmemektedir. O kişi, Allah'ı sevse ve O'na iman etseydi bu inanç onu Resülulah'ı sevmeye ve O'na itaata götürürdü. Buradan ortaya çıkan sonuç, Hz. Peygamber'i yalancılıkla itham eden kimsenin Rabb'ini bilmediği ve ona itaat edenin de yüce Allaha itaat ediyor olduğudur.
---
Dipnotlar:
” o Bükeyr b. Mâ'rüf el-Esedi Ebü Muâz ya da Ebu'l-Hasan en-Nisâbüri. Kendisine edDâmegâni de denir. et-Tefsir adlı bir eseri vardır. Nişâburda kadılık yaptı, sonra Dımaşk'a yerleşti. Ebü Hanife, Mukâtil ve başkalarından hadis rivayet etti (bk. İbn Hacer, Tehzibüi'1-Tehzib, 1, 434; Süyüti, Tabakâtü'-müfessirin, 1, 42). 2 Übeyy'in “Bayyen ve lâ raşeden” şeklindeki kırâati bunu gösterir. İfadenin mânası şudur: “Fayda ve zarar veren, yol gösteren ve saptıran Allah'tır. İnsanlardan hiç kimsenin buna gücü yetmez” (bk. Râzi, Mefâtihu'l-ğayb, XXX, 164). Arapçada “el-mültehad” “sığınak” demektir. Zira iltica eden kimse, oraya yönelir. Ferrâ “j; ajui e EE iii 538 5 1-1” âyetini “sığınacak olduğum bir sığınak ve dehliz bulamam” şeklinde tefsir etmiştir.
Cinn 72:24
Sonunda tehdit edildikleri azabı gördükleri zaman kimin yardımcılarının daha güçsüz ve sayıca daha az olduğunu anlayacaklar. Allah Teâlâ bir başka beyanında “Konumu daha kötü, askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir” buyurmuştur. Bu ifadenin hem dünya ve hem de âhiret ile ilgili olması ihtimali vardır. Yukarıdaki cümle ise -tevil âlimlerinin ifade ettiği gibi- Bedir savaşı günü ile alâkalıdır”. Çünkü o gün kimin konumunun daha kötü ve kimin askerinin daha zayıf olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun âhirette olması da mümkündür. Çünkü onlar âhirette sayıca daha az olacaklarını biliyorlar. Zira her biri dünyadaki arkadaşından, yardımcısından uzak olduğunu? söyleyecek ve ona düşman kesilecektir. Böylece de sayıları azalacaktır. Bedir savaşı gününe gelince; müşrikler müslümanlardan sayıca daha fazlaydılar. Dolayısıyla kendilerinin sayıca daha az olmaları diye bir mesele gündeme gelmedi. Bedir günü müslümanların sayıca daha fazla olmaları da mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ melekleri ile müslümanlara takviye gönderdi. Böylece kâfirler Hz. Peygamber'in gözünde sayıca müslümanlardan daha çok gözükse de gerçekte sayıları onlardan daha çok hale geldi”. Öte yandan bu âyet, kâfirlerin Resülullahı (a.s.) sayılarının fazlalığı, öz güvenlerinin çokluğu ve müslümanların sayılarının azlığı ile korkutmalarının hemen ardından inmişe benzemektedir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, peygamberine ihtiyaç duyduğu anda yardım edeceğini ve sayılarını arttıracağını vâdetmiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımı ile mümkündür.
Kpa “De ki: “Tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır mola Rabb'im onun için uzun bir süre mi koyar, bilemem.”
