Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Müzzemmil 73:1 – İnsan 76:31

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Müzzemmil 73:1
  2. Müzzemmil 73:2
  3. Müzzemmil 73:3
  4. Müzzemmil 73:4
  5. Müzzemmil 73:5
  6. Müzzemmil 73:6
  7. Müzzemmil 73:7
  8. Müzzemmil 73:8
  9. Müzzemmil 73:9
  10. Müzzemmil 73:10
  11. Müzzemmil 73:11
  12. Müzzemmil 73:12
  13. Müzzemmil 73:13
  14. Müzzemmil 73:14
  15. Müzzemmil 73:15
  16. Müzzemmil 73:16
  17. Müzzemmil 73:17
  18. Müzzemmil 73:18
  19. Müzzemmil 73:19
  20. Müzzemmil 73:20
  21. Müddessir 74:1
  22. Müddessir 74:2
  23. Müddessir 74:3
  24. Müddessir 74:4
  25. Müddessir 74:5
  26. Müddessir 74:6
  27. Müddessir 74:7
  28. Müddessir 74:8
  29. Müddessir 74:9
  30. Müddessir 74:10
  31. Müddessir 74:11
  32. Müddessir 74:12
  33. Müddessir 74:13
  34. Müddessir 74:14
  35. Müddessir 74:15
  36. Müddessir 74:16
  37. Müddessir 74:17
  38. Müddessir 74:18
  39. Müddessir 74:19
  40. Müddessir 74:20
  41. Müddessir 74:21
  42. Müddessir 74:22
  43. Müddessir 74:23
  44. Müddessir 74:24
  45. Müddessir 74:25
  46. Müddessir 74:26
  47. Müddessir 74:27
  48. Müddessir 74:28
  49. Müddessir 74:29
  50. Müddessir 74:30
  51. Müddessir 74:31
  52. Müddessir 74:32
  53. Müddessir 74:33
  54. Müddessir 74:34
  55. Müddessir 74:35
  56. Müddessir 74:36
  57. Müddessir 74:37
  58. Müddessir 74:38
  59. Müddessir 74:39
  60. Müddessir 74:40
  61. Müddessir 74:41
  62. Müddessir 74:42
  63. Müddessir 74:43
  64. Müddessir 74:44
  65. Müddessir 74:45
  66. Müddessir 74:46
  67. Müddessir 74:47
  68. Müddessir 74:48
  69. Müddessir 74:49
  70. Müddessir 74:50
  71. Müddessir 74:51
  72. Müddessir 74:52
  73. Müddessir 74:53
  74. Müddessir 74:54
  75. Müddessir 74:55
  76. Müddessir 74:56
  77. Kıyamet 75:1
  78. Kıyamet 75:2
  79. Kıyamet 75:3
  80. Kıyamet 75:4
  81. Kıyamet 75:5
  82. Kıyamet 75:6
  83. Kıyamet 75:7
  84. Kıyamet 75:8
  85. Kıyamet 75:9
  86. Kıyamet 75:10
  87. Kıyamet 75:11
  88. Kıyamet 75:12
  89. Kıyamet 75:13
  90. Kıyamet 75:14
  91. Kıyamet 75:15
  92. Kıyamet 75:16
  93. Kıyamet 75:17
  94. Kıyamet 75:18
  95. Kıyamet 75:19
  96. Kıyamet 75:20
  97. Kıyamet 75:21
  98. Kıyamet 75:22
  99. Kıyamet 75:23
  100. Kıyamet 75:24
  101. Kıyamet 75:25
  102. Kıyamet 75:26
  103. Kıyamet 75:27
  104. Kıyamet 75:28
  105. Kıyamet 75:29
  106. Kıyamet 75:30
  107. Kıyamet 75:31
  108. Kıyamet 75:32
  109. Kıyamet 75:33
  110. Kıyamet 75:34
  111. Kıyamet 75:35
  112. Kıyamet 75:36
  113. Kıyamet 75:37
  114. Kıyamet 75:38
  115. Kıyamet 75:39
  116. Kıyamet 75:40
  117. İnsan 76:1
  118. İnsan 76:2
  119. İnsan 76:3
  120. İnsan 76:4
  121. İnsan 76:5
  122. İnsan 76:6
  123. İnsan 76:7
  124. İnsan 76:8
  125. İnsan 76:9
  126. İnsan 76:10
  127. İnsan 76:11
  128. İnsan 76:12
  129. İnsan 76:13
  130. İnsan 76:14
  131. İnsan 76:15
  132. İnsan 76:16
  133. İnsan 76:17
  134. İnsan 76:18
  135. İnsan 76:19
  136. İnsan 76:20
  137. İnsan 76:21
  138. İnsan 76:22
  139. İnsan 76:23
  140. İnsan 76:24
  141. İnsan 76:25
  142. İnsan 76:26
  143. İnsan 76:27
  144. İnsan 76:28
  145. İnsan 76:29
  146. İnsan 76:30
  147. İnsan 76:31

Müzzemmil 73:1

Ey örtüsüne bürünen! Müddessir süresinin tefsirine geldiğimizde belirteceğimiz üzere “müzzemmil” ile “müddessir” kelimeleri aynı anlamdadır. tad Dee

Müzzemmil 73:2

Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk! Gecenin yarısında bu vakti biraz öne veya biraz ileri de alabilirsin. Âyet-i kerimedeki emrin tümünün tek bir vakte (bütün bir geceye) yönelik olması mümkündür. Emri gecenin tümüne yönelik kabul ettiğimiz takdirde “nısfehü evipkus minhu kalilen ev zid “birazı hariç” kelimesinden bedel olur. “Nısfehü” kelimesini (yani yarısı kelimesini) “birazı hariç” kısmından bedel yaparsan “gecenin namazla geçirilecek kısmı”nı uzatmış olursun!. Buna karşılık eksiltmeyi (yani yarısı kelimesini) “gece” kelimesinden yaparsan bu durumda “yarısı veya ondan biraz eksilt” cümlesiyle ifade edilen zaman dilimini uzatmış olursun? Emir, sözü edilen iki zaman diliminden hangisine yöneltilirse bir vakitte arttırmayı gerekli kılarken, diğerinde eksiltmeyi gerektirir. Böylece artırma ve eksiltmenin mânaları aynı olmuş olur. Bu âyetin bir benzeri “Senden fetva isterler. De ki: 'Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor”, [ ] Bazı müfessirler âyette geçen “kelâle” kelimesini “miras bırakan şahıs” mânasına alırken, bazıları da “ölüye mirasçı olan kişi” diye yorumlamışlardır. Kelimenin mânası bunlardan hangisi olursa olsun sonuç aynı kapıya çıkar. Çünkü hayatta olan vârisin kendisine miras bırakana olan konumu ile miras bırakan ölünün mirasçısı karşısındaki konumu aynı olup farklı değildir. Süreye dönecek olursak; müfessirlerin ifadesi doğrultusunda âyette farklı vakitler de kastedilmiş olabilir. Bu durumda “Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk” buyruğu, gecenin çoğu kısmını ihyâ etmeyi emreder, ardından da “bu vakti biraz öne alabilirsin” (ondan biraz azalt) buyruğu da verilen emri hafifletme olur. Böylece kul, daha uzun olan süreden biraz eksiltebilir. “Veya biraz ileri alabilirsin” (ondan biraz arttır), yani eksiltme izni verilen miktarı biraz daha arttırabilirsin. Eksiltme artınca durum en baştaki emredilen hale döner. Âyetin metninde geçen az anlamına gelen “kalil” kelimesi, belli bir eşyanın adı değildir. Bu kelime göreceli (nisbi) anlam ifade eden kelimelerdendir. “Kalil” denildiği zaman kelime, ondan daha çok olan bir şeyin bulunmasını gerektirir ki kendisinden daha çok olanla karşılaştırıldığında mukayese edilen, ona göre az olsun. Bundan dolayı müfessirler derler ki “kumi'leyle kalilen” ENE Yi Bi 5) emri gecenin çoğunu namazla geçirmeyi gerektirir. İfadenin bu özelliğinden dolayı Hanefi âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Bir kimse filanca kişinin kendisinde bin dirhemden biraz az alacağı olduğunu ikrar etse, bu ikrar borcunun beş yüz dirhemden fazla olmasını gerekli kılar. Çünkü o, bin dirhemden “az bir miktar” istisna etmiştir. Buna göre içinden istisna yapılan miktar, istisna edilen miktardan daha çok olmalı ki istisna edilen istisna edildiği gibi az olsun. En doğrusunu Allah bilir. [Kur'ân'ın Okunma Usulü] Kur'ân'ı tane tane, hakkını vererek oku. Âyette geçen “tertil” Arap dilinde “açıklama” anlamına gelir. Buna göre âyetin mânası “Kur'ân'ı adam akıllı beyan et” demek olur. Bazıları ise Hz. Peygamber'in Kur'ân'ı tane tane okuduğu yolundaki rivayete dayanarak buna “Kur'ân'ı harf harf, tane tane oku” mânasını vermişlerdir. Kur'ânın kelimeleri netleştirerek, aralarını açarak harf harf okunması caizdir. Çünkü beyan etmek, kelimeleri tane tane okumakla olur. Kurânın beyan edilmesi emredilmiştir. Çünkü o sadece tecvide göre okunmak için inmemiştir. Kıyâmete kadar muhafaza edilmesi ve bâki kalması için. Maksat, elden çıkmaması ve unutulup gitmemesidir. 2) İçindekilerin hatırlanması ve içine konulan hükümlerin, yüce Allah'ın kullar ve kulların da kullar üzerindeki haklarının anlaşılması için, 3) Kişinin Kur'ân muhtevasına göre amel etmesi, öğütlerinden ibret alması, onu kendisine rehber edinmesi, emrine uyup yasak ettiklerinden vazgeçmesi için. Kur'ân'ın namazda okunması, bütün bunları yerine getirmeyi bize gerekli kılar. Kur'ân, ancak üzerinde düşünülerek kavranır. Kavrama da Kur'ân tane tane (harf harf) okunduğu zaman gerçekleşir. Belirttiğimiz bu husus, Kurân okurken (kelimeleri birbirine vaslederek değil) sık sık durarak okunur diyen görüşü tercih etmeyi gerektirir. Çünkü böylesi, hem mânayı daha çok yansıtır ve hem de anlamayı daha da kolaylaştırır. Söz Koпиsu yaklaşım, kırâatta müstehap olanın (okurken) iki kelimeyi birbirine katarak okumamak ve hemzeyi bastıra bastıra okumayı terketmek olduğunu gösterir. Çünkü böylesi, beyan etme konusunda daha etkindir. Esasen Kur'ân okunduğunu duyan kimse onu dinlemekle yükümlüdür. Dinlemesi gerekli olduğuna göre -ve dinlemede de Kur'ân'ın güzel söz dizimine (nazım) ve hayret verici hikmetine ve mânalarına vakıf olma söz konusu olduğundan- okuyana düşen yükümlülük, okuduğunu beyan etmektir. Kırâattan amaç, dinleyenin Kur'ân'ın mânalarına ulaşması, güzel söz dizimine (nazım) ve hayret verici telifine vâkıf olmasıdır. Bu tavır, mânaların inceliklerini yansıtacağı için Kur'ân'ı hem dinleyenin ve hem de okuyanın anlayışına daha bir yakın kılar. Öte yandan tertil okumaya yöneliktir, kırâate Kur'ân isminin verilmesi, mastar olması hasebiyledir. Çünkü Allah Teâlâ'nın kelâmı tertil kelimesi ile nitelenemez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: Bu durumda “Gecenin yarısı hariç namaza kalk” denilmiş olur ki, namazla geçirilecek süre azalır, istirahat süresi uzar (Çeviren). Yani ibadetle geçirilecek vakit uzarken, istirahat vakti kısalır, istirahat süresi uzarken de ibadet vakti kısalır (Çeviren).

Müzzemmil 73:3

Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk! Gecenin yarısında bu vakti biraz öne veya biraz ileri de alabilirsin. Âyet-i kerimedeki emrin tümünün tek bir vakte (bütün bir geceye) yönelik olması mümkündür. Emri gecenin tümüne yönelik kabul ettiğimiz takdirde “nısfehü evipkus minhu kalilen ev zid “birazı hariç” kelimesinden bedel olur. “Nısfehü” kelimesini (yani yarısı kelimesini) “birazı hariç” kısmından bedel yaparsan “gecenin namazla geçirilecek kısmı”nı uzatmış olursun!. Buna karşılık eksiltmeyi (yani yarısı kelimesini) “gece” kelimesinden yaparsan bu durumda “yarısı veya ondan biraz eksilt” cümlesiyle ifade edilen zaman dilimini uzatmış olursun? Emir, sözü edilen iki zaman diliminden hangisine yöneltilirse bir vakitte arttırmayı gerekli kılarken, diğerinde eksiltmeyi gerektirir. Böylece artırma ve eksiltmenin mânaları aynı olmuş olur. Bu âyetin bir benzeri “Senden fetva isterler. De ki: 'Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor”, [ ] Bazı müfessirler âyette geçen “kelâle” kelimesini “miras bırakan şahıs” mânasına alırken, bazıları da “ölüye mirasçı olan kişi” diye yorumlamışlardır. Kelimenin mânası bunlardan hangisi olursa olsun sonuç aynı kapıya çıkar. Çünkü hayatta olan vârisin kendisine miras bırakana olan konumu ile miras bırakan ölünün mirasçısı karşısındaki konumu aynı olup farklı değildir. Süreye dönecek olursak; müfessirlerin ifadesi doğrultusunda âyette farklı vakitler de kastedilmiş olabilir. Bu durumda “Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk” buyruğu, gecenin çoğu kısmını ihyâ etmeyi emreder, ardından da “bu vakti biraz öne alabilirsin” (ondan biraz azalt) buyruğu da verilen emri hafifletme olur. Böylece kul, daha uzun olan süreden biraz eksiltebilir. “Veya biraz ileri alabilirsin” (ondan biraz arttır), yani eksiltme izni verilen miktarı biraz daha arttırabilirsin. Eksiltme artınca durum en baştaki emredilen hale döner. Âyetin metninde geçen az anlamına gelen “kalil” kelimesi, belli bir eşyanın adı değildir. Bu kelime göreceli (nisbi) anlam ifade eden kelimelerdendir. “Kalil” denildiği zaman kelime, ondan daha çok olan bir şeyin bulunmasını gerektirir ki kendisinden daha çok olanla karşılaştırıldığında mukayese edilen, ona göre az olsun. Bundan dolayı müfessirler derler ki “kumi'leyle kalilen” ENE Yi Bi 5) emri gecenin çoğunu namazla geçirmeyi gerektirir. İfadenin bu özelliğinden dolayı Hanefi âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Bir kimse filanca kişinin kendisinde bin dirhemden biraz az alacağı olduğunu ikrar etse, bu ikrar borcunun beş yüz dirhemden fazla olmasını gerekli kılar. Çünkü o, bin dirhemden “az bir miktar” istisna etmiştir. Buna göre içinden istisna yapılan miktar, istisna edilen miktardan daha çok olmalı ki istisna edilen istisna edildiği gibi az olsun. En doğrusunu Allah bilir. [Kur'ân'ın Okunma Usulü] Kur'ân'ı tane tane, hakkını vererek oku. Âyette geçen “tertil” Arap dilinde “açıklama” anlamına gelir. Buna göre âyetin mânası “Kur'ân'ı adam akıllı beyan et” demek olur. Bazıları ise Hz. Peygamber'in Kur'ân'ı tane tane okuduğu yolundaki rivayete dayanarak buna “Kur'ân'ı harf harf, tane tane oku” mânasını vermişlerdir. Kur'ânın kelimeleri netleştirerek, aralarını açarak harf harf okunması caizdir. Çünkü beyan etmek, kelimeleri tane tane okumakla olur. Kurânın beyan edilmesi emredilmiştir. Çünkü o sadece tecvide göre okunmak için inmemiştir. Kıyâmete kadar muhafaza edilmesi ve bâki kalması için. Maksat, elden çıkmaması ve unutulup gitmemesidir. 2) İçindekilerin hatırlanması ve içine konulan hükümlerin, yüce Allah'ın kullar ve kulların da kullar üzerindeki haklarının anlaşılması için, 3) Kişinin Kur'ân muhtevasına göre amel etmesi, öğütlerinden ibret alması, onu kendisine rehber edinmesi, emrine uyup yasak ettiklerinden vazgeçmesi için. Kur'ân'ın namazda okunması, bütün bunları yerine getirmeyi bize gerekli kılar. Kur'ân, ancak üzerinde düşünülerek kavranır. Kavrama da Kur'ân tane tane (harf harf) okunduğu zaman gerçekleşir. Belirttiğimiz bu husus, Kurân okurken (kelimeleri birbirine vaslederek değil) sık sık durarak okunur diyen görüşü tercih etmeyi gerektirir. Çünkü böylesi, hem mânayı daha çok yansıtır ve hem de anlamayı daha da kolaylaştırır. Söz Koпиsu yaklaşım, kırâatta müstehap olanın (okurken) iki kelimeyi birbirine katarak okumamak ve hemzeyi bastıra bastıra okumayı terketmek olduğunu gösterir. Çünkü böylesi, beyan etme konusunda daha etkindir. Esasen Kur'ân okunduğunu duyan kimse onu dinlemekle yükümlüdür. Dinlemesi gerekli olduğuna göre -ve dinlemede de Kur'ân'ın güzel söz dizimine (nazım) ve hayret verici hikmetine ve mânalarına vakıf olma söz konusu olduğundan- okuyana düşen yükümlülük, okuduğunu beyan etmektir. Kırâattan amaç, dinleyenin Kur'ân'ın mânalarına ulaşması, güzel söz dizimine (nazım) ve hayret verici telifine vâkıf olmasıdır. Bu tavır, mânaların inceliklerini yansıtacağı için Kur'ân'ı hem dinleyenin ve hem de okuyanın anlayışına daha bir yakın kılar. Öte yandan tertil okumaya yöneliktir, kırâate Kur'ân isminin verilmesi, mastar olması hasebiyledir. Çünkü Allah Teâlâ'nın kelâmı tertil kelimesi ile nitelenemez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: Bu durumda “Gecenin yarısı hariç namaza kalk” denilmiş olur ki, namazla geçirilecek süre azalır, istirahat süresi uzar (Çeviren). Yani ibadetle geçirilecek vakit uzarken, istirahat vakti kısalır, istirahat süresi uzarken de ibadet vakti kısalır (Çeviren).

Müzzemmil 73:4

Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk! Gecenin yarısında bu vakti biraz öne veya biraz ileri de alabilirsin. Âyet-i kerimedeki emrin tümünün tek bir vakte (bütün bir geceye) yönelik olması mümkündür. Emri gecenin tümüne yönelik kabul ettiğimiz takdirde “nısfehü evipkus minhu kalilen ev zid “birazı hariç” kelimesinden bedel olur. “Nısfehü” kelimesini (yani yarısı kelimesini) “birazı hariç” kısmından bedel yaparsan “gecenin namazla geçirilecek kısmı”nı uzatmış olursun!. Buna karşılık eksiltmeyi (yani yarısı kelimesini) “gece” kelimesinden yaparsan bu durumda “yarısı veya ondan biraz eksilt” cümlesiyle ifade edilen zaman dilimini uzatmış olursun? Emir, sözü edilen iki zaman diliminden hangisine yöneltilirse bir vakitte arttırmayı gerekli kılarken, diğerinde eksiltmeyi gerektirir. Böylece artırma ve eksiltmenin mânaları aynı olmuş olur. Bu âyetin bir benzeri “Senden fetva isterler. De ki: 'Allah, babası ve çocuğu olmayan kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle açıklıyor”, [ ] Bazı müfessirler âyette geçen “kelâle” kelimesini “miras bırakan şahıs” mânasına alırken, bazıları da “ölüye mirasçı olan kişi” diye yorumlamışlardır. Kelimenin mânası bunlardan hangisi olursa olsun sonuç aynı kapıya çıkar. Çünkü hayatta olan vârisin kendisine miras bırakana olan konumu ile miras bırakan ölünün mirasçısı karşısındaki konumu aynı olup farklı değildir. Süreye dönecek olursak; müfessirlerin ifadesi doğrultusunda âyette farklı vakitler de kastedilmiş olabilir. Bu durumda “Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk” buyruğu, gecenin çoğu kısmını ihyâ etmeyi emreder, ardından da “bu vakti biraz öne alabilirsin” (ondan biraz azalt) buyruğu da verilen emri hafifletme olur. Böylece kul, daha uzun olan süreden biraz eksiltebilir. “Veya biraz ileri alabilirsin” (ondan biraz arttır), yani eksiltme izni verilen miktarı biraz daha arttırabilirsin. Eksiltme artınca durum en baştaki emredilen hale döner. Âyetin metninde geçen az anlamına gelen “kalil” kelimesi, belli bir eşyanın adı değildir. Bu kelime göreceli (nisbi) anlam ifade eden kelimelerdendir. “Kalil” denildiği zaman kelime, ondan daha çok olan bir şeyin bulunmasını gerektirir ki kendisinden daha çok olanla karşılaştırıldığında mukayese edilen, ona göre az olsun. Bundan dolayı müfessirler derler ki “kumi'leyle kalilen” ENE Yi Bi 5) emri gecenin çoğunu namazla geçirmeyi gerektirir. İfadenin bu özelliğinden dolayı Hanefi âlimlerimiz şöyle demişlerdir: Bir kimse filanca kişinin kendisinde bin dirhemden biraz az alacağı olduğunu ikrar etse, bu ikrar borcunun beş yüz dirhemden fazla olmasını gerekli kılar. Çünkü o, bin dirhemden “az bir miktar” istisna etmiştir. Buna göre içinden istisna yapılan miktar, istisna edilen miktardan daha çok olmalı ki istisna edilen istisna edildiği gibi az olsun. En doğrusunu Allah bilir. [Kur'ân'ın Okunma Usulü] Kur'ân'ı tane tane, hakkını vererek oku. Âyette geçen “tertil” Arap dilinde “açıklama” anlamına gelir. Buna göre âyetin mânası “Kur'ân'ı adam akıllı beyan et” demek olur. Bazıları ise Hz. Peygamber'in Kur'ân'ı tane tane okuduğu yolundaki rivayete dayanarak buna “Kur'ân'ı harf harf, tane tane oku” mânasını vermişlerdir. Kur'ânın kelimeleri netleştirerek, aralarını açarak harf harf okunması caizdir. Çünkü beyan etmek, kelimeleri tane tane okumakla olur. Kurânın beyan edilmesi emredilmiştir. Çünkü o sadece tecvide göre okunmak için inmemiştir. Kıyâmete kadar muhafaza edilmesi ve bâki kalması için. Maksat, elden çıkmaması ve unutulup gitmemesidir. 2) İçindekilerin hatırlanması ve içine konulan hükümlerin, yüce Allah'ın kullar ve kulların da kullar üzerindeki haklarının anlaşılması için, 3) Kişinin Kur'ân muhtevasına göre amel etmesi, öğütlerinden ibret alması, onu kendisine rehber edinmesi, emrine uyup yasak ettiklerinden vazgeçmesi için. Kur'ân'ın namazda okunması, bütün bunları yerine getirmeyi bize gerekli kılar. Kur'ân, ancak üzerinde düşünülerek kavranır. Kavrama da Kur'ân tane tane (harf harf) okunduğu zaman gerçekleşir. Belirttiğimiz bu husus, Kurân okurken (kelimeleri birbirine vaslederek değil) sık sık durarak okunur diyen görüşü tercih etmeyi gerektirir. Çünkü böylesi, hem mânayı daha çok yansıtır ve hem de anlamayı daha da kolaylaştırır. Söz Koпиsu yaklaşım, kırâatta müstehap olanın (okurken) iki kelimeyi birbirine katarak okumamak ve hemzeyi bastıra bastıra okumayı terketmek olduğunu gösterir. Çünkü böylesi, beyan etme konusunda daha etkindir. Esasen Kur'ân okunduğunu duyan kimse onu dinlemekle yükümlüdür. Dinlemesi gerekli olduğuna göre -ve dinlemede de Kur'ân'ın güzel söz dizimine (nazım) ve hayret verici hikmetine ve mânalarına vakıf olma söz konusu olduğundan- okuyana düşen yükümlülük, okuduğunu beyan etmektir. Kırâattan amaç, dinleyenin Kur'ân'ın mânalarına ulaşması, güzel söz dizimine (nazım) ve hayret verici telifine vâkıf olmasıdır. Bu tavır, mânaların inceliklerini yansıtacağı için Kur'ân'ı hem dinleyenin ve hem de okuyanın anlayışına daha bir yakın kılar. Öte yandan tertil okumaya yöneliktir, kırâate Kur'ân isminin verilmesi, mastar olması hasebiyledir. Çünkü Allah Teâlâ'nın kelâmı tertil kelimesi ile nitelenemez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: Bu durumda “Gecenin yarısı hariç namaza kalk” denilmiş olur ki, namazla geçirilecek süre azalır, istirahat süresi uzar (Çeviren). Yani ibadetle geçirilecek vakit uzarken, istirahat vakti kısalır, istirahat süresi uzarken de ibadet vakti kısalır (Çeviren).

Müzzemmil 73:5

(Hz. Peygamber'e Vahyedilen Kur'ân) Doğrusu biz sana, ağır bir söz vahyedeceğiz. Âyet-i kerimede yüce Allah “ağır söz'den bahsediyor, ama kime ağır geldiğini belirtmiyor. Bu ağırlığın kâfirlere ve münafıklara yönelik olması mümkündür. Ağır gelenin, cihat emri olması da muhtemeldir. Çünkü o, hem kâfirlere ve hem de münafıklara zor gelmiştir. [ ] Kâfirler, müslümanların artık kendi dinlerine dönmelerinden ümitlerini kesmişlerdir. Yüce Allah bir âyette meâlen bu gerçeği şöyle beyan ediyor: “Bugün kâfirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yetirmişlerdir”". Münafıklar, Hz. Peygamber ile birlikte savaşmaktan geri durmuşlar ve bu onlara ağır gelmişti. Âyet-i kerimede geçen ağır olan sözün kâfirlere ve münafıklara ve aynı şekilde Ehl-i Kitab'a yönelik olması mümkündür. Çünkü onlar, Kitab'ın kendilerine inmesini temenni etmemişlerdi. Müslümanlara gelecek olursak, o söz onlara ağır değil, aksine yüce Allah'ın şu beyanında buyurduğu gibi kolaydır: “Andolsun ki Kur'ân'ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu?” Âyette ifadesini bulan “ağır” ifadesinin Hz. Peygambere yönelik olması da mümkündür. Zira ona, risâleti firavunlara ve bütün insanlara tebliğ etmesi emredilmiştir. Firavunlara tebliğde bulunmak demek, canını ve bedenini tehlikeye atmak demektir. İşte bu görev de son derece ağır ve zor bir durum olmuş olur. Söz konusu “ağır” olan söz, gece namazı ile de ilgili olabilir. Bu durumda “ağır bir söz”ün mânası, işaret edilen sözün gerekli kıldığı hususu yerine getirmedeki zorluk olur. “Ağır” olan sözün, Hz. Peygambere tâbi olan ve yanında yer alanlara yönelik olması da mümkündür. Bu takdirde sözün ağırlığı, farzlarını yerine getirmek, şer'i sınırlar içinde kalmak, helâlini helâl kabul edip haramlarından kaçınmakla yükümlü kılınmaları açısından olur. [Bâtıniler'in Tevile Dair Görüşleri ve Reddi] Bâtıniler âyette geçen “taşınması zor söz” den maksadın Hz. Peygamber'in, “yorum işi”ni “esâs”a, yani “bâb”a havale etmekle mükellef tutulması olduğunu iddia etmişlerdir. Aynı şekilde “esâs” ve “bâb” Hz. Ali'dir. Bâtıniler peygamberlere derler. Onlar, Hz. Peygamber'in “tenzil”i halka tebliğ etmekle görevli olduğunu söylerler. Bâtınilere göre “tenzil” halka ulaşınca insanların Resülullah'a (a.s.) artık ihtiyaçları kalmaz. Bu kez de “tevil”i kendilerine öğretecek birisine ihtiyaç duyarlar. [§] Onlara göre “tevil işi”ni Hz. Ali'ye vermesi Resül-i Ekreme emredilmiştir. Amaç, “tenzilin tevili”ni halka öğretme görevini üstlenen kişinin Hz. Ali olmasıdır. İşte âyet-i kerimede sözü edilen “taşınması zor Söz budur. Çünkü Resülullah'a (a.s.) “tevil işi”ni başkasına vermesi emredilmiş ve bu da onun zoruna gitmiştir. Ağrına gitmesi, başkasının “işin sahibi” haline gelmiş olması ve kendisinin de sesi çıkmayan ve bir şey konuşmayan kişi konumuna düşmesidir. Bâtınilere şöyle cevap vermek mümkündür: Tevil işinin Hz. Ali'ye verilmesi, sizin iddianıza göre Hz. Peygamber'in yükünü hafifletir. Çünkü inancınıza göre iş, Hz. Ali'ye havale edildi mi Resülullah (a.s.) kabzedilir. Size göre “kabz” beden süretinde hapis olan ruhani ve nurani süretin o (maddi) süretten ayrılmasıdır. Bu ayrılıktan sonra bedeni süreti telef edilir, ruhani ve nurani süret, güzel biçimde ağırlanma, keyif ve haz yurduna gönderilir. Netice olarak hapisten kurtuluş, neden ona ağır ve neden zor gelsin? Tam aksine bu durum, Resülullahı (a.s.), işi Hz. Ali'ye havale etmeye teşvik eden ve özendiren bir unsur olur. Öte yandan Bâtıniler, haber vermeyeceğine dair ağır bir yemin etmedikçe mezheplerini kimseye öğretmezler. Çünkü canlarından endişe ederler. Eğer mesele onların düşündükleri gibiyse, yani ruhani süretin hapsedilmesinin sebebi olan bedeni süret telef oluyorsa, bedeni süret telef olunca ruhani süret her türlü sevincin bulunduğu yurda dönüyorsa o zaman mezheplerini öğrettikleri kişiye neden bunu gizli tutması için yemin verdiriyorlar? Neden kendi canları hakkında endişe içindeler? Düşüncelerine göre nefislerini öldürmek, ancak hapisten kurtulma ve şereflere ve güzel biçimde ağırlanmaya erişmek değil midir? Vasfı ve niteliği bu olan kişi için lâyık olan ölmektir. Bilinmelidir ki Bâtıniler inançlarının gereğinin tam aksi yönde insanlara davranmaktadır. İnandıkları hak olsaydı ona muhalif olmayı mümkün görmezlerdi. Ancak onları bu sözünü ettiğimiz bu davranışlara iten sebep, şeytanın ayartması ve yaptıklarını kalplerinde onlara güzel göstermesidir. )Bâtıniler'in durumu, âhiret yurdunun bütün insanlara değil de sadece kendilerine ait olduğunu iddia eden yahudilerin durumuna benzer. Yahudilere “Bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin” denilmiştir”. Ölümü isteyin, çünkü siz, âhirete ancak öldükten sonra gidebilirsiniz. Eğer siz Bâtıniler de, iddianızda haklı iseniz oraya ulaşmak için ölümü temenni edin. Bâtıniler'in ölümü istemekten kaçınmaları, yalanlarını ortaya çıkaran, sözlerini geçersiz kılan ve sahte tavırlarını açık hale getiren bir delildir. Kendi canlarının derdine düşmeleri de böyledir. Bu tavırları da söz konusu hareketleri zayıflara karşı kendilerini gizlemek için yaptıklarını ortaya koyan ve bildiren bir husustur. Amaçları ise ellerinde herhangi bir delil olmaksızın yiyecek, içecek maddelerine erişmek ve dünyada yaşama kolaylığı sağlamaktır. [Düalizmin Yanlışlığı] Yukarıda belirttiğimiz bu açıklamayı Seneviyye'ye karşı delil olarak getirebiliriz. Onların görüşlerinden birisi de adam öldürme ve boğazlamanın haram olduğudur. Oysa adam öldürme ve boğazlamayı mübah görenler de onların tâ kendileridir. Çünkü Seneviler'in görüşleri arasında şöyle bir husus vardır: Âlem, nur ve karanlığın kaynaşmasından ibarettir. Hiçbir ışık parçası yoktur ki karanlığın bir parçası ile karışmasın. Oysa nur ve karanlık birbirinden ayrı olgulardır. Karanlık nura baskın gelmiş ve onunla karışmıştır. Böylece karanlık, nuru hapseden bir unsur olmuştur. Bilindiği üzere öldürme, nurun, cüzlerini karanlığın hapsinden kurtarmak demektir. Çünkü öldürme, işitme, görme, akletme fonksiyonlarını giderir, Bilindiği üzere nur ve görme sözü edilen bu eylemlerle tahakkuk eder. Çünkü nurlar, bunlarla görülür. Bahsi geçen fonksiyonlar, cesetten ayrılıp da ortada zulmani ceset kalınca, o ceset hiçbir şey görmez. Öldürme ile nurun cevheri amacına ve maksadına ermiş ve bulunması gereken yere varmış olur. [ ] Öldürme, kişiyi amacına ulaştırdığına ve zulmetin bağından ve hapsinden kurtardığına göre katil, kişiyi öldürmekle ve boğazlamakla ona iyilik etmiş olur. Netice olarak Seneviler'in görüşlerine göre adam öldürmek haram olmaz, tam tersine kişinin bu fiilinden dolayı övülmesi ve yaptığının isabetli görülmesi gerekir. İbn Kuteybe ise âyette geçen “kavlen sakilen”, yani taşınması ağır sözün Allah Teâlâ'nın kelâmı, “ağır olması” ise O'nun yüceltilmesi ve tâzim edilmesi anlamına geldiğini söylemiştir. Allah'ın kelâmı, hiçbir değer verilmeyen ve aldırılmayan sefih insanların sözleri gibi değildir". Zeccâc ise şöyle der: Âyette geçen “sakil” “vezin” demektir. Bu ise küçük görülen değil, kalplerde ağırlığı” ve değeri olan, tâzim edilmesi ve yüceltilmesi gereken söz demektir. “Taşınması zor söz”ün “hak” olması da mümkündür. Bu tevil bazı rivayetlerde hakkın ağır ve acı olduğu, bâtılın ise hafif ve sakat” olduğu yolundaki ifadelere uygun düşmektedir. Bir rivayete göre Hz. Ebü Bekir (r.a.) şöyle demiştir: İçine hayırdan başka bir şey konulmayan terazinin ağır gelmesi, içinde bâtıldan başka bir şeyin tartılmadığı bir terazinin de hafif gelmesi haktır ve gerçektir. Terazinin ağır gelmesi, içine konulan şeylerle amel edilmesi demektir". “Taşınması zor söz”ün bütün gece namaz kılma mükellefiyeti olması da mümkündür. --- Dipnotlar: ” o “Onlara, Şayet Allah katında, âhiret yurdu diğer insanlara değil de yalnız size ait ise ve bu iddianızda doğruysanız haydi ölümü isteyin bakalım” de”. Š Bk. İbn Kuteybe, Tefsiru ğaribi'l-Kurân, s. 493.? BK. Zeccâc, Meâni'l-Kurân ve i'râbuh, V, 340. 10 Huzeyfe b. Yemân der ki: “Hak ağırdır. O ağırlığının yanında acıdır. Bâtıl ise hafiftir. Hafifliği yanında sakattır. Hatayı işlememek daha kolaydır” Huzeyfe ya da şöyle demiştir: “Hata işlememek, tövbe talep etmekten daha hayırlıdır. Nice bir anlık şehvet vardır ki uzun bir üzüntü doğurur”. Bâtıl sakattır ve akıbeti hiç hoş değildir. İbnü'l-A'râbi der ki: “el-vebiü” sakat demektir (bk. İbn Manzür, Lisánü'l-

Müzzemmil 73:6

Şüphesiz gece vakti etki ve uyum yönünden daha uygun ve sözün zihne yerleşmesi bakımından daha elverişlidir. Yukarıdaki âyette geçen “vaten” kelimesi, “vitâen” şeklinde de okunmuştur”. Kelime “vitâen” şeklinde uzatma ile okunduğu takdirde “muvâtae” mastarından türemiş olur. “Muvâtae”nin anlamı da “muvâfakat” yani uygunluktur. Buna göre âyetin mânası, “gece vakti, kulağa, göze ve kalbe daha uygundur” demek olur. Çünkü kalp, geceleri daha boş olur ve gece, kişiyi eşyanın mânalarını gerçek anlamda kavramasına engel olan düşüncelerle meşgul olmaktan alıkoyar. [ ]Kulak ve göz de aynı şekilde geceleyin Kur'ân'ı daha iyi beller ve mânalarını çok daha iyi kavrar. Yukarıdaki kelime, “vaten” şeklinde okunduğu takdirde “elvat'u bi'l-akdâm” (ayu xi) “ayakla basma” kullanımından türemiş olur. Bu mânaya göre âyetin yorumu, “gece vakti bedene daha ağır ve daha zordur” şeklinde olur. Çünkü insanoğlu, yeryüzünün bir köşesinden bir başka noktaya intikal etmeyi ve gidip gelmeyi gündüz vakti alışkanlık haline getirmiştir. Geceleyin böyle bir alışkanlığı yoktur. Aksine âdet olan, geceleyin dinlenmektir. İnsan kalkmayı âdet edinmediği bir vakitte kalkma ve ayaklarının üzerinde dikilmekle yükümlü kılınırsa bu ona daha ağır ve bedenine daha zor gelir. Çünkü kişi gündüzün belli bir noktada ayakta dikilip de orada kalmaz. Aksine bir yerden bir başka yere intikal eder. İnsan bir yerde dikilmekle mükellef kılınırsa söz konusu mükellefiyet ona zor gelir, böylesi bir hareketten usanç ve sıkıntı duyar. Öte yandan Hz. Peygamber'e gece yarılarına kadar veya gecenin büyük bir kısmında kalkıp namaz kılması emredilmiştir. Bu büyük bir yük ve ağır bir meşakkatti. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan kişinin geçimini sağlamak ve dünya hayatında faydalanacağı şeylere ulaşmak için gündüz vakti evinin dışına çıkması, rahatını temin etmek ve üzerindeki ağırlığı atmak için geceleyin de evinde uyuması esastır. Hz. Peygamber'in hayatını idame ettireceği miktar dışında aşırı dünyalık edinmesi yasaktı. Aynı şekilde geceleri rahat etmesi de engellenmiş ve -yaşamasını sürdürebilmek için gerekli olan süre hariç- ibadetle geceyi ihya etmesi emredilmişti. Şöyle ki: Resülullah (a.s.), risâleti bütün insanlara tebliğ etmekle yükümlü kılınmıştır. Söz konusu risâletin insanlara tebliği ile gündüz yükümlü kılınmış, geceleyin bu külfet üzerinden kaldırılmış, bu vakitlerde kendini Rabb'ine ibadete vermesi emredilmiştir. Geceleri ibadete koyulma emri, risâleti tebliğ emrinden daha kolaydı. [ ] Çünkü tebliğ emri, canın ve bedenin tehlikeye atılması emri anlamına gelir. Gecenin ekserisinin ayakta dikilerek geçirilmesi emrinde böyle bir tehlike durumu yoktur. Sadece bazı organlara ağrı verme söz konusudur. Kaldı ki bunda da birtakım rahatlatıcı ruhsatlar bulunmaktadır. Kadınla Evlenme Neden Dörtle Sınırlandırıldı? Yukarıda değindiğimiz birinci yorum esas alınarak şöyle bir soru sorulabilir: Resülullah'a (a.s.) evlenme konusunda nasıl oldu da ayrıcalık tanındı? Çünkü ona fazla sayıda kadınla evlenme izni verilirken ümmetine verilmemiştir. Çok kadınla evlenme, dünya şehvetlerinden daha fazla yararlanma anlamına gelmez mi? Buna şöyle cevap verilir: Hz. Peygamber dışında başka erkeklere dört kadından daha fazlası ile evlenme ve sayının dörtle sınırlanmasının arkasında yatan gerekçe, erkeğin evlendiği kadınlara haksızlık etmesi endişesidir. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: “Beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın”, Çok kadınla evlenme haramlığı, sözünü ettiğimiz haksızlık etme sebebine bağlı olduğuna göre söz konusu yasaklama, Hz. Peygamber açısından geçerli olmaz. Çünkü yüce Allah onu haksızlık etmekten korumuş ve kendisine evlendiği kadınlara âdil davranma yeteneği bahşetmiştir. Öte yandan fazla kadınla evlenmeye izin verme, Hz. Peygamber'e daha fazla meşakkat ve daha fazla külfet getirmekten baka bir şey de değildir. Ona eşleri arasında âdil davranması ve kendileriyle güzel geçinerek gönüllerini hoşnut etmesi emredilmiş - ki kişi eşini razı etmeye ancak mal harcayarak erişebilir, Hz. Peygamber ise eşlerini para pulla razı edebileceği miktarda mala hiçbir zaman sahip olmamıştıronların gönüllerini hoş etmesi için kendisine sadece güzel ahlâk verilmiş, eşlerinin memnun olmaları için onlara yumuşak davranma ahlâkı bahşedilmişti!, Bunda, Hz. Peygamber'in resül olduğunu kafalara kazıyan ve nübüvvetini ispat eden delil vardır. Çünkü kişi, evlenme sebebi ile üzerinde vacip olan hakları ancak dünya nimetlerine eriştiği, lezzetlerini tattığı ve nefsinin arzularını yerine getirdiği zaman ifa edebilir. (JÖte yandan Hz. Peygamber'in şehevi PE arzuları nefsine tattırması yasaktı. Bununla birlikte eşlerinin üzerindeki haklarını ifa etmiştir. Dolayısıyla buradan Resülullah'ın (a.s.) eşlerinin üzerindeki haklarını beşeri vesilelerle değil de sırf yüce Allah'ın lütfu ile ifa ettiği ortaya çıkmaktadır. Bu âyet-i kerime namazın hem zikir hem de fiil içerdiğine dair delil olmaktadır. Çünkü yüce Allah “eşeddü vaten’, yani bedene etki bakımından daha güçlü ifadesini kullanmaktadır. Namazın bedene olan bu etkisi fiille olur. Âyetin devamında ise “ve akvemu kilen” denilmektedir ki sözün zihne yerleşmesi bakımından daha elverişli anlamına gelir. Bu da zikirle ilgilidir. Öte yandan Resül-i Ekrem'in (a.s.) geceleri tebliğ ile mükellef kılınmamış olması da mümkündür. Çünkü düşmanları olan firavunlar ve başkalarının hedefleri onu öldürmek ve kendisine tuzak kurmaktı. Etrafında müminlerin Биlunması sayesinde düşmanlarının Resülullah (a.s.) zarar vermeleri mümkün değildi. Geceler ise kendisine tâbi olanların gaflet anlarıdır. Hz. Peygamber (a.s.) geceleri tebliğ ile mükellef kılınsaydı düşmanları ona hile ve tuzak kurabilirlerdi. Bu yüzden geceleri tebliğ yükümlülüğü üzerinden kaldırılmış ve Rabb'ine ibadet etmek için namaz kılmakla yükümlü tutulmuştur. “Nâşietü'1-leyl” (Jin 425) “gece vakti” demektir. Bazıları kelimenin artmak anlamına gelen “neşee yenşeü” fiilinden türediğini söylemişlerdir. “Nâşietü'l-leyl” denilmesi, vakitlerin peş peşe oluşması ve birbirini izleyen anlardan ibaret olmasından dolayıdır. Bu tabirden geceleri namaz için kalkmak ve Cenâb-ı Hakk'a ibadet ile meşgul olmak gibi amellerin kastedilmiş olması da mümkündür. “Akvemu kilen” “en doğru söz” demektir. “Akvem” kelimesi ile “kıyam, yani ayağa kalkma” mânası kastedildiğinde vasıfta mübalağa ifade eder. Bununla “söz” kastedildiği takdirde ise ona “doğru” anlamı vermek gerekir. Zira “haberlerin akvem olan” en doğru olanıdır. “Akvem” kelimesi ile sözün gerektirdiği şeyi yerine getirme kastedilirse onu ifa etmede en ileri seviye mânasına gelir. Bu kelime ile “kırâat” kastedildiği takdirde ise “Kur'ân, geceleri okunma açısından daha isabetli olandır” demek olur. 199 (SIZ. “Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu varGündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu vardır. Ebü Bekir el-Esam ve Zeccâc âyette geçen “sebh” kelimesinin “genişlik” anlamına olduğunu söylemişlerdir”. Buna göre yüce Allah, âdeta meâlen şöyle demiş olmaktadır: “Risáleti tebliğ etmek ve onu gerçekleştirmek için gündüz senin geniş bir vaktin vardır. Dolayısıyla geceleri Rabb'ine ibadete koyul” Bazıları ise Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma vardır meâlindeki âyete şu anlamı vermiştir: “Gündüz vakti senin için boşluktur, henüz elde bulunan nakittir ve koşuşturma vaktidir". “Sebh” kelimesi ile bazan “boş olma” bazan “yürüme ve bir yerden bir başka yere koşuşturma” anlamı kastedilir. Sözü edilen bu anlamlar, ihtimal dâhilindedir. Fakat âyetin yorumu, Resülullah'ın (a.s.) kişisel ihtiyaçları için boş vakit ayırması ve onun peşinde koşması şeklinde olamaz. Çünkü Hz. Peygamber, ölmeyecek kadar miktarı hariç dünyadan herhangi bir pay almıyordu. Dolayısıyla dünyalığını genişletmek için daha fazla gezip dolaşmaya ve daha fazla boş vakte muhtaç olmaz. Fakat, Resülullah'a (a.s.) gereken davranış gözünü risâleti tebliğ etmeye, insanları Allah'ın birliğine ve yapmaları gereken fiillere davet etmeye çevirmektir. Bu durumda Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu vardır meâlindeki beyan, Resülullah'a (a.s.) geceleri Rabb'inin huzurunda durması için ruhsat ve cevaz verme olur. --- Dipnotlar: 14 Müellif merhum yüce Allah'ın şu meâldeki sözüne işaret eder gibidir: “Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemende senin için bir sakınca yoktur. Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır”.

Müzzemmil 73:7

Şüphesiz gece vakti etki ve uyum yönünden daha uygun ve sözün zihne yerleşmesi bakımından daha elverişlidir. Yukarıdaki âyette geçen “vaten” kelimesi, “vitâen” şeklinde de okunmuştur”. Kelime “vitâen” şeklinde uzatma ile okunduğu takdirde “muvâtae” mastarından türemiş olur. “Muvâtae”nin anlamı da “muvâfakat” yani uygunluktur. Buna göre âyetin mânası, “gece vakti, kulağa, göze ve kalbe daha uygundur” demek olur. Çünkü kalp, geceleri daha boş olur ve gece, kişiyi eşyanın mânalarını gerçek anlamda kavramasına engel olan düşüncelerle meşgul olmaktan alıkoyar. [ ]Kulak ve göz de aynı şekilde geceleyin Kur'ân'ı daha iyi beller ve mânalarını çok daha iyi kavrar. Yukarıdaki kelime, “vaten” şeklinde okunduğu takdirde “elvat'u bi'l-akdâm” (ayu xi) “ayakla basma” kullanımından türemiş olur. Bu mânaya göre âyetin yorumu, “gece vakti bedene daha ağır ve daha zordur” şeklinde olur. Çünkü insanoğlu, yeryüzünün bir köşesinden bir başka noktaya intikal etmeyi ve gidip gelmeyi gündüz vakti alışkanlık haline getirmiştir. Geceleyin böyle bir alışkanlığı yoktur. Aksine âdet olan, geceleyin dinlenmektir. İnsan kalkmayı âdet edinmediği bir vakitte kalkma ve ayaklarının üzerinde dikilmekle yükümlü kılınırsa bu ona daha ağır ve bedenine daha zor gelir. Çünkü kişi gündüzün belli bir noktada ayakta dikilip de orada kalmaz. Aksine bir yerden bir başka yere intikal eder. İnsan bir yerde dikilmekle mükellef kılınırsa söz konusu mükellefiyet ona zor gelir, böylesi bir hareketten usanç ve sıkıntı duyar. Öte yandan Hz. Peygamber'e gece yarılarına kadar veya gecenin büyük bir kısmında kalkıp namaz kılması emredilmiştir. Bu büyük bir yük ve ağır bir meşakkatti. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan kişinin geçimini sağlamak ve dünya hayatında faydalanacağı şeylere ulaşmak için gündüz vakti evinin dışına çıkması, rahatını temin etmek ve üzerindeki ağırlığı atmak için geceleyin de evinde uyuması esastır. Hz. Peygamber'in hayatını idame ettireceği miktar dışında aşırı dünyalık edinmesi yasaktı. Aynı şekilde geceleri rahat etmesi de engellenmiş ve -yaşamasını sürdürebilmek için gerekli olan süre hariç- ibadetle geceyi ihya etmesi emredilmişti. Şöyle ki: Resülullah (a.s.), risâleti bütün insanlara tebliğ etmekle yükümlü kılınmıştır. Söz konusu risâletin insanlara tebliği ile gündüz yükümlü kılınmış, geceleyin bu külfet üzerinden kaldırılmış, bu vakitlerde kendini Rabb'ine ibadete vermesi emredilmiştir. Geceleri ibadete koyulma emri, risâleti tebliğ emrinden daha kolaydı. [ ] Çünkü tebliğ emri, canın ve bedenin tehlikeye atılması emri anlamına gelir. Gecenin ekserisinin ayakta dikilerek geçirilmesi emrinde böyle bir tehlike durumu yoktur. Sadece bazı organlara ağrı verme söz konusudur. Kaldı ki bunda da birtakım rahatlatıcı ruhsatlar bulunmaktadır. Kadınla Evlenme Neden Dörtle Sınırlandırıldı? Yukarıda değindiğimiz birinci yorum esas alınarak şöyle bir soru sorulabilir: Resülullah'a (a.s.) evlenme konusunda nasıl oldu da ayrıcalık tanındı? Çünkü ona fazla sayıda kadınla evlenme izni verilirken ümmetine verilmemiştir. Çok kadınla evlenme, dünya şehvetlerinden daha fazla yararlanma anlamına gelmez mi? Buna şöyle cevap verilir: Hz. Peygamber dışında başka erkeklere dört kadından daha fazlası ile evlenme ve sayının dörtle sınırlanmasının arkasında yatan gerekçe, erkeğin evlendiği kadınlara haksızlık etmesi endişesidir. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: “Beğendiğiniz kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın”, Çok kadınla evlenme haramlığı, sözünü ettiğimiz haksızlık etme sebebine bağlı olduğuna göre söz konusu yasaklama, Hz. Peygamber açısından geçerli olmaz. Çünkü yüce Allah onu haksızlık etmekten korumuş ve kendisine evlendiği kadınlara âdil davranma yeteneği bahşetmiştir. Öte yandan fazla kadınla evlenmeye izin verme, Hz. Peygamber'e daha fazla meşakkat ve daha fazla külfet getirmekten baka bir şey de değildir. Ona eşleri arasında âdil davranması ve kendileriyle güzel geçinerek gönüllerini hoşnut etmesi emredilmiş - ki kişi eşini razı etmeye ancak mal harcayarak erişebilir, Hz. Peygamber ise eşlerini para pulla razı edebileceği miktarda mala hiçbir zaman sahip olmamıştıronların gönüllerini hoş etmesi için kendisine sadece güzel ahlâk verilmiş, eşlerinin memnun olmaları için onlara yumuşak davranma ahlâkı bahşedilmişti!, Bunda, Hz. Peygamber'in resül olduğunu kafalara kazıyan ve nübüvvetini ispat eden delil vardır. Çünkü kişi, evlenme sebebi ile üzerinde vacip olan hakları ancak dünya nimetlerine eriştiği, lezzetlerini tattığı ve nefsinin arzularını yerine getirdiği zaman ifa edebilir. (JÖte yandan Hz. Peygamber'in şehevi PE arzuları nefsine tattırması yasaktı. Bununla birlikte eşlerinin üzerindeki haklarını ifa etmiştir. Dolayısıyla buradan Resülullah'ın (a.s.) eşlerinin üzerindeki haklarını beşeri vesilelerle değil de sırf yüce Allah'ın lütfu ile ifa ettiği ortaya çıkmaktadır. Bu âyet-i kerime namazın hem zikir hem de fiil içerdiğine dair delil olmaktadır. Çünkü yüce Allah “eşeddü vaten’, yani bedene etki bakımından daha güçlü ifadesini kullanmaktadır. Namazın bedene olan bu etkisi fiille olur. Âyetin devamında ise “ve akvemu kilen” denilmektedir ki sözün zihne yerleşmesi bakımından daha elverişli anlamına gelir. Bu da zikirle ilgilidir. Öte yandan Resül-i Ekrem'in (a.s.) geceleri tebliğ ile mükellef kılınmamış olması da mümkündür. Çünkü düşmanları olan firavunlar ve başkalarının hedefleri onu öldürmek ve kendisine tuzak kurmaktı. Etrafında müminlerin Биlunması sayesinde düşmanlarının Resülullah (a.s.) zarar vermeleri mümkün değildi. Geceler ise kendisine tâbi olanların gaflet anlarıdır. Hz. Peygamber (a.s.) geceleri tebliğ ile mükellef kılınsaydı düşmanları ona hile ve tuzak kurabilirlerdi. Bu yüzden geceleri tebliğ yükümlülüğü üzerinden kaldırılmış ve Rabb'ine ibadet etmek için namaz kılmakla yükümlü tutulmuştur. “Nâşietü'1-leyl” (Jin 425) “gece vakti” demektir. Bazıları kelimenin artmak anlamına gelen “neşee yenşeü” fiilinden türediğini söylemişlerdir. “Nâşietü'l-leyl” denilmesi, vakitlerin peş peşe oluşması ve birbirini izleyen anlardan ibaret olmasından dolayıdır. Bu tabirden geceleri namaz için kalkmak ve Cenâb-ı Hakk'a ibadet ile meşgul olmak gibi amellerin kastedilmiş olması da mümkündür. “Akvemu kilen” “en doğru söz” demektir. “Akvem” kelimesi ile “kıyam, yani ayağa kalkma” mânası kastedildiğinde vasıfta mübalağa ifade eder. Bununla “söz” kastedildiği takdirde ise ona “doğru” anlamı vermek gerekir. Zira “haberlerin akvem olan” en doğru olanıdır. “Akvem” kelimesi ile sözün gerektirdiği şeyi yerine getirme kastedilirse onu ifa etmede en ileri seviye mânasına gelir. Bu kelime ile “kırâat” kastedildiği takdirde ise “Kur'ân, geceleri okunma açısından daha isabetli olandır” demek olur. 199 (SIZ. “Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu varGündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu vardır. Ebü Bekir el-Esam ve Zeccâc âyette geçen “sebh” kelimesinin “genişlik” anlamına olduğunu söylemişlerdir”. Buna göre yüce Allah, âdeta meâlen şöyle demiş olmaktadır: “Risáleti tebliğ etmek ve onu gerçekleştirmek için gündüz senin geniş bir vaktin vardır. Dolayısıyla geceleri Rabb'ine ibadete koyul” Bazıları ise Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma vardır meâlindeki âyete şu anlamı vermiştir: “Gündüz vakti senin için boşluktur, henüz elde bulunan nakittir ve koşuşturma vaktidir". “Sebh” kelimesi ile bazan “boş olma” bazan “yürüme ve bir yerden bir başka yere koşuşturma” anlamı kastedilir. Sözü edilen bu anlamlar, ihtimal dâhilindedir. Fakat âyetin yorumu, Resülullah'ın (a.s.) kişisel ihtiyaçları için boş vakit ayırması ve onun peşinde koşması şeklinde olamaz. Çünkü Hz. Peygamber, ölmeyecek kadar miktarı hariç dünyadan herhangi bir pay almıyordu. Dolayısıyla dünyalığını genişletmek için daha fazla gezip dolaşmaya ve daha fazla boş vakte muhtaç olmaz. Fakat, Resülullah'a (a.s.) gereken davranış gözünü risâleti tebliğ etmeye, insanları Allah'ın birliğine ve yapmaları gereken fiillere davet etmeye çevirmektir. Bu durumda Gündüz vakti ise senin için yoğun bir koşuşturma durumu vardır meâlindeki beyan, Resülullah'a (a.s.) geceleri Rabb'inin huzurunda durması için ruhsat ve cevaz verme olur. --- Dipnotlar: 14 Müellif merhum yüce Allah'ın şu meâldeki sözüne işaret eder gibidir: “Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın. Uzaklaştırdıklarından birini tekrar istemende senin için bir sakınca yoktur. Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır”.

Müzzemmil 73:8

Rabb'inin adını an demek, Rabbini an demektir. Delilimiz âyetin devamındaki “bütün varlığınla ona yönel” cümlesidir. “Yönelme” mânasındaki “tebtil” Allah Teâlâ'nın isimlerine değil, zatına yapılır. Öte yandan “Rabb'i zikretmek” demek, kişinin nefsindeki hallere bakıp )müşahede ettiği halde kendisine hangi ibadetin lazım olduğunu düşünmesi demektir. Netice Gl u 20 0) âyetinin mânası, “gündüz vaktinde, senin için uzun bir boşluk ve olarak kulun Rabb'ini zikretmesi, sadece diliyle O'nun adını anarak değil, o ibadeti yapmakla olur. Bu âyet-i kerime “Dedim ki: “Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin, O, çok bağışlayıcıdır”? meâlindeki beyana benzer. Hz. Nuh kavminin istiğfarı, dilleri ile “estağfirullah” demek değil, kendilerine emredileni yapmaları, yasak olandan da kaçınmaları şeklindedir. Çünkü kâfir oldukları takdirde “estağfirullah” deseler bile istiğfarları kabul edilmez. Anlaşılmış oldu ki onların istiğfarları Nuh'un (a.s.) davetine icabet etmeleridir. Bundan dolayı Allah'ı zikir, o esnada yapmaları gereken buyruğu yerine getirmekle olur. Bu da bazan fiille bazan da sözle gerçekleşir. Bazıları ise emri, -lafzın zâhirinin ifade ettiği üzere- “ismini zikretmek” şeklinde anlamışlardır. Bu durumda “Rabb'in adını zikretmek, bununla bazı faydalar meydana geldiği için emredilmiş olmaktadır. Çünkü yüce Allah'ın isimleri arasında kulu hayırlar kazanmaya ve Rabbe ibadet etmeye teşvik eden isimler olduğu gibi, korkuya davet eden isimler de vardır. Esmâ-i hüsnâ arasında Allah'ın hikmetinin hayret verici tarafları, tedbirinin inceliğini öğreten ve kalpte otoritesini ve azametini takrir edip yerleştiren isimler vardır. Öte yandan kula daha fazla bilgi ve basiret bahşeden isimler bulunmaktadır. Bunlar, fiillerden türeyen isimlerdir. Kul bu isimler üzerinde düşündüğünde onların hangi açıdan türediğini öğrenebilir. Dolayısıyla Allah'ın isimlerini zikretmek, kişiye belirttiğimiz faydaları ve bilgileri sağlar. Bütün varlığınla ona yönel. Âyet metninde geçen “tebtil” insanın bütün varlığı ile Cenâb-ı Hakka yönelmesi demektir. [Aslında “ve bettil!š ileyhi tebtilen” denilmeliydi. Fakat ona bütün varlığı ile Allah'a yönelmesi emredildi]. Tebtil, bütün varlığı ile Allaha yönelmek, nefsini şehvetlerinden alıkoymak ve lezzetlerinden geri çevirmektir. Yüce Allah, âdeta şöyle demektedir: Bütün varlığınla O'na yönel ve nefsini şehvetlerden ve lezzetlerden mahrum kıl. Kelimedeki bu anlamdan dolayı Hz. Meryeme “Betül” denilmiştir. Çünkü o, nefsini dünya menfaatlerinden alıkoymuş, âhirete yönelmiş ve bütün varlığı ile Allaha dönmüştü.

Müzzemmil 73:9

© Arapça metindeki “tebettel” yerine “bettil” olması gerekir. Doğunun da bâtının da Rabb'i O'dur. O'ndan başka tanrı yoktur. Öyleyse yalnız O'na güvenip sığın. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: “Âyetin yorumu ‘doğunun da bâtının da meliki (hükümdarı) O'dur şeklindedir. Aslında ‘doğunun da bâtının da mâliki O'dur’ denilmeliydi. Çünkü gerçekte mâlik olan O'dur” Bazıları da şöyle demiştir: Rab, ıslah eden mânasına gelir. Yüce Allah, bütün yaratıkların Rabb'i olduğu halde âyette sadece “doğu” ve “batı"dan bahsedilmiştir. Çünkü “doğu'dan bahsedilmesi, göklerin ve yerlerin de belirtilmiş olmasını gerektirir. Gökler ve yerlerden bahsedilince zaman da evrenin en üst tabakasından en alt tabakasına kadar her şeyden bahsedilmiş olur. Sebebine gelince; kul doğu tarafına bakınca orada güneşin doğduğunu görür. Sonra güneş gökyüzünü bir uçtan diğerine kat eder ve her gün bin yıllık bir mesafe alır. Ardından kara bir balçıkta batar (gibi olur.)" Bundan sonra gökyüzünün en alt ucuna ulaşır. Bu şekilde yol almasına devam eder ve sonunda doğduğu noktaya varır. Sonra oradan doğar. Bu gelişmelerin tümü, gökleri ve yerleri çekip çeviren ve onları yoktan vareden varlığın bir olduğunu ve onun yeryüzündeki otoritesinin, göklerdeki otoritesinin aynısı olduğunu gösterir. Buradan anlaşılır ki kudreti bu derece büyük olan varlığı, bütün mahlükatın zamanın sonuna kadar asla başaramayacağı bir işi bir günde yapan, yani güneşe bir günde bin yıllık yol aldıran varlığı, hiçbir şey aciz bırakamaz. Bu bize O'nun hakimiyetinin daim ve sonsuz olduğunu gösterir. Çünkü güneş her gün kendisine emredilen miktar kadar yol alıyor. [ ]Bir zamandan diğerine, bir vakitten bir başka vakte güneşte herhangi bir değişiklik olmaz. Yeryüzünde yaşayanların menfaatleri, gökten gelen menfaatlerle bağlantılıdır. Göğün ve yeryüzünün idarecisi bir olmasaydı söz konusu bağlantı ortadan kalkar ve göğün menfaatleri yeryüzü sakinlerine ulaşmazdı. Dolayısıyla âyette “doğu” ve “batı'dan bahsedilmesi, yüce Allah'ın vahdâniyetine işaret etmekte, O'nun kuvvetini, saltanatını ortaya koymakta, hayret verici hikmetleri ve idaresinin incelikleri hakkında bilgi vermektedir. Öte yandan âyette “gökyüzü” ve “yeryüzü”nün değil de özel olarak “doğu” ve “batı"nın belirtilmesi, -en doğrusunu Allah bilir- vahdâniyetinin bilgisine, “pӧKeг”iп ve “yeryüzü"nün belirtilmesinden daha çabuk ulaştırması ve daha hızlı kavramayı sağlaması sebebiyledir. O'nun göğü ve yeryüzünü idare etmesi, vahdâniyeti hakkında bilgi verse de “doğu” ve “batı"dan bahsedilmesi daha etkendir. “Doğunun da bâtının Rabb'i”, yani zikretmen emredilen Rab, “Doğunun da bâtının da Rabb'idir”. İlâhi beyanın bu cümlesi, Allah Teâlâ'nın hangi açıdan Rab olduğu hakkında bilgi vermektedir. O'ndan başka tanrı yoktur. Yani O'ndan başka ibadete lâyık hiçbir mâbut yoktur. Çünkü insanı mâbuda ibadet etmeye sevkeden şey korku (havf) ve ümittir (recâ). Yüce Allah, kullarına “doğu” ve “batı”yı anarak bütün mahlükatı idare etmenin kendisine ait olup, üzerlerinde galip ve kâdir olduğunu, hazinelerin ve menfaatlerin tümüyle kendi elinde bulunduğunu bildirdiği zaman onlar da kendisinin gerçek ilâh ve gücünün karşısında durulamaz Rab olduğunu, O'nun dışındakilerin Rabb'in emrine boyun eğen, ne bir faydaya ve ne de bir zarara mâlik olmayan kullar olduklarını anlarlar. Ve böylece O'nun ibadete ve ilâhlığa nasıl lâyık bir varlık olduğunu kavrarlar. Öyleyse yalnız O'na güvenip sığın. (O'nu vekil edin). Cenâb-ı Hakk'ın “Bütün işlerini Allah'a havale et ki idare ve hükmeden O olsun, işleri çekip çevirme konusunda nefsine bir pay çıkarma” mânasını kastetmiş olması mümkündür. Dünya hayatında “vekil”, başkasına yardım etmek için hiçbir karşılık beklemeden işine müdâhil olan kişi demektir. Bu durumda “Öyleyse yalnız O'na güvenip sığın (O'nu vekil edin)” cümlesinin mânası, yardımı yalnızca O'nun katından talep et demektir. Dünya hayatında kişi ancak sıkıntılarını gidersin, onun adına ihtiyaçlarını görsün ve kendi adına belâlara karşı dursun diye vekile sığınır. Netice olarak Allah Teâlâ, sanki şöyle demiş olmaktadır: Başına gelen belâlarda Allaha sığın ki sıkıntılarını gidersin, senin adına ihtiyaçlarını görsün ve belâlar konusunda itimat ettiğin varlık olsun. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: ? Yukarıdaki ifade, yüce Allah'ın “Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar (gibi) buldu” meâlindeki ifadesine işaret etmektedir.

Müzzemmil 73:10

Onların söylediklerine katlan. Müfessirler bu âyetin yorumunun “Onların seni yalan saymalarına sabret” şeklinde olduğunu söylemişlerdir. Delil olarak da ileride gelecek olan “Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak” meâlindeki emri göstermişlerdir. Buradan anlaşılan; yüce Allah'ın Hz. Peygamber'i insanların yalanlamasına karşı sabra davet ettiğidir. Âyet bu mânaya gelebileceği gibi başka mânaya da yönelik olabilir. Çünkü onlar, Hz. Peygamber'i sadece yalanlamakla kalmıyorlar, aksine bir keresinde yalancı olduğunu söylerken, bir başka seferde büyücü, bir diğerinde deli ve bir başka seferde de yetim olduğunu ifade ediyorlardı. Resülullah'a (a.s.) çeşit çeşit ezayı revâ görüyorlardı. “Onların söylediklerine katlan” meâlindeki beyanın bütün bunlara yönelik olması mümkündür. [Sabrın Unsurları] Öte yandan sabır, üç unsurun birleşmesi ile olur, Birincisi seni yalanlamalarına yalanlama ile karşılık vermeyeceksin. İkincisi yalanlamaya karşı tahammülsüzlük gösterip de bağırıp çağırmayacaksın. Çünkü bu hareket bir parça teselli bulma ve hıncını alma anlamına gelir. Üçüncüsü helâk olmaları için beddua etmeyeceksin. Aksine bunlara sabredeceksin. Buradabirininaklına şöyle bir soru takılabilir: Müşriklerin Hz. Peygamber'i yalanlamaları nasıl olur da ağrına gidip de buna üzülür? Resülullah'ı yalancılıkla suçlayanlar, kendisine düşman olanlardandı, Düşmandan gelen yalanlama insanın ağrına da gitmez ve onu çok da görmez. Çünkü kendisini yalanlayan kişi, düşman olduğu için var gücü ile kendisine kötülük etmek ister. Yalanlama, asıl insanın samimi olduğu ve sevdiği kişiden gelirse ağrına gider. Şimdi soru şudur: Hz. Peygamber düşmanların yalanlamalarına nasıl olmuş da tahammül edememiştir? Bu yalanlama nasıl olmuş da onu üzülme noktasına kadar getirmiş ve sonunda Cenâb-ı Hak tarafından “(Resülüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz” ve “Onların söylediklerine katlan” meâlindeki ilâhi beyanlarla sabra davet edilmiştir? Yukarıdaki uzunca sorunun cevabı şudur: Yalan ve cehalet insan aklının ve mizacının katlanmakta zorluk çektiği durumlardandır. Aynı şekilde yalanlama ve cahillik suçlaması da insanın aklı ve mizacına ağır gelen hususlardandır. Hatta çok yalancı bir kişi bile yalancı olduğu söylendiği zaman bu zoruna gider ve o suçlamaya katlanamaz. Çok cahil olan kişi de böyledir, cahil olarak tanındığı zaman bu ağırına gider. İnsanların mizaçları birçok âfete mâruz kalmış ve akıllarına noksanlık gelmiş olsa da yalanlama, onların akli kriterlerine ve mizaçlarına göre çirkin bir eylem olunca, Resülullah (a.s.) aklı tam ve mizacı âfetlerden uzak olduğuna göre yalanlama mutlaka zoruna gider ve bundan evleviyyetle mahzun olur. Öte yandan kendisinden veya -seviyesi ister yüksek ister düşük olsun- bir başkasından söz ederken yalan söylediği iddia edilen hiçbir kimse yoktur ki bu suçlama ağırına gitmesin. Peki Resülullah (a.s.) Allah Teâlâ'dan haber getirdiği zaman yalancılıkla itham edilince durum nice olur! Bu durum, kalp açısından tahammül edilmez olmaya ve hüzün duymaya daha lâyık bir hal değil midir? Resülullah' (a.s.) hüzne sevkeden şeyin kendisini yalancılıkla itham edenlere aşırı şefkati de olabilir. Çünkü şahsını yalancılıkla itham etmeleri, onları helâke ve yok olmaya götürür. Hz. Peygamber de helâk olmalarına sebep olacak yalanlamakla meşgul oldukları için onlara acımıştır ve bundan üzüntü duymuştur. Veya üzüntüsü, Allah için gazap duymasından ötürü de olabilir. Çünkü peygamberler, Allah için gazap ederler ve Allah düşmanlarına sert davranırlardı. Biri şöyle bir soru sorabilir: Yalanlayanlar, onun düşmanlarındandı. Onların kendisini yalanlamaları nasıl ağırına gider? Bu, düşmanlardan görülmemiş bir hadise değil ki. Buna şu cevap verilir: Resülullah (a.s.) onlara, düşmanların davrandığı gibi değil bir dostun samimi dostuna davrandığı gibi davranıyordu. Çünkü onları dünya ve âhiretleri konusunda: kurtuluşlarını sağlayacak ve şereflerini koruyacak şeye davet ediyordu. Başkasına samimi dostların en yakını gibi davranan kişiye karşı onların da iyilikle karşılık vermeleri gerekir. Bunu yapтadıkları ve ona yalanlama ile karşılık verdikleri takdirde yaptıkları ağırına gider ve buna karşı üzüntü duyar. [ ]Óte yandan hem “Onların söylediklerine katlan” meâlindeki beyan hem de “Onlar için acele etme”? buyruğunu içeren beyan, “Allah kulu için en uygun olan (aslah) ne ise sadece onu yapar” diyenlerin görüşlerini geçersiz kılmaktadır. Çünkü biz biliyoruz ki herhangi bir peygambere kavminin başına helâkin acilen gelmesi bedduası yapmasına izin verildiği ve duasına icabet edildiği zaman bu, onları iman etmeye zorlar ve yalanlamadan alıkoyar. Çünkü Allahın intikamının başlarınd geleceğinden korkarlar, yalanlamayı bırakıp davete icabete koyulurlar. Bu, onları helâk olmaktan kurtarır, dünya ve âhirette şereflerini korur. Peygamberlere böyle bir izin verilmediği zaman bu bize Allahın kullarına onlar için en uygun ne ise onu yapmasının şart olmadığını gösterir. “Yalanlayanları İslâm'a sevkeder ve yalanlamadan alıkoyar gerekçesiyle nasıl olur da peygamberlere beddua etme izni verilmez?” diye sorulacak bir soruya şöyle cevap verilir: Sizin sözünü ettiğiniz durumda mükellefiyet ve imtihan ortadan kalkar. Çünkü o durumda kişiyi imana sevkeden delil, zorunlu olarak vâki olur. Sebebine gelince yalanlayanlar beddua yüzünden köklerinin kazınacağını bildikleri zaman bundan vazgeçerler ve İslâm'ın davetine kerhen uyarlar. Bu durumda deliller, hakkı bâtıldan ayırma (temyiz) ve iradi olma özelliğini kaybeder ve ihtiyari değil zorunlu bilgi konumunda olur. Peygamberlerin delilleri ise zorunlu olmayıp iradeyi ortadan kaldırmaz. Çünkü daha önce dedik ki zorunlu olsalar imtihan özelliği kalmaz. Bu yüzden peygamberlerin delilleri, şüphelerin eşliğinde ortaya konulmuştur ki kul, imtihan özelliğinin ortadan kalkmaması için o delillerin bilgisine aklını kullanarak ve düşünerek ulaşsın. Meleklerin, Peygamberlerin ve Diğer İnsanların İmanlarının Aynı Oluşu) Burada şöyle bir soru akla gelebilir: İmam Ebü Hanife el-Ålim ve'lmüteallim isimli eserinde meleklerin, peygamberlerin ve bizim imanımızın aynı olduğunu söylemekte, bundan sonra da şöyle demektedir: İman açısından biz ve peygamberler eşit olduğumuza göre nasıl oluyor da peygamberlerin sevapları daha mükemmel ve Allah'tan korkuları daha şiddetli oluyor? Ebü Hanife bu soruya birkaç açıdan cevap vermiştir: Verdiği cevapların arasında şu ifadeler yer almaktadır: [§] Peygamberler, küçük hatalar (zelleler) yapsalar o hataların ardından hemen başlarına azap iner. Bu yüzden Allah'tan korkmaları daha gerekli olur. [Peygamberlerin Ismet Sıfatı] Yukarıdaki cevaba şöyle bir soru ile karşılık verilebilir: O halde peygamberlerin Allah'a iman etmeleri ve mâsiyette bulunmamaları, isteğe bağlı değil de zorunlu olmuyor mu? Bu soruya verilecek cevap şudur: Peygamberlere 1smet sıfatına sahip oldukları açıkça bildirilmemiştir. Tam aksine onlar, helâk edilme gibi durumlara düşme korkusu taşıyorlardı. Hz. İbrahim'in şu sözü bu görüşümüzün isabetli olduğunu gösterir: “Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut”. Hz. İbrahim, günah işlemekten korunduğunu açıkça bilseydi bunları Allah'tan talep etmeye ihtiyaç duymazdı. Hz. Şuayb (a.s.) kıssasında da onun şu sözüne yer verilmiştir: “Rabb'imiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir. Rabb'imiz ilmi ile her şeyi kuşatmıştır”, Bu ifadeden de aynı şekilde peygamberlerin günah işlemekten korunmuş olduklarını bilmedikleri ortaya çıkmaktadır. Biz, bunu gerektirdiği için değil, böyle olduklarını davranışlarından gördüğümüz için peygamberlerin günah işlemekten korunmuş olduklarına şahitlik ediyoruz. Risâlet görevini tebliğ etmeleri peygamberlere emredilmiş ve kendilerinden önce geçen peygamberlerin ısmet sıfatına sahip olduklarını düşünerek ve tefekkür ederek anlamaları için durumları hakkında kafa yormalarına izin verilmemiştir. Buradan anlaşılmış oldu ki, peygamberlerin nefislerinin kurtulacağı konusunda ve tehlikelidurumlara düşüp düşmeyecekleri hususunda korku ve ümit üzereydiler ve Allah'a iman etmeleri zorunlu değildi, aksine Allah'ın varlığına dair bilgiye (deliller sayesinde) hakkı bâtıldan ayırtetmek süretiyle ulaşmışlardı. Onların dereceleri işte bu yüzden büyük olmuştur. İkinci olarak peygamberlerin (a.s.) kalplerinde Allah korkusu ve azameti yer etmişti. Allah Teâlâ'nın varlığına dair bilgileri onlara iman etmeye sevketmiş, yoksa küçük hatalar yaptıkları takdirde başlarına cezanın gelmesi korkusu değil. Kâfirlere gelince; onlar Allah'ın azameti, kudreti ve otoritesi hakkında bilgi sahibi olmadılar ki bu marifet, onları Allah'a imana sevketsin. Yalanlamalarından ötürü başlarına bir ceza gelirse onları iman etmeye sadece bu cezadan korkmaları sevkeder. Jİmanları da (Firavun'un iman etmesinde olduğu gibi] zorunlu bir imana dönüşür. Bundan dolayı imtihan olgusu ortadan kalkmasın diye yalanlamadan ötürü cezalandırılmamışlar ve bu açıdan peygamberler diğer insanlardan farklı olmuşlardır. Bu durum şöyle dememiz gibidir: “Daha önce geçen peygamberlerden gelen haberler, Hz. Peygamber'in peygamberliğini kanıtlamaya dair bir delildir. Her ne kadar bu haberleri Ehl-i Kitap bilse ve onlara haber verilmiş olsa da (onlar için istidlâli bilgi ifade eder]. Çünkü Ehl-i Kitap, söz konusu haberleri öğrenim ve telkin yoluyla bilmişlerdir. Resülullah sallallâhu aleyhi ve sellem de bu haberleri bilen kimselerin yanına gidip gelmemiştir [ki bunları onlardan öğrenmiş olsun]. Böylece ortaya çıkmıştır ki Hz. Peygamber'in söz konusu haberleri herhangi bir kimseden eğitim ve öğretim yoluyla değil, bizzat Cenâb-ı Hak'tan gelen vahiyle bilmiştir. Netice olarak söz konusu haberler, Hz. Peygamber'in nübüvvetine delil olurken başkası açısından böyle olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş. Bu ifadenin yorumu şöyle olabilir: Sövdükleri ve şahsiyetine lâyık olmayan isnatları sana yakıştırdıkları zaman onlardan uzaklaş, onlara aldırma, kendilerine de senin hakkında uydurduklarına da takılma. Çünkü senin bu davranışın, söz uyduran ve kötü söz söyleyen kimseyi yaptığından vazgeçirebilir. Bu beyan şu ilâhi kelâma benzer: “Cahiller onlara laf attığı zaman ‘selâm deyip geçen kullardır””. Âyetin, onlarla ilişkini güzel bir şekilde kes, diye yorumlanması muhtemeldir. “İlişkiyi güzel bir şekilde kesmek”, onlara olan şefkatini bırakmamak, helâk olmaları için bedduada bulunmamak, hidâyet ve ıslaha çağırmaktan vazgeçmemekle olur. Bundan dolayı Resülullah (a.s.), kendisine eziyet ettikleri zaman şöyle dua etmiştir: “Allahım! Kavmime hidâyet ver. Çünkü onlar bilmiyorlar”, Resül-i Ekrem'in (a.s.) onlardan uygun bir şekilde uzaklaşması, “Sen kötülüğü en güzel bir tutumla meâlindeki ilâhi beyanda olduğu gibi kötülüğe kötülükle mukabele etmemesi, aksine kötülüğü iyilikle savuşturması da olabilir. Çünkü böyle bir tutum, insanları kendilerine bu muameleyi yapan kişinin davetine uymaya daha çok motive eder. En doğrusunu Allah bilir. 208 Bazıları “seyf âyetinin” bu âyeti neshettiğini söylerken, bazıları da böyle olmadığını belirtmişlerdir. Neshetmemiştir diyenler, âyetin yorumunu neshin geçerli olmadığı bir mânaya yorumlamışlardır. Biraz açmak gerekirse; “Ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş” meâlindeki âyet, Resülullah'ın (a.s.) kendisine eziyet ettikleri için onlara karşılık vermesini engellemiş, verdikleri eziyete karşılık vermek ve intikam almak için onlarla savaşma yükümlülügü getirmemiş, aksine savaşmasını dine yardım etme ve Allah'ın sözünü yüceltme amaçlarına yönlendirmiştir. Bundan dolayı “seyf” âyetinde, bu âyetin mânasını neshetmeyi gerektirecek bir muhteva olmadığı gibi, “Yine de siz, Allah hükmünü ortaya koyuncaya kadar affedin ve hoş görün”” meâlindeki beyana göre amel etmeyi neshedecek bir unsur da yoktur. İkinci olarak; onlarla savaşmada kendilerinden intikam alma niteliği yoktur. Aksine Allaha ve resülüne iman etmeye sevkeden bir özellik vardır. Buna iman ettikleri zaman cezadan kurtulurlar ve büyük bir sevap elde ederler. Netice olarak savaş, onlar için ceza değil rahmete dönüşür. Savaşın rahmet olması şu açıdandır: Onlar müslümanların sayılarının az olmasına, Rab'lerine ibadetle meşgul oldukları için bedenlerinin zayıf düşmesine ve müşriklerin de güçlü bünyeleri ile birlikte sayılarının çok olmasına rağmen kendilerine galip geldiklerini görünce kesin olarak anlarlar ki müslümanlar bu galibiyete savaş taktikleri ve çeşitli araçlarla a Süyüti, ed-Dürru'-mensür, 117. Abdullah b. Ubeyd anlatır: Resülullah'ın (a.s.) alt çenesinin sağ yanındaki rebaiyye (kesici) dişi kırılıp, alnı yaralanınca ve yüzünden aşağı kanlar akmaya başlayınca “Yâ Resülallah! Onlara beddua et!” denildi. Hz. Peygamber, “Yüce Allah beni kınayıcı ve lânetçi olarak göndermedi. Fakat davetçi ve rahmet olarak gönderdi. Allahım! Kavmime hidâyet et! Onlar bilmiyorlar” dedi (bk. Beyhaki, Şuabü'l-imân, II, “Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz”. Seyf âyeti “Müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, kuşatın ve onları her geçit yerinde gözetleyin” âyetidir. MÜZZEMMİL SURE S 217 ulaşmammışlardır, aksine onları kendilerine karşı güçlendiren ve yardım eden Allah Böylece onlarda müslümanların hak din üzere oldukları kana ati yerleşmiş olur. Gönülleri hakka yalıştığıı zaman onun yoluna girerler ve o sayede bol sevap ve şerelli bir akıbet kazanırlar, Netice olarak savaş onlar için kötü füllerinden dolayı cezaya değil, rahmete dönüşür, Durum böyle olunca Ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş meâlindeki âyet sabit ve neshedilme miş olarak kalır, Burada şöyle bir soru sorulabilir; Yüce Allah peygamberine “Ve seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” diyor. Savaşta rahmet olmaz, Peki nasıl oldu da savaş farz oldu? Buna şu cevap verilir; Savaş, merhameli bir yana bırakmak demek değildir. Aksine savaş, merhametin en ilerisi ve en mükemmelidir. Çünkü savaş, onları imana ve inkârı terketmeye sevkeder. İmana gelen ve inkârı terkedenlerin dünyada ve âhirette mertebeleri yükselir ve değerleri yücelir, En doğrusunu Allah bilir. [ ] Yukarıdaki soruya verilecek bir başka cevap da şudur: Savaşın delil olması öldürme açısından değildir, (aksine kişiyi motive etme açısındandır. Çünkü onlar savaşmaktan korkunca inkâr etmeyi bırakırlar ve davelçiye yönelirler. Görmez misin ki müslümanlara savaş farz kılınmadan önce insanlar bu dine birer birer giriyorlardı, Allah için savaşmak farz kılınınca dine akın akın ve kabileler halinde girdiler. Sonra öldürmenin mübahlığı, zarurete binaen olur. Çünkü onlar öldürülmeyeceklerini bilince savaş korkusu çekmezler, korku duymayınca da davete uymayı bırakırlar. Dolayısıyla savaşta öldürme, korku unsurunu sağlamak için farz kılınmıştır. Netice olarak savaşta merhameti terketmek diye bir kural yoktur. Bu durum şu ilâhi beyan gibidir: “Kisasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız”, Kısasın uygulanması, nefsin telef edilmesi demektir. Kısasta hayat verme diye bir şey yoktur. Fakat hayat verme şu açıdandır: Katil, karşısındaki kişiyi öldürdüğü zaman kendisinin de öldürüleceğini düşününce söz konusu bilinç, onu öldürmekten alıkoyar. Netice olarak kısas yoluyla veya savaşta adam öldürmekte caydırıcılık açısından bütün nefislere hayat verme özelliği bulunmuş olur. Dolayısıyla kısas cezasının gerekli kılınması, zâhiren yok etmeye sebep olsa da gerçekte hayatta bırakma vesilesi haline gelir. Savaş da aynen böyledir. Davete icabet etmekten kaçındıkları takdirde öldürüleceklerine kesin inandıklarında inkârı bırakırlar ve davete icabete yönelirler. Dolayısıyla savaş alanı zâhiren merhameti terk yeri olarak ortaya çıksa da sonuç itibariyle merhamet yeri olarak tecelli eder. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: 2 “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret. Onlar için de o “Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dininize dönersek Allah hakkında yalan uydurmuş oluruz. Rabb'imiz Allah dilemedikçe sizin dininize dönmemiz bizim için olacak şey değildir! Rabb'imizin ilmi her şeyi kuşatmıştır” (el- A'râf, 7/89). “Rahmân'ın has kulları yeryüzünde vakarla yürüyen, cahiller onlara laf attığı zaman, selâm” deyip geçen kullardır”.

Müzzemmil 73:11

Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak. Bu ilâhi beyan, yalanlama ile meşgul olanların ve insanları Allah yolundan çevirenlerin bolluk ve refah içinde yüzenler olduklarını ifade ediyor. Nitekim şu ilâhi beyanlar da aynı anlamı vurgulamaktadır: “Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir””, “Biz hangi toplama bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir”, [ ] Bигaaa “nimet içinde yüzen”ler bu yüzden özellikle belirtilmiştir. “O yalanlayıcıları bana bırak” meâlindeki beyan, Hz. Peygamber'in onları bundan önce bırakmadığı izlenimi uyandırmaktadır. Halbuki Resülullah (a.s.) yalanlayanların ne yollarını kesmiş ve ne de önlerine engel koymuştur. Fakat benzer hitaplar, Allah Teâlâ'nın kitabında birçok âyetlerde bulunmaktadır. Bu tarz ifadeler, anlatılan durumun bir öncesi varmış gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Oysa aslında böyle bir öncelik mevut değildir. Yüce Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Göğü o yükseltti””, “Yükseltme” fiili aşağıya konulmuş bir nesneyi yukarı çıkarmak için kullanılmakla birlikte aslında gök için böyle bir durum söz konusu değildir. Dolayısıyla âyetteki “yükseltme”, “gök (daha ilk baştan) yukarı yükseltilmiş olarak yaratıldı” anlamında yorumlanır. Allah Teâlâ aynı sürede meâlen “O yeryüzünü canlıların altına serdi”” buyurulmuştur. Oysa yeryüzü yukarı yükseltilmiş değildi ki onu canlıların altına sersin. Âyetin mânası “yeryüzünün canlıların altına (daha ilk baştan) serilmiş” olarak yaratıldığıdır. Hz. Yüsuf (a.s.) da “Şüphesiz ben, Allaha inanmayan, aynı zamanda âhireti de inkâr etmekte olan bir kavmin dininden uzaklaşıp geldim” demiştir. Hz. Yüsuf'un bundan önce onların dinlerine girmiş değildi ki daha sonra bundan uzaklaşmış olsun. Bir başka âyet de meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aybeyan, onların karanlık içinde olmalarını gerektirmez. “Onları aydınlıktan karanlıklara sokarlar” cümlesi de inkâr edenlerin önceleri aydınlıkta olmalarını ve sahte tanrıların onları bundan çıkarmalarını gerektirmez. Âyetin zâhiri ifadesi, zihni işaret edilen mânaya götürse de gerçek bu değildir. İşte açıklamakta olduğumuz O yalanlayıcıları bana bırak cümlesi de zahiren her ne kadar Hz. Peygamber'in araya girdiğini ve onları bırakmadığını ifade etse de -yukarıdaki âyetlerde olduğu gibi- aslında önünü kesme ve engelleme mânasına değildir. Müddessir süresine geldiğimizde buna benzer başka örnekler de vereceğiz. O yalanlayıcıları bana bırak cümlesinin mânası şöyle olmalıdır: “Yaptıkları yüzünden onları cezalandırma, onlara acele ile beddua etme, aksine biraz süre tanı, Onlara karşı Allah sana yeter” Bazıları “na'met” ve “nimet” kelimeleri arasında anlamca fark olduğunu söylemişlerdir. “Na'met” kula onu adım adım yıkıma götürme ve helâk etme amacı ile verilen mala ve refaha denir. “İçinde yüzdükleri refah” meâlindeki beyan buna örnektir. “Ni'met” ise yüce Allah'tan kullarına lütuf ve ihsan edilen iyiliktir ve hayırdır. “Nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini görmez misiniz?” meâlindeki beyan da buna örnektir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: dınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise sahte tanrılardır; onları aydınlıktan karanlıklara sokarlar””, “Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır” meâlindeki “Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz” (Sebe, 34/34).

Müzzemmil 73:12

Kuşkusuz katımızda (onlar için) prangalar, yakıcı bir ateş vardır. İbn Abbâs (r.a.) “Âyette geçen 'enkâl zincir ve pranga anlamınadır” demiştir. Ebü Bekir el-Esam ise şöyle demiştir: “Enkâl”, başkasına ibret olsun” ve aklını başına toplasın diye verilen cezadır”. Cenâb-ı Allah, meâlen şöyle beyan buyurmuştur: “Biz bunu hem çağdaşlarına hem de sonradan gelenlere ibret veren bir ceza, müttakiler için de öğüt Ka”. Âyetin yorumu şöyledir: Biz bunu hem çağdaşları olan belde insanlarına ve hem de sonradan gelen memleket halkına ibret veren bir ceza, müttakiler için de öğüt yaptık. Âyetin yorumu Ebü Bekir el-Esanıntın dediği gibi olursa “ibret veren ceza” dünyada gerçekleşir, en doğrusunu Allah bilir ya, bu Bedir savaşıyla ilgili olur. Ancak birinci yorum daha ağırlıklıdır. Âyette geçen “cahin” cehennem ateşinin büyük kısmı demektir. Öte yandan bu âyette peygamberimiz Hz. Muhammed'in nübüvvet ve risâletine işaret eden deliller vardır. Çünkü “Kuşkusuz katımızda (onlar için) prangalar, yakıcı bir ateş vardır” meâlindeki beyan, “Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak” cümlesiyle ilgilidir. Onları bana bırak çünkü katımızda (onlar için) prangalar, yakıcı bir ateş vardır. Onlar ancak küfür üzere öldükleri zaman prangalara vurulacaklar ve cehennem azabı ile azap edileceklerdir. Bu ifade, onların küfür üzere öleceklerini beyan etmektedir. Sözü edilen kişiler küfür üzere öldüler, işleri bitirildi ve hiçbiri kurtulmadı. Böylece Kur'ân'ın gayptan verdiği haber, aynen bildirdiği gibi çıkmış oldu. Kur'ân'ın olacağını haber verdiği bu hadiseler, ancak yüce Allah'ın haber vermesi sayesinde bilinir. Böylece ortaya çıkmıştır ki Hz. Peygamber'in söz konusu haberleri kendisi tarafından uydurulmamıştır, aksine Allah'ın bildirmesi sayesinde bilgi sahibi olmuştur. Gaybın bilgisi, onun peygamberliğinin en büyük delillerindendir.