[Tehdit Edilen Azabın Zamanı Neden Açıklanmamış]
De ki: Tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır yoksa Rabb'im onun için uzun bir süre mi koyar, bilemem. Hz. Peygamber, bu cümleyi tehdidin yapıldığı anda söylemiştir. Söz konusu tehdit, “Sonunda tehdit edildikleri azabı gördükleri zaman kimin yardımcılarının daha güçsüz ve sayıca daha az oldugunu anlayacaklar” meâlindeki beyandır. Sanki onlar “Bu tehdit ne zaman başımıza gelecek” demişler de yüce Allah da ona “De ki: “Tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır yoksa Rabb'im onun için uzun bir süre mi koyar, bilemem.” demesini emretmiştir. Bundan önce geçen âyetleri tefsir ederken tehdidin vaktinin açıklanmasının tehdide katacağı artı bir unsur olmadığını söylemiştik. Tam aksine tehdidin gerçekleşeceği vakit açıklanmadığı zaman bu, tehdide açıklandığı zaman olmayan daha fazla bir korku ve kaçındırma unsuru katar. Allah'ın tehdidin zamanını açıkladığını düşünelim. Eğer bir süre söz konusu ise insanlar Allah'ın intikamının o güne kadar erteleneceğinden güven içinde olacakları için tövbelerini ertelerler ve ileride yaparım derler. Eğer bir mühlet verilmemişse bu takdirde de meydana gelir. Bu durumda da “havf” ve “recâ” ortadan kalkar. “Havf” ve “recâ” olmayınca da mükellefiyet de olmaz. Çünkü mükellefiyette aslolan, korku ve ümitle amel etmektir. Buna karşılık tehdidin zamanı açıklanmayınca insanlar kaçınma ve korku üzere olurlar. Bu da onları hayır amelleri işlemede acele etmeye ve kötülüklerden vazgeçmeye sevkeder. Bundan dolayı yüce Allah yukarıdaki gibi söylemesini emretmiştir. Yoksa ona böyle söylemesini emreden varlık, tehdidin ne zaman gerçekleşeceğini bilmektedir.
---
Dipnotlar:
9 o “Sonunda kendilerine vâdolunanı; azabı veya kıyâmeti gördükleri zaman, konumu daha kötü, askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir” (Meryem, 19/75). 8! Mukātil b. Süleyman'ın tefsirindeki açıklama ile mukayese yapılabilir. (Moкaш b. Süley“İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur. İzleyenler şöyle derler: “Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi de, şimdi onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!' Böylece Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir. Onlar artık ateşten çıkacak değillerdir”. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun ki Allah size, zayıf ve çaresiz iken Bedirde de yardım etmişti. Allah'a isyandan sakının ki şükretmiş olasınız. O zaman inananlara şöyle diyordun: “Rabb'inizin, indirilen üç bin melekle size yardım etmesi sizin için yeterli değil mi?” Evet, eğer siz sabır gösterip itaatsizlikten sakınırsanız, onlar şu anda süratle üzerinize gelseler bile Rabb'iniz size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir. Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir” (Âl-i İmrân, 3/123-126).
Cinn 72:25
Sonunda tehdit edildikleri azabı gördükleri zaman kimin yardımcılarının daha güçsüz ve sayıca daha az olduğunu anlayacaklar. Allah Teâlâ bir başka beyanında “Konumu daha kötü, askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir” buyurmuştur. Bu ifadenin hem dünya ve hem de âhiret ile ilgili olması ihtimali vardır. Yukarıdaki cümle ise -tevil âlimlerinin ifade ettiği gibi- Bedir savaşı günü ile alâkalıdır”. Çünkü o gün kimin konumunun daha kötü ve kimin askerinin daha zayıf olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun âhirette olması da mümkündür. Çünkü onlar âhirette sayıca daha az olacaklarını biliyorlar. Zira her biri dünyadaki arkadaşından, yardımcısından uzak olduğunu? söyleyecek ve ona düşman kesilecektir. Böylece de sayıları azalacaktır. Bedir savaşı gününe gelince; müşrikler müslümanlardan sayıca daha fazlaydılar. Dolayısıyla kendilerinin sayıca daha az olmaları diye bir mesele gündeme gelmedi. Bedir günü müslümanların sayıca daha fazla olmaları da mümkündür. Çünkü Allah Teâlâ melekleri ile müslümanlara takviye gönderdi. Böylece kâfirler Hz. Peygamber'in gözünde sayıca müslümanlardan daha çok gözükse de gerçekte sayıları onlardan daha çok hale geldi”. Öte yandan bu âyet, kâfirlerin Resülullahı (a.s.) sayılarının fazlalığı, öz güvenlerinin çokluğu ve müslümanların sayılarının azlığı ile korkutmalarının hemen ardından inmişe benzemektedir. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, peygamberine ihtiyaç duyduğu anda yardım edeceğini ve sayılarını arttıracağını vâdetmiştir. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımı ile mümkündür.
Kpa “De ki: “Tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır mola Rabb'im onun için uzun bir süre mi koyar, bilemem.”
[Tehdit Edilen Azabın Zamanı Neden Açıklanmamış]
De ki: Tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır yoksa Rabb'im onun için uzun bir süre mi koyar, bilemem. Hz. Peygamber, bu cümleyi tehdidin yapıldığı anda söylemiştir. Söz konusu tehdit, “Sonunda tehdit edildikleri azabı gördükleri zaman kimin yardımcılarının daha güçsüz ve sayıca daha az oldugunu anlayacaklar” meâlindeki beyandır. Sanki onlar “Bu tehdit ne zaman başımıza gelecek” demişler de yüce Allah da ona “De ki: “Tehdit edildiğiniz azap yakın mıdır yoksa Rabb'im onun için uzun bir süre mi koyar, bilemem.” demesini emretmiştir. Bundan önce geçen âyetleri tefsir ederken tehdidin vaktinin açıklanmasının tehdide katacağı artı bir unsur olmadığını söylemiştik. Tam aksine tehdidin gerçekleşeceği vakit açıklanmadığı zaman bu, tehdide açıklandığı zaman olmayan daha fazla bir korku ve kaçındırma unsuru katar. Allah'ın tehdidin zamanını açıkladığını düşünelim. Eğer bir süre söz konusu ise insanlar Allah'ın intikamının o güne kadar erteleneceğinden güven içinde olacakları için tövbelerini ertelerler ve ileride yaparım derler. Eğer bir mühlet verilmemişse bu takdirde de meydana gelir. Bu durumda da “havf” ve “recâ” ortadan kalkar. “Havf” ve “recâ” olmayınca da mükellefiyet de olmaz. Çünkü mükellefiyette aslolan, korku ve ümitle amel etmektir. Buna karşılık tehdidin zamanı açıklanmayınca insanlar kaçınma ve korku üzere olurlar. Bu da onları hayır amelleri işlemede acele etmeye ve kötülüklerden vazgeçmeye sevkeder. Bundan dolayı yüce Allah yukarıdaki gibi söylemesini emretmiştir. Yoksa ona böyle söylemesini emreden varlık, tehdidin ne zaman gerçekleşeceğini bilmektedir.
---
Dipnotlar:
9 o “Sonunda kendilerine vâdolunanı; azabı veya kıyâmeti gördükleri zaman, konumu daha kötü, askeri daha zayıf olanın kim olduğunu öğreneceklerdir” (Meryem, 19/75). 8! Mukātil b. Süleyman'ın tefsirindeki açıklama ile mukayese yapılabilir. (Moкaш b. Süley“İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır; artık azabı görmüşler, aralarındaki bağlar kopmuştur. İzleyenler şöyle derler: “Ne olurdu, bize ikinci bir fırsat verilseydi de, şimdi onlar bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!' Böylece Allah onlara yapıp ettiklerini kendileri için pişmanlık sebepleri olarak gösterir. Onlar artık ateşten çıkacak değillerdir”. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun ki Allah size, zayıf ve çaresiz iken Bedirde de yardım etmişti. Allah'a isyandan sakının ki şükretmiş olasınız. O zaman inananlara şöyle diyordun: “Rabb'inizin, indirilen üç bin melekle size yardım etmesi sizin için yeterli değil mi?” Evet, eğer siz sabır gösterip itaatsizlikten sakınırsanız, onlar şu anda süratle üzerinize gelseler bile Rabb'iniz size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir. Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir” (Âl-i İmrân, 3/123-126).
Cinn 72:26
26. mi O bilir, gizlisini Finike açmazı”
27. “Ancak elçi olarak seçtiği başka. Allah, onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir.”