Müzzemmil 73:13

Boğazdan geçmez bir yiyecek, elem verici bir azap vardır. Kişinin bogazına dikilecek ve yutamayacak olduğu nesne, aslında yiyecek değildir. Allah Teâlâ, bir başka âyette meâlen “Onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek vardır”? buyurur. “Hamim” de gerçekte bir içecek değildir. Ancak birinciye “yiyecek” denilmesi, yemek gibi çiğnenmesinden dolayıdır. İrin ve kaynar su, içecek maddesi gibi akacaktır. Birinciye “yiyecek” ikinciye de “içecek” denilmesi bundan dolayıdır. Çünkü yiyecek anlamına gelen yenilen nesnenin adıdır. O, iğrenç de olsa yenilecek bir nesnedir. Hamim ise yapısı itibariyle iğrenç de olsa içecek maddesidir. 212 [ işin aslı şudur: Kâfirler, inkâr ederek Allah'ın nimetlerine şükretmeyi ve O'nu anmayı bir yana bırakmışlar ve bunlara nankörlükle mukabele etmişlerdir. Cenâb-ı Hak da âhirette bütün nimetleri, “intikam” (nikme) ile değiştirmiştir. Allah Teâlâ'nın şu beyanını görmez misin: “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız”, Yüce Allah, kendilerine verilen görme, işitme ve dil nimetine şükretmedikleri için onlara görme yerine körlüğü, işitme yerine de sağırlığı getirmiştir. Elbise yerine katran, bineklere binip gitme yerine ayakları üzere ve yüzüstü cehennem ateşine sürüklenme cezası vermiştir“, Aynı şekilde Allah Teâlâ'nın nimetlerine şükretmeyi terkettikleri için yiyecek ve içeceklerini zakkum ve hamim ile degiştirmiştir.

Müzzemmil 73:14

O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini alır. “Tercüfü” fiilinin kökü olan “racfe” kelimesini daha önce birkaç yerde açıklamıştık”. Âyette geçen “kesiben, mehilen” kelimeleri “akan kum yığınları” demektir. Bu âyet, o günün dehşelinin ne denli şiddetli olduğunu haber vermektedir. Çünkü dağlar, özellikleri bakımından yeryüzünün en katı ve en sert katmanlarıdır. [Dağlar kum yığınları gibi savrulursa zayıf ve hakir olan insanoğlu o sarsıntının şiddetinden ve dehşetinden nasıl ayakta kalabilir ki! Yüce Allah, insanlar yalanlama ve sapkınlıklarından vazgeçsinler ve buna bir son versinler diye kendilerine o günün dehşetini hatırlatmıştır.

Müzzemmil 73:15

Hakkınızda tanık olacak bir peygamber gönderdik. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir. Âyetin yorumu şöyledir: Allah'ın üzerinizdeki hakkını beyan eden bir peygamber gönderdik. Tanık olacak peygamber ifadesinin, “lehinize ve aleyhinize tanık olacak peygamber” diye anlaşılması da mümkündür. Netice olarak Hz. Peygamber “Seni de bu kimseler hakkında tanık yapacagız” meâlindeki âyetin ifade ettiği üzere kâfirlerin aleyhine tanık olur“. Bazan “aleyküm”, yani “aleyhinize” denilir ama “ileyküm” ), yani sizin için mânası kastedilir. [§]Bir örnek vermek gerekirse Kur'ân'da “ve mâ zübiha ale'n-nusubi”, yani dikili taşlar aleyhine denilir, ama kastedilen mâna “İi'n-nusubi”, yani dikili taşlaradır”. Çünkü müşrikler, o hayvanları dikili taşların aleyhine değil, onlar için boğazlıyorlardı. Âyette onca insan arasında Hz. Müsâ ve Firavun belirtilmiştir. Özellikle onların belirtilmesiyle gözetilen hedef -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Resülullah (a.s.) kendisini yalanlayanların arasında yetişmiş ve yalan söylediğini onlar asla görmemişlerdi. Tam aksine onu yalan söylemekten uzak ve âdil bir kişi olarak tanıyorlardı“. Resül-i Ekrem, şahitlik yapmaya ehil gördükleri bir konumdaydı. Yalanını görmedikleri halde nasıl oldu da onu yalancılıkla itham ettiler? Hz. Müsâ da aynı şekilde peygamber olarak gönderildiği insanların arasında yetişmiştir. Onu yalan söylemeyen, âdil ve şahitlik yapmaya ehil biri olarak tanıyorlardı. Bazıları da Resülullah (a.s.) ile Hz. Müsâ arasındaki benzerliği şu açıdan kurmuşlardır: Müşrikler, küçük yaşta iken gördükleri haline bakarak Hz. Peygamber'i hafife alıyor ve onu küçük görüyorlardı. Çünkü onların arasında yetişmişti”, Aynı şekilde kendilerine peygamber olarak gönderilince Hz. Müsâyı da küçümsediler. Onu küçük yaşta nasıl hafife aldılarsa aynı şekilde önemsemediler. Hatta kendisine “Biz seni çocukken himayemize alıp büyütтeйiк mi? Hayatının nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?” dediler. Netice olarak Hz. Müsâyı yalanlamaları ve hafife almaları sebebiyle köklerinin kazınması şeklindeki başlarına gelen ceza, müşriklerin başına da geldi. Cenâb-ı Hak, onlara Hz. Müsâ'yı yalanlayanların durumlarını ve kendisini yalanlayıp hafife aldıkları için başlarına gelen ilâhi gazabı hatırlattı, böylece ibret alsınlar ve Resülullah'ı (a.s.) hafife almaktan vazgeçsinler. Aynı şeylerin başlarına gelmemesi, kuvvetlerine ve sayılarının ve mallarının çokluğuna aldanmamaları buna bağlıydı. Çünkü Hz. Müsâ'yı (a.s.) yalanlayanların malları ve evlatları daha çok ve onlardan daha güçlüydüler. Ancak bütün bunlar, Cenâb-ı Hakk'ın karşısında onlara hiçbir fayda vermedi. Hz. Müsâ (a.s.) ve Firavun'un isimlerinin ve başlarından geçen olayların anlatılması, o hadiselerin Mekkeliler arasında yaygın olmasına da bağlı olabilir. Çünkü onlar yahudilerin seçkinleriydiler ve Hz. Müsâ ile Firavun'un arasında geçen hadiselerden haberdardılar. Hz. Müsâ'yı (a.s.) yalanlamaları dolayısıyla Firavun ve kavminin başına gelenleri onlara haber veriyorlardı. Allah Teâlâ, yalanlamaktan vazgeçsinler diye onlara Hz. Müsâ zamanında yaşananları hatırlatmıştır. [ ] Bunun bir diğer sebebi de Cenâb-ı Hakk'ın onlara tek tek delillerle karşı çıkabildiği gibi, toplu delillerle de karşı çıkabilmesidir. Çünkü böyle bir durum, şüpheleri ortadan kaldırır ve mazeret kapısını kapatır. Veya Allah Teâlânın onlara Hz. Müsâ'nın (a.s.) ve kavminin yaşadıklarını hatırlatması, dönem olarak daha yakın olmalarından da olabilir. Çünkü Hz. Müsâ'nın (a.s.) kavmi, dünyada kökleri kazınarak yok edilen en son kavimdi. --- Dipnotlar: “Yine o gün her ümmetin içinden kendileri hakkında birer tanık çıkaracağız; seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız”. “Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar size haram kılındı” (el-Mâide, Hz. Peygamber, şehadete ehil gördükleri konumdaydı. Hiç yalanını görmedikleri halde nasıl oluyor da onu yalancılıkla itham ediyorlardı? Hz. Müsâ da böyleydi. Peygamber olarak gönderildiği insanların arasında yetmişti. Onu günah işlemez ve âdil biri olarak tanıyorlardı. Şu halde küçük yaşta gördükleri hali nedeniyle onu küçük görüyorlardı.

Müzzemmil 73:16

Firavun o peygambere karşı çıkmış, biz de onu ağır bir şekilde cezalandırmıştık. Âyette geçen “vebi” kelimesi şiddetli anlamına gelir. Kelimeпiп bu mânasından dolayı “şiddetli yağmur”a “vâbil” (kışı) denilmiştir. Ebü Bekir el-Esam, “vâbil” her türlü güçlüğün adıdır demiştir.

Müzzemmil 73:17

Siz de inkârda direnirseniz çocukları ihtiyarlatan o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? Bu cümle birkaç şekilde yorumlanabilir. Birincisi: Dünyada cehennem ateşine giden yola, yani küfre girerseniz âhirette o ateşten kendinizi nasıl koruyacaksınız? Sizler de bilmektesiniz ki herhangi bir amaç için bir yol tutan kimse, -şayet tuttuğu yolun hedefine ulaşmaktan başka bir çıkış noktası yoksa- kesinlikle o hedefe varır. Âyetin bir diğer yorumu de şudur: Üzerinizde bulunan nimetlere şükür yükümlülüğünü terkettiğiniz halde âhirette cehennem ateşinden kendinizi nasıl koruyacaksınız? Ya da azaba itildiğiniz ve mecbur edildiğiniz halde âhirette azaptan kendinizi nasıl muhafaza edeceksiniz? Şu meâldeki beyanlar da bu doğrultudadır: “Sonra da onları çok ağır bir azaba katlanmaya mecbur bırakırız”, “O gün yüzüstü ateşe sürüklenirler”?, “O günahkârı yakalayıp cehennemin ortasına sürükleyin”. Dünyada iken size Allah'a iman etme fırsatı ve küfürden vazgeçme imkânı verildi sonra da sizler ondan vazgeçmediniz. Allah Teâlâ'nın azabına sürüklenirken ondan nasıl kurtulacaksınız? Ya da dünyada iken size iman etme fırsatı verilmişken iman etmemiş olduğunuz halde âhiretteki imanınızdan nasıl yararlanacaksınız? Esasen âhiret yurdu, amel etmek için hazırlanmış bir yurt değildir. Orası sadece amellerin karşılığının alınacağı bir yurttur. İnkârcılar azabı savuşturmak için hazırlanan sebeplere dünyada sarılmayınca onlardan yararlanmaları için âhirette oluşturma imkânı verilmemiştir. [ ]Dünyada amel etmeyince âhirette amellerinin karşılığını almaya ehil kimseler olmamışlardır. Bizim âhiret için orası imtihan ve mükellefiyet yeri değildir dememizin sebebi şudur: Mükellefiyet, gizli olan eylemleri ortaya çıkarmak içindir. Sevap ve ceza, görülmüş ve apaçık ortaya çıkmıştır. Kişi cehennem ateşini ayan beyan görürken “Şöyle yaparsan cehennem ateşine girersin” denildiği zaman o fiili yapmaktan kaçınır. Birisi de cenneti müşahede edip dururken kendisine “Allah'a iman edersen cennette ağırlanacaksın” denildiği zaman hiç şüphesiz iman eder. Şu halde âhirette kişiyi imtihan etmenin herhangi bir gerekçesi yoktur. Orası neticelerin, yani sevap ve ikabın gerçekleşeceği bir yurttur. Yukarıda söylediklerimizin delili şu ilâhi beyandır: Çocukları ihtiyarlatan o günden. Cenâb-ı Hak, onların saçları ağardığı için kocamayacaklarını haber vermektedir. Dünyada saçlar ancak ihtiyarlayınca ağarır. Allah Teâlâ'nın bu cümleyi kullanması, âhiret yurdunun amel etme yurdu olmadığının bilinmesine yöneliktir. Orada Allah'a iman etmeleri, o gün kendilerine fayda vermeyeceği gibi, Allah'ın azabından da korumayacaktır. Çocukları ihtiyarlatan o günden. Söz konusu ihtiyarlatmanın gerçek mânada olması da mümkündür. Çocuklar o günün dehşetinden ihtiyarlar ve dehşetin şiddetinden -“Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin” meâlindeki âyette belirtildiği gibisarhoş olurlar. Söz konusu “çocukların ihtiyarlaması” gerçek mânada değil de zihinde canlandırma kabilinden de olabilir. Dolayısıyla yüce Allah, o ifadeyi kıyâmet gününün çetin bir gün oluşu ve dehşetinin şiddetinden dolayı zihinlerde canlandırma kabilinden belirtmiş olabilir. Bazan gerçekleşmesi zihnen uzak görülmesinden ötürü bir olayı, işin korkunçluğunu ortaya koymak üzere temsili bir anlatım yolu kullanılabilir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek. Çünkü Rahmâna çocuk yakıştırıyorlar”, Bu âyette de Allah'a çocuk yakıştırmanın ne kadar ağır bir iftira olduğunu ifade etmek amacıyla örnek verme kabilinden bir benzetme yapılmıştır. Yoksa gerçekten göklerin çatlayacağını ve yerin yarılacağını vurgulamak için söylenmemiştir. Âyetin mânası şöyle de olabilir: Allah onları sonsuza kadar bir daha öldürmemek, değişikliğe uğramamak ve fâni olmamak için diriltmiş olmasaydı o günün dehşeti, çocukları ihtiyarlatan bir şiddet derecesine ulaşırdı. GARA JU yas

Müzzemmil 73:18

O gün gökler paramparça olacak. O gün gökler, çocukları ihtiyarlatması ile, yani dehşeti ve korkusunun şiddeti ile paramparça olacaktır. Ya da o gün gökler, bulutlarla paramparça olacaktır. O gün gökler, Allah Teâlânın emri ve hükmü ile paramparça olacaktır da denilmiştir. doğrusunu Allah bilir. Allah Teâlâ bu âyette (semâ kelimesi müennes olduğu için kurala göre haber de müennes yapılarak) “es-semâu munfetıratun” değil de “munfetirun” (Shi) diye müzekker kullanmaktadır. Zeccâc, “munfetirun bih”, “zâtu infitârin”, yani “parçalanma sahibi” anlamındadır demiştir”, Mübtedânın haberi, -müzekker kelimelerde yapıldığı gibi- müzekker olarak ifade edilmiştir. Tıpkı “imraetun murdı'atun” diyecek yerde “imraetün zâtü irdâ'in” “emzirme sahibi kadın” mânasında “imraetun murdı'un” (L, 220 denildiği gibi”. Allah'ın vâdi mutlaka yerine gelecektir. Gerçekleşecek olan, vâd değil, vâdedilendir. “Şüphesiz O'nun vâdi yerine gelecektir” meâlindeki beyan da böyledir. Vâd, getirilmez, aksine vâdedilen husus gerçekleştirilir. Fakat vâdedilen husus, vâdolarak ifade edilmiştir. Çünkü vâdin sonuçlarından biridir. Bu, “el-mataru rahmetullâhi” cümlesine benzer. Cümlenin mânası, yağmur rahmettir” değildir, aksine “yağdırılan yağmur Allah'ın rahmeti sayesinde yağmıştır” demektir. “es-Salâtü emrullâhi” (w Hiis) cümlesi de başka bir örnektir. Bunun mânası şöyledir: Namaz Allah'ın emri ile kılınır. Yoksa “Namaz Allah'ın vasfedildiği emridir” demek değildir. “Vâdedilen şey” de böyle olup vâde nispet edilmiştir. Çünkü onlar vâdedilen şeye vâd ile lâyık oldular, yoksa vâdın bizâtihi kendisi, yapılan ve getirilen olduğu için değil.

Müzzemmil 73:19

Şüphesiz bunlar bir öğüttür. İşaret ismi olan ve “bunlar” anlamına gelen “hâzihi” (sis) kelimesi, bahsi geçen “korkulara işaret ediyor olabilir. Bu durumda onlardan bahsetmek, öğüt olur. Aynı işaret isminin “risâlet”le ilgili olması da mümkündür. Dolayısıyla Hz. Peygamber'in risâleti öğüt olur. Bu sürenin veya âyetlerin tümünün öğüt olma ihtimali de söz konusudur. Artık dileyen Rabb'ine, yani Rabb'inin davet ettiği dine ulaştıracak bir yol tutar. Bu da O'nun davet ettiği dine icabetle olur. Ya da “Artık dileyen, Rabb'ine” itaata yönelerek ve nefsini O'na ibadetle meşgul ederek âhirette vâdettiği şeye “ulaştıracak bir yol tutar”

Müzzemmil 73:20

Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını, üçte birini ibadetle geçirdiğini Rabb'in elbette bilir. Ebü Ubeyd der ki: Doğrusu “nısfehü ve sülüsehü” kelimelerini “ednâ” kelimesini mâna itibarıyla muzaf (tamlayan) kabul edip “nısfıhi ve sülüsihi” şeklinde eralı okumaktır”. Buna göre Cenâb-ı Hak, âdeta şöyle demiş olmaktadır: Senin Rabb'in gecenin üçte ikisine veya yarısına ya da üçte bire yakın kısmını ibadetle geçirdiğini elbette bilir. “Ednâ” kelimesi, hem daha fazlaya ve hem de daha aza yorumlanabilir. Çünkü üçte bir ile yarım arasındaki fark altıda birdir“, Üçte bir üzerine altıda birden daha az bir miktar eklendiği zaman çıkan sonuç, üçte birden fazla, fakat ona daha yakın olur. Aynı şekilde üçte birden az bir miktar eksilse çıkan miktar üçte birden az, fakat ona yakındır. Bu da ona daha yakın demek olur. Yarım ile üçte iki arasında da fark yine altıda birdir. Yarımın üzerine altıda birin yarısından daha fazlası eklense çıkan miktar, üçte ikiye daha yakın olur. Altıda birin yarısından eksiltilse çıkan miktar yarıya daha yakın olur. Bazıları da her iki kelimeyi “nısfehü ve sülüsehü” şeklinde fethalı okumayı tercih etmişlerdir. Her iki okunuş şekli de ihtimal dâhilindedir. Çünkü “Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını, üçte birini ibadetle geçirdiğini Rabb'in elbette bilir” cümlesinde yeni bir hüküm getirilmiyor. Burada sadece Hz. Peygamber'in kalkıp gece namazı kıldığı haber veriliyor. Resülullah'ın (a.s.) burada belirtilen sürelerin tümünde kalkıp ibadet etmiş olması mümkündür. Bu miktar da ilk görüşü benimseyenlerin belirttiği gibi gecenin üçte ikisine, yarısına ve üçte birine yakın bir zaman dilimidir. Buna göre Hz. Peygamber, gecenin üçte ikisine yakın kısmını ibadetle geçirdiği gibi, yarısını, üçte birini, yarısına yakın ve üçte birine yakın kısmını da ibadetle geçirmiş olmaktadır. Âyette “ednâ”, yani daha yakın üçte iki ile birlikte belirtilmiştir. Çünkü Resül-i Ekrem (a.s.), hem üçte ikiden biraz fazla (ziyade) ve hem de ondan biraz eksik (noksan) demek mümkün olan süreyi ibadetle geçirmiştir. Ama gecenin tam üçte ikisini ibadetle geçirmemiştir. [ ]Buna karşılık gecenin yarısı ve üçte biri, Efendimiz'in (a.s.) uygulamasına uygun düştüğü için her iki açıdan da ondan bahsedilmiştir. Yani Resülullah (a.s.), gecenin yarısını, üçte birini, yarısına yakın ve üçte birine yakın süreyi ibadetle geçirmiştir. Bütün bunlar ihtimal dahlinde olduğuna göre iki ihtimalden birini dışlayıp diğerini almak mümkün olmaz. Bu ilâhi beyan, “Müsâ şöyle dedi: ‘Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabbi indirdi”! meâlindeki âyete benzer. Bu âyette de “tâ” harfi, her iki durumda söz konusu olduğu için hem merfu (bildim) ve hem de mansup (bildin) şeklinde okunmuştur. İki durumdan maksat, hem Hz. Müsâ'ın (a.s.) hem de Firavun'un Müsânın elinde gerçekleşen mücizeleri bilmeleridir. Aynı durum Sebe süresinde de söz konusudur. “Rabbenâ bâ'id beyne esfârinâ”, yani “Rabb'imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır”®. İki durum, yani dua ve duaya icabet söz konusu olduğu için aynı âyet, “Rabbunâ bâade beyna esfârin┓, yani “Rabb'imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırdı” diye de okunmuştur. Buna göre “Rabbenâ bâ'id” (Rabb'imiz uzaklaştır) dua, “rabbunâ bâade” (Rabb'imiz uzaklaştırdı) duaya icabettir. Bu iki ihtimal, okunma şekli (irap) ile birbirinden ayrılmıştır. Söz konusu durum tefsirini yapmakta olduğumuz âyet açısından da geçerlidir. Resülullah (a.s.) bakımından her iki durum geçerli olduğu için âyetteki kelimenin “nısfehü” ve “nısfihi” şeklinde mansup ve mecrur okunması yanlış olmaz. Ve her iki durum birbirinden okuyuş şekli (irap) ile ayrılmıştır, En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan gece ibadetinin farz olan kısmının gecenin üçte biri, bundan sonrasının da nafile olması mümkündür. Gecenin üçte biri ile yetinmek mümkün olmakla birlikte ne kadar uzun olursa olsun üçte biri, yarısı ve üçte ikisini bile aşsa tamamının ibadetle geçirilmesinin farz olması da mümkündür. Rükü ve secde farizası söylediğimizi anlamaya yardımcı olur. Bu iki fariza bir parçasının edası ile ifa edilmiş olur. Gece ibadeti de tıpkı onlar gibi gecenin bir kısmında yapılmakla eda edilmiş olur. Öte yandan rükü, uzun yapılsa da başından sonuna kadar farzdır. Hatta namaza duran kimse imamın rüküsuna başından itibaren katılsa sonra imamla birlikte rüküdan doğrulsa, bir üçüncü şahıs da rüküun sonunda namaza yetişse de sonra imamla birlikte rüküdan doğrulsa bunların tümü rükü farizasına yetişmiş olurlar. İmam rüküun bir parçası ile yetinse bile farz olarak bu ona yeter. Farz da böyledir. Söz konusu olan gece namazı farizası olduğunda ne kadar uzun olursa olsun gece yapılan ibadetin tümü farz olur. Gecenin bir kısmında ibadetle meşgul olmak yeterli olsa da bu böyledir. [ ]“Ey örtüsüne bürünen” hitabı her ne kadar Resül-i Ekreme yönelik ise de bu âyette geçen Beraberinde bulunanlardan bir grubun da meâlindeki cümle ile sizi bağışlamıştır anlamındaki cümle, gece namazının hem ona ve hem de beraberinde bulunanlara farz olduğuna dair delildir. Çünkü bu farzi yet onlara da şamil olmasaydı “Bu yüzden de sizi bağışlamıştır” denilmesinin bir mânası olmazdı. Görmez misin ki bu günümüzde gece namazı bize farz olmasaydı bu namazı terkettiğimiz takdirde yüce Allah'ın bizi bağışlamasına ihtiyaç duymazdık. Öte yandan Allah Teâlâ, tövbe ve içinde nesih bulunan ko nuda “sizi bağışlamıştır” Namazı kılın, zekâtı ödeyin diyerek hepsinin çoğulunu kullanmıştır. Buna karşılık hitabın fertlere yapılması gereken yerlerde ise “Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk! Gecenin yarısında bu vakti biraz öne veya biraz ileri de alabilirsin” ifadesini kullanmıştır. Başkası kendisine tâbi olmak üzere Hz. Peygamber'e hitap etmek, bazan caiz iken ondan başkasına hitap edip bununla Hz. Peygamber'in de o hitaba dâhil edilmesini hedeflemek mümkün değildir. Çünkü Resüllullah (a.s.) tâbi olunandır. Bu yüzden başkasını ona katmak caizdir. Fakat ondan başkası Hz. Peygamber'in tâbi olacağı kişi değildir ki ona katılsın. Gece ve gündüzü belirleyen ancak Allah'tır. Gece ve gündüz tesadüfen hareket etmez, fakat yüce Allah'ın önceden belirlediği takdire göre cereyan eder. Bunun alâmeti gayet açıktır. Çünkü gece ve gündüz yaratıldıkları andan itibaren belirlenen takdire göre akıp giderler, bu takdirin öne geçmeyecekleri gibi geri de kalmazlar, eksilip artmazlar. Söz konusu beyanda, gece ve gündüzü yöneten ve düzenleyen varlığın aynı olduğuna, onları bu şekilde takdir edenin hükümranlığının da yok olmayacağına ve otoritesinin sona ermeyeceğine dair açıklama vardır. O, sizin (istenen) vakti tesbit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bazıları bu beyanı “O, sizin güç yetiremeyeceğinizi bilmektedir” diye yorumlamışlardır. Ebü Bekir el-Esam ise bu yorumun doğru olmadığını, çünkü yüce Allah'ın onları asla güç yetiremeyecekleri yükümlülüklerle mükellef kılmasının mümkün olduğunu belirtmiştir. “Allah hiçbir kimseyi, gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz” meâlindeki âyet“ de bunu gösterir. Ebü Bekir el-Esamm'ın açıklamasında bu yorumu iptal edecek bir yön yoktur. [ ]Cünkü bir durum, şiddetlenip zorlaşınca zorluğu takat harici olmasa bile “Buna takat getirilmez” denilir. Yüce Allah'ın “Üstesinden gelemeyeceğimiz şeyleri boynumuza borç kılma!” meâlindeki âyeti de bunu gösterir. Âyetin yorumu şöyledir: Yapması tahammül dışı olan hiçbir işi boynumuza borç kılma. Onlar Cenâb-ı Hakk'ın, tahammül edemeyecekleri bir yükümlülüğü boyunlarına borç kılacağı endişesi taşımıyorlardı. Bu durumda “O, sizin (istenen) vakti tesbit edemeyeceğinizi bilmektedir” meâlindeki âyetin yorumu, eğer “asla tahammül edemeyeceğinizi bilmektedir” şeklinde olursa işaret ettiğimiz gibi olmuş olur. En doğrusunu Allah bilir. “Üstesinden gelemeyeceğimiz yükümlülükleri” meâlindeki beyanın, taşımaya güç yetiremeyecekleri yükümlülüklerin yüklenmesi anlamında değil de, “Bize takatımızı bitirecek yükümlülükler yükleme” mânasında olması da mümkündür. İnsanın ölüme tahammül etmesi, fakat öldürülmesinin takatını bitirmesi gerçeği de bunu doğrular. “Üstesinden gelemeyeceğimiz yükümlülükleri boynumuza borç kılma!” meâlindeki âyetin yorumu, bizleri şehvetlerden ve lezzetlerden koru ki onları tercih etmeyelim. Eğer tercih edersek varlığı ile bizi mükellef kıldığın fiil gücünü (irademizi) kaybederiz ve onu yapamayız. Sözünü ettiğimiz güç, fiilden ayrı değil onunla birlikte olan kuvvettir. İnsanın gücü ve takati dışında olan fiil ile mükellefiyet olmaz. O, sizin (istenen) vakti tesbit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bu beyanın mânası, gecenin üçte biri, yarısı gibi bir süre belirlense büyük bir çaba harcamadıkça size emrettiği o süreyi tespit edemezsiniz. Dolayısıyla size gecenin üçte birini namazla geçirmenizi farz kıldı ama bu miktarın üzerine çıkma imkânı da verdi ki gecenin üçte birini tam olarak namazla geçirmemeniz halinde ibadetiniz boşa gitmesin. [ ]Ešer bu fariza belli bir süre ile kısıtlanmış olsaydı büyük bir çaba harcamadıkça ve sıkıntıya girmedikçe o süreye riayet edemezdiniz. Böylesine kesin bir süre belirlemede sizin için büyük bir külfet vardır. Yaptığımız bu yorumu destekleyen ve müfessirlerce yapılan şu tevil de desteklemektedir: O, sizin (istenen) vakti tesbit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bu durumda takat”, zorlaştırma ve durumun şiddetlenmesinden ibaret olur. [İstihsan Delili] Bu âyette, istihsana göre hüküm vermenin mümkün olduğuna dair delil vardır. Çünkü yüce Allah, onlara gecenin üçte birini namazla geçirmelerini farz kıldı. Mükelleflerin bu süreyi tam olarak tespit edip ibadetle geçirmeleri mümkün değildir. Sadece zann-ı galibe göre mümkündür. Sonuç olarak anlaşılmış oldu ki şer'i hükmü kalpte ağır basan ihtimale ve zann-ı galibe göre belirlemek mümkündür. İstihsan ise, hükmün kalpte ağır basan ihtimale göre verilmesinden başka bir şey değildir. Hükmün, belirttiğimiz şeklide istihsan delili sayesinde bağlayıcı olduğunu gösteren delil şudur: Yüce Allah, iffete iftira atana ve zina edene şer'i ceza, yani sopa cezası (had) getirmiştir. Fakat dövmenin hangi şiddette ve ne ile uygulanacağını belirtmemiştir. Söz konusu miktar ve kullanılacak alet, böylesi bir vurmanın iffete iftira gibi bir suça uygun olduğu şeklinde kalpte beliren kanaate göre takdir edilmiştir. Aynı şekilde eşyanın kıymetinin tespiti, yaralama diyeti (erş)” ve nafakaların miktarı, ölçü ve tartı aletleri ile tam ölçü ve tartının gerçekleşmesi de zann-ı galibe havale edilmiştir. Ortada bunlara ait fıkhi hükümlerin belireceği ve miktarın bulunup çıkarılacağı bir esas yoktur. Dolayısıyla kalpte ağır basan kanaate göre hüküm vermek caizdir ve müçtehit iki açıyı göz önüne alır. Hüküm vermek için bazan o meseleden başkasına bakar ve onu örnek olarak alır buna kıyas denir. Bazan da zann-ı galibine göre hüküm verir ki buna da istihsan denir. Bu âyet-i kerimede, İmam Ebü Hanife'ye sorulan şu sorunun isabetsiz olduğuna dair delil vardır: Vitir namazının farzlardan benzeri olsaydı rekât sayısında ihtilaf edilmezdi. Öyle değil mi? Çünkü Hz. Peygamber'in (a.s.) beraberinde bulunanlara (ashap) gecenin üçte birini namazla geçirmeleri farz kılınmıştır. [ ] Yüce Allah onların kendilerine emrettiği miktarı tespit edemeyeceklerini bildirmiştir. O miktarı tespit edemediklerine göre kesin olarak ya fazlalık ya da eksiklik söz konusu olacaktır. Vitir de böyledir. Sayısı kesin olarak bilinmese de bu bilinmezlik onu farz olma hükmünün dışına çıkarmaz. En doğrusunu Allah bilir. O, sizin (istenen) vakti tesbit edemeyeceğinizi bilmektedir. Bu yüzden de sizi bağışlamıştır. Bu beyanda yüce Allah'ın gece ibadetini onlara farz kıldığı zaman süreyi kesin olarak tespit edemeyeceklerini bildiği belirtilmiştir. Fakat Cenâb-ı Hak bunu açıkladı ki onları büyük bir çaba harcamadıkça tam olarak tespit edemeyecekleri bir vakitte ibadet yapmakla mükellef kılabileceğini bilsinler. Bilsinler de bu gibi mükellefiyeti üzerlerinden kaldırmakla onlara lütufta bulunduğunu anlasınlar. Bu, şu ilâhi beyanda belirtilen husus gibidir: “Allah sizde bir zayıflık olduğunu bildi de şu andan itibaren yükünüzü hafifletti”. Yüklerinin hafifletildiğinden söz edilmesi, müslümanların -zayıflık içinde bile olsalar- kendilerinden on kat daha fazla düşmanla savaşmakla mükellef kılındıklarını, fakat yüce Allah yüklerini hafifletince Rab'lerinin üzerlerindeki büyük lütfunu anlamaları amacına yöneliktir. Bu yüzden de sizi bağışlamıştır. Muhtemelen onlardan bir zümre gece namazı kılmaktan kaçınmıştı. Dolayısıyla tövbenin kabulü onlara yönelik olabilir. Senin, gecenin üçte ikisine yakın kısmını, yarısını, üçte birini namazla geçirdiğini ve beraberinde bulunanlardan bir grubun da (böyle yaptığını) Rabb'in elbette bilir meâlindeki beyan, onların tümünün Hz. Peygamber ile birlikte gece namazı kılmadıklarını, ancak bir zümrenin kıldığını belirtiyor. Dolayısıyla tövbenin kabulü, gece namazı kılmaktan kaçınanlarla ilgili olur. Tövbenin kabulünün hem onlara ve hem de Resül-i Ekrem ile (a.s.) birlikte ibadet edenlere yönelik olması da mümkündür. Bu durumda Resülullah (a.s.) ile birlikte gece namazı kılanlar, kendilerine şart koşulan süreye uyma Koпиsunda kusur etmiş ve kılmayanlar nasıl tövbeye muhtaç olmuşlarsa onlar da böyle bir ihtiyaç içine girmiş, yüce Allah da onların tümünün tövbesini kabul etmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir. O halde Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun. Bazıları gece namazı kılma emrinin bu âyetle neshedildiğini söylemişlerdir. Bazıları neshin sadece namazı kılın emri ile gerçekleştiğini ve bu namazın farz namaz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bize göre ikisi arasında herhangi bir fark yoktur. Geceleri ibadetle geçirme emri, her iki âyetle birlikte neshedimiştir. Nesih şu açıdandır: Gece namazı farizası neshedilmemiş olsaydı Kur'ândan kolaylarına geleni okumakla yetinmezlerdi. Çünkü onlar gecenin üçte birine kadar namaz kıldıkları zaman kırâati kendilerine zor ve meşakkatli olan bir sınıra kadar ulaştırmaları gerekirdi. Kırâati kolaylarına gelen bir miktarla kısıtlamalarına izin verildiği takdirde üzerlerinden gecenin üçte birini namazla geçirme yükümlülüğü düşmüş olur. Sonra kişi akşam ve yatsı namazlarını kıldığı zaman Kur'ân'dan kolayına geleni okumuş ve Kur'ân'dan kolayınıza geleni okuyun emrinin gereğini yerine getirmiş olur. İşte bu açıdan gece namazı kılma hükmünün neshedildiği sonucunu çıkarmışlardır. Öte yandan mümin bu kırâati namazda yapar. Dolayısıyla nesh, her ikisi ile birlikte (namaz ve bu âyet) gerçekleşmiş olur. Bazıları ise gece namazı kılma yükümlülüğünün hem Hz. Peygamber ve hem de ümmetinden düşmüş olduğunu iddia etmişler ve buna delil olarak da şu ilâhi beyanı delil getirmişler ve gece namazının farz oluşu devam etseydi teheccüd namazı nafile namaz olmazdı demişlerdir. “Gecenin bir vaktinde kendine mahsus nafile bir ibadet olarak namaz kıl”?. Bazıları da gece namazının Hz. Peygambere (a.s.) farz olduğunu ve ondan bu farzın sakıt olmadığını, aksine hayatının sonuna kadar devam ettiğini ileri sürmüşlerdir. Buna da Resül-i Ekrem'in (a.s.) şu hadisini delil getirmişlerdir: “Gece namazı bana farz kılındı ama size farz kılınmadı””. Hadisin mânası şudur: Gece namazı benim üzerime farz olarak kaldı, sizin üzerinizden ise kaldırıldı. Çünkü ilk başlarda gece namazının hem Hz. Peygamber ve hem de ümmetine farz olduğuna değinmiştik. Bazıları ise şöyle demiştir: Gece namazı, Hz. Peygamber'in (a.s.) ümmetine bu hadisle farz kılınmamıştı. Belirttiğimiz delil onların aleyhinedir. “Gecenin bir vaktinde kendine mahsus nafile bir ibadet olarak namaz kıl” buyruğunu delil olarak gösterilmesine verilecek cevap şudur: Nafilenin mânası, gece namazının Hz. Peygamber'e “nafile” olarak değil de bir “ganimet” olarak getirilmesidir. Bu namazın “ganimet” olması şu açıdandır: Resül-i Ekrem'in ibadeti, Allah Teâlâ'ya şükür mahiyetindedir. Resülullah (a.s.) bu namazla fazileti kazanmış olur, yoksa kıldığı namaz, günahlarına kefaret olarak gerçekleşmez. Çünkü Allah Teâlâ onun geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır. Bu yüzden o günahlarına kefaret olsun diye güzel amel işlemeye muhtaç değildi. Netice olarak onun fiilinin fazilet elde etme mahiyetinde yapıldığı ortaya çıkmış oldu. (JSöz konusu fazilet, onun için devam eder ve o faziletle büyük bir sevabı hak eder. Bu da ganimetlerin en büyüklerindendir. Resülullah'ın (a.s.) fiillerinin Allaha şükür mahiyetinde gerçekleştiğini gösteren delil, onun ayakları şişinceye kadar namaz kıldığına dair rivayettir. Kendisine “Ey Allah'ın resülü! Cenâb-ı Hak senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını bağışlamadı mı?” diye sordukları zaman “Allah'a çok şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını vermiştir”, Resül-i Ekrem'den başkaları açısından iyi ameller, günahlarına kefarettir ve hatalarını temizler. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ki iyilikler kötülükleri yok eder”. Onlar yaptıkları iyiliklerle boş zamanlarda fazilet elde etmiş olmuyorlar ki bununla ganimet kazanmış olsunlar. Aksine o amellerle hatalarını ortadan kaldırıyorlar ve nefislerini günahlardan arındırıyorlar. Onun için yaptıkları iyi amel, onlar açısından nafileye dönüşmüyor. En doğrusunu Allah bilir. Onun teheccüd namazına “nâfile” denilmesi, kılması nafile olduğu için değil, sözünü ettiğimiz ganimet olması açısındandır. Allah bilmektedir ki içinizde hastalar bulunacak, bir kısmınız Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecek, diğerleri de Allah yolunda çarpışacaktır. Bazıları bu sürenin baştan sona Mekkede nazil oldugunu söylerken, bazıları da baş tarafının Mekke'de, son kısmının da Medinede indiğini iddia etmişlerdir. Bu ikinci görüşü savunanlar şu ilâhi beyanları delil olarak göstermektedir: “Bir kısmınız Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecek”, “diğerleri de Allah yolunda çarpışacaktır” Çıkardıkları bu sonucu, cihadın müslümanlara hicretten sonra Medine'de farz kılınmış olmasına ve Mekkede iken yeryüzünde dolaşmamaya dayandırmışlardır. Bu âyet, bir zümrenin cihat ettiğini ve bazılarının da yeryüzünde dolaştığını haber vermektedir. Anlaşılmış oldu ki bu âyetler Medinede inmiştir. İkinci görüşü savunanların bir başka delilleri ise “Namazı kılın, zekâtı ödeyin” meâlindeki beyandır. Söz konusu âyetlerin Medine'de inmiş olduğunu savunanlar, zekâtın müslümanlara Medine'ye hicretten sonra farz kılındığını, âyetin zekâtı vermeyi emrettiğini ifade ederler ve netice olarak bu âyetlerin Medinede nazil oldugunun ortaya çıktığını belirtirler. Sürenin baş tarafı ise müşriklerle tartışma konusundadır. Medine'de ise müşrik yoktu, onlar Ehl-i Kitap'tı. ( Sürenin baştan sona Mekke inişli olduğunu söyleyenler, “bir kısmınız Allah'ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecek, diğerleri de Allah yolunda çarpışacaktır” meâlindeki beyanları farz kılma ve vücüb (farziyet) olarak degil de våd ve müjde olarak yorumlamışlardır. Allah bilmektedir ki içinizde hastalar bulunacak meâlindeki âyete bakalım. Allah Teâlâ, o esnada hasta olduklarını değil, aralarında ileride hastalar bulunacağını haber veriyor. Dolayısıyla söz konusu ifadede âyetin Medinede indiğine işaret eden bir husus yoktur. Öte yandan âyetin vâdolması şundandır: Müslümanlar o zamanlar geçim darlığı içindeydiler ve müşriklerden korkuyorlardı. Dolayısıyla âyetin muhtevası, yeryüzünde dolaşarak bu darlığın üzerlerinden kalkacağı, geçimlerinin genişleyeceği, fetihler nasip olacağı, taraftarlarının çoğalarak düşmanları yenecekleri ve güven içinde olacakları müjdesini taşımaktadır. Ve vâdedilenler de onlara müjdelendiği gibi gerçekleşmiştir. Bu âyet Resülullah'ın (a.s.) gerçek peygamber olduğuna dair bir delildir. Çünkü Resül-i Ekrem (a.s.) onlara gayba dair bilgi vermiş ve sonuç da aynen haber verdiği gibi çıkmıştır. Allah bilmektedir ki içinizde hastalar bulunacak. Bu beyan mazereti kabul sadedinde gelmiştir. Yüce Allah'ın belirttiği hastalık, yeryüzünde dolaşma ve Allah yolunda cihat etme gibi mazeretlerle onların yükünü hafifletmiştir. (Burada şöyle bir soru akla takılabilir): Hafifletme, bir mazeret neticesi gerekli hale gelirse mazeret durumu, yapılacak fiil esnasında ortaya çıkmadığı takdirde hafifletme olmaz. O halde mazeret gerçekleşmeden nasıl oldu da istenen fiilde hafifletilmeye gidildi?” (Böyle bir soruya şu cevap verilir: Sözü edilen mazeretler, tahakkuk etse bile yapılacak fiil esnasında ortaya çıkmaz, aksine ondan önce olur, Çünkü cihat, gece değil gündüz yapılır. Yeryüzünde dolaşmanın da vakti aynı şekilde gece değil gündüzdür. Namaza durma ise gündüz değil geceleyin idi. Öte yandan mazeret, namaza durma fiili esnasında mevcut olmasa bile gece namazı onların üzerinden kaldırılmıştı. Bundan dolayı cihat vakti henüz gelmiş olmasa da ve yeryüzünde dolaşma henüz gerçekleşmemiş olsa da gece namazı farizası onlardan kaldırılmış olabilir. Çünkü bütün bunlarda mazeretin, namaz kılma durumu ile aynı anda ortaya çıkmaması dışında bir şey yoktur. Öte yandan Allah yolunda cihat ve yeryüzünde dolaşma her ne kadar gece değil de gündüz gerçekleşse de gece namazı kılmanın farziyetinin kaldırılma sebebi, Jcihadın gündüz bünyelerini zayıflatması ve kuvvetlerini azaltmasıdır. Dolayısıyla gece namazı kılmaları imkânsız hale gelir. Yeryüzünde dolaşma da böyledir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, geceleri cihatla meşgul olmasalar da onlardan gece namazı farizasını kaldırma lütfunda bulunmuştur. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan yeryüzünde dolaşma ticaret için olabileceği gibi, ilim öğrenme ve başka sebeplerle de olabilir. Netice olarak yeryüzünde dolaşma, özel olarak ticaret amacı ile yapılmaz. Namazı kılın, zekâtı ödeyin. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: “Zekâtı ödeyin” emri bu âyetin Medine'de nazil olduğunu gösterir. Çünkü zekât, müslümanlara Medinede farz kılınmıştır. Eğer durum Ebü Bekir el-Esammıın söylediği gibi ise zekâtın farz oluşu Medinede gerçekleşmiştir. Bu, bize göre özel olarak çiftlik hayvanlarının zekâtına yöneliktir. Çünkü Hz. Peygamber'in ashabının Mekkede sâime denilen yılın yarısından fazla bir kısmını meralarda otlayarak geçiren hayvanları yoktu. Bunun dışındaki malların zekâtı, onlar Mekke'de ve oradan ayrıldıktan sonra farz olmuş gibidir. Zekât verme emrinde âyetin Medine'de indiğine dair bir işaret yoktur. En doğrusunu Allah bilir. [Allah'a Borç Verme] Allah'a güzel bir borç verin. “Borç verme” anlamına gelen “karz” kelimesi, “kesmek” anlamına gelir. Araplar “karada'll-fe'ru el-cirâbe” ( San 25 lz) derler, bunun mânası, “Fare torbayı kemirdi” demektir. Borç vermeye “karz” denilmesi bundan dolayıdır. Çünkü borç veren kişi, o miktar parayı malından ayırmakta ve başkasına vermektedir. Hayırsever de sadaka verirken o kadar parayı malından çıkarmakta ve sırf Allah için ayırmaktadır. O verilen sadakaya bu yüzden “ikraz” denilmiştir. Hayırsever, verdiği sadakayı fakirin başına kakmasın diye Allah Teâlâ, bunu kendine borç verme olarak ifade etmiştir. Çünkü borç verme, kişi ile Rabb'i arasında meydana gelmiş olduğundan fakir bu ibadette ona yardımcı olmuş olur. Çünkü kişi, bu dünyada ancak ihtiyaç fazlasını verir ve onu ihtiyaç duyduğu anda geri almak için güvendiği kimseye verir. Sadaka (zekât) da böyledir; ihtiyaç fazlası malda farz kılınmıştır. Kişi sadakasını Allah Teâlâ'ya verir ve verdiğini de ihtiyaç duyduğu anda hazır olarak bulur. [ ]Öte yandan kişinin sadaka diye fakire verdiği mal, Cenâb-ı Hakk'ın malıdır. Sonra Allah Teâlâ onu kendisinden yine kendisine borç verme olarak değerlendirir ve kendi zatına nispet eder. Cenâb-ı Hakk'ın kulun verdiği borcu kendi zatına nispet etmesinin faydası, yaptığı fiilin faziletli olduğunu sahibine vurgulamaktır. Allah Teâlâ, böyle bir ifadeyi kişiyi kendi katından bir lütuf olarak bu gibi fiillere teşvik etmek için kullanır. Cenâb-ı Hakk'ın fakire borç vermeye “Allaha borç verme” demesi, kullarına lütfettiği sevaba “ecir” demesine benzer. Allah Teâlâ, “İyi işler yapan kendisi için yapmıştır” der. Kendisi için iş yapan kimse başkasından ecir hak etmez. Şehit olarak ölene de canını feda etmenin faziletli olduğunu vurgulamak ve kulları bu gibi fiillere teşvik etmek için “canını Allah'a satan” denilmiştir. Şöyle buyurulmuştur: “Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almistir”7. Kendiniz için önceden ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz. Yani önceden hazırladığınızı sizin adınıza gerçekleşmiş olarak bulursunuz. Yoksa elbetteki insanlar önceden gönderdikleri tüm hayır veya şerleri o gün hazır bulacaklardır. Fakat şer, onların aleyhinedir. Allah Teâlâ, meâlen şöyle buyurmuştur: “Herkesin yaptığı iyiliği de işlediği kötülüğü de önüne konmuş olarak bulacağı gün, (insan) ister ki kendisi ile kötülükleri arasında uzun bir mesafe bulunsun”, Bir başka âyette ise meâlen şöyle buyurmuştur: “Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!”” Hem de daha iyi ye mükâfatça daha büyük olmak üzere. Aslında âyette “huve hayran” değil de “huve hayrun” demek gerekirdi. Çünkü “huve” “mübtedâ” (özne) ve sonrası merfü olarak “haber” (yüklem) olur. Fakat bu âyette “huve” “fasıl zamiri” gibidir, konumu cümleden kaldırılmaktır. Bu zamir kaldırıldığı zaman geri kalan kelime mansup olur. Çünkü cümlenin mânası şöyledir: Allah katında bulduğunuzu, sizin için geride bıraktığınızdan daha hayırlı bulursunuz. Ve o yapılmış bir hayır olur. Hem de daha iyi ve mükâfatça daha büyük meâlindeki beyanın birkaç mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, kendiniz için önceden gönderdiğiniz iyilikler, sizin için vârislerinize bıraktığınızdan daha hayırlı ve ecri daha büyüktür. Dolayısıyla kişinin vârisleri için bıraktığı mallar, kendisi için hayırlıdır, fakat âhireti için gönderdikleri onun açısından daha hayırlıdır. (İKişinin vârislerine bıraktığı malın hayırlı olduğunu gösteren bir delil, Hz. Peygamber'in şu hadisidir: “Mirasçılarını zengin bırakman, onları insanlara avuç açarak dilenen fakirler halinde bırakmandan daha hayırlıdır”, İkincisi, kişi bu dünya hayatında yüksek mertebede bulunanlara mal vererek cömertlik yapar. Çünkü onlardan acil karşılık bekler. Bu durumda Hem de daha iyi ve mükâfatça daha büyük cümlesi, Allah için mal vermeye kulları teşvik mahiyetindedir. Çünkü kulların nefisleri, yüksek mertebe sahiplerine menfaat elde etmek amacıyla mal verme arzusu içinde olduğuna göre Allah için mal vermenin ecri daha büyük ve bu sebeple istek duymaya daha lâyıktır. Çünkü insan nefsi bu dünyada ileride umduğu menfaatler için birçok sıkıntıya katlanır. Allah için verdiği mallar karşılığında bol sevap ve büyük bir ecir umduğu zaman malları vermekten ötürü karşılaştığı sıkıntılara katlanmak ona hafif gelir. Âyet metnindeki “a'zam” (dizi) kelimesi, “azume”, yani büyük oldu mânasınadır. Çünkü bazan “ekberu” nun “kebir” mânasına da olduğu gibi babi zaman zaman sülâsi (üç harfli) fil yerinde kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. [İstiğfar Kavramı] Allah'tan bağışlanmayı dileyin. “İstiğfar” kelimesi, mağfiret talep etmek demektir. Bu talep, bazan dille bazan da fiille olur. Bağışlanma talebinin fiilen olması, kişinin cezayı hak eden fiili işlemekten vazgeçmesi ve kendisine yapılan çağrıya icabet etmesidir. Cenâb-ı Hak, meâlen şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenlere söyle, eğer yaptıklarına son verirlerse geçmiş günahları bağışlanacaktır”. [§]Bu âyette küfre son vermeleri ve İslâm'a girmeleri, bağışlanmalarının sebebi olarak gösterilmektedir. Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Dedim Ki: 'Rabb'inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır”. Bağışlanmayı dilemeleri, dilleriyle “Allahım! Bizleri bağışla” diye söylemek değildir. Tam aksine, bulunduğunuz küfür haline son verin ve Rabb'inizin davetine icabet edin demektir. Fiili istiğfar, işte budur. Dil ile yapılan istiğfara gelince; o bağışlanma talep etmektir. Bu da iki şekilde olur. Birincisi, kulun Rabb'inden günahlarını bağışlamasını dilemesidir. İkincisi ise kulun, sarıldığında bağışlanmaya lâyık olacağı vesileye erişmeye muvaffak olması talebinde bulunmasıdır. Hz. İbrahim'in (a.s.) babası için bağışlanma talep etmesi bu tevil doğrultusunda yorumlanır. Hz. İbrahim (a.s.) Rabbinden babasını kurtuluşuna vesile olacak fiile, yani İslâm'a girmeye muvaffak kılmasını talep etmiştir. Yoksa küfür üzere devam ettiği halde onu bağışlamasını dilememiştir. Babasının yüce Allah'a düşmanlığı kendi nezdinde ortaya çıkınca onun bağışlanmasını dilemekten kaçınmış olması, bu açıklamamızı teyit etmektedir. Buradan anlaşılıyor ki Hz. İbrahim'in (a.s.) babası bağışlanmasını gerekli kılacak vesileyi elde etmeye muvaffak kılınmamıştır. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: Ama onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı”. Anlaşılmış oldu ki Hz. İbrahim'in (a.s.), küfür üzere devam ettiği halde yüce Allah'tan babası için bağışlanma dilememiş ve sözünü ettiğimiz açıdan dilemiştir. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: — Ebü Ubeyd, tercihe değer olan her iki kelimenin de “nısfihi ve sülüsihi şeklinde mecrur okunmasıdır demiştir. Ebü Ubeyd, birçok esere imza atmış meşhur imam Kâsım b. Sellâm el-Bağdâdi'dir. Meáni'l-Kurán, Garibü'lhadis, fıkıh ve başka ilimlerde eserleri vardır. Güvenilir ve büyük bir âlimdi. 224/838 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ, X, 490-509; İbn Hacer, Takribü't60 Altı hisse üzerinden düşünecek olursak üçte biri 2 eder. Yarısı da 3'tür. 3 ile 2 arasındaki fark 1 dir. Ve o da altıda birdir (Çeviren). 62 İbn Mihrân, e-Mebsüt fi'l-kırâdti'l-'aşr, s. 272; İbn Zencele, Huccetii’l-kirâât, s. 411. kırâat imamından Yâkup böyle okumuştur (bk. İbnü'l-Cezeri, en-Neşr fi'l-kırââti'l-'aşr, İraptan kastımız, “min sülüseyi'l-leyli nısfehü ve sülüsehü” ve “min sülüseyi I-leyli nısfihi ve sülüsihi” Lil g) şeklindeki kırâattır. 79 Yaraların erşinin belli bir miktarı yoktur. Erşin yaraların diyeti olduğu söylenmiştir. Hadiste meşru olan erş, bilirkişilerce takdir edilen miktarlar (hukümüt) çerçevesinde tekerrür eder. Hukümet: Satın aldığı malda bir kusur tespit ettiği zaman müşterinin satıcıdan aldığı bedele denir. Cinayet ve yaralamaların erşlerinde mağdurun bedeninde meydana gelen noksanlık karşılığında bedel almak caizdir. Erşe erş denilmesi, çekişme sebeplerinden olması dolayısıyladır. Arapça'da “eraşte beyne'l-kavmi” denir ki mânası “Toplumda halk arasında ayrılık ve tefrika çıkardın” demektir (bk. İbn Manzür, Lisåni’l- Arab, 32 Resülullah (a.s.) “Gece namazı bana farz kılındı ama size farz kılınmadı” buyurmuştur. Hz. Âişe anlatır: Resül-i Ekrem (a.s.) ayakları çatlayıncaya kadar (namazda) ayakta dururdu. Âişe “Geçmiş ve gelecek tüm günahların bağışlanmışken niçin böyle yapıyorsun?” deyince Resülullah (a.s.) “Ey Âişe! Çok şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını vermiştir” (Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, VI, 115; Buhâri, “Teheccüd” 6; Müslim, “Sıfâtü'lmünâfıkin” 18). 2 “Artık kitap (amel defteri) ortaya konmuştur; suçluların, onda yazılı olanlardan korkuya kapılmış olarak, ‘Vay halimize! Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş! dediklerini görürsün”. 89 Sâd b. Ebü Vakkâs anlatır: “Ben Mekke'de (hasta) iken Hz. Peygamber beni ziyarete geldi” -Sâd vaktiyle hicret ettiği bu toprakta ölmek istemiyordu.- Resülullah (a.s.) “Allah İbn Afrâ'ya merhamet eylesin” diye dua etti. O'na dedim ki: “Ey Allah'ın resülü! Ben malımın hepsini vasiyet etmek istiyorum” O “Hayır” (Öyle yapma) buyurdu. Ben “Yarısını vasiyet edeyim” dedim. Resülullah (a.s.) yine “Hayır” diyerek engel oldu. Bu defa ben “Malımın üçte birini vasiyet edeyim” dedim. Resülullah (a.s.) “Üçte bir mi? Üçte bir de çoktur. Mirasçılarını zengin bırakman, onları insanlara avuç açarak dilenir fakirler halinde bırakmandan daha hayırlıdır” buyurdu. Senin harcadığın her nafaka, sadakadır. Hatta (hanımının gönlünü hoş etmek için) ağzına götürdüğün her lokma da sadakadır. Ey Sâd! Allah'tan ümit ederim ki Allah seni bu hastalıktan kaldırır da insanlar senden yararlanır ve başkaları da zarar görür”, 8 o “İbrâhim'in, babasının bağışlanması için yaptığı dua ise sırf ona verdiği bir sözden ötürüydü. Ama onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzaklaştı” (et-

Müddessir 74:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla Ey örtüsüne bürünen. Anlatıldığına göre Resülullahı (a.s.) örtüsüne bürünmeye sevkeden husus, yaşadığı şu olay olmuştur. Resül-i Ekrem (a.s.) Mekke'ye doğru giderken gökten ve yerden gelen bir ses işitir. Sağına, soluna, önüne ve arkasına bakar ama hiçbir şey göremez. Bunun üzerine korkuya kapılır ve evine gelir. “Üstümü örtün” der ve üzerini örtüp gizlerler. Yukarıdaki rivayet, sahihse diyecek bir şey yoktur! Aksi takdirde Resülullahı (a.s.) örtüsüne bürünmeye sevkeden sebep, belirtilen o korku olamaz. Çünkü örtüye bürünmek, insana çığlık attıran korkuyu sakinleştirecek bir vesile değildir. İlk inen vahyin “Ey örtüsüne bürünen” meâlindeki beyan olduğu söylenmiştir. Nakledilen rivayet sahih ise yine diyecek bir şey yoktur. Aksi takdirde Resül-i Ekreme (a.s.) gelen ilk vahiy duyduğu o çığlık sesidir. Çünkü bu ses, “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar” cümlesinden öncedir. Rivayet edilir ki Mekke kâfirleri, Resülullah'a (a.s.) büyücü olduğu iftirasını atmışlardı. Kendisine bu iftirayı atmakta fikir birliği etmişler ve onun hakkındaki bu iddiaları yayılmıştı. Böylesi bir iftira, Resül-i EKгeптi (a.s.) üzmüş, akabinde evine gitmiş ve örtüsüne bürünmüştü. Bunun üzerine Allah Teâlâ, “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar” emriyle kalkmasını ve onları uyarmasını emretmiştir. Bu açıklamaya göre Resülullah (a.s.) gelen [ilk] vahiy, bu sürenin inişinden önce gelmiş olur ki üzerinde gördükleri alâmetlerden dolayı ona sihirbaz ismini vermiş olsunlar. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Rivayete göre Hz. Müsâ şöyle demiştir: “Rabb'im Sina dağı tarafından bana geldi. (İleride) Sâürâ dağı tarafından gelecektir. Fârân dağından doğacaktır” Eğer bu rivayet sahihse “Rabb'im bana geldi” demek, “bana vahyetti” demektir. “(İleride) Sâürâ dağı tarafından gelecektir” cümlesiyle kastedilen ise Hz. İsâ'ya (a.s.) vahiy gelecek oluşudur. “Fârân dağından doğacaktır” sözünden maksat ise Peygamber Efendimize (a.s.) indirilen Kurândır. Bu haber, bize Rabb'in her gece dünyaya en yakın semaya indiğinden söz eden rivayetlerin “Var mı dua eden duası kabul edilsin! Var mı istiğfar eden bağışlansın”' sözünün meleklere buraya inme emrinin verilmesi anlamında olduğunu gösterir. Resülullah'ın (a.s.) kendisine ilk vahiy geldiği sırada Fârân dağında bulunuyor olması da mümkündür. Fârân dağı, Mekke dağlarından biridir. Ya da bu dağ, ismini bu yere nispetle almıştır. Ey örtüsüne bürünen! meâlindeki âyette Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.) peygamberliğini zihinlere yerleştirme ve resül olduğuna dair delil özelliği bulunmaktadır. Şöyleki: Bir kişiyi üzerindeki elbise ile tanıtmak ve onunla anmak söz konusu kişiyi yüceltme ve şerefli kılma makamına yükseltmez. Asıl yüceltme, isim ve künyesi ile kişiyi çağırarak yapılır. Durum kâfirlerin iddia ettikleri gibi olsaydı, yani Kur'ân Allah katından gelmemiş ve Resülullahın (a.s.) kendisi tarafından uydurulmuş olsaydı kendini elbisesi ile tanıtmaz, aksine yüceltecek ve büyütecek ifadelerle tanıtırdı. Bunu yapmadığına göre Resül-i Ekrem'in hak bir peygamber olduğu, risâleti kendisine vahyedildiği gibi tebliğ ettiği ve emredilene uygun olarak aktardığı ortaya çıkmıştır. (Bunun yanında) “Suratını astı, yüzünü çevirdi”? meâlindeki âyette ve başka âyetlerde olduğu gibi Resül-i Ekrem'i azarlama (itâb) sadedinde gelen âyetlerde de onun peygamberliğini kanıtlayan deliller vardır. Resülullah'tan (a.s.) örtüsüne bürünen” diye bahsedilmesi, kişinin kardeşini elbisesi ile tanıtmasının caiz olduğunu bilme hedefine yönelik de olabilir. ( Resül-i Ekrem'in (a.s.) büründüğü elbisesine nispet edilmesi, o elbisenin vahyin iniş esnasında üzerinde bulunması nedeniyle yüceltilmesi gibi bir sebebe dayanabilir. Daha önce belirttiğimiz gibi “nâkatullâh” “mesâcidallâh”, “Rabbu'l-arş” örneklerinde olduğu üzere eşyanın tek tek Allaha nispet edilmesi, bu nesnelerin değerini büyütme sadedinde ifade edilir. Örneklerin birincisi, deve mücizesinin büyüklüğünü göstermek, ikincisi mescitleri şereflendirmek, üçüncüsü ise arşı yüceltmek içindir. Varlıkların bir bütün olarak Allah Teâlâ'ya nispet edilmesi ise Cenâb-ı Hakk'ı yüceltmek anlamına gelir. “el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemin” (yani hamd âlemlerin Rabb'inedir), “Rabbu's-semâvâti ve'l-ardi ve mâ beynehumâ” (yani göklerin, yerin ve aralarında bulunanların Rabb'i) âyetleri buna örnektir. Bundan sonra kişiye rükü yaparken Allah Teâlâ'yı tesbih etmesi ve “Sübhâne Rabb'iye'l-azim”, yani “Ey büyük Rabbim! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim” demesine izin verilmiştir. Burada kişi “Rabb'iye” yani Rabb'im diyerek kendini Rabb'ine nispet etmiştir. Oysa bu gibi durumlarda ifade nefsi yüceltme tarzında dile getirilmemesi için “sübhâne Rabb'inâ” yani “Rabb'imizi noksan sıfatlardan tenzih ederiz” demek gerekirdi. Fakat söz konusu tesbihi, Rabb'in tâziminin ve yücelikle nitelenmesinin gerçekleştiği duruma, yani rükü ve secde haline denk geldiği zaman kişinin bu tesbihi okumasına izin verilmiştir. Bu, nefsi yüceltme sadedinde söylenmiş bile olsa sözünü ettiğimiz durumdan dolayı buna izin verilmiştir. Resül-i Ekrem'in (a.s.) büründüğü elbisenin de aynı şekilde vahyin indiği esnada giyilmiş olması açısından şanı yücelmiş ve Resülullah (a.s.) o elbiseye nispet edilmiş oldu. Öte yandan kişi örtüsüne uyumak ya da dinlenmek istediği zaman bürünür. Bu durum, kişinin o halde melekle birlikte olması şöyle dursun itibar sahibi büyük insanlarla bile birlikte olmayı istediği bir görüntü olamaz. [ olgu, bize Resül-i Ekrem'in kendisine vahyin ne zaman geleceğini bilmediğini gösterir. Bilmeyince de vahyin ne zaman geleceğinin bildirilmesi haline nazaran bu durum çok daha zor ve çok daha sıkıntılı olur. Çünkü kendisine vahyin ne zaman geleceği bildirilmeyince nefsini meleklerle baş başa olmaktan hayâ edeceği bütün durumlara düşmekten koruması gerekir. Bu nedenle hiçbir kimseye ölüme hazır olması için ömrünün ne zaman sona ereceği bildirilmemiştir ki kişi ölümün her an gelebileceği korkusu içinde olsun ve ömrünün sonuna kadar bu korku içinde yaşasın. En doğrusunu Allah bilir. Kalk ve uyar! Resül-i Ekrem (a.s.) hem “uyarıcı” ve hem de “müjdeci” olduğu halde âyette “müjdeleme” değil de özel olarak uyarmadan söz edilmiştir. Her ne kadar belirtilmemiş olsa da “uyarı”nın içinde “müjde” zımnen vardır. Çünkü “uyarı” insanların nefsi ile alâkalı değildir. “Uyarı” sadece kınanmış bir fiili işleyen kimsenin akıbetini beyan eder. Kişi, o fiili işlemekle uyarıyı hak edince terketmekle de müjdeye lâyık olur. Sonuç olarak uyarıda müjdeleтe, müjdelemede de uyarı olduğu ortaya çıkmış oldu. Allah Teâlâ, bunlardan birini belirtmekle yetinmiş diğerine gerek duymamıştır. “Kalk” anlamındaki “kum” kelimesi, kalkmakla yükümlü tutmak anlamında değildir. Mânası, gücünün yettiği nispette insanları uyarmak ve müjdelemek için kalk demektir. --- Dipnotlar: Ebü Hureyre ve Ebü Said el-Hudri'nin nakillerine göre Resülullah (a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Hiçbir topluluk yoktur ki Allah'ı zikretmek üzere bir araya gelsinler de melekler onları kuşatmamış, rahmet kaplamamış, üzerlerine huzur inmemiş ve yüce Allah onları kendi katında olanların yanında anmamış olsun” Resül-i Ekrem bir başka hadislerinde ise şöyle buyururlar: “Şüphesiz ki Allah mühlet verir. Gecenin ilk üçte biri geçtiği zaman dünyaya en yakın semâya nüzül buyurarak: “Var mı tövbe eden! Var mı istiğfarda bulunan! Var mı isteyen! Var mi duada bulunan!” der. tâ fecir aydınlanıncaya kadar (böyle devam eder). “Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur”. 7 “O göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabb'idir” (Meryem, 19/65).

Müddessir 74:2

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla Ey örtüsüne bürünen. Anlatıldığına göre Resülullahı (a.s.) örtüsüne bürünmeye sevkeden husus, yaşadığı şu olay olmuştur. Resül-i Ekrem (a.s.) Mekke'ye doğru giderken gökten ve yerden gelen bir ses işitir. Sağına, soluna, önüne ve arkasına bakar ama hiçbir şey göremez. Bunun üzerine korkuya kapılır ve evine gelir. “Üstümü örtün” der ve üzerini örtüp gizlerler. Yukarıdaki rivayet, sahihse diyecek bir şey yoktur! Aksi takdirde Resülullahı (a.s.) örtüsüne bürünmeye sevkeden sebep, belirtilen o korku olamaz. Çünkü örtüye bürünmek, insana çığlık attıran korkuyu sakinleştirecek bir vesile değildir. İlk inen vahyin “Ey örtüsüne bürünen” meâlindeki beyan olduğu söylenmiştir. Nakledilen rivayet sahih ise yine diyecek bir şey yoktur. Aksi takdirde Resül-i Ekreme (a.s.) gelen ilk vahiy duyduğu o çığlık sesidir. Çünkü bu ses, “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar” cümlesinden öncedir. Rivayet edilir ki Mekke kâfirleri, Resülullah'a (a.s.) büyücü olduğu iftirasını atmışlardı. Kendisine bu iftirayı atmakta fikir birliği etmişler ve onun hakkındaki bu iddiaları yayılmıştı. Böylesi bir iftira, Resül-i EKгeптi (a.s.) üzmüş, akabinde evine gitmiş ve örtüsüne bürünmüştü. Bunun üzerine Allah Teâlâ, “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar” emriyle kalkmasını ve onları uyarmasını emretmiştir. Bu açıklamaya göre Resülullah (a.s.) gelen [ilk] vahiy, bu sürenin inişinden önce gelmiş olur ki üzerinde gördükleri alâmetlerden dolayı ona sihirbaz ismini vermiş olsunlar. En doğrusunu Allah bilir. [ ]Rivayete göre Hz. Müsâ şöyle demiştir: “Rabb'im Sina dağı tarafından bana geldi. (İleride) Sâürâ dağı tarafından gelecektir. Fârân dağından doğacaktır” Eğer bu rivayet sahihse “Rabb'im bana geldi” demek, “bana vahyetti” demektir. “(İleride) Sâürâ dağı tarafından gelecektir” cümlesiyle kastedilen ise Hz. İsâ'ya (a.s.) vahiy gelecek oluşudur. “Fârân dağından doğacaktır” sözünden maksat ise Peygamber Efendimize (a.s.) indirilen Kurândır. Bu haber, bize Rabb'in her gece dünyaya en yakın semaya indiğinden söz eden rivayetlerin “Var mı dua eden duası kabul edilsin! Var mı istiğfar eden bağışlansın”' sözünün meleklere buraya inme emrinin verilmesi anlamında olduğunu gösterir. Resülullah'ın (a.s.) kendisine ilk vahiy geldiği sırada Fârân dağında bulunuyor olması da mümkündür. Fârân dağı, Mekke dağlarından biridir. Ya da bu dağ, ismini bu yere nispetle almıştır. Ey örtüsüne bürünen! meâlindeki âyette Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (a.s.) peygamberliğini zihinlere yerleştirme ve resül olduğuna dair delil özelliği bulunmaktadır. Şöyleki: Bir kişiyi üzerindeki elbise ile tanıtmak ve onunla anmak söz konusu kişiyi yüceltme ve şerefli kılma makamına yükseltmez. Asıl yüceltme, isim ve künyesi ile kişiyi çağırarak yapılır. Durum kâfirlerin iddia ettikleri gibi olsaydı, yani Kur'ân Allah katından gelmemiş ve Resülullahın (a.s.) kendisi tarafından uydurulmuş olsaydı kendini elbisesi ile tanıtmaz, aksine yüceltecek ve büyütecek ifadelerle tanıtırdı. Bunu yapmadığına göre Resül-i Ekrem'in hak bir peygamber olduğu, risâleti kendisine vahyedildiği gibi tebliğ ettiği ve emredilene uygun olarak aktardığı ortaya çıkmıştır. (Bunun yanında) “Suratını astı, yüzünü çevirdi”? meâlindeki âyette ve başka âyetlerde olduğu gibi Resül-i Ekrem'i azarlama (itâb) sadedinde gelen âyetlerde de onun peygamberliğini kanıtlayan deliller vardır. Resülullah'tan (a.s.) örtüsüne bürünen” diye bahsedilmesi, kişinin kardeşini elbisesi ile tanıtmasının caiz olduğunu bilme hedefine yönelik de olabilir. ( Resül-i Ekrem'in (a.s.) büründüğü elbisesine nispet edilmesi, o elbisenin vahyin iniş esnasında üzerinde bulunması nedeniyle yüceltilmesi gibi bir sebebe dayanabilir. Daha önce belirttiğimiz gibi “nâkatullâh” “mesâcidallâh”, “Rabbu'l-arş” örneklerinde olduğu üzere eşyanın tek tek Allaha nispet edilmesi, bu nesnelerin değerini büyütme sadedinde ifade edilir. Örneklerin birincisi, deve mücizesinin büyüklüğünü göstermek, ikincisi mescitleri şereflendirmek, üçüncüsü ise arşı yüceltmek içindir. Varlıkların bir bütün olarak Allah Teâlâ'ya nispet edilmesi ise Cenâb-ı Hakk'ı yüceltmek anlamına gelir. “el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemin” (yani hamd âlemlerin Rabb'inedir), “Rabbu's-semâvâti ve'l-ardi ve mâ beynehumâ” (yani göklerin, yerin ve aralarında bulunanların Rabb'i) âyetleri buna örnektir. Bundan sonra kişiye rükü yaparken Allah Teâlâ'yı tesbih etmesi ve “Sübhâne Rabb'iye'l-azim”, yani “Ey büyük Rabbim! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim” demesine izin verilmiştir. Burada kişi “Rabb'iye” yani Rabb'im diyerek kendini Rabb'ine nispet etmiştir. Oysa bu gibi durumlarda ifade nefsi yüceltme tarzında dile getirilmemesi için “sübhâne Rabb'inâ” yani “Rabb'imizi noksan sıfatlardan tenzih ederiz” demek gerekirdi. Fakat söz konusu tesbihi, Rabb'in tâziminin ve yücelikle nitelenmesinin gerçekleştiği duruma, yani rükü ve secde haline denk geldiği zaman kişinin bu tesbihi okumasına izin verilmiştir. Bu, nefsi yüceltme sadedinde söylenmiş bile olsa sözünü ettiğimiz durumdan dolayı buna izin verilmiştir. Resül-i Ekrem'in (a.s.) büründüğü elbisenin de aynı şekilde vahyin indiği esnada giyilmiş olması açısından şanı yücelmiş ve Resülullah (a.s.) o elbiseye nispet edilmiş oldu. Öte yandan kişi örtüsüne uyumak ya da dinlenmek istediği zaman bürünür. Bu durum, kişinin o halde melekle birlikte olması şöyle dursun itibar sahibi büyük insanlarla bile birlikte olmayı istediği bir görüntü olamaz. [ olgu, bize Resül-i Ekrem'in kendisine vahyin ne zaman geleceğini bilmediğini gösterir. Bilmeyince de vahyin ne zaman geleceğinin bildirilmesi haline nazaran bu durum çok daha zor ve çok daha sıkıntılı olur. Çünkü kendisine vahyin ne zaman geleceği bildirilmeyince nefsini meleklerle baş başa olmaktan hayâ edeceği bütün durumlara düşmekten koruması gerekir. Bu nedenle hiçbir kimseye ölüme hazır olması için ömrünün ne zaman sona ereceği bildirilmemiştir ki kişi ölümün her an gelebileceği korkusu içinde olsun ve ömrünün sonuna kadar bu korku içinde yaşasın. En doğrusunu Allah bilir. Kalk ve uyar! Resül-i Ekrem (a.s.) hem “uyarıcı” ve hem de “müjdeci” olduğu halde âyette “müjdeleme” değil de özel olarak uyarmadan söz edilmiştir. Her ne kadar belirtilmemiş olsa da “uyarı”nın içinde “müjde” zımnen vardır. Çünkü “uyarı” insanların nefsi ile alâkalı değildir. “Uyarı” sadece kınanmış bir fiili işleyen kimsenin akıbetini beyan eder. Kişi, o fiili işlemekle uyarıyı hak edince terketmekle de müjdeye lâyık olur. Sonuç olarak uyarıda müjdeleтe, müjdelemede de uyarı olduğu ortaya çıkmış oldu. Allah Teâlâ, bunlardan birini belirtmekle yetinmiş diğerine gerek duymamıştır. “Kalk” anlamındaki “kum” kelimesi, kalkmakla yükümlü tutmak anlamında değildir. Mânası, gücünün yettiği nispette insanları uyarmak ve müjdelemek için kalk demektir. --- Dipnotlar: Ebü Hureyre ve Ebü Said el-Hudri'nin nakillerine göre Resülullah (a.s.) şöyle buyurmuşlardır: “Hiçbir topluluk yoktur ki Allah'ı zikretmek üzere bir araya gelsinler de melekler onları kuşatmamış, rahmet kaplamamış, üzerlerine huzur inmemiş ve yüce Allah onları kendi katında olanların yanında anmamış olsun” Resül-i Ekrem bir başka hadislerinde ise şöyle buyururlar: “Şüphesiz ki Allah mühlet verir. Gecenin ilk üçte biri geçtiği zaman dünyaya en yakın semâya nüzül buyurarak: “Var mı tövbe eden! Var mı istiğfarda bulunan! Var mı isteyen! Var mi duada bulunan!” der. tâ fecir aydınlanıncaya kadar (böyle devam eder). “Hamd, âlemlerin Rabb'i olan Allah'a mahsustur”. 7 “O göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabb'idir” (Meryem, 19/65).

Müddessir 74:3

[Allah'ı Yüceltmek] Sadece Rabb'inin büyüklüğünü dile getir. Âyetin metninde geçen “kebbir” kelimesi “tazim et” anlamınadır. Allah Teâlâ'yı yüceltme davetine uymak, emrine itaat etmekle ve yapmakla yükümlü kıldığı fiillere katlanmakla olur. Allah'ı yüceltmek sadece dille “yâ âzim” diyerek değil, böyle yaparak olur. Âyetin yorumu şöyle de olabilir: [ ]Rabb'ini inkârcıların “Allah'ın oğlu ve ortağı vardır” diye niteledikleri sıfatlardan yüce olduğunu söyle, O'nu bu sıfatlardan tenzih et, hakkına saygı göster ve nimetlerine şükrünü eda et. Bu yorum bizim şöyle dememize benzer: Allah sevgisi, O'na itaattır, emirlerine sarılmaktır. Yoksa kalbe gelip de kişinin çarpıldığı ve kendini kaybettiği bir duygu değildir. İşte Allah'ı yüceltme de böyledir. Sadece sözle değil, belirttiğimiz sıfatlarla olur.

Müddessir 74:4

Elbiseni temiz tut. “Elbise” anlamındaki “siyâb” (ots) kelimesi ile “Hz. Peygamber'in nefsi” kastedilmiş olabilir. Bu durumda elbise mânasına gelen “siyâb” belirtilmiş, kinâye yoluyla “nefis” kastedilmiş olur. Benzer şekilde Araplar'ın verdiği sözde durmayan ve vefasız olan kimseler için “O kirli elbiselidir, vefakâr olan kişi için de “O temiz elbiselidir” dedikleri rivayet edilir. Âyette hitap “nefis” ile alakalı olduğu takdirde yorumu -en doğrusunu Allah bilir ya- ahlâkını, fiillerini ve sözlerini kınanacak olduğun davranış ve beyanlardan arındır demek olur. “Siyâb” kelimesi ile “elbise” kastedilmiş olması da mümkündür. Bu takdirde “Elbiseni tertemiz tut” cümlesi, pislik ve kirlerden arındırma ile ilgili olur. Pislikten temizlemekle hem biz ve hem de Resül-i Ekrem mükellef tutulmuş bulunmaktayız. Ama kirlerden temizliğin sadece Resülullah'a (a.s.) yönelik bir emir olması mümkündür. Çünkü O, risâleti halka tebliğ etmekle yükümlüydü. Dolayısıyla kirli ve pis görülmemesi, aksine saygı ve hürmet nazarı ile bakılması için elbiselerini temizlemesi istenmiş olabilir. Bu emir, sadece elbiseleri temizlemekle ilgili değildir, aksine yiyecek, içecek, elbise ve başka nesneler olmak üzere faydalandığı her şeyi temizleme emridir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Abbâs'ın bu âyeti, “Elbiseyi övünmek ve vefasızlık yapmak için giyme!” diye yorumladığı rivayet edilir. Rivayete göre bir kimse Câhiliye döneminde vefasız ise “O kirli elbiselidir” derlermiş. [ ] Hasan-ı Basri ise bu beyanı “Ahlâkını güzelleştir” diye yorumlamıştır. Bazıları ise aynı âyete “Elbiseni kısa tut, uzatma, etekleri yerlere sürünüp de pislik bulaşmasın” anlamını vermişlerdir?. En doğrusunu Allah bilir.

Müddessir 74:5

Her türlü pislikten uzak dur. “Rucz” günah (mesem) ve azaba sebep olan her inanç ve davranış demektir. Dolayısıyla kelime, nefsin rahatsız olacağı ve elem duyacağı fiil olarak yorumlanır. Kötülük buna örnektir. Çünkü kötülük, nefsin eziyet duyacağı ve işlendiğinde elemlere gark olacağı bir fiildir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Âyetlerimizi boşa çıkarmak için çaba harcayanlara ise en kötüsünden elem verici bir azap vardır”, “Mesem” nefsin incinmesine, “azap” ise elem duymasına sebep olan inanç ve davranıştır. “Rucz” ise her ikisinin adıdır", Müfessirler burada “rucz” kelimesini “mesem” şeklinde yorumlamışlardır. Katâde'nin nakline göre Mekke'de İsâf ve Nâile adında iki adet put vardı. Bu iki putun yanına gelen müşrikler onlara yüz sürerlerdi. Cenâb-ı Hak “Her türlü pislikten uzak dur” emri ile peygamberine (a.s.) onlardan uzak durmasını emretmiştir”. Bir başka rivayete göre de müşrikler Resül-i Ekreme (a.s.) “Bu putların yüzlerine dokunman, bizim sana iman etmemiz ve tâbi olmamız için uygun bir hareket olur” demişler, bu olay üzerine Cenâb-ı Hak “Her türlü pislikten uzak dur”, yani putlara ibadet etmekten uzak dur meâlindeki âyeti indirmiştir. Bazıları “rucz” azap anlamına gelir demişlerdir. Bütün bu mânaların tümü, kelimenin azap ve azaba sebep olan her şey diye belirttiğimiz anlamda birleşir. En doğrusunu Allah bilir.

Müddessir 74:6

Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Mücâhid ve Hasan-ı Basri'ye göre âyelin yorumu şeyledir: “Amelini çok görerek bunu Rabb'ine karşı sayıp dökme” “Yaptığın ameli Rabb'ine karşı sayıp dökerek çok görme”":. Eğer âyetin yorumu bu ise her ne kadar Resül-i Ekrem'den söz ediliyor olsa da hitap ondan başkasınadır. Çünkü Resülullah'ın (a.s.) yaptığı ameli Rabb'ine bir bir sayması ve çok görmesi düşünülemez. Sebebine gelince; bu tarz bir hareketi sıradan ve sade insanlardan en ufak bir iyi karaktere sahip kimse yapmazken Resül-i Ekrem'in yapması nasıl düşünülebilir? Zira yapılan iyiliği Allah Teâlâ'ya bir bir sayıp dökmek münafıkların yapacakları şeylerdendir. Allah Teâlâ meâlen şöyle beyan buyurmuştur: “Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın”" Resül-i Ekrem, “Allah ile birlikte başka bir tanrıya yalvarma” ve benzeri beyanlarının gereği olarak bu hareketi yapmaktan korunmuş olmakla birlikte hitabın kendisine yapılması da mümkündür. Daha önce belirttiğimiz gibi ısmet sıfatı, yasak bir fiilin yapılmasına engel olmaz. Çünkü yasak, devam ettiği halde ısmet sıfatı mevcut olabilir. Yasak eğer mevcut olmazsa o zaman ısmet sıfatının herhangi bir faydası olmaz. Bazıları ise “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma” meâlindeki âyeti bir bağışta bulunup da o vesile ile dünyada ondan daha üstün bir karşılığı almaya kalkışmak şeklinde tefsir etmişlerdir. Resül-i Ekreme (a.s.) -geçinebilmesi için zaruri olarak ihtiyaç duyacağı miktar hariç- dünyada ticaret ve başka yollardan malını çoğaltacak vesilelere başvurma yasağı getirilmişti. Yüce Allah'ın “Sakın kendilerini sınamak için onların bir kesimini yararlandırdığımız dünya hayatının çekiciliğine göz dikme” emrini okuduğumuzda bu gerçek anlaşılır. Resül-i Ekrem'in onların yararlandırıldıkları şeye göz dikmesi yasaklandığına göre mal kazanma vesilelerine başvurması evleviyetle yasak olur. Allah “Teâlâ'nın Resül-i Ekreme mal kazanma ve kazandıklarını biriktirme yasağı getirdiği sabittir. Cenâb-ı Hak, onun rızkını beşerin elindeki vesilelerin işe yaramadığı bir yönden fey (gayri müslimlerden savaşmaksızın alınan mallar) ve ganimetlen (gayri müslimlerden savaşarak alınan mallar) tahsis etmiştir. [ ] Oe yandan Resül-i Ekrem'in bu malları elinde tutması ve kendi nefsi için saklaması yasaklanmış, aksine ümmeti için harcaması emredilmiştir. Nitekim Resülullah (a.s.), bu durumu şöyle ifade ederler: “Şu maldan benim hakkım sadece beşte birdir. Beşte bir de yine size geri döner”, Allah Teâlâ ise şöyle beyan buyurur: “Allah'ın (başka) beldeler halkından alıp resülüne fey olarak verdikleri, Allah'a, peygambere, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara aittir; (servet) içinizden sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey olmasın diye böyle hükmedilmiştir”. Resül-i Ekrem'in (a.s.) gelecek için mal biriktirmediği rivayet edilmiştir. Allah Teâlâ, “İnkâr edenlerin (gönüllerince) diyar diyar dolaşmaları sakın seni yanıltmasın; Kısa süren bir faydalanma...Sonra sığınakları cehennem. Ne kötü bir mesken!” buyurmaktadır. Buradan anlaşılmış oldu ki Resül-i Ekrem'in mal kazanma araçlarını kullanması ve kazandıklarını biriktirmesi yasak olduğu gibi aynı şekilde hediye vererek dünyada ondan daha üstün bir karşılığı beklemesine de izin verilmemişti. En doğrusunu Allah bilir.

Müddessir 74:7

Rabb'inin rızasına ermek için sabret. Bu ifade, sırf Allah Teâlâ için sabretmeye ve bu uğurda samimi olmaya davet etmektedir. “Öyleyse Rabb'inin hükmüne sabret” cümlesi ise sabrın bizzat kendisine davettir. Bu cümlenin de sabrı emrediyor olması mümkündür. O zaman iki âyet arasındaki fark, birinde “Rab” kelimesinin önce, diğerinde ise “sabret” fiilinin önce geçmiş olmasıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle demiş olmaktadır: Rabb'in için sabret, yani sana yapılan eziyete sabret ve yaptıklarına misli ile mukabele etme! Çünkü Allah Teâlâ onların haklarından gelir. Bu ifadeden anlaşılan şey, Resülullah'ın (a.s.) nefsinin hoşlanmadığı ve ona ağır gelen durumlarla imtihan edildiği ve Allah Teâlâ'nın onu hoşlanmadığı şeylere tahammül etmeye davet ettiğidir. En doğrusunu Allah bilir.

Müddessir 74:8

Süra üflendiği zaman. Arapçada “nukıra” fiili “üflendi” anlamına gelir. “Maкa” ise “sür” demektir. Bu, öncekilerin kitaplarından nakledilmiş bir kelimedir. Allah Teâlâ burada “fe izâ nukıra fi'n-nâkür” Gn 230100) buyururken, bir başka yerde “fe izâ nüfiha fis-süri nefhatün vâhide” (ği! lap idl is 521)", bir başa âyette ise “in kânet illâ sayhaten vâhideten” ” ifadesini kullanır. Bütün bu kelimeleri gerçek mânada yorumlamak ve “sayha” yani çığlık, “zecra” yani bağırma ve “nakra”, yani üfürmenin gerçekleşmesinin ardından kıyâmetin kopacağını söylemek mümkündür. [ ]Dišer taraftan bahsi geçen kelimelerin zihinde canlandırma anlamında olması da imkân dâhilindedir. Bu durumda söz konusu olguların Allah Teâlâ açısından kolay ve basit olduğu haber verilmiştir deriz. Çünkü “lemha” yani aniden parlama, “zecra, yani bağırma, “nefha” ve “nakra”, yani üfürme kolay olup hiç kimsenin yapmakta zorlanacağı işlerden değildir. Bu beyan, ruh üflenecek olanlar bakımından bu işin çok hızlı olacağı tarzında yorumlanabilir. Bir başka ifadeyle; ruh üflenecek olanlara ruhları bir üfürme (nefha), bir bağırış (zecra) ve bir haykırış (sayha) süresinde iade edilir. Oysa ilk yaratılış böyle değildir. İlk yaratılışta ruh, canlının anasının karnında kırk gün nutfe (aşılanmış yumurta), sonra kırk gün alaka (rahim duvarına tutunmuş et parçası), sonra kırk gün mudğa (belli belirsiz et parçası) olarak kalmasının ardandan üflenir. Belirtilen sürelerin geçmesinin ardından ruh üflenir”. İkinci yaratılışta ruh “nefha” (üfürüş), zecra” (bağırış), “sayha” (çığlık) ve “lemha” (şimşek gibi aniden parlama) oluşacak kadar kısa sürede üflenir. En doğrusunu Allah bilir. Âyeti yorumlarken bunun gerçek mânada değil, bir temsil (zihinde canlandırma) olabileceğini söyledik. Gerçi bazı hadislerde “sür”dan ve “nâkür”dan söz ediliyor, fakat bu hadisler âhâd haberlerdir. Âhâd haberler, ameli konularda bilgi sağlar, fakat şahitlik edilecek iman konularında kesin bilgi vermez. Oysa “sür” ve “nâkür”un gerçek mânada kullanıldığını söyleyebilmek için kesin bilgi sağlayan bir delil bulunmalıdır. Bundan dolayı “sür” ve “nâkür”, hakkında kesin hüküm verilememesi için gerçek mânada kullanıldıklarına dair bir durum ortaya çıkmamıştır. Öte yandan “izâ” edatının vakit hakkında sorulan bir soruya cevap olarak geldiğini söylemiştik. Burada sanki şöyle denilmiş olmaktadır: “Süra üfleninceye kadar sabret” Bu kısım “Kalk ve uyar” emrinin cevabı da olabilir. Yani “Onları, kötülerin başına süra üflenmek süretiyle azap geleceği konusunda uyar” Aynı ifade “Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim” cümlesinin cevabı da olabilir. Yani “Ben de onu süra üflenince sarp bir yokuşa süreceğim” Veya soru, işaret edilmeyen bir hususta da olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

Müddessir 74:9

[ ]9- 1 0. “İste o gün mn bir gündür. Gr için kolay yan bir gündür.” İşte o gün zorlu bir gündür. İnkârcılar için hiç de kolay olmayan bir gündür. Sözü dilen bu “gün” müminlere rahmet günüdür. Çünkü o gün güzel bir şekilde ağırlanacaklar ve Rablerinden büyük derecelere ereceklerdir. Fakat Allah Teâlâ kitabında birçok âyette söz konusu günden ve mümin olmayanların başlarına gelecek olsa da o gün meydana gelecek hallerden söz etmektedir. Cenâb-ı Hak meydana gelecek olaya bazan “vâkıa”, yani büyük olay, bazan “kâria” yani korkunç ses, bazan da “hâkka” yani gerçekleşecek olay ismini vermiştir”. Azap sadece kâfirlerin başına gelecek ve onların başında gerçekleşecektir. Bu olay belli bir zümreye zor ve belli bir gruba kolay olmakla birlikte Allah Teâlâ ona “zor” ismini vermiştir. Söz konusu günün bazı korkularının, -Cenâb-ı Hakk'ın “Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin”” beyanında işaret ettiği üzere- bütün fırkalara şamil olarak tüm yaratıklar açısından söz konusu olması mümkündür. Ardından müminlerin korkuları Allah Teâlâdan gelen müjdelerle ve ikramlarla kaldırılacak ama o günün zorluğu cehennemlikler için kalacaktır.

Müddessir 74:10

[ ]9- 1 0. “İste o gün mn bir gündür. Gr için kolay yan bir gündür.” İşte o gün zorlu bir gündür. İnkârcılar için hiç de kolay olmayan bir gündür. Sözü dilen bu “gün” müminlere rahmet günüdür. Çünkü o gün güzel bir şekilde ağırlanacaklar ve Rablerinden büyük derecelere ereceklerdir. Fakat Allah Teâlâ kitabında birçok âyette söz konusu günden ve mümin olmayanların başlarına gelecek olsa da o gün meydana gelecek hallerden söz etmektedir. Cenâb-ı Hak meydana gelecek olaya bazan “vâkıa”, yani büyük olay, bazan “kâria” yani korkunç ses, bazan da “hâkka” yani gerçekleşecek olay ismini vermiştir”. Azap sadece kâfirlerin başına gelecek ve onların başında gerçekleşecektir. Bu olay belli bir zümreye zor ve belli bir gruba kolay olmakla birlikte Allah Teâlâ ona “zor” ismini vermiştir. Söz konusu günün bazı korkularının, -Cenâb-ı Hakk'ın “Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin”” beyanında işaret ettiği üzere- bütün fırkalara şamil olarak tüm yaratıklar açısından söz konusu olması mümkündür. Ardından müminlerin korkuları Allah Teâlâdan gelen müjdelerle ve ikramlarla kaldırılacak ama o günün zorluğu cehennemlikler için kalacaktır.