[Gaybın Çeşitleri]
Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz. Allah Teâlâ'nın insanlara bildirmediği haberler ve bilgiler üç mertebe oluşturur. Bunlardan birincisi, insanları yaratılışlarına dayanarak hakkında bilgi sahibi olmaktan aciz bıraktığı bilgilerdir. Eşyanın aslı olan öz ve cevherleri buna örnek verebiliriz. Meselâ bir kimse bir şeyi cevher yapan niteliği bilmek istese buna vâkıf olamaz. Her şey için hayat unsuru kılınan su da buna bir başka örnektir. Bir kimse [ ]suyu hayat için BEJ cevher yapan özelliği öğrenmeye kalkışsa bunu başaramaz. Mevcut her varlığı cevher yapan her şeyde de durum aynen böyledir. İkincisi, Allah Teâlâ'nın insana -duymaya ve nakle dayanan bilgi olmaksızın- üzerinde düşünme ve fikir yürütme ile bilgisini verdiği ve kavrama imkânı bahşettiği bilgilerdir. Allah'ı ve O'nun vahdâniyetini bilmek bu ikinci tür bilgiye örnektir. Üçüncüsü ise Allah Teâlânın gelen bir haber olmaksızın insanları idrak etmekten aciz bıraktığı ve vâkıf olma imkânı vermediği bilgilerdir. Cenâb-ı Hakk'ın “gizlisini kimseye açmaz; ancak elçi olarak seçtiği başka” meâlindeki âyette kastettiği bilgi bu üçüncü türdendir. O'nun bilgi edinme imkânı verdiği çeşit budur. Ancak insanlar bu bilgiye yalnızca haber yardımıyla ulaşabilirler. İnsanların menfaatleriyle ilgili olan ve gıdaların faydalarına ulaştıran bilgiler buna örnektir. Fakat bu bilgiler, sadece insanlardan bu konuda bilgi sahibi olanlardan ve bilgisi aralarında yayılan kimselerden duyulmakla öğrenilebilir. Bu tür bilgi, üzerinde düşünmekle kavranma ihtimali olmayacak bilgi çeşitlerindendir. Yüce Allah, bu bilginin resül vasıtasıyla elde edilebileceğini beyan etmiştir. Söz konusu bilBazıları bu âyette müneccimleri yalanlamaya dair delil bulunduğunu belirtmişlerdir, fakat bu doğru değildir. Çünkü bunların arasında verdiği haber doğru çıkan, fecrin doğduğu yerleri, güneşin yükseldiği ve doğup, battığı yerlerle yıldızları bilenler vardır ki bunlar da insanların üreme faaliyetlerini yapmaları, değişim ve başkalaşımın gerçekleşmesi bu anlarda olur. Saydığımız hususlar, üzerinde düşünerek ve akıl yürüterek bilgisine vâkıf olunacak bilgiler değildir. Doktorluk mesleği ile meşgul olanlar da buna örnektir. Doktorlar arasında bitkilerin özelliğini bilen, şu bitki şu hastalığa iyi gelir, şu da şu derde çaredir şeklinde bu konuda bilgisi olanlar vardır. Böyle bir bilgi ile insanların maslahatları da tahakkuk etmiş olur. Bilindiği üzere bütün bunlar, üzerinde düşünerek ve akıl yürütülerek elde edilecek bilgiler değildir. Buradan anlaşılıyor ki insanlar, izi kalmamış olan ve halk arasında bilgisi devam eden bir peygamberin verdiği haber yoluyla bu bilgilere vâkıf olmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.
186 IŞJAncak elçi olarak seçtiği başka. Âyetin metninde geçen “irtedâ fiili “ihtâra” ve “istafâ” demektir ki bunların üçü de “seçti” anlamına gelir. Esasen “peygamberlik”, verdiği bütün haberlerin doğru ve her hükmün de âdil olduğuna insanların şahitlik etmesini gerektirmiştir. Yüce Allah'ın şu beyanı bunu gösterir: “Hayır, Rabb'ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” meâlindeki beyanı bunu gösterir. Peygamberlik, bir de emir vermeyi gerektirecek dereceye erişememiş tavsiye niteliğindeki öğütlerin “isabetli olduğuna” insanların şahitlik etmesini gerektirir. Söz konusu elçileri Allah Teâlâ peygamberlik için seçmiştir. Bir kimsenin peygamber olarak seçilmesi, insanlara bahşedilmiş büyük bir nimettir. Çünkü insanlar dünyevi hayatları, âhiretleri, dinleri ve dünyalarına dair ortaya çıkan ihtiyaçlarını onların sayesinde öğrenirler.