Müddessir 74:11

(Hz. Peygamber'in Firavunları Yarattığım o şahsı (cezalandırmak üzere) tek başına bana bırak. Bu âyetin Velid b. Muğire hakkında indiği söylenmiştir. Esasen geçmiş peygamberlerin firavunlarla aralarında geçen konuşmalara dair anlatılan haberler, bunların o peygamberlerle kişiler arasında geçtiğini göstermektedir. Şöyle ki: Her peygamberin firavunu bir tane idi, onun dışındakiler kendi görüşünü bırakır ve onun idaresine tâbi olurdu. Bu yüzden peygamber o firavundan başkasına hitap etme ihtiyacı duymazdı. Resülullah'ın ise (a.s.) firavunları çoktu. Bunlardan her biri kendi adına reislik iddiasında bulunur, başkasına uymaktan ve kendi düşüncesini bir yana bırakmaktan ve ona boyun eğmekten kaçınırdı. Resül-i Ekrem'in (a.s.) firavunları arasında Ebü Cehil, Velid b. Muğire, Ebü Leheb ve başkaları vardı. JResülullah (a.s.) bunların her biri ile konuşma ihtiyacı duyuyordu. Topluluklara hitap etme ve karşılığında her birinin cevabını alma ihtiyacı duyan kimsenin işi, bir kişiye hitap etme ihtiyacı içinde olandan çok daha zordur. Bu açıdan Resül-i Ekrem'in (a.s.) meşakkati, kendisinden önce geçen peygamberlerin imtihanlarından çok daha fazla olmuştur. Yarattığım o şahsı (cezalandırmak üzere) tek başına bana bırak. Bu beyandan Resülullah'ın (a.s.) o kişiyi bırakmadığı ve Allah Teâlâ'nın da ona “bana bırak” dediği gibi bir mâna anlaşılmaz. Fakat kuvvetini ortaya koymak için ilk baştan söylenmiş sözlerdendir. Meselâ bir kimse, diğerine daha önceden engellemediği halde “Filanca ile beni baş başa bırak”, “Beni onunla baş başka bırak” der. Bu sözüyle o kişinin kötülüğünü defetmeye kâdir ve yeterli olduğunu belirterek kuvvetini ortaya koymak ister. Netice olarak Yarattığım o şahsı (cezalandırmak üzere) tek başına bana bırak cümlesi, Allah Teâlâdan Resülullah'a (a.s.) o kişinin karşısına çıkmaması ve yaptığına karşılık vermemesi konusunda yapılmış bir çağrıdır. Çünkü Allah ona yeter ve kötülüğünü senden savuşturur. Veya bu beyan, Resülullah'a (a.s.) o kişiye helâk olması ve yok olması için beddua etmesini yasaklamakta ve Allah Teâlâ'nın emri gelinceye kadar sabretmesi istenmektedir. Bu durumda âyet Resül-i Ekreme (a.s.) yönelik bir teselli ihtiva eder. Şöyleki: Birbiri ile çekişen iki kişi herhangi bir hususta çekişse ve aralarında kötülük meydana gelse, bir üçüncü kişi de onlara yardım etmek için harekete geçse, böyle bir gelişme yardım alana hafiflik sağlar, ferahlık duymasına ve teselli bulmasına vesile olur. Resülullah'a (a.s.) yardım eden Allah Teâlâ olduğuna ve düşmanına karşı ona yeteceğine göre bundan daha büyük bir teselli ve ferahlama olabilir mi? Bu ifade, Hz. Peygamber'i (a.s.) “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”? ve “Öyleyse Rabb'inin hükmüne sabret”! beyanlarıyla davet edildiği sabra muvaffak kılmaktadır. ( Yarattığım o şahsı. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Birincisi şudur: “Ben onu tek başıma yarattım, yaratırken hiçbir yardımcım, destekçim ve yol gösterenim yoktu” (İkincisi de şöyledir: “Onu yalnız yarattım. Onun ne malı ve ne de çocuğu vardır” Bu durumda ifade, o mel'ün kişi için tehdit ve korkutma olur. Yani bu mel'ün kişi, “Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz”? meâlindeki âyette ifade edildiği üzere herhangi bir mala ve yardımcıya sahip olmaksızın yaratıldığı o hale döndürülmekten nasıl olur da korkmaz!

Müddessir 74:12

Kendisine geniş bir servet. Âyette yer alan “mâlen memdüden” tabirine “bitip tükenmez, aksine arkasından takviye gelen mal” mânası verilmiştir. Mücâhid'in söz konusu malın miktarını “bin dinar” olarak açıkladığı nakledilir”, Süddi ise “mâlen memdüden” on üç bin idi demiştir”. Yüce Allah bu cümle ile o kişiye Tâif”te yılda iki kez ürün veren tarla bahşetmesini kastetmektedir denilmiştir. Fakat bizim kanaatimize göre “'memdüd mal” durmadan gelen ve arkası kesilmeyen demektir. Arkası kesilmeyen malı sayıp bitirmek mümkün değildir.

Müddessir 74:13

Ve gözü önünde duran oğullar verdiğim. Yani huzurunda duran ve kaybolup gitmeyen oğullar verdiğim. Bu âyette iki çeşit hikmet vardır. Birincisi; zikri geçen kişinin malı o derece çoğalmıştı ki mal elde etme ve kazanmakta çocuklarını oraya buraya gönderme ihtiyacı duymamıştı. Tam aksine mal, bol bol geliyordu ve mal edinme yollarına katlanmaya muhtaç olmamıştı. İkincisi; oğullardan istenen ve beklenen netice, onlara bakarak içinde bir sıcaklık duymak, kendilerinden yardım istemek ve ihtiyaç anında desteğine başvurmaktır. Âyetten anlaşıldığına göre o kişi emeline ulaşmış ve herkesin sahip olmayı arzu ettiği çok mala ve evlada kavuşmuştur.

Müddessir 74:14

Önüne nimetleri serdikçe serdiğim. Yani dünyada nimetleri önüne serdikçe serdiğim. “Temhid” kelimesinin “temkin”, yani imkân ve fırsat verme anlamına geldiği söylenmiştir.

Müddessir 74:15

Arkasından daha fazla vermemi bekleyen kişiyi! (Daha fazla vermek mi?) Asla! Bu kişinin beklentisinin şu ilâhi beyanda işaret edildiği gibi âhirette daha fazla vermeye yönelik olabilir: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!” Kâfirler, dünyada müminlerle aynı hayatı yaşayınca âhirette de -eğer gerçekse diyerek- aynı hayatı paylaşacaklarını zannediyorlardı. Burada sözü edilen mel'ün Velid, dünya nimeti nasıl önüne serilmişse âhiret nimetinin de kâfirlerin önüne aynı şekilde serileceğini zannetmişti, Cenâb-ı Hak, onların bu beklentilerini reddetmek için “asla!” ifadesini kullanmaktadır. Mânası bu olduğu takdirde âyet Resülullah'ın (a.s.) peygamberliğinin en büyük delillerinden birini teşkil eder. Çünkü Velid b. Muğire'nin âhirette hiçbir pay ve nasibinin olmayacağını haber vermektedir. Bir kimse, hayatını kâfir olarak noktalarsa âhirette nasipten mahrum kalır. Velid b. Muğire de Resül-i Ekrem'in haber verdiği gibi hayatını kâfir olarak sonlandırmıştır. Netice olarak Velid konusunda Resülullah (a.s.) gayba dair haber vermiş ve verdiği haber doğru çıkmış olup olay aynen dediği gibi gerçekleşmiştir. Böylece söz konusu haberi ona Allah Teâlâ'nın verdiği ortaya çıkmış oldu. Velid b. Muğire'nin daha fazla verilme beklentisinin dünyada olması da mümkündür. Allah Teâlâ da “asla!” diyerek bu beklentiye de son vermiştir. Rivayete göre bu âyetin inmesinden sonra Velid b. Muğirenin malı eksilmeye başlamış ve bu kayıp, Cenâb-ı Hak kendisini helâk edinceye kadar sürüp gitmiş ve malı hiç artmamıştır. Bu durumda da âyette birinci ihtimalde olduğu gibi yine Resülullah'ın (a.s.) risâletinin ispatı söz konusudur. Çünkü o bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir. Âyetin bu ifadesi, Resül-i Eкгeтe sabır desteği vermektedir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisine olan nimetlerini çoğaltmıştır. Öte yandan söz konusu mel'ün Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği nimetler ve lütuflar çok olduğu halde O'nun (âyetlerine) karşı direnmiş, emirlerine itaat etmemiştir. [Yйce Allah Resül-i Ekreme şöyle demiş olmaktadır: Peki sen böyle bir kimseden Rabb'ine karşı olan davranışından başka bir hareketi nasıl olur da beklersin! [ ]Bu cümlede Resülullah'ı (a.s.) sabra davet eden bir özellik vardır. “İnat”, gerçeğin ortaya çıktığını bilerek ona muhalif olmaktır. Bu durumda Çünkü o bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir meâlindeki beyan, Velid'in bilgi sahibi olup, her şeyden baştan sona kadar haberdar olduğu halde Allah Teâlâ'nın âyetlerine karşı direndiği, Resülullah'ın (a.s.) emrine muhalif davrandığı ve böbürlendiği haber verilmiş olmaktadır. Mükâbir, aklını üstün tutmaya çalışan ve aklının tespit ettiği gerçeklere fiilleri ve sözleri ile direnip muhalefet eden kişidir. [Allah Teâlâ Kul İçin Aslah Olanı Yapmaz] Arkasından daha fazla vermemi bekleyen kişiyi! (Daha fazla vermek mi?) Asla! cümlesi, “Allah Teâlâ, kulları için ancak en yararlı olanı yapar” diyenlerin görüşlerini çürütmektedir. Çünkü daha fazla vermemi meâlindeki beyanda ifade edilen “daha fazla'nın, kişinin beklediği ve onun için en yararlı (aslah) olan mânasına uzak bir ihtimal değildir. Allah Teâlâ'nın onlara daha fazla vermek için şart koşması ve asla demesi, Velid'in daha fazla beklentisini keser. Böylece Cenâb-ı Hak, onu daha fazladan mahrum etmekle haksızlık yapmış olur. Allah Teâlâ, Resülullah'ın (a.s.) risâletinin alâmetini nasıl olur da size göre zulüm ve haksızlık olan bir açıdan yapar? Kişinin daha fazladan mahrum olması, kendisi için daha hayırlı ve daha iyi ise nasıl olur da mahrum bırakmayı peygamberliği için alâmet yapar? Ve size göre Allah Teâlânın onu mahrum bırakması gerekir. Abdullah b. Mesüd kırâati şöyledir: “Sümme yatmau en yezide”, yani arkasından daha fazla arttırmak isteyen kişiyi!

Müddessir 74:16

Arkasından daha fazla vermemi bekleyen kişiyi! (Daha fazla vermek mi?) Asla! Bu kişinin beklentisinin şu ilâhi beyanda işaret edildiği gibi âhirette daha fazla vermeye yönelik olabilir: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlar, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarınki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar? Hükümleri ne kadar yanlış!” Kâfirler, dünyada müminlerle aynı hayatı yaşayınca âhirette de -eğer gerçekse diyerek- aynı hayatı paylaşacaklarını zannediyorlardı. Burada sözü edilen mel'ün Velid, dünya nimeti nasıl önüne serilmişse âhiret nimetinin de kâfirlerin önüne aynı şekilde serileceğini zannetmişti, Cenâb-ı Hak, onların bu beklentilerini reddetmek için “asla!” ifadesini kullanmaktadır. Mânası bu olduğu takdirde âyet Resülullah'ın (a.s.) peygamberliğinin en büyük delillerinden birini teşkil eder. Çünkü Velid b. Muğire'nin âhirette hiçbir pay ve nasibinin olmayacağını haber vermektedir. Bir kimse, hayatını kâfir olarak noktalarsa âhirette nasipten mahrum kalır. Velid b. Muğire de Resül-i Ekrem'in haber verdiği gibi hayatını kâfir olarak sonlandırmıştır. Netice olarak Velid konusunda Resülullah (a.s.) gayba dair haber vermiş ve verdiği haber doğru çıkmış olup olay aynen dediği gibi gerçekleşmiştir. Böylece söz konusu haberi ona Allah Teâlâ'nın verdiği ortaya çıkmış oldu. Velid b. Muğire'nin daha fazla verilme beklentisinin dünyada olması da mümkündür. Allah Teâlâ da “asla!” diyerek bu beklentiye de son vermiştir. Rivayete göre bu âyetin inmesinden sonra Velid b. Muğirenin malı eksilmeye başlamış ve bu kayıp, Cenâb-ı Hak kendisini helâk edinceye kadar sürüp gitmiş ve malı hiç artmamıştır. Bu durumda da âyette birinci ihtimalde olduğu gibi yine Resülullah'ın (a.s.) risâletinin ispatı söz konusudur. Çünkü o bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir. Âyetin bu ifadesi, Resül-i Eкгeтe sabır desteği vermektedir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisine olan nimetlerini çoğaltmıştır. Öte yandan söz konusu mel'ün Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği nimetler ve lütuflar çok olduğu halde O'nun (âyetlerine) karşı direnmiş, emirlerine itaat etmemiştir. [Yйce Allah Resül-i Ekreme şöyle demiş olmaktadır: Peki sen böyle bir kimseden Rabb'ine karşı olan davranışından başka bir hareketi nasıl olur da beklersin! [ ]Bu cümlede Resülullah'ı (a.s.) sabra davet eden bir özellik vardır. “İnat”, gerçeğin ortaya çıktığını bilerek ona muhalif olmaktır. Bu durumda Çünkü o bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir meâlindeki beyan, Velid'in bilgi sahibi olup, her şeyden baştan sona kadar haberdar olduğu halde Allah Teâlâ'nın âyetlerine karşı direndiği, Resülullah'ın (a.s.) emrine muhalif davrandığı ve böbürlendiği haber verilmiş olmaktadır. Mükâbir, aklını üstün tutmaya çalışan ve aklının tespit ettiği gerçeklere fiilleri ve sözleri ile direnip muhalefet eden kişidir. [Allah Teâlâ Kul İçin Aslah Olanı Yapmaz] Arkasından daha fazla vermemi bekleyen kişiyi! (Daha fazla vermek mi?) Asla! cümlesi, “Allah Teâlâ, kulları için ancak en yararlı olanı yapar” diyenlerin görüşlerini çürütmektedir. Çünkü daha fazla vermemi meâlindeki beyanda ifade edilen “daha fazla'nın, kişinin beklediği ve onun için en yararlı (aslah) olan mânasına uzak bir ihtimal değildir. Allah Teâlâ'nın onlara daha fazla vermek için şart koşması ve asla demesi, Velid'in daha fazla beklentisini keser. Böylece Cenâb-ı Hak, onu daha fazladan mahrum etmekle haksızlık yapmış olur. Allah Teâlâ, Resülullah'ın (a.s.) risâletinin alâmetini nasıl olur da size göre zulüm ve haksızlık olan bir açıdan yapar? Kişinin daha fazladan mahrum olması, kendisi için daha hayırlı ve daha iyi ise nasıl olur da mahrum bırakmayı peygamberliği için alâmet yapar? Ve size göre Allah Teâlânın onu mahrum bırakması gerekir. Abdullah b. Mesüd kırâati şöyledir: “Sümme yatmau en yezide”, yani arkasından daha fazla arttırmak isteyen kişiyi!

Müddessir 74:17

Ben de onu sarp bir yokuşa süreceğim! Âyette sözü edilen “sa'üd” kelimesinin gerçek mânasında olması mümkündür. “Sa'üd” bazı müfessirlerin ifade ettikleri gibi üzerine tırmanmanın zor olduğu sarp yokuş demektir. Bu ifadenin gerçek mânada değil de temsili bir anlatım olması da mümkündür. Şöyle ki: “Sa'üd” dünya hayatında, kişinin üzerine tırmanmasının zor olduğu, “hebüt” ise, üzerinden aşağıya doğru inişin kolay olduğu şeylerdendir”. Eğer “sa'üd” buysa o zaman Velide âhirette dayanması zor ve ağır gelecek şeylerden birisi başına gelecek demektir. [Allah Teâlâ Kuldan Seçeceğini ve Yapacağını Bildiği Fiilleri Yapmasını İster] [ onu sekara (cehenneme) sokacağım”. Bu beyan hakkında Mütezile mezhebine şöyle bir soru yönelir: Burada Cenâb-ı Allah tarafından onu sekara sokacağı ve sarp bir yokuşa süreceği tehdidi vardır. Allah Teâlâ, haberini doğrulamayı ve vâdini yerine getirmeyi mi istemiştir, yoksa verdiği haberde onu yalancılıkla itham etmeyi ve vâdinde durmamayı mı istemiştir? Eğer ikincisini söylerseniz Allah'ın yalan söylediği ve vâdinde durmadığı ithamında bulunmuş olursunuz. Bu konumdaki bir varlık, sefihtir, cahildir ve ilâh olamaz. Eğer yukarıdaki soruya cevabınız “hayır” olur ve “Allah haberini doğrulamak ve vâdini yerine getirmek istemiştir” derseniz size “Allah vâdini onlar inkâra devam ettikleri halde mi yerine getirmek istemiştir yoksa inkârdan vazgeçince mi?” sorusunu sorarız. Eğer “Allah onları sekara (cehenneme) inkârı terketme karşılığında sokacaktır” iddiasında bulunursanız bu, Allah Teâlâ tarafından yapılmış bir haksızlık olur. Çünkü kulunu iradesinin hiçbir etkisinin bulunmadığı bir fiilden dolayı cehenneme sokuyor demek olur. Eğer Cenâb-ı Hakk'ın onları sekara (cehenneme) inkâr etmeye devam ettikleri ve inkâr aracı üzere kaldıkları takdirde sokacağını kabul ederseniz o zaman şöyle demeniz gerekir: Allah Teâlâ herkesin, seçeceğini ve yapacağını bildiği fiili yapmasını ister. Mütezile'ye denir ki: Cenâb-ı Hak Kitab'ında “acizlikten münezzeh olduŞu için bir dayanağa da ihtiyacı olmayan Allaha hamdederim”” diyor. Mesele sizin iddia ettiğiniz gibi olsaydı, yani Allah Teâlâ, her kâfirin müslüman olmasını ve kendisine inanmasını istiyor, kâfir de onu inkâr etmeyi ve kendisine düşman olmayı istiyor olsa Allah Teâlâ, aciz olduğu için bir dayanak istiyor demek olur. Çünkü O, kâfir kendisine düşman olmayı tercih ettiği halde onunla dost olmak istiyor demek olur. Allah, zâlimlerin yaptıkları nitelemelerden münezzehtir ve çok çok yücedir. Bu kelimeyi türetmelerinin sebebi, yukarı tırmanırken irtifa kat etmenin, aşağı doğru inişten daha meşakkatli olmasındandır. Bazıları ise âyetteki “sa'üden” kelimesini “azap meşakkati” olarak anlamışlardır. Başka bazıları ise “O bir tek kordan oluşmuş cehennemde bir dağın adıdır. Kâfir, bu dağı tırmanmakla yükümlü tutulur ve ona demirden topuzlarla vurulur. Kâfir bu ateşe her ayak bastığında bacağı baldırının alt tarafına kadar erir, sonra ayağı sağlam olarak tekrar yerine gelir” demişlerdir (bk. İbn Manzür, Lisánü']- Arab, “aa”

Müddessir 74:18

Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Resülullah'ın (a.s.) firavunları, hakka inatla karşı koyacaklarına ve insanları Allah yolundan çevireceklerine ve O'nun nurunu söndüreceklerine inandılar. Sonra kendileri yalancılık ve cehalet töhmeti altında kalmayacak şekilde Resül-i Ekreme (a.s.) yakıştırmada bulunmakta görüş birliği yapmak istediler, Rivayete göre Velid arkadaşlarını toplamış ve şöyle demiştir: “Şu günler hac günleri. İnsanlar size bu kişi hakkında soru soracaklar. Ne diyeceksiniz?” diye sormuş, içlerinden biri “Şair olduğunu söyleriz” demiş. Velid, “Onlar şiir dinlemiş adamlardır. Onun sözü şiir gibi değildir” demiş. Bir diğeri “Kâhindir deriz” cevabını verince Velid buna “Kâhinler Araplarca bilinen kimselerdir. Onun sözünü dinleyince kâhin olmadığını anlarlar ve sizi yalancılıkla suçlarlar” cevabını vermiş. Bir başkası “Yalancıdır deriz” ifadesini kullanmış. Velid “Biz onu denedik. Asla yalanını görmedik” demiş. Orada bulunanlardan bir diğeri “Mecnundur deriz” diye teklifte bulunmuş. Velid buna karşı “Ona baktıkları zaman mecnun olmadığını anlarlar” demiş. Ne yapacaklarını bilemez halde iken Velid kendi kendine düşünüp taşınmış ve ölçüp biçtikten sonra da “Bu olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir”, “Onun getirdiği başkasından naklettiği, yani rivayet ettiği sihirden başka bir şey değildir” demiş. Böylece Resül-i Ekreme (a.s.) büyücü ismini vermekte ittifak emişler ve devamla “Sihirbaz, iki kişinin arasını açıyor. O ise babalarla evlatların ve yakın akrabaların arasını açıyor” demişlerdir. Bu iftirayı insanları Allah yolundan çevirmek ve hile ile Allah'ın nurunu söndürmek umuduyla ona atmışlardır. Yaptıkları bu anlaşma, Allah Teâlâ'nın “Bunun gibi biz, her ülkede suçlu ve günahkârların elebaşılarına, orada entrika peşinde koşma imkânı vermişizdir. Ama onlar farkında olmadan yalnız kendilerini aldatırlar”? meâlindeki âyette belirtilen hususa benzer. Onların kendilerini aldatmalarının hangi açıdan olduğuna dair birkaç türlü açıklama yapılmıştır: Birincisi, yaptıkları hilenin kendi başlarına dönmesi. Allah Teâlâ, Resülullah'a (a.s.) yaptıkları kötü muameleyi açığa çıkarmış ve bunu kıyâmete kadar okunacak âyet yapmıştır. Bu durumda yalanları ortaya çıkmış, aralıksız okunan lânetle birlikte insanların çağrışacağı güne kadar utanıp arlanacak bir halde kalmışlardır. İkincisi, toplumun önde gelenleri herhangi bir mekânda belli bir tedbir almak için bir araya geldikleri zaman orta tabaka onlarla irtibata geçer, küçükleri de aralarına karışır. Ve böylece tümü nasıl bir tedbir aldıklarını öğrenir ve ittifak meydana gelir. Onların tedbirlerinden haberdar olunca da bu bilgi her tarafa yayılır. Ve böylece insanlar, onların yalanlarını ve düzenbazlıklarını öğrenir. Ve tam o esnada Resül-i Ekrem'in (a.s.) hali hakkındaki bilgisizlikleri de ortaya çıkar. [ ] Yalanlari halk arasında yaygın hale gelir ve tam da kendilerinden cehalet töhmetini atmayı istedikleri noktadan zuhur eder. Ve böylece insanların nazarında yalancı oldukları kesinleşir. Kimse onların sözlerine dönüp bakmaz ve Resülullah'ın (a.s.) durumuna dair söylediklerine iltifat etmez. Çünkü O'nun durumu hakkında bilgisizlikleri ortaya çıkmış olacaktır. Bu da insanları Allah yolundan çevirmeye değil İslâm'a teşvik ve davete sebep olur. Netice olarak yaptıkları hile kendilerine dönmüş olur. O, düşündü taşındı demek, kesinleştireceği konu üzerinde düşündü demektir. Ya da kendi aralarında atacakları sözler üzerinde, Resülullah'a (a.s.) atacakları iftiranın hangisinin daha uygun olacağı ve nispet edileceği hakkında düşündü. Ölçtü biçti cümlesi de aynı şekilde yorumlanır. Kahrolası, ne biçim ölçtü biçti! Âyette geçen fiilinin “lu'ine” mânasında olduğu söylenmiştir. Lânet etmek, Allah Teâlâ'nın rahmetinden uzaklaştırmak demektir. Söz konusu uzaklaştırma ise ortaya çıkmıştır. Çünkü Velidin malının arkası dünyada kesilmiş ve yanında birikmiş olanlar da Cenâb-ı Hak onu helâk edip ebediyen kalmak üzere cehennem ateşine sevkedinceye kadar azalmaya devam etmiştir. Ne biçim ölçtü biçti cümlesi, Resül-i Ekreme büyücü ismini verme kararından nasıl oldu da haya etmedi anlamındadır. Onun bu ismi verirken yalancı olduğu mâlum olmuştur. Yahut âyetin mânası şöyledir: “Resülullah'ın (a.s.) hak bir peygamber oldugunu bile bile Allaha karşı nasıl cüret etti, âyetlerine karşı nasıl direndi, buna nasıl cüret etti ve Allah'ın intikamından nasıl korkmadı!” Sonra kahrolası ne biçim ölçtü biçti! Cenâb-ı Hak ona iki kez lânet etmektedir. Bu lânetin etkisi onun üzerinde hem dünyada ve hem de âhirette ortaya çıkmıştır. Zira Allah Teâlâ, yalanını insanlara bildirmek süretiyle onu rezil ve rüsvay etmiştir. Dolayısıyla bu leke ebediyetin sonuna kadar üzerinde kal-

Müddessir 74:19

mıştır. [ ] Allah Teâlâ onu rahmetinden uzaklaştırmıştır. Çünkü (bir yandan) elindeki malı azalmaya başlamış (diğer taraftan) malının arkası kesilmiştir. Bunlar, dünyada lânete uğramanın belirtisidir. Cenâb-ı Hak, onu cehenneme (sekar) sokacağı ve sarp bir yokuşa süreceği tehdidinde bulunmuştur. Bu da âhirette rezil rüsvay olacağı ve lânete uğrayacağı anlamına gelir. Bu iki lânetten biri dünyada ortaya çıktı, ikincisi de âhirette ona yetişecektir.

Müddessir 74:20

mıştır. [ ] Allah Teâlâ onu rahmetinden uzaklaştırmıştır. Çünkü (bir yandan) elindeki malı azalmaya başlamış (diğer taraftan) malının arkası kesilmiştir. Bunlar, dünyada lânete uğramanın belirtisidir. Cenâb-ı Hak, onu cehenneme (sekar) sokacağı ve sarp bir yokuşa süreceği tehdidinde bulunmuştur. Bu da âhirette rezil rüsvay olacağı ve lânete uğrayacağı anlamına gelir. Bu iki lânetten biri dünyada ortaya çıktı, ikincisi de âhirette ona yetişecektir.

Müddessir 74:21

Sonra baktı. Kavminin kendi aralarında söyledikleri sözlere bakmış olması mümkündür.

Müddessir 74:22

22. “Sonra kaşlarını çattı, suratını asti? Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Bu kişiyi kaşlarını çatmaya ve suratını asmaya sevkeden şey, kendisine söyledikleri farklı görüşler olabilir. O da ihtilafları yalancılıklarını ortaya çıkardığı için onlara kaşlarını çatmış olabilir. Yahut Resülullah hakkında kapıldığı şiddetli öfke olabilir. Bu öfke onu öyle kederlendirmiş ve üzmüştür ki etkisi yüzüne vurmuş ve bu yüzden kaşlarını çatıp suratını asmıştır. 23. “En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi.” En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi. Âyette sözü edilen kişinin bir tedbir almak için bir araya gelen o topluluğa sırtını dönüp gitmesi ve onlara karşı kibir yapması veya Allah Teâlâ'ya itaat etmeye sırtını dönmesi, O'nun resülüne yüz çevirmesi ve davetine icabet etmemesi nedeniyle kibrine yenik düşmesi mümkündür.

Müddessir 74:23

22. “Sonra kaşlarını çattı, suratını asti? Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. Bu kişiyi kaşlarını çatmaya ve suratını asmaya sevkeden şey, kendisine söyledikleri farklı görüşler olabilir. O da ihtilafları yalancılıklarını ortaya çıkardığı için onlara kaşlarını çatmış olabilir. Yahut Resülullah hakkında kapıldığı şiddetli öfke olabilir. Bu öfke onu öyle kederlendirmiş ve üzmüştür ki etkisi yüzüne vurmuş ve bu yüzden kaşlarını çatıp suratını asmıştır. 23. “En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi.” En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi. Âyette sözü edilen kişinin bir tedbir almak için bir araya gelen o topluluğa sırtını dönüp gitmesi ve onlara karşı kibir yapması veya Allah Teâlâ'ya itaat etmeye sırtını dönmesi, O'nun resülüne yüz çevirmesi ve davetine icabet etmemesi nedeniyle kibrine yenik düşmesi mümkündür.

Müddessir 74:24

24. “Bu” dedi, ‘Olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir.” “Bu” dedi, Olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir. Yani Muhammed'in getirdiği bu kitap eskilerden nakledilen sihir hareketlerindendir. Yahut da Muhammed'in Allah katından getirdiğini haber verdiği bu kitap, ondan önce geçenlerden nakledilmiş sihirdir. Fakat o bu sözü, o kitabın sihir olmadığını bile bile söylemiştir. ISİMuhammed'in getirdiği vahiyler onların dedikleri gibi sihir olsaydı sözünün doğruluğu ve risâletinin ispatına dair delil olmaktan yine çıkmazdı. Çünkü düşünce ve derin tefekkür yoluyla bir sözün sihir olup olmadığını bilmeye imkân yoktur. Bunun yolu ancak birisinden duyma ve başkasından almaktır. Onlarsa Resülullahın (a.s.) kimseden bir şey almadığını ve bu bilgilerden haberdar olan kimselerin yanlarına gidip gelmediğini biliyorlar. Netice olarak Resül-i Ekremin bu bilgileri herhangi bir kimseden değil, Allah Teâlâdan aldığına dair kesin kanaate vardılar. Netice olarak ona yakıştırdıkları “eskilerden naklettiği” iftirası peygamberliğinin en büyük delillerinden birisi haline gelir. Fakat Cenâb-ı Hak, Resül-i Ekrem'i (a.s.) sihir pisliğine bulaştırmamış, münezzeh kılmış ve bu fiile karşı düşman kesilmesini emretmiştir. Hatta Resül-i Ekrem (a.s.) “Sihir yapan bütün kadın ve erkekleri öldürünüz” “Sihir yapanın tövbesi kılıç darbesidir” demiştir”. Öte yandan sihirbaz, insanların arasını açar. Arayı açma büyüsünü, sebebi farkedilmeyecek bir şekilde yapar. Resülullah'ın (a.s.) ayırması ise (sihirbazların aksine gizli değil) açıktı. Çünkü o, kendilerine deliller getiriyordu. Bu delillere tamamen odaklanan kişi, Resül-i Ekrem'in (a.s.) iddia ettiği risâlet konusunda kendisini tasdik ediyor, ona iman ediyordu. Ama bunlar üzerinde düşünmeyi bir yana bırakıp adalet ve insaf dairesinden çıkan kişi ise ona imanı terkediyordu. Netice olarak Resül-i Ekrem'in (a.s.) kişileri çevresinden ayırmasının sihir yoluyla yapılan ayırma gibi olduğu (iddiası) geçerliliğini yetirmiş oldu. Sebebine gelince; onların her biri Resül-i Ekrem'in getirdiği vahiyler üzerinde düşünseler ve ona odaklansalar yapacakları bu hareket, onları kendisine imana ve risâletini tasdike sevkeder. Netice olarak Muhammed'in (a.s.) getirdiği vahiyler, sevenleri birbirinden ayırma sebebi değil, bir araya gelme ve ülfet vasıtasıdır. Öte yandan sihirbazın sihirden hedefi [ ]ve kastı, toplumda önde gelenler ve reisler nezdinde makam mertebe elde etmek ve dünyada maddi yönden bir rahatlık elde etmektir. Resül-i Ekrem'in (a.s.) getirdiği vahiylere mukabil reislerden herhangi bir makam istemiyordu, aksine onlara karşı geliyor ve muhalif olduğunu ortaya koyuyordu. İnsanları burada büyüklük taslamaya değil, dünya nimetlerine karşı züht içinde olmaya davet ediyordu. Dolayısıyla o, sihirbazların yaptıklarının tam zıddıni getirmişken nasıl olur da sihir yaptığı iddia edilir? AJI Jay iaol --- Dipnotlar: o Cündebiin nakline göre Resülullah (a.s.) “Sihir yapanın cezası kılıçla öldürülmektir” demiştir. Süfyan'ın nakline göre Amr Becâle'nin şöyle dediğini anlatmıştır: “Ahnef b. Kays'ın amcası Cez' b. Muâviye'nin kâtipliğini yapıyordum. Hz. Ömer'in vefatından bir sene önce bize “Sihir yapan herkesi öldürün” şeklinde bir mektubu geldi. Haberi nakleden Süfyan “Bütün kadın sihirbazları” ifadesini de kullandı. Mecüsilerden kan akrabası olduğu halde evli olanlar birbirlerinden ayrıldılar ve onlara yemeğe başlarken fısıltı ile söyledikleri sözü söyleme yasağı getirildi. Ve biz üç sihirbaz öldürdük (Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, 1, 190). Muhammed b. Abdurrahman b. Sa'd b. Zürâre “Efendimizin (a.s.) eşi Hafsa'nın kendisine sihir yapan bir câriyeyi öldürdüğünü duyduğunu nakletmiştir. Hz. Hafsa bu câriyeyi ölümünün ardından geçerli olmak üzere âzat etmiş (müdebber yapmış), ancak emri üzerine öldürülmüştür”.

Müddessir 74:25

Bu, insan sözünden başka bir şey değildir. (Velid b. Muğire herhangi bir insanın Kur'ân'ın benzerini getirmekten aciz olmasından ötürü bunun bir beşer sözü olmadığını anladığından Cenâb-ı Hak onun hakkında “O bizim âyetlerimize karşı inatla direnmektedir”” diye buyurmuştur. Buradan anlaşılyor ki o bunların âyet olduğunu biliyor ve direniyor.

Müddessir 74:26

Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım. “Sekar” bir azap türüdür. Sekarın cehennemin beşinci tabakası olduğu da söylenmiştir. “Sekar”ın cehennemin kapılarından biri olduğu söylenmiştir. Âyetin mânası şöyledir: “Onu cehenneme sekar kapısından sokacağım”. En doğrusunu Allah bilir.

Müddessir 74:27

Bitirir ama yok olmaya da bırakmaz. Bu beyanın mânası şudur: Ona lezzet alacağı bir hayat bırakmadığı gibi helâk olup da rahata kavuşmasına da izin vermez. Bilakis o, sonsuza kadar helâk içinde kalır. Nitekim Allah Teâlâ bu hususu bir âyette meâlen şöyle açıklamıştır. “Kim Rabb'ine günahkâr haliyle varırsa, bilsin ki cehennem onu beklemektedir; orada ne ölür ne de düzgün yaşar””. Şu mânaya gelmesi de muhtemeldir: “Sekar, onda ne deri bırakır, ne et ve ne de kemik! Aksine cildini pişir, etini yer [ ] кeтiбiпi kırar ve onu bu hal üzere, yani kemiği kırık, eti yenilmiş ve derisi pişmiş halde bırakmaz. Aksine derisi, eti, kemiği tekrar eski haline getirilir ve onları ebediyete kadar yakar, ona bir rahatlık bırakmaz, müsaade etmez ki oradan kaçsın ve azabından kurtulsun. İnsanları kavurur. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde açıklanmıştır: Bir görüşe göre İevvâhatun li'l-beşer” deriyi yakıp kavuran demektir. “Beşer” kelimesi, “deri” demektir. Özellikle derinin kavrulması belirtilmiştir, çünkü insanın derisi gözüken kısmıdır. Dolayısıyla yakıp kavurmanın görülmesi, etkili olur, işte özellikle ateşin deriyi yakıp kavurması bu yüzden anılmıştır. İnsana “insan” denilmesi görebilen herkese görünür olmasından ötürüdür. Cinne “cin” denilmesi de kendi türünden olmayanlara gizli kalabilmesinden dolayıdır. Yukarıdaki âyet şu ilâhi beyana benzer: “Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe”. Bazıları ise “levvâha” kelimesine “insanlara gözüken” mânası vermiştir. Bu durumda âyet, “Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir” meâlindeki beyan ile “Ve görecek olana cehennem açık bir şekilde gösterilecektir” anlamındaki beyana benzer. Yani cehennem onlara

Müddessir 74:28

Bitirir ama yok olmaya da bırakmaz. Bu beyanın mânası şudur: Ona lezzet alacağı bir hayat bırakmadığı gibi helâk olup da rahata kavuşmasına da izin vermez. Bilakis o, sonsuza kadar helâk içinde kalır. Nitekim Allah Teâlâ bu hususu bir âyette meâlen şöyle açıklamıştır. “Kim Rabb'ine günahkâr haliyle varırsa, bilsin ki cehennem onu beklemektedir; orada ne ölür ne de düzgün yaşar””. Şu mânaya gelmesi de muhtemeldir: “Sekar, onda ne deri bırakır, ne et ve ne de kemik! Aksine cildini pişir, etini yer [ ] кeтiбiпi kırar ve onu bu hal üzere, yani kemiği kırık, eti yenilmiş ve derisi pişmiş halde bırakmaz. Aksine derisi, eti, kemiği tekrar eski haline getirilir ve onları ebediyete kadar yakar, ona bir rahatlık bırakmaz, müsaade etmez ki oradan kaçsın ve azabından kurtulsun. İnsanları kavurur. Bu ilâhi beyan birkaç şekilde açıklanmıştır: Bir görüşe göre İevvâhatun li'l-beşer” deriyi yakıp kavuran demektir. “Beşer” kelimesi, “deri” demektir. Özellikle derinin kavrulması belirtilmiştir, çünkü insanın derisi gözüken kısmıdır. Dolayısıyla yakıp kavurmanın görülmesi, etkili olur, işte özellikle ateşin deriyi yakıp kavurması bu yüzden anılmıştır. İnsana “insan” denilmesi görebilen herkese görünür olmasından ötürüdür. Cinne “cin” denilmesi de kendi türünden olmayanlara gizli kalabilmesinden dolayıdır. Yukarıdaki âyet şu ilâhi beyana benzer: “Onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe”. Bazıları ise “levvâha” kelimesine “insanlara gözüken” mânası vermiştir. Bu durumda âyet, “Cehennem de küfre sapmış olanlara açıkça gösterilir” meâlindeki beyan ile “Ve görecek olana cehennem açık bir şekilde gösterilecektir” anlamındaki beyana benzer. Yani cehennem onlara

Müddessir 74:29

görünecek ve karşılarında belirecek, ona bakacaklar ve azabın başlarına geleceğini kesin olarak anlayacaklardır. “Levvâhatun” kelimesinin bu mânaya gelmesi muhtemeldir. Çünkü cehennem ateşi onların derilerini ve etlerini yakıp yok edecek ve kemikleri ortaya çıkacak ve gözükecektir. (Çünkü Allah Teâlâ, kemikleri yaratmış ve onları etle kaplamış, eti de elbise gibi deri ile örtmüştür. Cehennem ateşi kâfirin derisini yakacak ve etini yakıp yok edecektir. Bunun sonucunda kemiği ortaya çıkacak ve görülür hale gelecektir.) Sonra sonsuza kadar derileri ve etleri başka deri ve etlerle değiştirilecektir. Onların durumları bu şekilde devam edip gidecektir.

Müddessir 74:30

[Cehennemin On Dokuz Görevlisi] Orada on dokuz görevli vardır. İbn Abbâs'ın “Bu on dokuz görevlinin cehennemin bekçileri olduklarını ve her birinin yanında sayısız yardımcıları olduğunu söylediği rivayet edilmiştir", Söz konusu görevlilerden altısının kâfirleri sürükleyerek, altısının önlerine katarak cehenneme götürecekleri, altısının demir ve ateşten sopalarla yüzlerine vuracakları, en sonuncusun ise en büyük bekçi olan Mâlik olduğu ve kendisine emredileni diğer görevlilere emredeceği nakledilmiştir”. Cehennemde on dokuz tabaka olması ve her tabakanın bir meleğin emrine verilmesi de muhtemeldir. Bunun sebebi, cehennemin belli bir kapasitesi ve sınırının olmasındandır. Çünkü yüce Allah, cehennemi hem insanlar ve hem de cinlerle dolduracağını vâdetmiştir". Cehennem belli bir kapasite ile sınırlı olmasaydı bahsedilen miktarla dolması mümkün olmazdı. Kâfirin orada on dokuz çeşit azap görmesi de ihtimal dâhilindedir. Söz konusu meleklerden her birinin belli bir azap için görevlendirilmiş olması mümkündür. İşin aslı şudur: Allah Teâlâ, hikmet sahibidir, her bir fiilinde ilginç bir hikmet olduğunu bildirmektedir. Fakat her hikmet, akılla anlaşılamaz ve düşünerek bilgisine ulaşılamaz. Suya bakılınca bu gerçek daha iyi anlaşılır. Cenâb-ı Hak suya öyle bir özellik vermiştir ki her canlı onunla hayat bulur. Bir kimse sudaki bu her canlıya hayat vermeye uygun olan özelliği bulup çıkarmak için kendini zorlasa bunu başaramaz. Yüce Allah, yiyecek maddelerine besleme ve büyütme özelliği vermiştir. Bir kimse yemeklerdeki besleme ve büyütme özelliğini anlamaya kalkışsa bunu yapamaz. Aynı şekilde sözü edilen azap meleklerinin sayısına yönelik bir hikmet koymuştur. Fakat bizler, akılla ve kafa yormayla o hikmeti bulamayız. [Bâtıniler'e Cevap] Bâtıniyye mezhebi, âlemin terkibini ifade eden sayıların ruhaniyet âlemine ait sayıları tanıttığını iddia etmiştir. Onlara şöyle cevap verilir: Ruhaniyet âlemindeki sayıları, maddi âleme tahsis edilmiş sayıları kavramaya delil kılmak yerine, âlemin terkibini ifade eden sayıları, ruhaniyet âlemine tahsis edilmiş sayıları öğrenmeye daha uygun kabul eden kimdir? Sonra ruhaniyette belirlenmiş olan sayıların hangi vasıftan dolayı belirlendiği ve içlerinde hangi hikmetin bulunduğu onlara sorulur. Bundan sonra verecekleri cevap acizlik ve cehaletlerini itiraftan başka bir şey değildir. O zaman daha baştan cehaletlerini itiraf etsinler ve acizliklerini yansıtan gerçeği ortaya çıkaran düşünceleri bulup çıkarmaya çalışmasınlar. En doğrusunu Allah bilir. [Allah Teâlâ'nın Fiilleri Hikmet Dışına Çıkmaz] Bize göre işin esası şudur: Belirttiğimiz gibi Ehl-i tevhit, Allah Teâlâ'nın hikmet sahibi olduğuna ve O'nun fiilinin dünyada hikmet dairesinden dışarı çıkmasının mümkün olmadığına inanırlar. Çünkü dünyada insanı hikmet dairesinden çıkmaya sevkeden şu üç şeyden biridir: Cehalet, acizlik ve ihtiyaç. Cenâb-ı Hak ise âlimdir ve cahil değildir, güçlüdür ve vâdettiğini yapmaktan acizliğe düşmez ve zengindir muhtaç olmaz. Dolayısıyla hikmet çizgisinin dışına çıkmanın vâki olduğu sebepler O'nun açısından mevcut değildir. Netice olarak O'nun fiilinin hikmet sınırından dışarı çıkması mümkün değildir. Aynı şekilde kâfirlerle hevâ ve hevesine kapılanlar da O'nun hikmet sahibi olduğunu ve fiilinin hikmet sınırından dışarı çıkmasının mümkün olmadığını itiraf etmişlerdir. Fakat onlar, hikmeti akıllarıyla bilemeyince ve kafa yorarak bulamayınca o fiilde hikmet olmadığını zannetmişlerdir. Ve bunun Allah Teâlâ'ya izafe edilmesini inkâr etmişlerdir. Dehriler ölümden sonra dirilmeyi inkâr ettikleri gibi yaratıcıyı (Allah'ı) da inkâr etmişlerdir. Bunun sebebi, dünyada zâhiren abes şeklinde birtakım şeyler görmeleridir. Hikmet fiili abes şeklinde tahakkuk etmez. Bu nedenle eşyanın bir yaratıcısının bulunduğunu inkâr etmişlerdir. [ ]Bir kimse [bir bina] yapsa, sonra onu yıksa ve önceki haline uygun olarak yeniden yapsa bu kimse hikmet sahibi bir kişi olmaz. Aksine cahil ve sefih olur. Dehriler ölümden sonra dirilmeyi bu bina yapma işine benzetmişler ve dirilmenin abes bir fil olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü kulu dirilmekte onun ölüm öncesi haline iadesinden başka bir şey yoktur. Seneviyye'yi iki ilâhın var olduğunu söylemeye iten sebep, işte bu düşüncedir. Zira onlar, dünyada hem hayır hem şer, hem salah hem fesat, hem karanlık ve hem de ışık görmüşlerdir. Karanlık ve ışığın cevherinin aynı olması mümkün değildir. Yine hikmet sahibi birinin fiili birbirinden farklı ve birbiriyle çelişik olamaz (demişler) ve buradan hareketle kötülüğün ve hayrın yaratıcısının farklı olduğu sonucuna varmışlardır. İşte Mütezile mezhebi, bu yüzden kulların fiillerinin Allah tarafından yaratılmış olmasını inkâr etmişlerdir. Çünkü fiil, bazan hayır bazan da şer, bazan uygun ve bazan da uygunsuz olur. Kötülüğün Allah'a nispet edilmesi caiz olmadığı gibi, uygun almayan bir fiilin de O'na nispet edilmesi caiz değildir. Bundan dolayı kulların fiillerini Allah Teâlâ'nın yaratması olduğunu inkâr etmişlerdir. Ehl-i tevhit ise O'ndan gelen her şeyin bilgisini ve hikmetini akıllarıyla kavrayamasalar bile işi Allah'a havale etmişlerdir. Bunun sebebi, kendi akıllarıyla kavrama ve bilgileriyle vakıf olma kapasitelerinin dışına çıkan bazı şeyler görmüş olmalarıdır. Nitekim daha önce sudan söz etmiş ve yüce Allah'ın ona nesnelere hayat veren bir özellik verdiğini söylemiştik. Kullar, akılları ve düşünceleriyle bu özelliği kavramak isteseler bunu başaramazlar. Bu durum, yemekte ve içecek şeylerde de mevcuttur, Öte yandan özelliği bilinmiyor diye suları ve diğer yiyecek ve içecekleri inkâr etmek gerekmez. Bu nedenle yüce Allahın sözünü ettiği meleklerin sayılarını inkâr etmek gerekmediği gibi, ölümden sonra dirilmeyi ve hikmetine akıllarıyla vâkıf olamadıkları her şeyi inkâr etmeleri de gerekmez. En doğrusunu Allah bilir.

Müddessir 74:31

31. “Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkâr edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık ki böylelikle kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, inananların imanı artsın; kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar da, Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?” desinler. İşte Allah böylece dilediğini sapkınlıkta bırakır, dilediğine de doğru yolu gösterir. Rabb'inin ordularını kendisinden başkası bilmez. İşte bu, insanlık için sadece bir öğüttür” Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir. Burada şöyle bir soru akla takılabilir: Cenâb-ı Hak, cehenneme meleklerden başkasını koymadıysa orada ne insan ve ne de cin vardır. O zaman yüce Allah nasıl oluyor da “Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım” buyuruyor. Bu sorunun cevabı şudur: “Biz, cehenneme meleklerden başkasını koymadık” ifadesinin mânası, “Cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri göndermişizdir, cehennemlikler bu meleklerle azap göreceklerdir” demektir, yoksa “Cehennem ateşi meleklere dokunacak ve bununla azap göreceklerdir” demek değildir. Bu durum bize bir kimse namazda “ulâike ashâbu'l-cenneh” (41 SESİ asi), yani Onlar da cennetliklerdir”. şeklinde okuyacak yerde “ulâike ashâbu'n-nâr” (a SESİ dsi), yani Onlar cehennemliklerdir"! şeklinde okusa namazının bozulmayacağını gösterir. Çünkü “cennetlikler'e “cehennemlikler” denilmesi, onlara azap edilmesini gerektirmez. Tıpkı “Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir” meâlindeki beyanın meleklere azap verilmesini gerektirmediği ve onların azabı hak ettikleri anlamına gelmediği gibi. En doğrusunu Allah bilir. En doğrusunu Allah bilir ya, âyette özellikle cehennemin işlerine bakmakla görevlendirilen meleklerin belirtilmesinin sebepleri şöyledir: Onlar Allah için kızar ve gazap ederler, kendilerine buyurduklarına karşı gelmezler ve kendilerine emredileni yerine getirirler”, kimseye meyletmezler ve - Allah'a karşı mâsiyet işlediği ve emrine karşı geldiği için azap görenin azabına şahit oldukları haldemerhamet etmezler. Onlar insan ve cin karakterinde değillerdir. Kalpleri rahmeti hak etmemiş olan birisine eğilim duyup da merhamet etmezler. Müfessirler, “Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir” meâlindeki beyanın, “Orada on dokuz görevli vardır” anlamındaki âyeti duydukları zaman “biz bu kadarcık sayının üstesinden geliriz, onlara galip gelir ve kendilerini cehennemden atarız” diyen kâfirlere cevap İğ olduğunu belirtmişlerdir. [ ] Allah Teâlâ da onların kendileri gibi insan olmadıklarını sadece melek olduklarını haber vermiştir. Meleklerin nitelikleri Hz. Peygamber'e nispet edilen haberlerde belirtilir: Meleklerin yaratılışlarının korkunçluğu, büyüklükleri, güçlerinin ve azap etmelerinin şiddeti nakledilir. Ateş alevinin ağızlarından çıktığı, bünyelerinin yanma ve elem duyma gibi bir özelliğinin olmamasının insan bünyesine benzememesinden kaynaklandığı anlatılır. Onların sayısını da inkâr edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık ki. Âyet metninde geçen “fitne” kelimesi iki anlamda kullanılabilir. Bazan “fitne” ile içinde şiddet olan belâ ve musibet, bazan da azap kastedilir. Fitne kelimesiyle azap kastedildiği zaman, Allah Teâlâ'nın belirttiği sayı onlara fitne, yani azap etmek mânasına gelir. Çünkü onlar, kâfirlere azap vermekle yükümlü kılınmışlardır. Âyet bu mânasıyla şu meâldeki beyana benzer. “O gün onlar ateşle sinanacaklar!” Yani azap edileceklerdir. Bu kelimeyle belâ ve musibet kastedildiği zaman, âyet birkaç mânaya gelir. Birincisi, onların sayılarını kâfirleri fitneye düşürmekten başka bir gaye için belirtmedik. Yani Allah Teâlâ âyetlerini inkâr edeceklerini bildiği kimselere bu sayıyı fitne sebebi yapmıştır. Çünkü yüce Allah'ta o kişinin fitneyi isteyenlerden olduğu bilgisi mevcuttur. Söz konusu sayı, Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerine doğru yolu öğrenmek için bakacaklarını bildiği kimselerin ise, sadece imanlarını ve tasdiklerini arttırır. Çünkü Allah Teâlânın kendilerini çeşitli belâ ve sıkıntılarla imtihan edeceğini öğrenmişler ve bunun bilgisini yüce Allah'a bırakmışlardır. Allah'ın görevli meleklerin sayılarını on dokuz yapması, kâfirlere karşı şiddet ifade eder. Çünkü bu onların inkârlarına sebep olur. Belâ ve musibete bu açıdan fitne denilmiştir. Onların sayısını da inkâr edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık. Âyette “Fitneten li'l-lezine keferü” cümlesi, “fitneten ale'l-lezine keferü”, yani onlara karşı fitne mânasınadır. Öte yandan söz konusu “fitne”nin “inkârın meydana gelmesine sebep olma” anlamında olması da mümkündür, Söz konusu küfür, sayıya iman eden bir topluluk içinde meydana gelebilir. Topluluğu oluşturan insanlar, cehennemde görevli meleklerin sayısını duyunca bu sayıda bir hikmet olmadığını iddia ederler. [ ]On dokuz sayısının, cehennemde görevli meleklerin (on dokuz değil de) yirmi veya on sekiz kabul edilmesinden daha evlâ olmadığını söyleyip bunu inkâr ederler. Bu durumda âyet, Hz. Müsânın şu beyanına benzer: “Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırırsın”1, Örnek âyette geçen “saptırma” da (daha önce) Sâmiri tarafından yapılmayan bir “saptırma” anlamınadır, yoksa daha önceden saptırma mevcuttu mânasında değildir. Bunların fitnelerinin, söz konusu sayıyı belirtmekle inkârlarını daha da arttırması anlamında olması da mümkündür. Çünkü onlar, hafife alma ve alay etme nazarıyla bu sayıya bakmışlar, yüceltmek ve önemsemek için bakmamışlardır. Böylece küfür ve inkârları daha da artmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Böylelikle kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, “İstikân”, yani kesin bilgi edinme ile “artma” aynı şeydir. Çünkü “kesin bilgi” edinmede imanın artması vardır. İmanın artmasında da “kesin bilgi edinme” mevcuttur. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Kendilerine kitap verilenler, kesin bilgi edinsinler ve inananların imanları artsın. Onların kesin bilgi edinmeleri, on dokuz sayısıyla kitaplarında belirtilen sayının aynı olduğunu görmeleri ve bunun kendilerini Kur'ân'ın Allah katından geldiğine dair kesin bilgiye ulaştırması açısındandır. “Kendilerine kitap verilenler” cümlesiyle iman etmeyen Ehl-i Kitab'ın kastedilmiş olması da mümkündür. Ehl-i Kitap, on dokuz sayısını kitaplarında belirtilen rakama uygun bulunca onun, bunu yüce Allahtan haber verdiğine dair kesin bilgi sahibi olurlar. Maksat şüphelerinin ortadan kalkmasıdır. Bu, Allah Teâlâ'nın iman etmelerini dilemiş olduğu kimseleri iman etme ve dilememiş olduklarına da delilin kendilerini bağlamasına daha çok sevketmesi hikmetine bağlıdır. En doğrusunu Allah bilir. [İmanın Artması] İnananların imanı ve daha önce yaptıkları toptan tasdikleri üzerine tasdikleri artsın. “Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir”! meâlindeki âyeti tefsir ederken ve imanın artmasından söz edilen her yerde Ebü Hanifeden şöyle bir açıklama rivayet edilmiştir. Burada “artma'nın mânası şöyledir: “Onların tasdikleri yapılan tefsir sayesinde toptan yaptıkları tasdik üzerine artmıştır” Çünkü onlar, Allah Teâlânın birliğini tasdik edip O'na iman edince yaratma ve emir vermenin tamamen O'na ait olduğunu ikrar etmiş oldular. [ ] Ayeїїe sözü edilen “yaratma”nın Allah Teâlâ'ya ait olduğunu ikrar etmekte, peygamberlere iman etmek ve Allah tarafından kendilerine indirilen bütün kitapları tasdik etmek anlamı mevcuttur. Netice olarak o kişinin imanı, işaret yoluyla bütün peygamberleri tasdik ettiği için inanarak imana dönüşür. O kişi Hz. Peygamber'e ve ona indirilen kitaba iman ettiği zaman mevcut olan tasdiki artmış olur. [İman ye Amellerde Artma Fazilet ve Kemal Açısındandır)] “Artma'”nın “sebat” ve “istikamet” diye yorumlanması da mümkündür. Çünkü imanın her vakit yenilenme özelliği vardır. Sebebine gelince; mümin her vakit inkârdan kaçınmakla yükümlüdür. İnkârdan kaçınınca zıddını yapıyor demek olur ki bu da imandır. Netice olarak imanın her vakit yenilenme özelliği olmuş olur. Durum bu olunca “artma'nın “sebat” ve “istikrar” mânasında olması isabetli olur. İman üzere devam etmeye “artma” denilebilir, “iman” ve “sebat” da denilebilir. Kur'ân'da bütün bunların caiz olduğuna dair ifadeler bulunmaktadır. Yüce Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allaha, peygamberine iman edin”. Yüce Allah onları iman ettikten sonra imana çağırmaktadır. Âyette çağırısı yapılan şey, bulundukları hal üzere sebat etmekten başka bir şey değildir. Bir başka âyetin meâli şöyledir: “Allah sağlam söze iman edenleri hem dünya hayatında hem de âhirette sağlam tutar”97. Âyette sözü edilen “sebat” imandır. Bir başka âyette ise bu husus meâlen şöyle beyan edilir: “İman edenlere sebat kazandırsın diye”. Yüce Allah müminlerin iman üzere devam etmelerini ve imanda istikamet üzere olmalarını “iman” olarak değerlendirmiştir. Cenâb-ı Hak başka âyetlerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır”, “İmanlarına iman katsınlar diye”. Cenâb-ı Hak, onlar hakkında “artma” “sebat” ve “iman” tabirlerini kullanmıştır. “Artma” her ne kadar amellere yönelik olsa da bize göre amelin bizâtihi kendisinde değil, fazilet ve kemal açısından artması mânasınadır. Çünkü bir şey, başkası sayesinde artmayı hak etmişse bu, fazilet ve kemal açısından olur. [§] Görmez misin ki Resülullah (a.s.) şöyle demiştir: “Benim şu mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç başka mescitlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır”. Bilindiği gibi Resül-i Ekrem üstünlüğü sayı bakımından kastetmemiştir. Çünkü kul, Mescid-i Nebevi'de başka yerde yapması gereken fiilin aynısını yapmaktadır. Dolayısıyla “artma” sayı bakımından değil de kemal ve fazilet açısından fazlalık mânasında olur. Resül-i Ekrem aynı şekilde bir başka hadisinde ise şöyle demiştir: “Cemaatle kılınan bir namaz, kişinin tek başına kıldığı namazdan yirmi beş kat daha faziletlidir”. Burada da Hz. Peygamber fazlalığı sayı bakımından değil, sadece fazilet ve kemal bakımından kastetmiştir. Salih amel kapsamında bulunan imandaki “artma'da aynı şekilde fazilet ve şeref açısındandır. Çünkü ameller, iman cinsinden değildir. Zira iman tasdik demektir. Tasdik de fiillerde mevcut değildir. Bundan da imandaki artmanın başka açıdan değil, belirttiğimiz şeref ve fazilet açısından olduğu anlaşılmaktadır. Kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar da, “Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?” desinler. Bu beyanla ilgili olarak Mütezile mezhebiyle aramızda ihtilaf vardır. Onlar, on dokuz sayısının meleklerin adedini belirttiğini, müslümanlar, Ehl-i Kitap, kâfirler ve kalplerinde hastalık bulunanların buna inanıp teslim olmaları için söz konusu sayının imtihan vesilesi yapıldığıni iddia etmişlerdir. Mütezile'ye göre bunlar, inkâr edenlerin inkâr etmeleri ve “Allah bu misaliyle ne demek istemiş olabilir” demeleri için belirtilmemiştir. Fakat inkârcılar, bu sözü söylemek için yaratıldıklarından dolayı değil böyle söyledikleri için söz konusu sayma fiili, yüce Allaha nispet edilmiştir. Bu durum şu ilâhi beyanda ifade edilen husus gibidir: “Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı”. Firavun ailesinin bebek Müsâyı “bulup alma” fiilleri, her ne kadar “düşman ve tasa sebebi” olması için değilse de düşman olması için onu almak Firavun ve karısına nispet edilmiştir. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz fırsatın sakın onlar için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Onlara verdiğimiz fırsat ancak günahlarını arttırmaya yarıyor”. Verilen fırsatın günahı arttırmak amacına yönelik olmadığı mâlumdur. Fakat onlar günahları arttırınca fırsat verme her ne kadar o amaca mâtuf olmasa da bu fiil O'na nispet edilmiştir. Dillerde dolaşan şu cümlede de aynı ifade tarzı geçer. Meleği vardır O'nun, seslenir her gün! Doğun bakalım ölesiniz diye, dikin binaları yıkılsın diye!“ Kimse yıkılsın diye bina yapmaz. Fakat bina “yıkılma amacı” ile yapılmış olmasa da akıbeti harap olduğu için “yıkılma” fiiline nispet edilmiştir. Aynı şekilde “Hırsız, eli kesilsin diye çaldı” denilir. Bilindiği üzere hırsız eli kesilsin diye çalmaz. Fakat yaptığı hırsızlık dolayısıyla elinin kesilmesi gerekli olup, bu yüzden eli kesilince el kesme fiili, çalma eylemi eli kestirme amacına mâtuf olmasa bile hırsızlığa nispet edilmiştir. Âyette belirtilen on dokuz sayısı da böyledir. O, bir açıdan söz edilmiştir, biz de sebebini orada anlattık. Fakat kâfirler bahsettiğimiz hareketleri yapınca yaratma bu yöne nispet edilmiştir, yoksa ilkin o yönde bir nispet olduğu için değil. Mütezile'nin bu yaklaşımına karşılık) biz de şöyle diyoruz: Eğer mesele Mütezile'nin iddia ettiği gibi olsaydı bu, Allah Teâlâ'nın Rab oluşunu ortadan kaldırırdı. Çünkü bir kimse bir amel işler de bununla meydana gelen sonuçtan başkasını hedeflemiş olursa, hikmet açısından bu durum onun olayların akıbetlerini bilmediğini ya da fiilinin abesle iştigal etmek olduğunu söylememizi gerektirir. Niteliği böyle olan bir varlığın ilâh olması uygun değildir, aksine o bilgisiz ve anlamsız iş yapan biridir. Belli bir amaçla bina yapan bir kimseye baktığımızda söylemek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Bu kişi yapmakta oldušu binanın (bitince) kendi amacına uygun olmayacağını biliyorsa şu uğraşısı abesle iştigal olur. Yaptığı bina kendi istediğinden başka bir bina olursa işin nereye varacağını bilmiyor demektir. Bu söylediğimiz sabit olunca şunu söyleriz: Allah Teâlâ yaptığından başka bir fiil yapmasını kâfirden istiyor olsaydı fiili hatalı veya abes bir fiil olarak gerçekleşirdi. Buradan ortaya çıkan sonuç, Cenâb-ı Hakk'ın her zümre için onların yapacaklarını bildiği eylemi dilediğidir. Yüce Allah kendi katından bir kişinin sapkınlığı (dalâlet) hidâyete tercih edeceğini bildiği zaman onun için dalâleti tercih eder. Buna karşılık onun hayrı tercih edeceğini bilince onun için bunu diler, bunu başarmasına yardımcı olur ve ona hidâyet eder. 261 “(Böyle de oldu.) Firavun ailesi onu bulup aldı. Ama sonunda o kendileri için bir düşman ve tasa sebebi olacaktı” meâlindeki beyana cevabımız şudur: Bu cümle, “Firavun ailesinin onu bulup alması kendilerine düşman ve tasa sebebi olsun diye değil, Allahın ilminde kendilerine bir düşman ve tasa sebebi olsun diye” mânasına gelir. Firavun ailesi onun kendilerine düşman ve tasa sebebi olacağını bilselerdi onu almazlardı, fakat akıbetin oraya varacağını bilmiyorlardı, bebeği kendisinden yararlanma umuduyla aldılar. Olayların akıbetlerinin yüce Allaha gizli kalması mümkün değildir ki O'nun fiili ilk başta bu akıbetten başka amaç taşısın. Mütezile'nin “Öleceksiniz diye doğun. Yıkılacaklar diye bina yapın” dizelerinden oluşan örneğe gelecek olursak; bu cümle, kişinin sıra sıra bina dikmeye aşırı hırs göstermemesi, aksine böyle bir hareketten kaçınması için öğüt ve davet amacıyla söylenir. Herhangi bir hususun Allah Teâlâ'ya gizli kalması mümkün değildir. O zaman olay, hatırlatma kabilinden belirtilmiş olur. Netice olarak Hz. Müsâ'nın Firavun ailesine düşman ve tasa sebebi olacağı gerçek mânada olur. En doğrusunu Allah bilir. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar da, Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?” desinler. Âyetin metninde geçen ve “misal” anlamına gelen “mesel” beyan mânasında kullanılır. “Ümessilü leke sürate kezâ” denilir ki bu cümle “şunun şeklini sana beyan ederim” mânasına gelir. İşte Allah böylece dilediğini sapkınlıkta bırakır, dilediğine de doğru yolu gösterir. Bu ilâhi beyan, Onların sayısını da inkâr edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık” cümlesinin tefsiridir. Yani Allah Teâlâ ilminde sapkınlığı seçecek olanı sapkınlıkta bırakır. O kişinin sapkınlığı seçmesi, Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerine alay etme ve hafife alma nazarıyla bakması demektir. Allah Teâlânın âyetlerine bakışı sözünü ettiğimiz gibi olan kimseyi yüce Allah sapkınlıkta bırakır ve bu yönde eğilimini arttırır. Cenâb-ı Hakk'ın âyetlerine hidâyete erme ve doğru yola girme nazarıyla bakıp, onları tâzim ederek ve yücelterek kabul eden kimseyi de muvaffak kılar, hidâyetini lütfeder. Bu beyan, şu âyette belirtilen hussu gibidir: “De ki: 'O, inananlar için bir rehber ve şifadır; inanmayanlara gelince onların kulaklarında bir sağırlık vardır, Kurân onlara kapalıdır”: Bu konuda başka âyetler de vardır. Başarıya ulaştıran sadece Allahtır. [Allah Teâlâ'nın Dilediğini Sapkınlıkta Bırakması] Mütezile, İşte Allah böylece dilediğini sapkınlıkta bırakır meâlindeki âyeti şöyle yorumlar: “Kul sapkınlığı tercih edince Allah ona sapkın ismini verir veya hakkında sapkınlıkla hüküm verir, yoksa Allah onu saptırmaz ve sapkın olmasını dilemez”. Onlara şöyle denilir: JAllah Teâlâ, kulun kendisine iman etmesini isteyince -size göre O'nun herkes hakkındaki iradesi zaten budur- o kişi hidâyet yolunu tutmak isterken kendisini “sapkın” diye isimlendirmesi ve hakkında sapkınlık hükmünü vermesi o kula zulüm etmesi ve yalan söylediğinin gerçekleşmesi demek olur. Allah Teâlâ, filleri itibariyle kendisine zalimlik isnat edilmesi ve yalancılık nispet edilmesinden münezzehtir ve yüEbü Bekir el-Esamm'a göre âyetin yorumu şöyledir: Yüce Allah bir yol belirlemiştir. Kim bu yolu tutarsa onu hidâyete götürür, kim o yoldan saparsa sapkınlığa gider. Yaratıklardan hiçbir kimseye böyle bir yol belirleme yeteneği verilmemiştir. Biz ise şöyle diyoruz: Âyetin yorumu Ebü Bekir'in iddia ettiği gibi olsa şöyle denilmesi gerekirdi: “İşte Allah böylece dilediği şeyi sapkınlıkta bırakır, dilediği şeye de doğru yolu gösterir” Allah Teâlâ “mâ yeşâu” değil de “men yeşdu” dediğine ve “men” kelimesinin de akıllı olmayan yol değil de akıllı kimseler anlamına geldiğine göre Ebü Bekir el-Esamm'ın söylediklerinin esas alınacak bir yorum olmadığı ortaya çıktı. Öte yandan aslolan şudur: İşte Allah böylece dilediğini sapkınlıkta bırakır, dilediğine de doğru yolu gösterir meâlindeki beyan, rubübiyet sıfatlarındandır. Bu beyanda, yüce Allah'ı dilediğini yapmakla övmeyi içermektedir. Allah Teâlâ, insanların geçmişte yaptıklarını ve ileride yapacaklarını bildiği fillerin vuku bulmasını dilemiş olmasaydı övgü özelliği düşer ve bu beyan rubübiyet sıfatları olmaktan çıkardı. Buradan Cenâb-ı Hakk'ın her zümrenin yapacağını bildiği fiilleri onların yapmasını dilediği ortaya çıkmış oldu. [Allah Teâlâ'nın Orduları] Rabb'inin ordularını kendisinden başkası bilmez. “Cünd” kelimesi, intikam almaya ve zafer kazanmaya vesile olan bir topluluğun adıdır. Rabb'inin ordularını kendisinden başkası bilmez meâlindeki âyetin cehennemde görevli meleklere yönelik olması da mümkündür. Allah Teâlâ'nın cehennem bekçileri olarak görevlendirdiği melekler, cehennemin orduları fazla olmadığı için az bir sayıda belirlenmiş değildir. Rabb'inin ordularını kendisinden başkası bilmez, yani onların kuvvetlerinin miktarını ve durumlarını Allah'tan başka kimse bilmez. Rabb'inin ordularını kendisinden başkası bilmez demek, bu orduların gücünü, şiddetini ve heybetini O'ndan başkası bilmez demektir. Sonra bu meleklerin kendilerini imtihan etme tarzında cehennemliklere azap vermekle görevlendirilmeleri de mümkündür. [ ]Nitekim meleklerin bir kısmı cennetliklere hediyeleri ve onurlandırıcı nimetleri iletmekle, bazıları dünyada ruhları çekip almakla ve başka bazıları yağmur yağdırmakla ve başka işlerle görevlendirilmişlerdir. Bu meleklerin cehennemlikler üzerinde görevlendirilmeleri onlara sevap ve ceza verme açısından da olabilir. Çünkü bu melekler, cehennemliklere azap vermekten ve Allah düşmanlarından intikam alma görevini yapmaktan mutlu olurlar, Kişi dünyada düşmanından intikam alınca bundan hoşlanıp mutlu olmaz mı? Rabb'inin ordularını kendisinden başkası bilmez meâlindeki beyanın “Rabb'inin ordularının ne kadar çok olduğunu kendisinden başkası bilmez” anlamına gelmesi de muhtemeldir. Bu beyanın “Ne için ordu hazırladığını ve ne sebeple intikam almaya hazır hale getirdiğini ondan başkası bilmez” mânasında olması da muhtemeldir. Çünkü yarattığı varlıkların arasından en zayıf bir varlığı düşmanlarından intikam almaya elverişli hale getirmeye kâdir olan O'dur. Nemrut zamanında sivrisineğin hikâyesi ve bunun dışında (ebâbil) kuşlarını fil ashaâbına gönderme, Lüt kavminin başına taş yağdırma vb. olaylar buna örnektir. Rabb'inin ordularını kendisinden başkası bilmez cümlesinin mânası şöyle olabilir: “Allah Teâlâ'nın düşmanlardan intikam almak için ordu olarak neyi seçeceğini kendisinden başka hiçbir kimse bilmez” Cenâb-ı Hakk'ın Firavun ve Nuh kavmi gibi bazı düşmanlarından onları suda boğmak süretiyle intikam aldığına bakıldığında bu gerçek anlaşılır. Yüce Allah onlardan bazılarını da rüzgârla helâk etmiştir ve rüzgârları onlara karşı ordu olarak kullanmıştır. Bazı düşmanlarını da yerin dibine batırmak süretiyle yok etmiştir. Bu bize Allah Teâlâ'nın intikam ve gazabının (kimlerin başına indiğini) gözetlememizi gerekli kılmaktadır. İşte bu, insanlık için sadece bir öğüttür meâlindeki âyetin sekara (cehennem) yönelik olması mümkündür. Sekar İnsanlık için bir öğüttür, yani cehennem, akıbetlerini hatırlatma vesilesi ve bir öğüttür. Âyette sözü edilen öğüdün meleklerin sayılarıyla ilgili olması da mümkündür. --- Dipnotlar: iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”. M “Dilediğini de doğru yola iletirsin” (el- A'râf, 7/155). Buhâri, “Ezân; 30; Müslim, “Mesâcid”, 42; Tirmizi, “Salât, 47. Bu dizeler, zayıf yollarla merfü ve mevkuf hadis olarak rivayet edilmiştir (bk. Aclüni, Keşfii'1-hafâ, 11, 140, 141). Resül- Ekrem şöyle buyurmuştur: “Göğün kapılarından birinde bir melek şöyle der: “Kim bugün borç verirse yarın bulur? Bir başka kapıda da bir başka melek şöyle der: Allahım! Verene ver yerine! Eli sıkının telef ver malına" Bir diğer melek de bir diğer kapıda şunları söyler: “Ey insanlar! Rabb'inize geliniz! Çünkü az ve kâfi olan, çok olup oyalayandan daha hayırlıdır: Bir başka melek de bir başka kapıda 'Ey âdemoğulları! Doğun bakalım, sonu toprak. Toplayın bakalım, sonu bırakmak! Dikin binaları, sonu harap!” (bk. Beyhaki, Şuabü'l-imân, XII, 232-233). © Zeyd b. Eslem'in yeryüzünde ilk zorbanın Nemrut olduğunu söylediği nakledilmiştir. Zeyd şöyle demiştir: İnsanlar dışarı çıkar ve yanında yiyecek maddesi olanlardan yiyecek bir şeyler toplarlarmış. Nemrut'un yanına birisi geldiği zaman ona “Rabb'iniz kim?” diye sorarmış. İnsanlar da “Sen” diye cevap verirlermiş. Derken bir gün Hz. İbrahim gelir ve Nemrut “Rabb'in kim?” diye sorar. Hz. İbrahim “Rabb'im hayat veren ve öldürendir” der. Nemrut “Ben de hayat verir ve öldürürüm” der. Hz. İbrahim “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir' der. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemez”. Bu olaydan sonra Nemrut Hz. İbrahim'i yiyecek bir şey vermeksizin geri çevirir. Zeyd anlatmasına şöyle devam eder: Hz. İbrahim, ailesinin yanına geri döner. Toprak rengi bir kum tepeceğinin yanına gelir. Ve “Şundan alayım aileme götüreyim. Yanlarına gittiğim zaman sevinirler” der. Zeyd şöyle devam eder: Ondan alır ve ailesinin yanina gelir. Eşyasını yere koyar. Sonra uyur. Karısı eşyasına doğru yönelir ve açar. Bir de ne görsün! O, görmüş olduğu en kaliteli bir yiyecektir. O yiyeceklerden kocasına yemek yapar ve eşinin önüne koyar. Ailesi hakkında bildiği yanlarında yiyecek bir şey olmadığıdır. Hz. İbrahim karısına “Bu sana nereden geldi?” diye sorar. Karısı “Senin getirdiğin yiyeceklerden” der. Hz. İbrahim kendisini Allah Teâlâ'nın rızıklandırmış olduğunu anlar. Sonra yüce Allah o zorbaya bir melek gönderir ve “Bana iman et. Mülkünü sana bırakayım” der. Nemrut “Benden başka Rab mi var?” der. Melek ikinci kere gelir ona aynı şeyleri söyler. Nemrut kabul etmez. Sonra üçüncü kez gelir. O yine kabul etmez. Bunun üzerine melek der ki: “Üç güne kadar taraftarlarını topla” Zeyd şöyle devam eder: Zorba Nemrut taraftarlarını toplar. Yüce Allah meleğe emreder ve üzerlerine doğru bir sivrisinek ordusuna yol verir. Sivrisineklerin çokluğundan doğan güneşi bile göremezler. Yüce Allah bu sivrisinekleri üzerlerine salar. Sinekler etlerini yerler, kanlarını içerler. Geriye kemikten başka bir şey kalmaz. Sinekler Nemrut ise ilişmezler. Yüce Allah onun üzerine bir sivrisinek gönderir ve burun deliğinden girer. Ve dört yüz sene boyunca onun başına çekiçle vurur. Ona en merhametli kişi, ellerini toplayıp başına vuran kişidir. Dört yüz sene zorbalık yapmıştı. Yüce Allah da ona iktidarı kadar tam dört yüz sene azap eder. Sonra Allah Teâlâ onu öldürür. Gökyüzüne doğru kule yapan budur. Yüce Allah onun yaptığı binaya temelinden gelir. Allah Teâlâ'nın “Ama Allah da onların evlerini temellerinden sökmüş” dediği kişi budur (bk. Abdürrezzâk es-Sanâni, Tefsir, I, 366; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, II, 24).

Müddessir 74:32

f

Müddessir 74:33

f

Müddessir 74:34

Hayır. “Kellâ” kelimesinin “hayır” mânasında değil de “gerçekten” anlamında olduğunu söyleyenler olmuştur. Bazıları da bu kelimenin reddetme ve uyarma anlamına geldiğini ifade etmişlerdir. Dönüp gitmekte olan geceye; ağarmakta olan sabaha andolsun ki. Bu cümle kasem, yani yemin konumundadır. Daha önce kasemin, kastedilen mânanın pekiştirilmesi için yapıldığını belirtmiştik. Gecenin dönüp gitmesi, gündüzün gelmesiyle olur. Gecenin sonunun belirtilmesinin günün baş tarafının, günün baş tarafının da bütün günün belirtilmesini gerektiriyor olması mümkündür. Öte yandan gece gelince karanlık bütün eşyayı hoş bir vakitte örter. Gündüz de böyledir. Gündüz gelince bütün mahlükatın üzerinden karanlığı hoş bir saatte kaldırır. Öyle ki insan, ömrü boyunca, -bu eşyanın sayısı kadar uzun ömrü bile olsa-, bunların tamamını öğrenmeye çalışsa bunu başaramaz. Gecenin bahsettiğimiz etkisi, gündüzün de sözünü ettiğimiz durumu, gözle görülen ve müşahede edilen olgulardır. Gecede ve gündüzde var olan hikmet, yani gecenin hangi özelliğinden dolayı eşyanın üstünü örtüp görülmesine engellemeye elverişli olduğu, gündüzün de hangi özelliğinden dolayı örtmeyi ortadan kaldırmaya münasip bulunduğu öğrenilmek istense bu asla kavranamaz. Dolayısıyla âyet, hikmetine akılla ve düşünceyle ulaşmanın mümkün olmadığı her ne varsa onları inkâr etmemek gerektiğini beyan etmiş olmaktadır. Bu durum, içindeki hikmetler akılla kavranamasa bile peygamberlerin getirdikleri haberleri tasdik etmeyi gerektirmektir. [ ]Yiпe bu ilâhi beyanda, geceyi ve gündüzü varedenin bir olduğu, bütün mahlükatın O'nun otoritesi ve idaresi altında bulunduŞu, bunlar hakkında dilediğine hükmettiği ve istediğini yaptığına dair deliller vardır. Âyetteki yeminin bahsi geçen iki vakte, yani gecenin dönüp gitmesi ve sabahın aydınlanmasına yönelik olması da mümkündür. Bu iki vakit hakkında da birincide olduğu gibi pekiştirme söz konusu olur. Âyette geçen “esfera” ( ¿"I kelimesi aydınlattı ve ışık yayıldı demektir. “Edbera” gitti anlamına gelir. (Ebü Bekir el-Esam el-Keysâni'nin” şu açıklamayı yaptığı nakledilir: “De-be-ra” kelimesi Kureyş lehçesidir. Araplar şöyle derler: “Zehebe ke'l-emsi'd-dâbir”, yani “O geçip giden dün gibi geçti gitti” Araplar, günlerin, ayların ve senelerin geçmesini ifade ederken “de-be-ra” fiilini kullanırlar, ama “debera'r-raculü” “adam gitti” ya da “debera'l-emru”, “durum gitti” demezler, fakat “edbera” denilir. İbn Mesüd'un mushafında “izâ edbera” geçerken, başka bazı mushaflarda “iz edbera” şeklindedir. Yaygın olarak bilinen” kirñat ise dediğimiz gibi “izâ debeгa” kırâatidir?. --- Dipnotlar: ” Bekir Abdurrahman b. Keysân el-Esam. Mütezile mezhebine mensup fakih ve müfessirdir. Tefsiri ve usul ilminde “Makâlât”ı ve Allâf ile “Münazarât” 1 vardır. Onun ayrıca Râfizilik ve tecsim konusunda da adı geçmektedir (bk. İbn Hacer, Lisánü'lMâtüridi'nin yaşadığı bölgede böyle bir kırâatin yaygın olması muhtemeldir. “Debera'r-raculü” yüzünü çevirdi, yaşlandı demektir. “Ve'l-leyli izâ debera”, yani gece kendisinden önceki güne tâbi oldu, ardından geldi demektir. İbn Abbâs âyeti “ve'l-leyli iz edbera” (7:1 3 Jui) şeklinde okumuştur. Birçok imam da âyeti “ve'l-leyli izâ debera” diye kırâat etmişlerdir. Ferrâ şöyle demiştir: Bu iki şekil iki ayrı lehçedir. “Debera'n-nehâru ve edbera ve deberas-seyfu ve edbera”. Arapça'da “ka-be-le” ve “akbele” de böyledir. Araplar “akbele'r-râkibu” (si gsi) veya “edbera'r-râkibu” dediklerinde bunu mutlaka elifle söylerler. Ferrâ şöyle demiştir: Bu iki kullanım bence mâna itibarıyla aynıdır. Zaman hakkında kullanılan fiilin insanlar hakkında da kullanılmasını uzak görmüyorum. Bazıları “ve'l-leyli izâ debeгa” cümlesine “peşinden geldi” mânasına olan “halefe” gibi “gündüzün peşinden gelen geceye” anlamını vermişlerdir. Arapçada “deberani fulânun” ve “halefeni fulânun” denilir ki mânası “filan kişi benden sonra geldi” demektir. Âyet “ve'l-leyli izâ edbera” şeklinde okunduğu takdirde “gece gitmek üzere sırtını döndü” mânasına gelir. Arapçada bu kökten türeme olarak “dâbiru'l-ayş” tabiri vardır ki mânası “hayatın sonu” demektir (İbn Manzür, Lisânü'(-'Arab, IV, 268).

Müddessir 74:35

O (cehennem) büyük cezalardan biridir. Kastedilenin “sekar” (cehennem) olduğu söylenmiştir. Cehennemliklerin azabı çeşit çeşit olacaktır. Ve cehennemde tabakalar vardır. Sekar bu tabakalardan biridir. Çünkü sekar, azap çeşitlerinden biridir. Dolayısıyla büyük cezalardan birisidir.

Müddessir 74:36

İnsanlar için uyarıcı. Bazıları uyarıcılığı “Sekar”a bağlarken, bazıları Resül-i Ekreme (a.s.) nispet etmişlerdir. Bu beyan, “Bu ise önceki kitapları onaylayan, haksızları uyarmak için ve iyi yolda olanlara müjde olarak Arap diliyle gelmiş bir kitaptır”? meâlindeki âyete benzemektedir. Bazıları “uyarma” anlamına gelen fiili “li tünzira” şeklinde okuyarak Hz. Peygambere, bazıları da “li yünzira” okuyarak Kигaпa nispet etmişlerdir. [Eşyaya Fül İsnat Edilmesi] Esasen ortaya bir eylem koyamayan nesnelere isnat edilen fiillere dair ifadeler kullanmanın iki sebebi vardır. İlk olarak; o nesnelerin bulunduğu yerde meydana gelen ahval (fiil) belirtilmek istenir. Öyle ki bu eşya olmasaydı o hal ve durumlar (fiil) meydana gelmezdi. Ancak o haller ve durumlar, söz konusu fiillerin sebebi de değildir. Ama o fiiller, o hallere nispet edilmiştir. Çünkü söz konusu eşya, o fiillerin meydana gelmesine sebep olmuştur. “Dünya hayatının aldattığı, dinlerini bir oyuncak ve eğlence edinen kimseleri bir tarafa bırak” meâlindeki beyan, bu âyet gibidir. Dünya hayatı kimseyi aldatmaz fakat bahsi geçenler, dünya hayatının süsüne aldanmışlardır. Netice olarak aldatma fiili onların aldanmalarına sebep olduğundan dünya hayatına nispet edilmiştir. İkinci sebep ise şudur: Olay öyle bir kurgulanmıştır ki aldatma yeteneği olsa aldatırdı. Bu sebeple de aldatma ona nispet edilmiştir. Allah Teâlâ Hz. İbrahim kıssasını anlatırken onun şöyle dediğini nakleder: “Rabbim! Putlar insanların birçoğunu saptırdı””. Putlar, kendilerine saptırma isnat edilecek nesnelerden değildir. Çünkü onların fiilleri yoktur. Fakat onlara tapanlar, o putların varlığı sebebiyle doğru yoldan sapınca saptırma sözünü ettiğimiz iki açıdan onlara nispet edilmiştir. [ ] Âyette bahsi geçen “uyarı” da böyledir. Uyarı, bu sebeple cehennem ateşine nispet edilmiştir. Çünkü cehennem ateşi belirtilince uyarı meydana gelir. Bu yüzden uyarı cehenneme izafe edilmiştir. Ya da cehennem öyle bir biçimde yaratılmıştır ki uyarı yapabilecek bir yapıda olsaydı uyarıcı olurdu. En doğrusunu Allah bilir.

Müddessir 74:37

Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için. Bu beyanın tehdit anlamına geldiği söylenmiştir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Artık dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin”. Söz konusu cümle, öğütlere vurgu yapıldıktan ve işlerin akıbetleri hatırlatıldıktan hemen sonra gelmiştir. İleri gitmek ya da geri kalmak cümlesindeki “ileri gitme”yi Allah Teâlâ'ya itaatta ileri gitmek ya da ondan geri kalıp mâsiyette ileri gitmek diye açıklayanlar olmuştur. Kişi esasen menfaatlerin ve nimetlerin kendi başına gelmesini sevmek kötülük ve zararlardan nefret etmek karakterinde yaratılmıştır. Kim bir şeyi severse ona talip olur, kim de bir şeyi sevmezse ondan çekinir ve kaçınır. Bir şeyi talep ettiğinde ona doğru ilerler, bir şeyden kaçarken de ona karşı geri kahr. Allah Teâla, kinâye yoluyla “talep”i “tekaddüm? yani öne geçme, “kaçma”yı da “teahhur”, yani sonraya bırakma kelimesiyle ifade etmiştir. “Yetekaddeme” kelimesini Allaha itaata doğru ilerler diye yorumlayanlar olmuştur. Çünkü Cenâb-ı Hakka itaatı ona âhirette menfaatler sağlar ve iyilikler celbeder. Yahut da Allaha itaattan geri durur. Çünkü O'na itaatten geri durmak nefsi helâklere ve çeşit çeşit kötülüklere atmak demektir. [S]Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için cümle- @ sinin, Kişi ileri gider ve geri kalır, bu da yaratmasıyla olur” mânasına gelmesi de mümkündür. Bu durumda ileri gitme ve geri kalma, Allah Teâlâ'nın kudreti ve yaratması konumunda bulunur ve kulun fiili ve kesbiyle var olur. Böylece bu beyan şunu söylememize benzer: “İleri gitme ve geri kalmanın bize nispet edilmesinde aleyhimize bir delil yoktur”. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

Müddessir 74:38

Her nefis, yaptıklarına karşılık tutulan bir rehindir. Bu âyetin yorumu -en doğrusunu Allah bilir ya- her nefis, âhirette dünyada kazandıklarına karşılık olarak âhirette rehin tutulur, şeklindedir. “Rehin” demek, “bir yere kilitli” demektir. Âyette, rehin verilen malın alacaklı nezdinde devamlı olarak tutulan ve üzerine kilit vurulan bir karşılık olduğuna delildir. Rehin verilen maldan borçlu yararlanamaz, rehinin, alacaklının elinde hapis olma durumu ancak borcunu ödedikten sonra kalkar. Âyet, bir de rehin verilen mal helâk olduğu zaman karşılığındaki borcun da düştüğüne dair bir delildir. Çünkü (âyet-i kerimede) nefisler, yapılanlara karşılığının verilmesi ilkesi gereği olarak azaba mâruz kalması için rehin hale gelmişlerdir. Dolayısıyla azap, nefislerin karşılığı olmuştur. Bilindiği gibi nefisler, başlarına azap gelince helâk olurlar, Rehin de böyledir. Borç karşılığı tutulur ve borcun yerine konur. Netice olarak, rehinin helâk olması, borcu düşürür. En doğrusunu Allah bilir.

Müddessir 74:39

Ancak hakkın ve erdemin tarafında olanlar başka. “Onlar cennetlerdedir; birbirlerine sorular sorarlar”. “Ashâbü'l-yemin”, Allah Teâlâ'nın “Kitabı sağ tarafından verilen kimse der ki Alın kitabımı okuyun”” meâlindeki beyanında “kitabı sağ tarafından verilen” şeklinde tanıttığı kimselerdir. Cenâb-ı Hak, “ashâbü'l-yemin”i rehin alınanların arasından istisna etmiştir. Çünkü O, rehinleri “her nefis” şeklinde çoğul lafzıyla ifade etmiştir. Dolayısıyla “hakkın ve erdemin tarafında olanlar”ın bu genellikten istisna edilmeleri yanlış olmamıştır. Yani “ashâbü'l-yemin” önceden hapisten kurtulmayı hak ettikleri amel işleyenlerdir. Çünkü günahkârlar, günahları karşılığında rehin hale gelmişlerdir. 'Ashâbü'l-yemin” hayır yapmış ve salih amel işlemiştir. Cenâb-ı Hak, “Biz, iman edip dünya ve âhirette yararlı işler yapanların (önceki) kötülüklerini mutlaka sileriz ve onları yaptıklarının daha güzeliyle ödüllendiririz”? meâlindeki beyanı doğrultusunda salih amelleri günahlar ve kötü amellere kefâret kılmıştır. SBD DigiE NOA

Müddessir 74:40

5140-41. “Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine so- E rular sorarlar?” 42. “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?”

Müddessir 74:41

5140-41. “Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine so- E rular sorarlar?” 42. “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?”

Müddessir 74:42

5140-41. “Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine so- E rular sorarlar?” 42. “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?”

Müddessir 74:43

43. “Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik.” 44. “Yoksulu doyurmuyorduk.”

Müddessir 74:44

43. “Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik.” 44. “Yoksulu doyurmuyorduk.”