Allah, onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir. Allah Teâlâ, peygamberlerin tebliğ vazifelerini yapabilmelerini"? sağlamak üzere tebliğlerine mani olmak gayesiyle insanların onlara yaklaşmalarını engellemek için önlerinden ve arkalarından gözcü melekler gönderir denilmiştir. Bu yaklaşım Hasan-ı Basri'den rivayet edilmiştir. “Hani sana, ‘Rabb'in insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik” meâlindeki ilâhi beyan hakkında Hasan-ı Basri de böyle söylemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın kuşatması, insanların risâletin teblig edilmesine engel olmalarının önüne geçmek için Resülullah! (a.s.) koruma altına alması demektir. Meleklerin cinlere karşı, Hz. Peygamber (a.s.) yapılan vahyi kulak hırsızlığı yaparak çalmalarına ve almalarına karşı gözcü ve bekçi tayin edilmiş olmaları da muhtemeldir. Bununla, vahyi insanlara tebliğ edenin Resülullah (a.s.) olması ve halk arasında vahyi tebliğ edenin o olduğunun bilinip yayılması amaçlanmıştır. Çünkü melekler gözcü olarak görevlendirilmeseydi cinler, kulak hırsızlığı yaparak vahyi çalabilir ve onu Hz. Peygamber'den duymayan bir beldeye gelip halka tebliğ edebilirlerdi. Böylece o belde halkı, Hz. Peygamber vahyi kendilerine tebliğ etmeden önce cinlerden öğrenmiş olurlardı. Daha sonra peygamber de tebliğ edince cinlerden bilgi alanlar açısından durum karışırdı. Jİnsanlar vahyin bilgisini peygamberden alsınlar ve karışıklık ortadan kalksın diye cinlerin üzerlerine gözcüler dikildi. Ya da gözcüler, Resülullah'tan (a.s.) vahyi duyan cinleri engellemek için de olabilir. Haber onların topluluklarına Hz. Peygamber'den gelinceye kadar bunu kavimlerine tebliği etmeleri engellenmek istenmiş olabilir.
Bazı müfessirler, “onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir” beyanını şöyle açıklamışlardır: Melekler, Hz. Peygamber'i gözetliyorlardı. Ona melek geldiği zaman “Bu Allah'tan gelen bir vahiydir” diyorlardı. Şeytan geldiği zaman da geldiğini haber veriyorlardı. Fakat bu açıklama, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Resülullah'ın şeytanın vahyi ile Cibril'in getirdiği vahyi birbirinden ayıramaması ihtimal dâhilinde değildir. Başka bazıları ise önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir anlamına gelen beyandaki “önlerinden” kelimesini “risâleti peygambere tebliğ edenin önünden” diye açıklamıştır. Bu durumda risâleti tebliğ eden, vahyi indiren melek olur ki onun önüne ve arkasına gözcü melekler yerleştirilir. Amaç, şeytanın vahyi çalıp da üzerinde değişikliğe gitmemesi ve Resülullah'ın da (a.s.) Rabb'inin risâletinin kendisine tebliğ edildiğini bilmesidir. Ancak bu açıklama da doğrudan uzak bir açıklamadır. Çünkü tebliğ edenin öyle bir gücü ve kuvveti vardır ki cinlerden kendisine gelebilecek sıkıntıyı savuşturabilir. Sonra o güvenilirdir. Vahyi değiştireceğinden endişe edilmez ki başına bir gözetleyici dikilsin de değiştirmemesi güvence altına alınsın. Allah Teâlânın “O Kur'ân gerçekten değerli, güçlü ve arşın saMЫ katında itibarlı, bir elçinin sözüdür. (Elçi) orada saygın ve güvenilirdir” meâlindeki beyanı tam da bunu ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak onu “güçlü”
ve “güvenilir” olarak nitelemektedir. Fakat tebliğ edenin tebliğ ile yanında bulunan gözetleyicilerin ise cinleri gözetleme görevi ile değil de başka mükellefiyetlerle imtihan ediliyor olmaları da mümkündür. Bir de o peygamberle birlikte vahyi yüceltme ve risâleti şereflendirme için gönderilmiş olmaları da ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
gi işaret edilen resülden elde edilince bu bilgi, o kişinin risâletle görevli olduğunu göstermiş olur. ©“ o Arapça metinde geçen “lem yu'ciz” kelimesi yanlıştır, “mâ acezehum” şeklinde düzeltilerek tercüme edilmiştir. 87 İbn Abbâs ve İbn Zeyd “rasaden” kelimesini Resülullah'ı (a.s.) önünden, arkasından cinlerden ve şeytanlardan koruyan koruyucu meleklerdir demişlerdir (bk. Kurtubi, el-Cámi'
Cinn 72:27
26. mi O bilir, gizlisini Finike açmazı”
27. “Ancak elçi olarak seçtiği başka. Allah, onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir.”
[Gaybın Çeşitleri]
Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz. Allah Teâlâ'nın insanlara bildirmediği haberler ve bilgiler üç mertebe oluşturur. Bunlardan birincisi, insanları yaratılışlarına dayanarak hakkında bilgi sahibi olmaktan aciz bıraktığı bilgilerdir. Eşyanın aslı olan öz ve cevherleri buna örnek verebiliriz. Meselâ bir kimse bir şeyi cevher yapan niteliği bilmek istese buna vâkıf olamaz. Her şey için hayat unsuru kılınan su da buna bir başka örnektir. Bir kimse [ ]suyu hayat için BEJ cevher yapan özelliği öğrenmeye kalkışsa bunu başaramaz. Mevcut her varlığı cevher yapan her şeyde de durum aynen böyledir. İkincisi, Allah Teâlâ'nın insana -duymaya ve nakle dayanan bilgi olmaksızın- üzerinde düşünme ve fikir yürütme ile bilgisini verdiği ve kavrama imkânı bahşettiği bilgilerdir. Allah'ı ve O'nun vahdâniyetini bilmek bu ikinci tür bilgiye örnektir. Üçüncüsü ise Allah Teâlânın gelen bir haber olmaksızın insanları idrak etmekten aciz bıraktığı ve vâkıf olma imkânı vermediği bilgilerdir. Cenâb-ı Hakk'ın “gizlisini kimseye açmaz; ancak elçi olarak seçtiği başka” meâlindeki âyette kastettiği bilgi bu üçüncü türdendir. O'nun bilgi edinme imkânı verdiği çeşit budur. Ancak insanlar bu bilgiye yalnızca haber yardımıyla ulaşabilirler. İnsanların menfaatleriyle ilgili olan ve gıdaların faydalarına ulaştıran bilgiler buna örnektir. Fakat bu bilgiler, sadece insanlardan bu konuda bilgi sahibi olanlardan ve bilgisi aralarında yayılan kimselerden duyulmakla öğrenilebilir. Bu tür bilgi, üzerinde düşünmekle kavranma ihtimali olmayacak bilgi çeşitlerindendir. Yüce Allah, bu bilginin resül vasıtasıyla elde edilebileceğini beyan etmiştir. Söz konusu bilBazıları bu âyette müneccimleri yalanlamaya dair delil bulunduğunu belirtmişlerdir, fakat bu doğru değildir. Çünkü bunların arasında verdiği haber doğru çıkan, fecrin doğduğu yerleri, güneşin yükseldiği ve doğup, battığı yerlerle yıldızları bilenler vardır ki bunlar da insanların üreme faaliyetlerini yapmaları, değişim ve başkalaşımın gerçekleşmesi bu anlarda olur. Saydığımız hususlar, üzerinde düşünerek ve akıl yürüterek bilgisine vâkıf olunacak bilgiler değildir. Doktorluk mesleği ile meşgul olanlar da buna örnektir. Doktorlar arasında bitkilerin özelliğini bilen, şu bitki şu hastalığa iyi gelir, şu da şu derde çaredir şeklinde bu konuda bilgisi olanlar vardır. Böyle bir bilgi ile insanların maslahatları da tahakkuk etmiş olur. Bilindiği üzere bütün bunlar, üzerinde düşünerek ve akıl yürütülerek elde edilecek bilgiler değildir. Buradan anlaşılıyor ki insanlar, izi kalmamış olan ve halk arasında bilgisi devam eden bir peygamberin verdiği haber yoluyla bu bilgilere vâkıf olmuşlardır. En doğrusunu Allah bilir.