Müddessir 74:45

45. (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk.” 46. “Ceza gününü de asılsız sayıyorduk.” [Cennet Ehli ile Cehennemdekilerin Konuşması] Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Bu beyanın zâhiri, âyet metnindeki soruyu cennetliklerin birbirine sorduklarını ifade ediyor. Buna göre “Onları şu yakıcı ateşe sokan nedir?” denilmesi gerekirdi. Çünkü soruyu cehennemlikler sormuyor, aksine cennetlikler birbirine başkalarının durumun soruyorlar. Zaten âyetin metninde geçen “ani'İ-mücrimin” (0. Aii o), yani günahkârlar hakkında kısmına bakılınca bu anlaşılır. Âyette “günahkârlar birbirine sorarlar” denilmiyor. Sonuç olarak âyetin zâhiri, muhatapların günahkârlardan başkaları olmalarını gerektiriyor. Bundan dolayı böyle bir durumda “Onları şu yakıcı ateşe sokan nedir?” denilmesi gerekirdi dedik. Fakat harf-i cerrinin ifadede herhangi bir kelimeye bağlı olmadan duruyor olması, aslında cümleden atılıp düşürülmesi gerektiğini söylemek de ihtimal dâhilindedir. harf-i cerri cümleden atıldığı zaman şüphe ve kapalılık ortadan kalkar. O zaman sanki şöyle denilmiş olur: “Onlar cennetlerdedir. Günahkârlara sormaktadırlar” Bu durumda soruya muhatap olanların cehennemlikler oldukları ortaya çıkmış olur. Cennetliklerin birbirine günahkârların bulundukları yerleri “Acaba mekânları nerede? Acaba onlar neredeler?” diye soruyor olmaları, akabinde onları görmeleri ve Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye sormaları, onların da Biz namaz kılanlardan değildik diye cevap vermeleri mümkündür. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”, Böylece anlaşılmış oldu ki cennetlikler cehennemliklerin mekânlarını görecekler ve gördüklerinde de Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye soracaklardır. Cehennemlikler de Aziz ve Celil olan Allah'ın haber verdiği üzere şu sözlerle cevap verecekler: Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmuyorduk. (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk. Ceza gününü de asılsız sayıyorduk. Esasen cevazı imana bağlı olan fiiller, mümin olmayan kimselere nispet edildiği zaman bununla “kabul”, ama müminlere izafe edildiği zaman bu fiillerin bizzat kendisi kastedilir. [ ] delili şudur: Kâfir, namaz kılsa, yoksulu doyursa, zekâtı verse bile ceza gününü asılsız saydığı takdirde cehenneme sürüklenecektir. Zekâtı verse, namazı kılsa, yoksulu doyursa iman etmediği sürece bunlar kendisine fayda vermeyecektir. Anlaşılmış oldu ki söz konusu namaz, zekât verme ve yoksulu doyurma gibi fiillerin bizzat yapılmaları kastedilmemiş, bunlarla sadece kabul ve ikrar kastedilmiştir. Allah Teâlâ'nın şu beyanı, söylediğimizin doğruluğuna delildir: “Onlara, 'Allah'ın size verdiği rızıktan başkaları için de harcayın denildiğinde inkârcılar müminlere derler ki: “Dilese Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz! Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz”, Buradan çıkan sonuç onların (yoksulu) yedirmek gibi bir yükümlülüklerinin olduğunu inkâr ettikleridir. Bu da bize “namaz kılma” deyimiyle “namaz kılma'yı gerçekleştirmenin değil, namaz kılmak gerektiğini kabul etmenin kastedildiğini göstermektedir. Kâfirler, namaz kılmayı kabul etmek ve zekâtı vermekle yükümlüdürler. “Namaz kılma” ve “zekât verme” fiilleri belirtilip bunların “kabul edilmesi”nin kastedilmesi mümkündür. Aziz ve Celil olan Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Şayet tövbe ederler, nadik ederlerse henüz fiilen namaz kılıp zekât vermeseler de serbest bırakılmaları gerekir. Dolayısıyla âyette geçen emri, kabul şeklinde yorumlamak uygun olmuş ve sözünü ettiğimiz sebepten dolayı bizzat namaz kılma ve zekât verme olarak yorumlanmamıştır. Söylediğimiz hususlar, Biz namaz kılanlardan değildik meâlindeki âyette geçen “musallin” yani namaz kılan kelimesine “bilinen namaz” mânası verilmesi durumunda geçerlidir. Bu kelimeye namaz kılan dışında bir mâna vermek nasıl kabul edilmez? Çünkü “namaz kılanlar” kelimesiyle “muvahhitler"in, yani Allah'ın birliğini tasdik edenlerin kastedilmiş olması mümkündür. Zira namaz kılanlar (Ehl-i salât) müslümanlardır. Meselâ “Namaz kılanlar (Ehl-i salât) şu konuda fikir birliği etmişlerdir” denir ve bununla müslümanlar kastedilir. Öte yandan Allah Teâlâ ceza gününü (âhiret âlemi) inkâr etmeyi, namaz kılmamayı ve yoksulu doyurmamayı birlikte zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir, bunun iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi; namaz kılmayı, yoksulu doyurmayı ve zekâtı vermeyi ikrar eden kimse ceza gününü (âhiret) de ikrar eder, Çünkü kişi, bunları sonunda fayda umduğu için yapmak ister ve akıbetinde gelecek sorumluluk korkusuyla da onları terketmekten de sakınır. İnsan ceza gününü tasdik etmez, menfaatleri ummaz ve zararlardan da korkmazsa [§]bu tutumu kendisini yoksulu doyurmayı terketmeye, namaz kılmamaya, zekât vermemeye ve bütün bunları inkâra ve kabul etmemeye sevkeder. Bu beyan şu ilâhi kelâma benzer: “Gördün mü dini inkâr edeni? İşte odur yetimi itip kakan; Ve yoksula yedirmeyi özendirmeyen!”, İnkârcı yaptıklarının akıbetleriyle karşılaşacağını ummadığı için böyle davranır, İnkâr eden kişi, kendi fiilinin herhangi bir akıbetinin olduğunu düşünmezse yetime yardım etmez, yoksula da iyilik etmez. Aksine ceza gününü inkâr etmesi, yetime zulmetmeye ve fakire iyilik yapmayı terketmeye sevkeder. Bundan dolayı Allah Teâlâ ceza gününü inkâr etmek, namaz kılmamayı, zekât vermemeyi ve yoksulu doyurmamayı bir arada belirtmiştir. Kâfirleri ceza gününü inkâr etmeye sevkeden sebebin, İslâm'ın gelmesiyle kendilerine yüklenen bu görevler olması da mümkündür. Çünkü onlar, ceza gününe iman edince namaz kılmak, zekât vermek, yoksulları doyurmak, ramazan orucunu tutmak ve diğer ibadetleri yerine getirmek gibi fiilleri üstlenmeleri gerekli olur. Ancak bu ibadetler onlaгa ağır gelmiş ve müminlerin üstlendikleri bu fiillerle yükümlü olmamak için bunlara iman etmeye yanaşmamışlardır. (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk. Âyetin metninde geçen “hâid” dalan kimse demektir. --- Dipnotlar: mazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”, Âyette “namaz kılma” ve “zekât verme” serbest bırakmanın şartlarından değildir, aksine âyetin mânası namazı ve zekâtı kabul etmektir. Namazı kılmak gerektiğini tasdik eder ve kılmak gerektiğini kabul ederlerse, zekâtı verme buyruğunu tassæ “İçlerinden biri şöyle der: ‘Benim bir arkadaşım vardı; derdi ki: Sen de onaylıyor musun gerçekten? Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz öyle mi? Ve ekler: Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)? Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”.

Müddessir 74:46

45. (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk.” 46. “Ceza gününü de asılsız sayıyorduk.” [Cennet Ehli ile Cehennemdekilerin Konuşması] Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Bu beyanın zâhiri, âyet metnindeki soruyu cennetliklerin birbirine sorduklarını ifade ediyor. Buna göre “Onları şu yakıcı ateşe sokan nedir?” denilmesi gerekirdi. Çünkü soruyu cehennemlikler sormuyor, aksine cennetlikler birbirine başkalarının durumun soruyorlar. Zaten âyetin metninde geçen “ani'İ-mücrimin” (0. Aii o), yani günahkârlar hakkında kısmına bakılınca bu anlaşılır. Âyette “günahkârlar birbirine sorarlar” denilmiyor. Sonuç olarak âyetin zâhiri, muhatapların günahkârlardan başkaları olmalarını gerektiriyor. Bundan dolayı böyle bir durumda “Onları şu yakıcı ateşe sokan nedir?” denilmesi gerekirdi dedik. Fakat harf-i cerrinin ifadede herhangi bir kelimeye bağlı olmadan duruyor olması, aslında cümleden atılıp düşürülmesi gerektiğini söylemek de ihtimal dâhilindedir. harf-i cerri cümleden atıldığı zaman şüphe ve kapalılık ortadan kalkar. O zaman sanki şöyle denilmiş olur: “Onlar cennetlerdedir. Günahkârlara sormaktadırlar” Bu durumda soruya muhatap olanların cehennemlikler oldukları ortaya çıkmış olur. Cennetliklerin birbirine günahkârların bulundukları yerleri “Acaba mekânları nerede? Acaba onlar neredeler?” diye soruyor olmaları, akabinde onları görmeleri ve Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye sormaları, onların da Biz namaz kılanlardan değildik diye cevap vermeleri mümkündür. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”, Böylece anlaşılmış oldu ki cennetlikler cehennemliklerin mekânlarını görecekler ve gördüklerinde de Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir? diye soracaklardır. Cehennemlikler de Aziz ve Celil olan Allah'ın haber verdiği üzere şu sözlerle cevap verecekler: Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmuyorduk. (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk. Ceza gününü de asılsız sayıyorduk. Esasen cevazı imana bağlı olan fiiller, mümin olmayan kimselere nispet edildiği zaman bununla “kabul”, ama müminlere izafe edildiği zaman bu fiillerin bizzat kendisi kastedilir. [ ] delili şudur: Kâfir, namaz kılsa, yoksulu doyursa, zekâtı verse bile ceza gününü asılsız saydığı takdirde cehenneme sürüklenecektir. Zekâtı verse, namazı kılsa, yoksulu doyursa iman etmediği sürece bunlar kendisine fayda vermeyecektir. Anlaşılmış oldu ki söz konusu namaz, zekât verme ve yoksulu doyurma gibi fiillerin bizzat yapılmaları kastedilmemiş, bunlarla sadece kabul ve ikrar kastedilmiştir. Allah Teâlâ'nın şu beyanı, söylediğimizin doğruluğuna delildir: “Onlara, 'Allah'ın size verdiği rızıktan başkaları için de harcayın denildiğinde inkârcılar müminlere derler ki: “Dilese Allah'ın doyuracağı kimseleri biz mi besleyeceğiz! Doğrusu siz açık bir yanılgı içindesiniz”, Buradan çıkan sonuç onların (yoksulu) yedirmek gibi bir yükümlülüklerinin olduğunu inkâr ettikleridir. Bu da bize “namaz kılma” deyimiyle “namaz kılma'yı gerçekleştirmenin değil, namaz kılmak gerektiğini kabul etmenin kastedildiğini göstermektedir. Kâfirler, namaz kılmayı kabul etmek ve zekâtı vermekle yükümlüdürler. “Namaz kılma” ve “zekât verme” fiilleri belirtilip bunların “kabul edilmesi”nin kastedilmesi mümkündür. Aziz ve Celil olan Allah bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Şayet tövbe ederler, nadik ederlerse henüz fiilen namaz kılıp zekât vermeseler de serbest bırakılmaları gerekir. Dolayısıyla âyette geçen emri, kabul şeklinde yorumlamak uygun olmuş ve sözünü ettiğimiz sebepten dolayı bizzat namaz kılma ve zekât verme olarak yorumlanmamıştır. Söylediğimiz hususlar, Biz namaz kılanlardan değildik meâlindeki âyette geçen “musallin” yani namaz kılan kelimesine “bilinen namaz” mânası verilmesi durumunda geçerlidir. Bu kelimeye namaz kılan dışında bir mâna vermek nasıl kabul edilmez? Çünkü “namaz kılanlar” kelimesiyle “muvahhitler"in, yani Allah'ın birliğini tasdik edenlerin kastedilmiş olması mümkündür. Zira namaz kılanlar (Ehl-i salât) müslümanlardır. Meselâ “Namaz kılanlar (Ehl-i salât) şu konuda fikir birliği etmişlerdir” denir ve bununla müslümanlar kastedilir. Öte yandan Allah Teâlâ ceza gününü (âhiret âlemi) inkâr etmeyi, namaz kılmamayı ve yoksulu doyurmamayı birlikte zikretmiştir. En doğrusunu Allah bilir, bunun iki şekilde yorumlanması mümkündür. Birincisi; namaz kılmayı, yoksulu doyurmayı ve zekâtı vermeyi ikrar eden kimse ceza gününü (âhiret) de ikrar eder, Çünkü kişi, bunları sonunda fayda umduğu için yapmak ister ve akıbetinde gelecek sorumluluk korkusuyla da onları terketmekten de sakınır. İnsan ceza gününü tasdik etmez, menfaatleri ummaz ve zararlardan da korkmazsa [§]bu tutumu kendisini yoksulu doyurmayı terketmeye, namaz kılmamaya, zekât vermemeye ve bütün bunları inkâra ve kabul etmemeye sevkeder. Bu beyan şu ilâhi kelâma benzer: “Gördün mü dini inkâr edeni? İşte odur yetimi itip kakan; Ve yoksula yedirmeyi özendirmeyen!”, İnkârcı yaptıklarının akıbetleriyle karşılaşacağını ummadığı için böyle davranır, İnkâr eden kişi, kendi fiilinin herhangi bir akıbetinin olduğunu düşünmezse yetime yardım etmez, yoksula da iyilik etmez. Aksine ceza gününü inkâr etmesi, yetime zulmetmeye ve fakire iyilik yapmayı terketmeye sevkeder. Bundan dolayı Allah Teâlâ ceza gününü inkâr etmek, namaz kılmamayı, zekât vermemeyi ve yoksulu doyurmamayı bir arada belirtmiştir. Kâfirleri ceza gününü inkâr etmeye sevkeden sebebin, İslâm'ın gelmesiyle kendilerine yüklenen bu görevler olması da mümkündür. Çünkü onlar, ceza gününe iman edince namaz kılmak, zekât vermek, yoksulları doyurmak, ramazan orucunu tutmak ve diğer ibadetleri yerine getirmek gibi fiilleri üstlenmeleri gerekli olur. Ancak bu ibadetler onlaгa ağır gelmiş ve müminlerin üstlendikleri bu fiillerle yükümlü olmamak için bunlara iman etmeye yanaşmamışlardır. (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk. Âyetin metninde geçen “hâid” dalan kimse demektir. --- Dipnotlar: mazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”, Âyette “namaz kılma” ve “zekât verme” serbest bırakmanın şartlarından değildir, aksine âyetin mânası namazı ve zekâtı kabul etmektir. Namazı kılmak gerektiğini tasdik eder ve kılmak gerektiğini kabul ederlerse, zekâtı verme buyruğunu tassæ “İçlerinden biri şöyle der: ‘Benim bir arkadaşım vardı; derdi ki: Sen de onaylıyor musun gerçekten? Biz, ölüp de toprak ve kemik yığını haline gelmişken mutlaka hesaba çekilecekmişiz öyle mi? Ve ekler: Şimdi dönüp bakar mısınız (ona)? Sonra kendisi dönüp bakar ve arkadaşını cehennemin ortasında görür”.

Müddessir 74:47

Sonunda bize ölüm geldi çattı. Yani sonunda kesinlikle anladık ki bâtıla daldığımız hususlarda yanlış bir yol üzerinde bulunuyorduk.

Müddessir 74:48

[Şefaatin Mümin ve Kâfir Açısından Anlamı] Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Bu beyan, onların şefaatçileri olmayacak anlamındadır. Esasen “şefaat” kelimesi kâfirlere nispet edildiği ve “onların şefaatçileri yoktur” veya “şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” denildiği zaman bu, kâfirlere yönelik “şefaat”in olmamasını gerektirir, yani kâfirlere şefaat eden kimse yoktur demektir. Ama aynı kelime müminlere nispet edildiği zaman şefaatçilerin şefaatinden yararlanma fiilinin yokluğunu gerekli kılar, şefaatin var olmamasını gerektirmez. Bu daha önce fiiller hakkında söylediğimiz kaideye benzer. Dayanağı iman olan fiiller, kâfirlere izafe edildiği zaman bunların kabul edilmemesi anlamına, müminlere nispet edildiği vakit de fiilin gerçekleşmemesi mânasına geldiğini söylemiştik. Bir kimse için “onun şefaatçisi yoktur” denilip de bununla müslüman kastedildiği zaman söz konusu ifade şefaatten yararlanmamayı gerektirir, yoksa şefaat diye bir fiilin olmamasını gerekli kılmaz. Bize göre bu durum Mütezile ve Hâriciler'e yöneliktir. Çünkü biz, büyük günah işleyen müslümanların şefaati hak ettikleri görüşünü benimsiyoruz. Onlar ise şu düşünceyi savunmaktadırlar: Allah Teâlâ'nın hükmüne göre büyük günah işleyenlerin bağışlanması mümkün değildir, aksine Cenâb-ı Hak, onları ebedi olarak cehenneme atacaktır. Çünkü yüce Allah, büyük günah işleyenleri cehennem ateşiyle tehdit etmiş ve onların cehennemde ebediyen kalacaklarını haber vermiştir. Allah Teâlâ'nın vâdinden dönmesi ya da verdiği haberin yalan çıkması mümkün değildir. Onlar şefaati hak eder ve bu sayede izzet sahibinin mağfiretine ererlerse Allah Teâlâ vâdinden dönmüş ve verdiği haberde yalancı çıkmış olur. Bu gibi kimseler büyük günah işledikleri zaman şefaatle kurtulmaları asla umulmaz, aksine onlar hakkında cehennemde ebedi olarak kalma hükmü verilir. Böylece Allah Teâlâ'ya yalan isnat ettirecek durum ortadan kalkar ve vâdinden dönmesini gerekli kılan husus yok olur. Ve onlar büyük günah işleyenlerin cehennemde ebedi kalacaklarına inanınca bu iddiaları dolayısıyla şefaati kabul etmemeleri gerekir. Çünkü Allah Teâlâ bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na) döneceksiniz. O, bir grubu doğru yola iletti, bir grup sapkınlığa müstahak oldu”. Onların azabı hak edip de sonra dirilince azap görmemeleri mümkün değildir. Öte yandan Mütezile ve Hariciler'den bazıları, âhirette şefaatin olmayacağına şu ilâhi beyanları delil getirmişlerdir: “Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var, ne de samimi bir dostumuz””; “Ey iman edenler! Alım satımın, dostluk ve aracılığın olmadığı bir gün gelip çatmadan Allah'ın size verdiklerinden O'nun için harcama yapın”; “Öyle bir günden korkun ki o gün kimse başkası için bir şey ödeyemez, hiç kimsenin yerine başkası kabul edilmez, kimseye şefaat fayda vermez””. Bunları delil getiren Mütezile ve Hariciler o gün herkese amelinin şefaatçisi olacağını iddia etmişlerdir. Ameli iyi olan o sayede kurtulacak, ameli kötü olan da azabı hak edecek ve onun hiçbir şefaatçisi olmayacaktır. [ âyetlerin zâhiri mânalarına dayanarak şefaati inkâr etmek vacip olursa, şu mukabil âyetleri delil getirerek de kabul etmek gerekli olur: “Onlar Allahın razı olduklarından başkasına şefaat edemezler ve Allah korkusundan titrerler!”8; “O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna şefaatin bir yararı olmaz”. Bu iki ilâhi beyana göre Allah Teâlâ, o gün bazı kimselere şefaat izni verecektir. O zaman sizin şefaatin vuku bulmayacağına dair söyledikleriniz mutlak olarak şefaatin var olmamasını gerektirmez. Aksine şefaatin yokluğu bazı kimselere yönelik olur. Şu halde bazı kimselere şefaat edileceğini söylemek gerekir. Öte yandan Hz. Peygamber'e isnat edilen haberler, ilgili âyetleri büyük günah işleyenlere şefaat edileceğini kabul etmek gerektiğini bildiren bir şekilde tefsir ederek gelmiştir. Netice olarak “Şimdi bizim şefaatçilerimiz yoktur”? beyanı ile “Alım satım, dostluk ve aracılığın olmadığı gün gelip çatmadan Allah'ın size verdiklerinden O'nun için harcama yapın” meâlindeki âyetler kâfirlere yöneliktir, biz de bunu söylüyoruz. Mütezile mensuplarından, şefaatin olacağını söyleyenler de vardır. Fakat bu görüş sahibi, şefaatin dünyada meleklerin istiğfarını hak edenler için gerçekleşeceği kanaatindedir. Bunlar meleklerin haklarında “müminlerin bağışlanmasını dilerler: “Ey Rabb'imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla” dedikleri kimselerdir. Büyük günah işleyenlere ise kimsenin şefaati erişmeyecektir, aksine onlar cehennemde ebediyen kalacaklardır. Mütezile mensuplarına şöyle denilir: Tövbe edenler, tövbe etmekle ve doğru yola uymakla zaten kurtuluşu hak etmiş olduklarına göre onlara ve yolundan gidenlere şefaatle ne gibi bir menfaat gelecektir? Eğer derlerse ki “Şefaatle elde edecekleri menfaat, değerlerinin Allah Teâlâ nezdinde yükselmesidir, şefaatle üstün dereceleri hak edecek olmalarıdır. Nasıl ki bir kimse, dünyada kardeşini üstün tutmaları ve yüceltmeleri için hükümdarların nezdinde iyi bir kişi olarak anar, [§]güzel fiilleriyle ve iyilikleriyle zikreder ve bu hareketiyle onun makamını yükseltip onların nezdinde değerini yüceltmek ister, aynen bunun gibi âhirette de şefaatçiler, Allah katında derecelerini arttırmak ve mertebelerini yükseltmek için dostlarını hayırla yâdedip överler. Bu yaklaşıma verilecek cevap şudur: Derecelerdeki bu artış, daha fazla şehvetlere ulaşmaktan başka bir amaca yönelik değildir. Şehvetlerde fazlalık ve lezzetlerde artış, menfaatler arasında belirtilmez. Çünkü onların şehvetlerde fazlalığa ihtiyaçları yoktur. O gibi durumlarda ihtiyacı giderme ve menfaate ulaşma söz konusu olur. Bilindiği gibi onlara şefaat umudu verilmesi, şefaatle kendilerine menfaat geleceğinden dolayıdır. Şefaatle menfaat, ancak şefaate ihtiyaç bulunduğu zaman meydana gelir. Büyük günah işleyenler, şefaate ihtiyaç duyanlardır. Tövbe edenler ve Rab'lerine dönenler, şefaate ihtiyaç duymazlar. Bu nedenle büyük günah işleyenlere şefaat edileceğini söylemek gerekli hale gelmiştir. Onların bahsettikleri (kralların nezdinde) şahitlerin durumunu delil getirmeleri ise sağlam bir yaklaşım değildir. Çünkü kişinin, kardeşi hakkında iyi şeyleri ve onun hayırlı vasıflarını belirtip ortaya koyması ancak kralların onun kardeşinin halini, güzel niteliklerini ve iyi fiillerini bilmemelerinden dolayıdır. Kral o kişinin durumunu bildiği zaman insan, onun iyi biri olduğunu söylemeye yelteniyor mu? Sonuç olarak kişiyi kralların huzurunda kardeşini övmeye ihtiyaç hissettiren durum, kralların onun durumunu bilmemesidir. Kimsenin durumu yaptığı açık ve gizli işlerin Allah Teâlâ'ya gizli kalması mümkün değildir ki kendisine bilgi verecek birisine ihtiyaç duysun. Netice olarak şefaatin onların sözünü ettikleri açıdan olması geçersiz, bizim belirttiimiz ise vuku bulacağı da ortaya çıkmış olur. [ ] affetme ve bağışlama, işlediği bir suçtan dolayı kralların cezalandırmayı düşündükleri kimseler için geçerlidir. Öte yandan insanlar arasında şefaat, bilindiği üzere kişinin ceza ve öfkeyi hak ettiği bir hata işlediğinde gündeme gelir. Ve kral, toplumda önde gelen ve kralın da kendisinden hoşnut olduğu kimsenin şefaati ile o suçu işleyeni bağışlar. Netice olarak Cenâb-ı Hakk'ın cezayı hak etmiş bir kulunu hayırlı, hoşnut olduğu ve sadık kullarının şefaatiyle bağışlayacak olması inkâr edilemez. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. --- Dipnotlar: “Bizi ancak o günaha batmış olanlar saptırdı. Şimdi bizim ne şefaatçilerimiz var ne de 92 “Arşı yüklenenler ile onun çevresinde bulunanlar Rab'lerini hamd ile tesbih ederler, O'na iman ederler ve müminlerin bağışlanmasını dilerler: “Ey Rabb'imiz! Sen, rahmetin ve ilminle her şeyi kuşattın. Tövbe edenleri ve yolundan gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru!”.

Müddessir 74:49

49. “Böyle iken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip бaдaнa Böyle iken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip kaçıyorlar! Bu beyanın yorumu şöyle olabilir: Böyle iken onlara ne oluyor ki lehlerine ve aleyhlerine olan hususların belirtilmesinden, akıbetlerinin ve nihayetlerinin hatırlatılmasından yüz çevirip kaçıyorlar! Söz konusu yüz çevirip kaçma, Resülullah (a.s.) ve Kur'ân hakkındadır. Çünkü bunların her biri kişinin lehine ve aleyhine olan hususlardan söz etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin yorumu şöyle de olabilir: Böyle iken onlara ne oluyor ki değerlerini yüceltecek ve kendilerini yücelerin yücesinde (mele-i alâ) adı geçenlerden yapacak işlerden yüz çevirip kaçıyorlar! Bu Allah Teâlâ'ya itaat ve O'na ibadete yönelmekle olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına benzer: Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik”, Mânası şudur: Eğer bu kitaba uyar ve saygınlığına hürmet ederseniz onun sayesinde bahsi geçenlerden olacaksınız ve değeriniz yücelecek. 50-51. “Adeta aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi.” Adeta ürküp kaçan eşekler gibi. “Ürküp kaçan” anlamındaki kelime müstenfira” okunduğu gibi, “müstenfera” şeklinde de okunmuştur”, “Müstenfira” şeklinde okuyan, fiili eşeklere izafe etmektedir. Âdeta şöyle demiş olmaktadır: “Humurun, yani “ürküp kaçan yaban eşeği” “isterkade'l-kavmu”, yani “topluluk uyudu” cümlesinin “rakade'l-kavmu” ile aynı mânaya gelmesi gibi “Nefera” ve “istenfera” kelimeleri de aynı anlamdadır. Kelime “müstenfera” şeklinde okunduğu zaman yorumu şöyle olur: “Ürkütülüp kaçırılan yaban eşekler gibi” Ürkütüp kaçırma ise onlara atmakla ve avcı marifetiyle ve aslan saldırmasıyla olur. Müfessirlerin “kasvera” kelimesinin tefsirinde belirttikleri gibi kelime, aslan, atıcı ve avcı anlamlarına gelir. [§] Arapçada “hiye'n-nefira” denilir. Bu tabir, huyları kaçmak olan yaban eşeklerine benzetme yapmak için kullanılır. Kur'ândan yüz çevirenlerin yaban eşeklerine benzemeleri şu açıdandır: Bunlar tıpkı helâk olmaktan ve yok olmaktan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi yönelmeleri kurtuluşlarına vesile olan ve kendilerini helâkten kurtaran Kur'ândan yüz çevirdiler. Bu ilâhi beyan onların ne kadar akılsız ve ne derece cahil olduklarını beyan etmektedir. Çünkü eşekler helâk olup yok olmaktan kurtulmak için avcıdan, okçudan ve aslandan ürküp kaçmaktadırlar. Bu kâfirler ise kurtuluşlarına vesile olacak Kur'ân'dan yüz çevirip, helâkları ve yok olmalarına sebep olacak inkâra kaçmaktadırlar. Onlar eşeklerden daha beter ve daha sapkındırlar.

Müddessir 74:50

49. “Böyle iken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip бaдaнa Böyle iken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip kaçıyorlar! Bu beyanın yorumu şöyle olabilir: Böyle iken onlara ne oluyor ki lehlerine ve aleyhlerine olan hususların belirtilmesinden, akıbetlerinin ve nihayetlerinin hatırlatılmasından yüz çevirip kaçıyorlar! Söz konusu yüz çevirip kaçma, Resülullah (a.s.) ve Kur'ân hakkındadır. Çünkü bunların her biri kişinin lehine ve aleyhine olan hususlardan söz etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin yorumu şöyle de olabilir: Böyle iken onlara ne oluyor ki değerlerini yüceltecek ve kendilerini yücelerin yücesinde (mele-i alâ) adı geçenlerden yapacak işlerden yüz çevirip kaçıyorlar! Bu Allah Teâlâ'ya itaat ve O'na ibadete yönelmekle olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına benzer: Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik”, Mânası şudur: Eğer bu kitaba uyar ve saygınlığına hürmet ederseniz onun sayesinde bahsi geçenlerden olacaksınız ve değeriniz yücelecek. 50-51. “Adeta aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi.” Adeta ürküp kaçan eşekler gibi. “Ürküp kaçan” anlamındaki kelime müstenfira” okunduğu gibi, “müstenfera” şeklinde de okunmuştur”, “Müstenfira” şeklinde okuyan, fiili eşeklere izafe etmektedir. Âdeta şöyle demiş olmaktadır: “Humurun, yani “ürküp kaçan yaban eşeği” “isterkade'l-kavmu”, yani “topluluk uyudu” cümlesinin “rakade'l-kavmu” ile aynı mânaya gelmesi gibi “Nefera” ve “istenfera” kelimeleri de aynı anlamdadır. Kelime “müstenfera” şeklinde okunduğu zaman yorumu şöyle olur: “Ürkütülüp kaçırılan yaban eşekler gibi” Ürkütüp kaçırma ise onlara atmakla ve avcı marifetiyle ve aslan saldırmasıyla olur. Müfessirlerin “kasvera” kelimesinin tefsirinde belirttikleri gibi kelime, aslan, atıcı ve avcı anlamlarına gelir. [§] Arapçada “hiye'n-nefira” denilir. Bu tabir, huyları kaçmak olan yaban eşeklerine benzetme yapmak için kullanılır. Kur'ândan yüz çevirenlerin yaban eşeklerine benzemeleri şu açıdandır: Bunlar tıpkı helâk olmaktan ve yok olmaktan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi yönelmeleri kurtuluşlarına vesile olan ve kendilerini helâkten kurtaran Kur'ândan yüz çevirdiler. Bu ilâhi beyan onların ne kadar akılsız ve ne derece cahil olduklarını beyan etmektedir. Çünkü eşekler helâk olup yok olmaktan kurtulmak için avcıdan, okçudan ve aslandan ürküp kaçmaktadırlar. Bu kâfirler ise kurtuluşlarına vesile olacak Kur'ân'dan yüz çevirip, helâkları ve yok olmalarına sebep olacak inkâra kaçmaktadırlar. Onlar eşeklerden daha beter ve daha sapkındırlar.

Müddessir 74:51

49. “Böyle iken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip бaдaнa Böyle iken onlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip kaçıyorlar! Bu beyanın yorumu şöyle olabilir: Böyle iken onlara ne oluyor ki lehlerine ve aleyhlerine olan hususların belirtilmesinden, akıbetlerinin ve nihayetlerinin hatırlatılmasından yüz çevirip kaçıyorlar! Söz konusu yüz çevirip kaçma, Resülullah (a.s.) ve Kur'ân hakkındadır. Çünkü bunların her biri kişinin lehine ve aleyhine olan hususlardan söz etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin yorumu şöyle de olabilir: Böyle iken onlara ne oluyor ki değerlerini yüceltecek ve kendilerini yücelerin yücesinde (mele-i alâ) adı geçenlerden yapacak işlerden yüz çevirip kaçıyorlar! Bu Allah Teâlâ'ya itaat ve O'na ibadete yönelmekle olur. Bu, Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanına benzer: Andolsun, size içinde sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik”, Mânası şudur: Eğer bu kitaba uyar ve saygınlığına hürmet ederseniz onun sayesinde bahsi geçenlerden olacaksınız ve değeriniz yücelecek. 50-51. “Adeta aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi.” Adeta ürküp kaçan eşekler gibi. “Ürküp kaçan” anlamındaki kelime müstenfira” okunduğu gibi, “müstenfera” şeklinde de okunmuştur”, “Müstenfira” şeklinde okuyan, fiili eşeklere izafe etmektedir. Âdeta şöyle demiş olmaktadır: “Humurun, yani “ürküp kaçan yaban eşeği” “isterkade'l-kavmu”, yani “topluluk uyudu” cümlesinin “rakade'l-kavmu” ile aynı mânaya gelmesi gibi “Nefera” ve “istenfera” kelimeleri de aynı anlamdadır. Kelime “müstenfera” şeklinde okunduğu zaman yorumu şöyle olur: “Ürkütülüp kaçırılan yaban eşekler gibi” Ürkütüp kaçırma ise onlara atmakla ve avcı marifetiyle ve aslan saldırmasıyla olur. Müfessirlerin “kasvera” kelimesinin tefsirinde belirttikleri gibi kelime, aslan, atıcı ve avcı anlamlarına gelir. [§] Arapçada “hiye'n-nefira” denilir. Bu tabir, huyları kaçmak olan yaban eşeklerine benzetme yapmak için kullanılır. Kur'ândan yüz çevirenlerin yaban eşeklerine benzemeleri şu açıdandır: Bunlar tıpkı helâk olmaktan ve yok olmaktan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi yönelmeleri kurtuluşlarına vesile olan ve kendilerini helâkten kurtaran Kur'ândan yüz çevirdiler. Bu ilâhi beyan onların ne kadar akılsız ve ne derece cahil olduklarını beyan etmektedir. Çünkü eşekler helâk olup yok olmaktan kurtulmak için avcıdan, okçudan ve aslandan ürküp kaçmaktadırlar. Bu kâfirler ise kurtuluşlarına vesile olacak Kur'ân'dan yüz çevirip, helâkları ve yok olmalarına sebep olacak inkâra kaçmaktadırlar. Onlar eşeklerden daha beter ve daha sapkındırlar.

Müddessir 74:52

(Uyarıcılardan) öğüt almak yerine onlardan her biri, kendisine, açılmış sahifeler (ilâhi vahiy) verilmesini istiyor. Bazı tefsir âlimleri şöyle bir olay aktarırlar: Müşrikler Resül-i Ekreme gelerek 'Duyduğumuza göre İsrailoğulları'ndan birisi bir günah işleyip de sabah olunca evinin kapısında asılı bir sayfa ya da baş ucunda “Sen şöyle bir günah işledin” şeklinde bir yazı bulurdu?” derler. Bazıları “Sen şöyle bir günâh işledin ve tövbesi şöyledir” cümlesini de eklerler. Müşrikler, Resülullah'tan (a.s.) böyle yapmasını isterler. Allah Teâlâ da onların böyle dediklerini haber verir, sonra da bu konuda kendilerini ümitsizliğe sevkeder ve “asla” (Keja) diye cevap verir. Yani umduklarına erişemeyecekler. Katâde anlatır: İsrailoğulları derler ki: Yi Muhammed! Sana tâbi olmamız seni sevindirirse her birimize filanca oğlu filancaya diye özel sayfa ver. İçinde sana tâbi olmamızı emretsin. Denildi ki: Amel etmedikleri halde kendilerine kurtuluş belgesi verilmesini istediler”. Fakat bu yorumlardan herhangi birisi hakkında kesin olarak budur demek mümkün değil, aksine her biri imkân dâhilindedir ve muhtemeldir denilebilir. Çünkü müfessirler, bu iradenin çıktığı topluluğu gözleriyle görmüş değiller ki kendilerine ne istediklerini haber versinler de İsözü edilen kıssa ve haberler sabit olsun. Sonra onların Resülullah'tan (a.s.) bunu istediklerine dair haberler de mütevatir değildir. Bundan dolayı meselenin onların zikrettikleri şekilde olduğu kesin değildir. Böyle bir isteğin (irade) bazı kâfirlerde ortaya çıkmış olması mümkündür ki bunlar, onların reisleri ve büyükleridir. Yoksa herkes kendisine açılmış sahifeler istemiş değildir. Burada bahsi geçen “irade” talepten ibarettir. Öte yandan onların sözü edilen talepleri, üç şıkka yöneliktir. Birincisi, İsrailoğulları'nın büyüklerinden her birinin kitabın kendisine indirilmesini istemiş olmasıdır. Nitekim bir âyette bu husus meâlen şöyle anlatılır: “Onlara bir âyet geldiğinde, Allahın elçilerine verilenin benzeri bize de verilmedikçe kesinlikle inanmayш dediler””. Kullandıkları bu sözlerde, Hz. Peygamber'in peygamberliğinin gerçekliğini ortaya koymakta ellerinde bir delil olsun diye ona karşı inat ve kibirle büyüklenmelerini ortaya çıkarmak anlamı mevcuttur. Nitekim bir başka âyette bu husus meâlen şöyle belirtilir: “Dediler ki: “Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın. Yahut -iddia ettiğin gibi- göğü üzerimize parça parça yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri şöyle karşımıza getirmelisin. Veya altından bir evin olmalı; ya da göğe çıkmalısın. Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece oraya çıktığına da asla inanmayacağız. De ki: Rabb'imi tenzih ederim! Ben sadece bir beşer peygamberim””. Bu ilâhi beyan, Hz. Muhammed'in (a.s.) risâleti hakkında kesin kanaate varmaları için kendilerine bir kitap indirmesini talep ettiklerini açıklamaktadır. İleri sürdükleri talebin kaynağı, inat ve kibirdi. Yoksa Resülullah'ın (a.s.) durumu üzerinde biraz düşünselerdi bu, onlara peygamber olduğuna dair bilgi verecekti. Kendilerine inecek bir kitapla bunu teyit etmeye ihtiyaç bile duymayacaklardı. En doğrusunu Allah bilir. (İkincisi:) İleri gelenlerini, Resülullah'tan (a.s.) daha büyük gördükleri için risâlete ondan lâyık ve kendilerine kitap indirmeye daha evlâ görmüş olmaları da mümkündür. Görmez misin ki Allah şöyle buyurmuştur: “Bu Kur'ân, şu iki şehrinden büyük bir kişiye indirilseydi ya” diye de eklediler”, Bir başka âyette ise meâlen şöyle denilir: “İlâhi uyarı içimizden mı indirildi şimdi!” İşte bu yüzden kendilerine açılmış sayfalar verilmesini istediler. Çünkü onlar bu faziletin kendilerine verilmesine daha lâyıktılar. Âyet hakkında bunca açıklamaları belirtmemizin sebebi şudur: Sözünü ettiğimiz mânalar, Kur'ân'ın beyanından anlaşılarak ortaya çıkmıştır. Müfessirlerin bahsettikleri yorumlar ise ne Kitap'la ve ne de Resülullah'tan nakledilen haberlerle teyit edilmiştir. Dolayısıyla bizim sözünü ettiğimiz yorumlar âyetle desteklendiği için diğerlerine nazaran daha bir muhkem ve daha bir sağlamdır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: o Katâde “onlardan her biri, kendisine, açılmış sahifeler (ilâhi vahiy) verilmesini istiyor” beyanı hakkında şu açıklamayı yapmıştır: Bazılar şöyle demiştir: “Yâ Muhammed! Sana tâbi olmamız seni sevindirirse bize filan filan kimseye yazılmış bir mektup ver. O mektupta sana tâbi olmamız emredilsin. Katâde der ki: Amel etmedikleri halde kendilerine kurtuluş belgesi verilmesini istediler (Taberi, Câmi'u'I-beyân, XXIX, 213).

Müddessir 74:53

Hayır! Aslında onlar âhiretten korkmuyorlar. Onlardan her birinin kendisine açılmış sahifeler verilmesini talep etmesi, âhirete iman etmekten yüz çevirmesinden ötürüdür. Yoksa âhirete iman etmiş olsalardı imanları kendilerine inadı ve kibri bırakmaya ve Resülullah'a (a.s.) karşı böbürlenmekten vazgeçmeye sevkeder, hakka boyun eğmeye çağırırdı. Oii l İRİ ŞA

Müddessir 74:54

54. “Asla! Ama bilsinler ki bu, gerçekten bir öğüttür, uyarıdır!” 55. “Dileyen ondan öğüt alır.”

Müddessir 74:55

54. “Asla! Ama bilsinler ki bu, gerçekten bir öğüttür, uyarıdır!” 55. “Dileyen ondan öğüt alır.”

Müddessir 74:56

Asla! Ama bilsinler ki bu, gerçekten bir öğüttür, uyarıdır! Dileyen ondan öğüt Bu âyetin mânasını ileride Abese süresine geldiğimizde ve “Allah dilemeksizin onlar öğüt alamazlar” meâlindeki âyetin anlamını da Tekvir süresine ulaştığımızda inşallah açıklayacağım. [Takvâ Sahiplerinin Özellikleri] Sakınılmaya lâyık olan da O'dur. Müfessirler, “ehlü't-takvâ” (329 tabirinin, Allah Teâlâ ile ilgili olduğunu söylemişlerdir. Bu ibarenin insana yönelik olması da mümkündür. Bu durumda “öğüt alan” mânasında olur. Görmez misin ki Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Onları takvâ sözüne bağlı kıldı. Zaten onlar bu sözü hak etmişlerdi, onlar buna lâyıktı”!, Örnek verdiğimiz âyette “takvâ sözüne bağlı olanlar” takvâ sahipleri olarak gösterilmiştir. “Ehlü't-takvâ” tabirinden maksat, Allah Teâlâ olduğu takdirde âyetin yorumu şöyle olur: “Allah, hakları konusunda yanlış yapmaktan ve tökezlemekten sakınılmaya lâyık biridir” Bu yorumun gerekçesi şudur: Dünyada kişi bir başkasına yanlış yapmaktan ve tökezlemekten şu üç sebepten dolayı kaçınır: Birincisi, ona olan ihtiyacını ve muhtaçlığını gördüğü için o kişiyi yüceltmek ve saygı göstermek amacıyla kendisine karşı yanlış yapmaktan ve ayak sürçmekten kaçınır. Yahut kendisini güçlü ve intikam almaya ehil gördüğü için kaçınır. [ ] Veya üzerinde olan nimet ve iyiliklerinin çokluğu sebebiyle kendisinden hayâ ettiği için ona karşı yanlış yapmaktan ve ayak sürçmekten sakınır. Bu saydığımız sebepler insanı yanlış yapmaktan sakınmaya sevkeden faktörler olduğuna, sonra bütün muhlükat Cenâb-ı Hakk'a muhtaç ve ihtiyaç içinde bulunduklarına, O da üzerlerinde kudret ve otorite sahibi olduğuna, her bir ferde nimet verip ihsanda bulunan O olduğuna göre ululanmaya, intikamından korkulmaya ve kendisinden hayâ edilmeye lâyık olmuş olur. Kim O'ndan sakınırsa bağışlanmaya ehil hale gelir. Âyetteki “ehlü”t-takvâ” tabirinin “cehennem ateşinden koruyan davranışların kendisinden istenmeye ehil olan” mânasında olması da mümkündür. Şu ilâhi beyanlar buna işaret eder: “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının”'©; “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun”, Sonra Allah Teâlâ bize cehennem ateşinden nasıl sakınılacağını öğreterek meâlen şöyle buyurmuştur: “Ey Rabb'imiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru”, Aziz ve Celil olan Allah, böylece cehennem ateşinden sakınmanın, ihsanı ve rahmetiyle koruması için kendisine sığınmak ve yakarmak olduğunu beyan etmektedir. O başka bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman bilin”. Dolayısıyla Allah Teâlâ, bize şeytanla savaşmak için ona karşı düşmanca tavır takınmayı emretmekte ve onunla savaşmanın Allah Teâlâ'ya sığınmaktan geçtiğini haber vermektedir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Eğer şeytandan bir fitleme seni dürterse hemen Allaha sığın”, Cenâb-ı Hak, bir başka âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Ve de ki: ‘Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım”! Allah, sayesinde koruyacağı vasıtanın kendisinden istenmeye ve düşmanın tuzağını defetmek için kendisine sığınılmaya lâyıktır. Mağfiret sahibi de O'dur. Yani O, kendisinden mağfiret talep edilmeye lâyıktır. Allah bizi takvâ sahibi ve mağfiret lütfettiği kullarından eylesin. Bazıları “ehlü't-takvâ” ve “ehlü'l-mağfira” tabirlerine “O kendisinden sakınılmaya ve sakınanı bağışlamaya lâyıktır” diye bir mâna vermişlerdir. Yardım istenecek olan yalnız Allah'tır.