186 IŞJAncak elçi olarak seçtiği başka. Âyetin metninde geçen “irtedâ fiili “ihtâra” ve “istafâ” demektir ki bunların üçü de “seçti” anlamına gelir. Esasen “peygamberlik”, verdiği bütün haberlerin doğru ve her hükmün de âdil olduğuna insanların şahitlik etmesini gerektirmiştir. Yüce Allah'ın şu beyanı bunu gösterir: “Hayır, Rabb'ine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” meâlindeki beyanı bunu gösterir. Peygamberlik, bir de emir vermeyi gerektirecek dereceye erişememiş tavsiye niteliğindeki öğütlerin “isabetli olduğuna” insanların şahitlik etmesini gerektirir. Söz konusu elçileri Allah Teâlâ peygamberlik için seçmiştir. Bir kimsenin peygamber olarak seçilmesi, insanlara bahşedilmiş büyük bir nimettir. Çünkü insanlar dünyevi hayatları, âhiretleri, dinleri ve dünyalarına dair ortaya çıkan ihtiyaçlarını onların sayesinde öğrenirler.
Allah, onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir. Allah Teâlâ, peygamberlerin tebliğ vazifelerini yapabilmelerini"? sağlamak üzere tebliğlerine mani olmak gayesiyle insanların onlara yaklaşmalarını engellemek için önlerinden ve arkalarından gözcü melekler gönderir denilmiştir. Bu yaklaşım Hasan-ı Basri'den rivayet edilmiştir. “Hani sana, ‘Rabb'in insanları çepeçevre kuşatmıştır” demiştik” meâlindeki ilâhi beyan hakkında Hasan-ı Basri de böyle söylemiştir. Cenâb-ı Hakk'ın kuşatması, insanların risâletin teblig edilmesine engel olmalarının önüne geçmek için Resülullah! (a.s.) koruma altına alması demektir. Meleklerin cinlere karşı, Hz. Peygamber (a.s.) yapılan vahyi kulak hırsızlığı yaparak çalmalarına ve almalarına karşı gözcü ve bekçi tayin edilmiş olmaları da muhtemeldir. Bununla, vahyi insanlara tebliğ edenin Resülullah (a.s.) olması ve halk arasında vahyi tebliğ edenin o olduğunun bilinip yayılması amaçlanmıştır. Çünkü melekler gözcü olarak görevlendirilmeseydi cinler, kulak hırsızlığı yaparak vahyi çalabilir ve onu Hz. Peygamber'den duymayan bir beldeye gelip halka tebliğ edebilirlerdi. Böylece o belde halkı, Hz. Peygamber vahyi kendilerine tebliğ etmeden önce cinlerden öğrenmiş olurlardı. Daha sonra peygamber de tebliğ edince cinlerden bilgi alanlar açısından durum karışırdı. Jİnsanlar vahyin bilgisini peygamberden alsınlar ve karışıklık ortadan kalksın diye cinlerin üzerlerine gözcüler dikildi. Ya da gözcüler, Resülullah'tan (a.s.) vahyi duyan cinleri engellemek için de olabilir. Haber onların topluluklarına Hz. Peygamber'den gelinceye kadar bunu kavimlerine tebliği etmeleri engellenmek istenmiş olabilir.
Bazı müfessirler, “onların önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir” beyanını şöyle açıklamışlardır: Melekler, Hz. Peygamber'i gözetliyorlardı. Ona melek geldiği zaman “Bu Allah'tan gelen bir vahiydir” diyorlardı. Şeytan geldiği zaman da geldiğini haber veriyorlardı. Fakat bu açıklama, uzak bir ihtimaldir. Çünkü Resülullah'ın şeytanın vahyi ile Cibril'in getirdiği vahyi birbirinden ayıramaması ihtimal dâhilinde değildir. Başka bazıları ise önlerinden ve arkalarından gözcüler gönderir anlamına gelen beyandaki “önlerinden” kelimesini “risâleti peygambere tebliğ edenin önünden” diye açıklamıştır. Bu durumda risâleti tebliğ eden, vahyi indiren melek olur ki onun önüne ve arkasına gözcü melekler yerleştirilir. Amaç, şeytanın vahyi çalıp da üzerinde değişikliğe gitmemesi ve Resülullah'ın da (a.s.) Rabb'inin risâletinin kendisine tebliğ edildiğini bilmesidir. Ancak bu açıklama da doğrudan uzak bir açıklamadır. Çünkü tebliğ edenin öyle bir gücü ve kuvveti vardır ki cinlerden kendisine gelebilecek sıkıntıyı savuşturabilir. Sonra o güvenilirdir. Vahyi değiştireceğinden endişe edilmez ki başına bir gözetleyici dikilsin de değiştirmemesi güvence altına alınsın. Allah Teâlânın “O Kur'ân gerçekten değerli, güçlü ve arşın saMЫ katında itibarlı, bir elçinin sözüdür. (Elçi) orada saygın ve güvenilirdir” meâlindeki beyanı tam da bunu ifade etmektedir. Cenâb-ı Hak onu “güçlü”
ve “güvenilir” olarak nitelemektedir. Fakat tebliğ edenin tebliğ ile yanında bulunan gözetleyicilerin ise cinleri gözetleme görevi ile değil de başka mükellefiyetlerle imtihan ediliyor olmaları da mümkündür. Bir de o peygamberle birlikte vahyi yüceltme ve risâleti şereflendirme için gönderilmiş olmaları da ihtimal dâhilindedir. En doğrusunu Allah bilir.
---
Dipnotlar:
gi işaret edilen resülden elde edilince bu bilgi, o kişinin risâletle görevli olduğunu göstermiş olur. ©“ o Arapça metinde geçen “lem yu'ciz” kelimesi yanlıştır, “mâ acezehum” şeklinde düzeltilerek tercüme edilmiştir. 87 İbn Abbâs ve İbn Zeyd “rasaden” kelimesini Resülullah'ı (a.s.) önünden, arkasından cinlerden ve şeytanlardan koruyan koruyucu meleklerdir demişlerdir (bk. Kurtubi, el-Cámi'
Cinn 72:28
Rablerinin mesajlarını tebliğ ettiklerini ortaya çıkarmak için. Bazıları âyeti şöyle tefsir etmiştir: Muhammed, kendisi nasıl tebliğ ettiyse diğer peygamberlerin, Rab'lerinin mesajlarını kendilerine emredilen şekilde tebliğ ettiklerini gözetleyerek bilsin diye. Bir diğer tefsir işe şöyledir: Herkes kendi benliğinde onun Rabb'inin mesajlarını tebliğ ettiğini bilsin diye. Yahut düşmanlar, Muhammed'in (a.s.), kendisine emredildiği şekilde Rabb'inin mesajlarını tebliğ ettiğini, ne şeytan, ne cin ve ne de herhangi bir düşman tarafından onda değiştirmenin söz konusu olmadığını bilsinler diye. Bu elçilerin her türlü durumlarını ilmiyle kuşattığı. Bu elçilerin, meleklerin veya insanların her türlü durumlarını ilmiyle kuşattığı, her şeyin sayısını belirlediği. İlmi her şeyi sayarak değil, sayısı belirlenmiş olarak kuşattığı halde. Bu beyan yüce Allah'ın “orada ölçüleri belli her türden ürünler bitirdik” meâlindeki beyanına benzer. Bu âyette de “mevzün” yani “insanlar arasında ölçüsü tartılarak belirlenen” demektir. Yahut da O'nun ilmi kâfirlerin yanında olanı gözetleme yapmadan kuşattığı halde demek olur. Gözetleyici dikilmesi, muhafazanın onların vasıtasıyla gerçekleşmesinden dolayı değil, gözetleme eyleminde gözetleme yapanlar açısından bir imtihan ve mükellefiyet söz konusu olduğu içindir. Bu ifade de Hak Teâlâ'nın şu beyanına benzer: “Rabb'iniz size nişanlı beş bin melekle yardım edecektir. Allah bunu, sırf size bir müjde olsun ve bununla kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. Zafer, yalnız güçlü ve hikmet sahibi Allah katından gelir”, Böylece Hak Teâlâ zaferin Allah'tan geldiğini, meleklerin sadece müminlerin kalplerini yatıştırmak ve gönüllerinin onlara meyletmesi için gönderildiğini beyan etmiş olmaktadır. “Her şeyin sayısını belirlediği” beyanı da, her şey O'nun katında sayılıdır, belirlidir, yüce Allah onun sayısının bilgisinden gafil değildir demektir. Yaratıkların durumunun aksine, Allah'ın bilmediği hiçbir hal ve iş yoktur. En doğrusunu Allah bilir.