Kıyamet 75:1

Zannettikleri gibi değil, kıyâmet gününe yemin ederim! Öyle değil, kendini kınayan nefse yemin ederim! Bu beyanın teviline dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları, Allah Teâlâ'nın kıyâmet gününe yemin ettiğini, ama kendini kınayan nefse ise etmediğini söylemiştir. Bu görüş, Hasan-ı Basri'den nakledilmiştir'. Söz konusu yaklaşıma göre âyetin mânası şöyle olur: “Kıyâmet gününe yemin ederim, kendini kınayan nefse yemin etmem”. Fakat Hasan-ı Basri'nin, “Yemin ederim şu beldeye; senin de içinde oturmakta olduğun o beldeye, ana babaya ve bunlardan meydana gelen çocuklara”? meâlindeki âyet hakkında şöyle dediği rivayet olunur: Bu âyette yemin, “beled” (belde), “yaнa”, yani Hz. Âdem babamız ve “mâ veled” yani tüm evlatları üzerine yapılmaktadır”. Babaya ve çocuklara yemin etmek caiz olunca kendini kınayan nefis de çocuklara dâhil olur. Dolayısıyla Hasan-ı Basri'ye göre Cenâb-ı Hak kendini kınayan nefse yemin etmiş olmaktadır. Netice olarak burada onun görüşünü reddetmenin herhangi bir anlamı kalmamış oldu. Öte yandan yemin “lâ uksimu” kısmındadır. Bunun tefsiri, “kebed” kelimesinin belirtildiği “lâ uksimu bi hâze'l-beled” cümlesinin yorumuna geldiğimizde yapılacaktır. Bazıları da yeminin her ikisi üzerine yapıldığını belirtmişlerdir. Cenâb-ı Hak yaratıklarından dilediğinin üzerine yemin edebilir. [ ] müfessirler yeminin mânasını “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” beyanıyla birleştirmiş ve bu cümleyi yemin konusu olarak göstermiştir. Böyle olduğu takdirde şöyle bir soru gündeme gelir: Allah Teâlâ'nın bu âyetle delil getirdiği kavim, kıyâmet gününü inkâr ederken O, nasıl olur da kıyâmet günü üzerine yemin ederek öldükten sonra dirilmeyi ve kemiklerin bir araya getirilmesi olayını teyit eder? Yüce Allah âdeta yeminini inkâr edilen bir olay üzerine yaparak teyit edip, pekiştirmiş olmuyor mu? Bu soruya iki türlü cevap vermek mümkündür: Yemin, ölümden sonra dirilmeye inanmayı gerektiren bir hikmete yöneliktir. Çünkü biz birçok yerde beyan ettik ki bu âlemin hikmet ihtiva eden bir şekilde ortaya çıkması, ölümden sonra dirilmekle irtibatlıdır. Dirilme olmasaydı “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” meâlindeki âyette belirtildiği gibi âlemin yaratılması anlamsız ve boşuna olurdu. Cenâb- 1 Hak âdeta şöyle demiş olmaktadır: Kıyâmet gününün şöyle olmasını gerektiren hikmetim üzerine yemin ederim. Soruya verilecek ikinci cevap da şudur: Yeminin gerçekte üzerinde düşünen ve dikkatle inceleyen kimseyi ölümden sonra dirilişe inanmaya sevkeden kanıtlar ve deliller üzerine yapılmış olması da mümkündür. Yapılan yemin bu ikinci ihtimale açık olduğuna göre kıyâmet günü ve kendini kınayan nefis üzerine yemin edilmesi isabetli olur. Çünkü kendini kınayan nefis üzerinde düşünme ve ona itibar etme insanı dirilmeye iman etmeye sevkeder. Sonra kalplerde önemi ve değeri büyük olan olay üstüne yemin etmek âdet olmuştur. Kıyâmet gününün değerinin büyük olması iki yöndendir: Ya menfaatlerinin çok olmasındandır. Bu durumda değeri gözle görülür ve bilinir. Yahut da bu günün değerinin deliller ve haberlerle büyük olduğu anlaşılır. Gökler ve yerlerin değerinin büyük olduğunu insanlar, gözleriyle ayan beyan görerek öğrenmiştir. Çünkü onların göklerden ve yerden elde ettikleri birçok menfaati vardır. Kıyâmet gününün değeri, kalplere yerleşmekle ve kanıtlar ve burhanlarla varlığı sabit olmakla büyük olmuştur. Sonra biz dedik ki, Allah Teâlâ, sabit olduğu bilinen ve -yemin olmasa bileüzerinde iyice düşünülüp kafa yorulsa varlığı kabul edilecek olguları teyit etmek için yemin Yani kıyâmet ve kendini kınayan nefis üzerine. eder. Bundan dolayı kıyâmet günü ve kendini kınayan nefse yemin etmek yan11 olmamıştır. En doğrusunu Allah bilir. [Nefs-i Levvâme] (S1Bilginler “nefs-i levvâme”nin ne demek olduğu üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, “nefs-i levvâme”nin dünya hayatında geçimini daralttığı gerekçesiyle Rabb'ini kınayan ve üzerinde nimetleri ve ihsanı çok olduğu halde fakirlikten ve yoksulluktan dolayı Rabb'inden şikâyet eden kâfir nefistir demişlerdir. Bazıları da kendisini kınayan nefsin gerek mümin gerek kâfir bütün nefisler olduğunu söylemişlerdir. Nefs-i levvâme, kendisinin benzerini aldığı ve imtihan edildiği birtakım hususları başka nefisler de aldı diye onları kınar. Oysa aynısını veya benzerini kendisinin aldığını kardeşi de fiilen aldı diye kimsenin bir başkasını kınamaması gerekir. Fakat “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur”: meâlindeki âyette belirtildiği gibi nefis bu şekilde kınayıcı olarak yaratılmıştır. Bazıları da söz konusu kınamanın âhirette olacağını söylemişlerdir. Kâfir, azabın ve Allah'ın intikamının kesin olarak başına geleceğini anlayınca Allaha karşı ihmali dolayısıyla kendini kınar ve içi yanmaya başlar, işte o zaman kendini kınar. Mümin de sevabı ayan beyan görünce keşke günah işlemeseydim, tövbe etseydim ve mihraplarda daha çok namaz kılsaydım diye nefsini kınayacaktır. Aynı şekilde itaat edenlerin güzel bir akıbete kavuştuklarını görünce de gücü kuvveti yerinde ve gençliğinin baharındayken kendini itaattan uzak tuttuğu ve yapmadığı için nefsini kınayacak ve daha fazla sevap kazanmak için neden daha fazla iyi amel işlemedim diyecektir. Bazıları da âyette geçen nefsini kınamanın, âhirette kâfir için olacağını söylemiştir. Bu ihtimal daha ağır basmaktadır. Çünkü müslüman sevapla ikram görünce buna şükretmesi nefsini kınamasına fırsat bırakmaz. Dolayısıyla mümin nefsini kınamakla meşgul olmaz. Ve çünkü Allah Teâlâ, kendisinden bir lütuf, ihsan ve nimet olarak ona iyilikleri kat kat verir, ameliyle hak ettiğinden daha fazla dereceler bahşeder. Mümin ulaştığı ikramların tamamına ameliyle değil Allah Teâlâ'nın ihsanı ve keremi sayesinde ulaştığını bildiği halde amelde eksiği olduğu için nefsini nasıl olur da kınar! En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz”

Kıyamet 75:2

Zannettikleri gibi değil, kıyâmet gününe yemin ederim! Öyle değil, kendini kınayan nefse yemin ederim! Bu beyanın teviline dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları, Allah Teâlâ'nın kıyâmet gününe yemin ettiğini, ama kendini kınayan nefse ise etmediğini söylemiştir. Bu görüş, Hasan-ı Basri'den nakledilmiştir'. Söz konusu yaklaşıma göre âyetin mânası şöyle olur: “Kıyâmet gününe yemin ederim, kendini kınayan nefse yemin etmem”. Fakat Hasan-ı Basri'nin, “Yemin ederim şu beldeye; senin de içinde oturmakta olduğun o beldeye, ana babaya ve bunlardan meydana gelen çocuklara”? meâlindeki âyet hakkında şöyle dediği rivayet olunur: Bu âyette yemin, “beled” (belde), “yaнa”, yani Hz. Âdem babamız ve “mâ veled” yani tüm evlatları üzerine yapılmaktadır”. Babaya ve çocuklara yemin etmek caiz olunca kendini kınayan nefis de çocuklara dâhil olur. Dolayısıyla Hasan-ı Basri'ye göre Cenâb-ı Hak kendini kınayan nefse yemin etmiş olmaktadır. Netice olarak burada onun görüşünü reddetmenin herhangi bir anlamı kalmamış oldu. Öte yandan yemin “lâ uksimu” kısmındadır. Bunun tefsiri, “kebed” kelimesinin belirtildiği “lâ uksimu bi hâze'l-beled” cümlesinin yorumuna geldiğimizde yapılacaktır. Bazıları da yeminin her ikisi üzerine yapıldığını belirtmişlerdir. Cenâb-ı Hak yaratıklarından dilediğinin üzerine yemin edebilir. [ ] müfessirler yeminin mânasını “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” beyanıyla birleştirmiş ve bu cümleyi yemin konusu olarak göstermiştir. Böyle olduğu takdirde şöyle bir soru gündeme gelir: Allah Teâlâ'nın bu âyetle delil getirdiği kavim, kıyâmet gününü inkâr ederken O, nasıl olur da kıyâmet günü üzerine yemin ederek öldükten sonra dirilmeyi ve kemiklerin bir araya getirilmesi olayını teyit eder? Yüce Allah âdeta yeminini inkâr edilen bir olay üzerine yaparak teyit edip, pekiştirmiş olmuyor mu? Bu soruya iki türlü cevap vermek mümkündür: Yemin, ölümden sonra dirilmeye inanmayı gerektiren bir hikmete yöneliktir. Çünkü biz birçok yerde beyan ettik ki bu âlemin hikmet ihtiva eden bir şekilde ortaya çıkması, ölümden sonra dirilmekle irtibatlıdır. Dirilme olmasaydı “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” meâlindeki âyette belirtildiği gibi âlemin yaratılması anlamsız ve boşuna olurdu. Cenâb- 1 Hak âdeta şöyle demiş olmaktadır: Kıyâmet gününün şöyle olmasını gerektiren hikmetim üzerine yemin ederim. Soruya verilecek ikinci cevap da şudur: Yeminin gerçekte üzerinde düşünen ve dikkatle inceleyen kimseyi ölümden sonra dirilişe inanmaya sevkeden kanıtlar ve deliller üzerine yapılmış olması da mümkündür. Yapılan yemin bu ikinci ihtimale açık olduğuna göre kıyâmet günü ve kendini kınayan nefis üzerine yemin edilmesi isabetli olur. Çünkü kendini kınayan nefis üzerinde düşünme ve ona itibar etme insanı dirilmeye iman etmeye sevkeder. Sonra kalplerde önemi ve değeri büyük olan olay üstüne yemin etmek âdet olmuştur. Kıyâmet gününün değerinin büyük olması iki yöndendir: Ya menfaatlerinin çok olmasındandır. Bu durumda değeri gözle görülür ve bilinir. Yahut da bu günün değerinin deliller ve haberlerle büyük olduğu anlaşılır. Gökler ve yerlerin değerinin büyük olduğunu insanlar, gözleriyle ayan beyan görerek öğrenmiştir. Çünkü onların göklerden ve yerden elde ettikleri birçok menfaati vardır. Kıyâmet gününün değeri, kalplere yerleşmekle ve kanıtlar ve burhanlarla varlığı sabit olmakla büyük olmuştur. Sonra biz dedik ki, Allah Teâlâ, sabit olduğu bilinen ve -yemin olmasa bileüzerinde iyice düşünülüp kafa yorulsa varlığı kabul edilecek olguları teyit etmek için yemin Yani kıyâmet ve kendini kınayan nefis üzerine. eder. Bundan dolayı kıyâmet günü ve kendini kınayan nefse yemin etmek yan11 olmamıştır. En doğrusunu Allah bilir. [Nefs-i Levvâme] (S1Bilginler “nefs-i levvâme”nin ne demek olduğu üzerinde ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, “nefs-i levvâme”nin dünya hayatında geçimini daralttığı gerekçesiyle Rabb'ini kınayan ve üzerinde nimetleri ve ihsanı çok olduğu halde fakirlikten ve yoksulluktan dolayı Rabb'inden şikâyet eden kâfir nefistir demişlerdir. Bazıları da kendisini kınayan nefsin gerek mümin gerek kâfir bütün nefisler olduğunu söylemişlerdir. Nefs-i levvâme, kendisinin benzerini aldığı ve imtihan edildiği birtakım hususları başka nefisler de aldı diye onları kınar. Oysa aynısını veya benzerini kendisinin aldığını kardeşi de fiilen aldı diye kimsenin bir başkasını kınamaması gerekir. Fakat “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur”: meâlindeki âyette belirtildiği gibi nefis bu şekilde kınayıcı olarak yaratılmıştır. Bazıları da söz konusu kınamanın âhirette olacağını söylemişlerdir. Kâfir, azabın ve Allah'ın intikamının kesin olarak başına geleceğini anlayınca Allaha karşı ihmali dolayısıyla kendini kınar ve içi yanmaya başlar, işte o zaman kendini kınar. Mümin de sevabı ayan beyan görünce keşke günah işlemeseydim, tövbe etseydim ve mihraplarda daha çok namaz kılsaydım diye nefsini kınayacaktır. Aynı şekilde itaat edenlerin güzel bir akıbete kavuştuklarını görünce de gücü kuvveti yerinde ve gençliğinin baharındayken kendini itaattan uzak tuttuğu ve yapmadığı için nefsini kınayacak ve daha fazla sevap kazanmak için neden daha fazla iyi amel işlemedim diyecektir. Bazıları da âyette geçen nefsini kınamanın, âhirette kâfir için olacağını söylemiştir. Bu ihtimal daha ağır basmaktadır. Çünkü müslüman sevapla ikram görünce buna şükretmesi nefsini kınamasına fırsat bırakmaz. Dolayısıyla mümin nefsini kınamakla meşgul olmaz. Ve çünkü Allah Teâlâ, kendisinden bir lütuf, ihsan ve nimet olarak ona iyilikleri kat kat verir, ameliyle hak ettiğinden daha fazla dereceler bahşeder. Mümin ulaştığı ikramların tamamına ameliyle değil Allah Teâlâ'nın ihsanı ve keremi sayesinde ulaştığını bildiği halde amelde eksiği olduğu için nefsini nasıl olur da kınar! En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz”

Kıyamet 75:3

3. “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi 4. “Evet, parmaklarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter. İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor? “Bu ilâhi beyan, zâhiri yapısı itibariyle soru kalıbında gelse bile soru değildir. Fakat o, insanın sözü edilen zannının gerçekleşeceğini ifade etmektedir. İnsanı bu zanna sevkeden sebep, (ilâhi) kudretin kemikleri birleştirecek ve darmadağın olup gittikten sonra toplayacak dereceye ulaşamayacağı düşüncesidir. Allah Teâlâ, insanın bu zannını “De ki: “Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek”? meâlindeki âyetle reddetmektedir. İlk yaratma üzerinde düşünen kimse Jilâhi kudretin kemikler çürüdükten sonra onları toplayacak dereceye ulaşacağını, onları yaratan gücün darmadağın olduktan sonra onları toplamaya kâdir olduğunu bilir. Kemiklerin darmadağın olduktan sonra bir araya getirilemeyeceğini de insanın zannetmiş olması mümkündür. Çünkü kemikler dağıtıldıktan sonra toplanırsa, toplu halde bir arada bulunduktan sonra dağıtılmaz diye düşünmesi imkân dâhilindedir. Dünya hayatındaki benzerine bakılınca düşüncesi daha iyi anlaşılır: Dünyada hiç kimse yaptığı bir binayı bir kez daha bina etmek için yıkmaya kalkışmaz. Bunu yapan kişi, inşa ettiği binayı yıkmaya kalkışması halinde abesle iştigal etmiş olur ve hikmetle hareket eden bir kimse olamaz. Kişiyi söz konusu zanna sürükleyen eğer bu düşünceyse cevabı şudur: İlk toplama, imtihan ve denemeye tâbi tutmak için yapılmıştır. Ama darmadağın olduktan sonra toplama ise yapılanlara karşılığının verilmesi amacıyladır. İkinci toplama, ilk başta yapılan toplama ile aynı gayeye yönelik olmayınca yanlış ve isabetsiz olmaz. İade ilk başta yapılan amaca yönelik olduğu zaman yapılan hikmet çerçevesinin dışına çıkar. Görülmez mi ki binasını yıkan kimse onu ilk yaptığı amaçtan başka bir gaye ile yaptığı zaman tepki ile karşılaşmaz. [Cismânî Diriliş Hakkında Bâtıniler'e Cevap] 285 [ ] Yaptığımız açıklamalar, Bâtıniler'in görüşlerini reddetmeye dair delil vardır. Çünkü onlar bu bedenlerin (maddi nefisler - zatlar) yok olup gideceğini ve telef olacağını, dirilmenin ise ruhani nefisler için söz konusu olacağını iddia etmişlerdir. Durum onların iddia ettikleri gibi olsaydı “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” meâlindeki âyetin hiçbir anlamı kalmazdı. Çünkü kemikler çürüyüp gittikten sonra onlara göre bir araya toplanmayacaktır. O zaman durum tam da âyette bahsi geçen insanın zannettiği gibi olur. Bu durumda da “Evet, parmaklarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter” diye cevap vermenin de herhangi bir mânası olmazdı. Görmez misin ki parçalandıktan sonra kemiklerin bir araya getirilmesini inkâr etmeye sevkeden düşünce kişinin dünyada böyle bir olayı görmemiş olmasıdır. Eğer mesele Bâtınıyye'nin iddia ettiği gibi olsaydı âyette bahsi geçen inkâr, ruhani nefisler ölümden sonra dünyada dirilmiş olarak bulunuyorsa reddedilmiş olurdu. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De ki: “Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek”. Yüce Allah, dirilecek olanların başkası değil sadece ilk kez yaratılan nefisler olduğunu haber vermektedir. Evet, parmaklarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter. Bazıları bu âyetin yeni başlayan bir cümle olduğunu ve “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” sorusunun gerektirdiği cevap olmadığını iddia etmişlerdir. Bazıları da “belâ” kelimesinin “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” sorusunun cevabı olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre Allah Teâlâ, dirilmeyi kabul etmeye dair daha önce geçen deliller ve kanıtlar nedeniyle bağlantı kurarak “belâ” demekle yetinmiştir. Bazıları da bahsi geçen sorunun cevabının parmak uçlarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter meâlindeki ilâhi beyan olduğunu ifade etmişlerdir. Âyetin metnindeki ifadeyle “tesviyetü'l-benân” parmakları, (şimdi olduğu gibi) ayrık değil de deve ve diğer hayvanların toynakları gibi bir tek kemikten ibaret tek parça halinde yapmak demektir. Bu âyetin hangi açıdan delil olduğuna gelince; insanlar hayvanların toynaklarını tek parça halinde gördükleri için Allah Teâlâ'nın insanların parmaklarını da bitişik olarak yaratmaya kâdir olduğunu kabul etmişlerdir. Dünya hayatında insanın dağınık şeyleri bir araya getirmeye ve birleştirmeye kâdir olduğu, ama parmak uçlarını birleştirmekten aciz olduğu görülünce mesele anlaşılır. Parmakları tek kemik halinde birleştirmek, toplamaktan daha zor olduğuna ve Allah Teâlâ'yı da bunu yapmaya kâdir olarak nitelediklerine göre O'nun parçalanıp ufalanmış olan kemikleri toplamaya kâdir olduğunu nasıl olur da inkâr ederler? Allah Teâlâ, onların söylediği şeylerden münezzehtir, çok çok yücedir. 286 [§]Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ, hayvanların toynaklarını bitişik yaratmış ve insan (eşyayı) alıp verebilsin, bir şeyi sunup geri alabilsin, tutup uzatabilsin ve bunun dışında (kemikleri bitişik olmayan) parmaklarıyla hayvanları ve diğer canlıları emri altına almak gibi kendisine tahsis edilen başka türlü menfaatleri sağlayabilsin diye parmaklarını tek kemik halinde birleştirmemiş ve hayvanlardan farklı yaratmıştır. Hayvanlarla insanlar arasındaki bu ayırımdan anlaşılan şudur: İmtihandan maksat insandır ve yüce Allah emir vermeden, yasaklama getirmeden ve kendilerine verdiği nimete şükretmelerini istemeden onları başıboş birakmaz. Bazıları bu emre uymuş, bazıları da karşı gelmiştir. Şu halde dünyada yapılanların karşılığının verilmesi için bir başka yurt daha olması gerekir. Bunlar üzerinde düşünmek, insanı dirilmeyi ve yaptığına karşılık verileceğini kabul etmeye sevkeder. Çünkü “tek parça halinde yaratma” ilk başta olurken, “dağıldıktan sonra bir araya getirme ” ise yeniden yaratılış (iade) esnasında söz konusu olur. Akıllar, yeniden yaratmanın (iade) ilk başta yaratmaktan daha kolay olduğunu kabul eder. İlk başta “tek parça halinde yapma” O'nun açısından imkânsız olmayınca ilk başta toplamaya kâdir iken yeniden toplama neden zor olsun! Ve çünkü insanlar parmakları tek parça halinde yaratılmayınca bilsinler ki böyle yaratmada bir hikmet vardır. Durum onların, dirilmenin vuku bulmayacağı şeklindeki düşünceleri gibi olsaydı, bu durum hikmet dışı olurdu. Dolayısıyla belirtilen deliller, dirilmeyi ispat eder ve Allah Teâlânın kemikler dağıldıktan sonra onları bir araya getirmeye kâdir olduğunu ikrar etmeye sevkeder. En doğrusunu Allah bilir.

Kıyamet 75:4

3. “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi 4. “Evet, parmaklarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter. İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor? “Bu ilâhi beyan, zâhiri yapısı itibariyle soru kalıbında gelse bile soru değildir. Fakat o, insanın sözü edilen zannının gerçekleşeceğini ifade etmektedir. İnsanı bu zanna sevkeden sebep, (ilâhi) kudretin kemikleri birleştirecek ve darmadağın olup gittikten sonra toplayacak dereceye ulaşamayacağı düşüncesidir. Allah Teâlâ, insanın bu zannını “De ki: “Onları ilk başta yaratmış olan diriltecek”? meâlindeki âyetle reddetmektedir. İlk yaratma üzerinde düşünen kimse Jilâhi kudretin kemikler çürüdükten sonra onları toplayacak dereceye ulaşacağını, onları yaratan gücün darmadağın olduktan sonra onları toplamaya kâdir olduğunu bilir. Kemiklerin darmadağın olduktan sonra bir araya getirilemeyeceğini de insanın zannetmiş olması mümkündür. Çünkü kemikler dağıtıldıktan sonra toplanırsa, toplu halde bir arada bulunduktan sonra dağıtılmaz diye düşünmesi imkân dâhilindedir. Dünya hayatındaki benzerine bakılınca düşüncesi daha iyi anlaşılır: Dünyada hiç kimse yaptığı bir binayı bir kez daha bina etmek için yıkmaya kalkışmaz. Bunu yapan kişi, inşa ettiği binayı yıkmaya kalkışması halinde abesle iştigal etmiş olur ve hikmetle hareket eden bir kimse olamaz. Kişiyi söz konusu zanna sürükleyen eğer bu düşünceyse cevabı şudur: İlk toplama, imtihan ve denemeye tâbi tutmak için yapılmıştır. Ama darmadağın olduktan sonra toplama ise yapılanlara karşılığının verilmesi amacıyladır. İkinci toplama, ilk başta yapılan toplama ile aynı gayeye yönelik olmayınca yanlış ve isabetsiz olmaz. İade ilk başta yapılan amaca yönelik olduğu zaman yapılan hikmet çerçevesinin dışına çıkar. Görülmez mi ki binasını yıkan kimse onu ilk yaptığı amaçtan başka bir gaye ile yaptığı zaman tepki ile karşılaşmaz. [Cismânî Diriliş Hakkında Bâtıniler'e Cevap] 285 [ ] Yaptığımız açıklamalar, Bâtıniler'in görüşlerini reddetmeye dair delil vardır. Çünkü onlar bu bedenlerin (maddi nefisler - zatlar) yok olup gideceğini ve telef olacağını, dirilmenin ise ruhani nefisler için söz konusu olacağını iddia etmişlerdir. Durum onların iddia ettikleri gibi olsaydı “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” meâlindeki âyetin hiçbir anlamı kalmazdı. Çünkü kemikler çürüyüp gittikten sonra onlara göre bir araya toplanmayacaktır. O zaman durum tam da âyette bahsi geçen insanın zannettiği gibi olur. Bu durumda da “Evet, parmaklarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter” diye cevap vermenin de herhangi bir mânası olmazdı. Görmez misin ki parçalandıktan sonra kemiklerin bir araya getirilmesini inkâr etmeye sevkeden düşünce kişinin dünyada böyle bir olayı görmemiş olmasıdır. Eğer mesele Bâtınıyye'nin iddia ettiği gibi olsaydı âyette bahsi geçen inkâr, ruhani nefisler ölümden sonra dünyada dirilmiş olarak bulunuyorsa reddedilmiş olurdu. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “De ki: “Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek”. Yüce Allah, dirilecek olanların başkası değil sadece ilk kez yaratılan nefisler olduğunu haber vermektedir. Evet, parmaklarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter. Bazıları bu âyetin yeni başlayan bir cümle olduğunu ve “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” sorusunun gerektirdiği cevap olmadığını iddia etmişlerdir. Bazıları da “belâ” kelimesinin “İnsan, kemiklerini toplayıp birleştiremeyeceğimizi mi sanıyor?” sorusunun cevabı olduğunu söylemişlerdir. Bunlara göre Allah Teâlâ, dirilmeyi kabul etmeye dair daha önce geçen deliller ve kanıtlar nedeniyle bağlantı kurarak “belâ” demekle yetinmiştir. Bazıları da bahsi geçen sorunun cevabının parmak uçlarına varıncaya kadar yeniden yapmaya gücümüz yeter meâlindeki ilâhi beyan olduğunu ifade etmişlerdir. Âyetin metnindeki ifadeyle “tesviyetü'l-benân” parmakları, (şimdi olduğu gibi) ayrık değil de deve ve diğer hayvanların toynakları gibi bir tek kemikten ibaret tek parça halinde yapmak demektir. Bu âyetin hangi açıdan delil olduğuna gelince; insanlar hayvanların toynaklarını tek parça halinde gördükleri için Allah Teâlâ'nın insanların parmaklarını da bitişik olarak yaratmaya kâdir olduğunu kabul etmişlerdir. Dünya hayatında insanın dağınık şeyleri bir araya getirmeye ve birleştirmeye kâdir olduğu, ama parmak uçlarını birleştirmekten aciz olduğu görülünce mesele anlaşılır. Parmakları tek kemik halinde birleştirmek, toplamaktan daha zor olduğuna ve Allah Teâlâ'yı da bunu yapmaya kâdir olarak nitelediklerine göre O'nun parçalanıp ufalanmış olan kemikleri toplamaya kâdir olduğunu nasıl olur da inkâr ederler? Allah Teâlâ, onların söylediği şeylerden münezzehtir, çok çok yücedir. 286 [§]Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ, hayvanların toynaklarını bitişik yaratmış ve insan (eşyayı) alıp verebilsin, bir şeyi sunup geri alabilsin, tutup uzatabilsin ve bunun dışında (kemikleri bitişik olmayan) parmaklarıyla hayvanları ve diğer canlıları emri altına almak gibi kendisine tahsis edilen başka türlü menfaatleri sağlayabilsin diye parmaklarını tek kemik halinde birleştirmemiş ve hayvanlardan farklı yaratmıştır. Hayvanlarla insanlar arasındaki bu ayırımdan anlaşılan şudur: İmtihandan maksat insandır ve yüce Allah emir vermeden, yasaklama getirmeden ve kendilerine verdiği nimete şükretmelerini istemeden onları başıboş birakmaz. Bazıları bu emre uymuş, bazıları da karşı gelmiştir. Şu halde dünyada yapılanların karşılığının verilmesi için bir başka yurt daha olması gerekir. Bunlar üzerinde düşünmek, insanı dirilmeyi ve yaptığına karşılık verileceğini kabul etmeye sevkeder. Çünkü “tek parça halinde yaratma” ilk başta olurken, “dağıldıktan sonra bir araya getirme ” ise yeniden yaratılış (iade) esnasında söz konusu olur. Akıllar, yeniden yaratmanın (iade) ilk başta yaratmaktan daha kolay olduğunu kabul eder. İlk başta “tek parça halinde yapma” O'nun açısından imkânsız olmayınca ilk başta toplamaya kâdir iken yeniden toplama neden zor olsun! Ve çünkü insanlar parmakları tek parça halinde yaratılmayınca bilsinler ki böyle yaratmada bir hikmet vardır. Durum onların, dirilmenin vuku bulmayacağı şeklindeki düşünceleri gibi olsaydı, bu durum hikmet dışı olurdu. Dolayısıyla belirtilen deliller, dirilmeyi ispat eder ve Allah Teâlânın kemikler dağıldıktan sonra onları bir araya getirmeye kâdir olduğunu ikrar etmeye sevkeder. En doğrusunu Allah bilir.

Kıyamet 75:5

Fakat insanoğlu günah işlemeye (bugünden) istekli durur. Mütessirler, bu âyete insan tövbeyi erteler günahı öne alır ve “ileride tövbe edeceğim” der ve ölüm en kötü halinde karşısına çıkar anlamını vermişlerdir. Âyette bahsi geçen “yuridü” fiilindeki iradenin anlamı konusunda iki ihtimal olabilir. Birinci ihtimale göre iradenin hakiki mânada kullanılmış olması mümkündür. Fakat bir kimse bir fiil yaptığı zaman onu irade ve ihtiyarıyla yapar. Bu yüzden irade zikredilmiş ve kinâye yoluyla fiil kastedilmiş olabilir. Çünkü irade fiilden ayrılmaz. Dolayısıyla onun belirtilmesi fiilin belirtilmesi demek olur. Bu husus, şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibidir: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”", Hiçbir kâfir, göğün ve yerin anlamsız olarak yaratıldığını zannetmemiştir. Fakat göklerin ve yerin yaratılması, dirilme ve amellerin karşılığını alma hikmetine binaen gerçekleşmiştir. Ölümden sonra dirilmeyi kabul etmemek, göklerin ve yerin amaçsız ve anlamsız olarak ve boş yere yaratıldığını söylemek demektir. Böyle bir düşünce, insanı söz konusu görüşü söylemeye götürür. Netice olarak kâfirler, sanki göklerin ve yerin boş yere yaratıldığını söylemiş ve sanki böyle zannetmişlerdir. Böylece yaptıkları “zan” olarak yorumlanır yoksa gerçekte zannettiklerinden değil. [ ]Günah işlediklerinde de durum aynen böyledir. Onların fiilleri irade ve ihtiyara dayalı olarak gerçekleşmiştir. Sanki önlerindeki zaman içinde günah işlemek istemiş gibi olmuşlardır, yoksa iradeleri sırf ileride günah işlemeye yönelik olduğu için değil. Âyette geçen “irade”nin hakiki mânada irade olması da mümkündür. Şöyleki: Kötülük ve günahın birçok yolu vardır. Bu yollar, giren kişiyi günah adını almayı hak edecek bir duruma götürür. Hayır ve hidâyetin de yolları vardır. Bu yollar da gireni dindarlık ve takvâ ismini almayı hak edecek bir sonuca götürür. Kişi günaha götüren yola girmekle günaha ve çeşitli kötülüklere ulaşır ve bu yönüyle “irade eden” bir konuma gelir. Önündeki zaman içinde de. Âyette geçen “emâmehü” (uui) kelimesinin iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, “ömrünün kalan süresi içinde” demektir. Çünkü o hidâyet yolunu tutmayı ve doğru yola girmeyi istemez ve nefsini alıştırdığı kötülük ve sapkınlık âdeti üzerine devam eder. Âyette geçen “emâm” kelimesiyle “kıyâmet günü”nün kastedilmiş olması da muhtemeldir. Allah Teâlâ bir başka âyette ise meâlen şöyle buyurmuştur: “Şu insanlar, ileride kendilerini bekleyen zor günü bir yana bırakarak”2. Yüce Allah, bu günü (bir âyette) “emâm”, (bir diğer âyette) “verâ” kelimeleriyle ifade etmiştir. Örnek verilen âyette geçen “verâehum” kelimesi, geçip giden vakitlerin arkasından demektir. “Meгa” kelimesinin geçmiş vakitlere nispet edilmesi durumunda kıyâmet günü bu günlerin ardında olur. Fakat kelimenin bu günahkâr kişiye izafesi durumunda ise kıyâmet günü onun “ön'ünde olur. Çünkü kıyâmet günü onun önündedir. Bundan dolayı kıyâmet gününün “ón” ve “arka” kelimeleriyle nitelenmesi isabetli olmuştur. Öte yandan önündeki zaman içinde günah işlemeye istekli olan insan kâfir olsa da Allah Teâlâ “küfr” kelimesini değil de “fücür” kelimesini kullanmıştır. Çünkü “fücür” kelimesi ayıplama ve lekeleme mânasını ihtiva eder. Bir diğer sebep de “fücür” kelimesinin özellikle ayıplamanın adı olmasıdır. Küfrün bizâtihi kendisinde ayıplama yoktur. Çünkü ister mümin, ister kâfir olsun herkes bir şeye inanırken başka bir şeyi de inkâr etmektedir. Kâfir, isim yönünden çirkin olan değil, aksine mânası itibariyle çirkin olan demektir. Dolayısıyla “fücür” kelimesi ayıplama açısından küfre nazaran daha vurgulu olduğundan ona bu kelime isim olarak verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Ebü Bekir el-Esam şöyle demiştir: Fakat insanoğlu önündeki zaman içinde de günah işlemeye (bugünden) istekli durur meâlindeki âyet, insan kıyâmet gününü ayan beyan görmek ve onun ne zaman kopacağını bilmek ister anlamına gelir. Bu âyetin tefsiri ise hemen ardından gelen “Kıyâmet günü ne zamanmış?”" cümlesidir. Yani “o ne zaman?” sorusuyla kıyâmetin ne zaman kopacağını öğrenmek istiyor. Yüce Allah da “göz dehşetle açıldığı, ay tutulduğu zaman” kopacağını haber veriyor. En doğrusunu Allah bilir.

Kıyamet 75:6

6. “Kıyâmet günü ne zamanmış?’ diye soruyor? Kıyâmet günü ne zamanmış? diye soruyor. Onun bu sorusu, bir inat ve alay etme amacı taşıyan bir sorudur. Çünkü daha önce kıyâmetin kopacağı zamanın günah işlemeyi engelleyici ve korkutucu bir özelliği olmadığını söylemiştik. Engelleme ve istek, ancak o gün meydana gelecek durumların hatırlatılmasıyla olur. Bundan dolayı Allah Teâlâ o gün başa gelecek hallerden bahsetmiş, fakat o günün ne zaman olacağını kendilerine bildirmemiştir. Çünkü kıyâmetin vaktini bilmekte bir hikmet yoktur. Resülullah (a.s.) onlara kendileri gibi birinin vereceği cevapla değil de hikmetli konuşanların verecekleri cevapla karşılık vermiştir. Göz dehşetle açıldığı. Âyetin metninde geçen “berika” dehşete düştü ve şaşkın oldu demektir. Müfessirler, bundan sonra ihtilaf etmişlerdir. Bazıları bu durumum ölüm anında olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise bahsi geçen hallerin kıyâmet günü olacağını belirtmişlerdir. Âyetin yorumu hangi duruma göre yapılırsa yapılsın doğru ve isabetli olur. Çünkü dirilmeyi inkâr eden

Kıyamet 75:7

kimseye Allah Teâlâ'nın şiddeti gelip de üzerine çöken korkuyu görünce dirilmenin olacağına kesinlikle inanır ve bilgi sahibi olur. Sonra bundan maksat ölüm hali ise Cenâb-ı Hakk'ın “göz dehşetle açıldığı, ay tutulduğu, güneşle ay birleştirildiği zaman” meâlindeki beyan, hakiki mânada da değil de bir temsil tarzında söylenmiş olur. Çünkü gözü dehşetle açıldığı ve şaşkınlığa düştüğü zaman ne beden gözüyle ve ne de kalp gözüyle faydalanamayacak hale gelir. Bu durumda ayın ışığını göremez, ay tutulmuş, güneş ve ay bir araya gelmiş gibi olur. Güneşin ve ayın ışığını göremez. Başına gelen belâlar ve korkunç durumlar dolayısıyla gündüz gece, gece de gündüze döner. [ ]Bu kişinin hali Hz. Peygamberden (a.s.) nakledilen bir hadiste bahsedilen durum gibi olur: “Dünya müminin hapsi, kâfirin cennetidir”, Resülullah (a.s.) bir başka hadiste de şöyle buyurmuştur: “Kim Allah Teâlâ ile buluşmak isterse Allah da onunla buluşmayı sever. Kim Allah ile karşılaşmaktan hoşlanmazsa Allah da onunla karşılaşmaktan hoşlanmaz”"©, Âlimler bu iki haberin ölüm ânıyla ilgili olduğunu söylemişlerdir. Şöyle ki: Kâfir ölüm ânında kendisine vâdedilen korkunç halleri ve şiddetli durumları görür ve o korkunç durumlar ve şiddetli hallere düşmesin diye ruhunun bedeninden çıkmasını istemez. O anda dünya cennet gibi olur ve oradan ayrılmaktan hoşlanmaz. Mümin de Rabb'inin kendisine vâdettiği müjdeleri, çeşit çeşit ikramları görünce kendisine hazırlanan nimetlere ulaşmak için dünyadan çıkıp gitmek ister. O anda dünya ona hapishane gibi olur. Bütün bunlar, belirttiğimiz açıdan zihinde canlandırma tarzında söylenmiş sözler olur. Eğer ilâhi beyan kıyâmet günüyle ilgili olursa o zaman gerçek mânada güneş tutulması ve güneşle ayın birleştirilmesi söz konusu olur. Göz dehşetle açıldığı cümlesine bazıları göz, kıyâmet günü davetçiye doğru dehşetle açıldığı zaman, anlamı vermişlerdir. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O gün gözler dehşetten dışarı fırlamış””?. O gün kâfirin gözleri dehşetten davetçiye doğru dışarı fırlar. Çünkü o, Allah Teâlâ'nın başına gelen azabın, dünyada iken davetçiye icabet etmekten kaçınması sebebiyle olduğunu öğrenmiştir. Kıyâmet günü davetçinin davetini aceleyle kabul etmek için davetçiye doğru gözlerini dışarı fırlatır. --- Dipnotlar: 15 Ahmed b. Hanbel, el- Müsned, 323; Müslim, “Zühd ve rikâk” 1; İbn Mâce, “Zühd” 3. “Sakın, Allah'ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma! O sadece, onların işini bir güne erteliyor ki, o gün gözler dehşetten dışarı fırlamış” (bk. İbrâhim, 14/42).

Kıyamet 75:8

Ay tutulduğu, yani ışığı ve nuru gittiği zaman. Bu beyandan, “Bir gün gelecek yer başka yere, gökler de başka göklere dönüştürülecek”; “(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz, yeryüzünü dümdüz görürsün””; “Rabb'im onları un ufak edip savuracak” meâlindeki âyetlerde olduğu üzere o gün âlemin değişip başka bir âlem olacağı anlaşılmaktadır.

Kıyamet 75:9

9. “Güneşle ay birleştirildiği zaman? Güneşle ay birleştirildiği zaman. Âyetin ifadesinden güneşle ayın bundan sonra fonksiyonlarını yapamayacakları anlaşılmaktadır. Öte yandan bazı bilginler, güneşle ayın kıyâmet günü birbirine yakın iki deve veya öküz gibi bir araya getirileceklerini, cehennem ateşine atılıp azap edileceklerini iddia etmiştir. İbn Abbâs'ın bu görüşü kabul etmediği ve şöyle dediği rivayet edilmiştir: Güneşle ay, Allah Teâlânın yarattığı nesneler olup O'na itaat etmektedirler”. Görmez misin ki Allah şöyle buyurmuştur: “Düzenli seyreden güneşi ve ayı sizin için yararlı kılan”2. Güneşle ay, Allah Teâlâ'ya itaat ederek düzenli seyretmektedir. Özelliği bu olan yaratığa azap edilmesi mümkün değildir. Bize göre güneş ve ay cehennem ateşine atılacaklarsa kendileriyle başkalarına azap edilmek için atılırlar. Çünkü onlar Allah Teâlâ'yı bırakıp da ikisine tapmışlardır. Bunu şu âyette görmek mümkündür: “Şüphe yok ki siz ve Allah'tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız. Bilindiği üzere Allah Teâlâ'nın bir yana bırakılıp da tapılan putlara cehennem ateşi ile azap edilmeyecek, fakat yakıt ve ateş haline getirilip güneş ve aya tapanlara bunlarla azap edilecektir. Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir””, Meleklere cehennem ateşinin azap vermesi mümkün değildir. Aksine onlar azap edeceklerdir. Buna göre güneş ve ay, eğer cehennem ateşine atılacaklarsa kendilerine azap edilmek için değil, onlara tapanlara azap edilmek için atılacaklardır. En doğrusunu Allah bilir.

Kıyamet 75:10

10. “İşte o gün insan Kaçacak yer var mı?” eli İşte o gün insan “Kaçacak yer var mı?” diyecektir. Kaçacak yer var mı cümlesinin “Kaçmanın çaresini nasıl bulabilirim? Allah'ın şiddetinden ve azabından kurtulmak için kime sığınabilirim?” diye çare arama şeklinde söylenecek olması mümkündür. Kaçacak yer var mı? sorusunu kaçacak yer olmadığına kesin kanaat getirdiğinden “Benim için başıma gelenlerden kaçacak yer yok” anlamında kullanmış olması da mümkündür. Bütün bunların daha önce belirttiğimiz gibi ölüm esnasında söylenecek olması da ihtimal dâhilindedir. İşte o gün insan “Kaçacak yer var mı? diyecektir meâlindeki beyanda geçen kaçacak yer var mı? cümlesinin “başıma gelenlerden kaçacak yerim yoktur” ya da “azaptan kurtulmak için nereye kaçıp kime iltica edebilirim?” anlamında olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

Kıyamet 75:11

11. “Hayır, sığınacak bir yer yoktur!” Hayır, sığınacak bir yer yoktur! Müfessirler âyette geçen “vezer” kelimesinin Himyer lehçesinde dağ anlamına geldiğini söylemişlerdir”. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilir: Araplar birbirini korkutur, birbirlerine baskı yaparlardı. Bir Arap diğerine “el-vezer el-vezer” diye hitap eder ki mânası “dağa sığın, dağa!” demektir”. Nakledilen sözde kişi arkadaşına sanki şöyle diyor: Bizlere şu anda ferah ve hüzünlerden teselli yoktur, tıpkı dünyada dağa sığınan kişinin karşılaştığı bazı korkutmadan teselli duyduğu gibi... Bazıları “el-vezer” kelimesinin “sığınak” anlamına olduğunu söylemiştir. 12. “O gün varıp durulacak yer sadece Kabin esini O gün varıp durulacak yer sadece Rabb'inin huzurudur. Yani “Bende söz değişmez”” meâlindeki beyanda olduğu gibi o gün varıp duracakları yer, dünyada iken kendilerine vâdedilen yerdir ya da “o gün varıp duracakları yer Rabb'inin dilediği yerdir” En doğrusunu Allah bilir.

Kıyamet 75:12

11. “Hayır, sığınacak bir yer yoktur!” Hayır, sığınacak bir yer yoktur! Müfessirler âyette geçen “vezer” kelimesinin Himyer lehçesinde dağ anlamına geldiğini söylemişlerdir”. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilir: Araplar birbirini korkutur, birbirlerine baskı yaparlardı. Bir Arap diğerine “el-vezer el-vezer” diye hitap eder ki mânası “dağa sığın, dağa!” demektir”. Nakledilen sözde kişi arkadaşına sanki şöyle diyor: Bizlere şu anda ferah ve hüzünlerden teselli yoktur, tıpkı dünyada dağa sığınan kişinin karşılaştığı bazı korkutmadan teselli duyduğu gibi... Bazıları “el-vezer” kelimesinin “sığınak” anlamına olduğunu söylemiştir. 12. “O gün varıp durulacak yer sadece Kabin esini O gün varıp durulacak yer sadece Rabb'inin huzurudur. Yani “Bende söz değişmez”” meâlindeki beyanda olduğu gibi o gün varıp duracakları yer, dünyada iken kendilerine vâdedilen yerdir ya da “o gün varıp duracakları yer Rabb'inin dilediği yerdir” En doğrusunu Allah bilir.

Kıyamet 75:13

O gün insana yaptığı ve yapmadığı her şey hakkında bilgi verilecektir. Âyetin yorumu şöyledir: O gün insana “Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir şey bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş” dediklerini görürsün” meâlindeki âyette olduğu gibi ilk baştan son âna kadar bütün amelleri hakkında bilgi verilecektir. Bazı tefsir âlimleri ise şöyle demişlerdir: O gün insana önden gönderdiği türlü itaatler ve üzerinde gerekli olan Allah'ın haklarından (ifa etmeyip) geri bıraktıkları hakkında bilgi verilecektir. Başka bazıları da o gün insana dışa vurduğu ve gizlice yaptıkları hakkında bilgi verilecektir demişlerdir. Bir başka müfessir de bu beyanı “Hayattayken önden gönderdiği amellerle açtığı ve ölümünden sonra uyulan çığır hakkında bilgi verilecektir” diye yorumlamıştır. Biz, daha önce kulun yaptığı ve yapmadığı amelleri, Allah Teâlâ'nın lütfu ile bileceğini ve kitapta yazılanlar hakkında delil olsun diye yaptıklarını böylece hatırlayacağını söylemiştik. Aksi takdirde kişi bu dünyada bir kitap yazdığı ve üzerinden de uzun bir zaman geçtiği zaman yazdıklarının tümünü hatırlamaz ve bunun bilgisine de vâkıf olmaz.

Kıyamet 75:14

14-15. “Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktir. Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır. Bu beyan, iki mânaya muhtemel olabilir: Birincisi; yüce Allah'ın şuna dikkat çekmek istemiş olması mümkündür: İnsanoğlu dünyada yaptığı amel için onu yapmadım diyerek kendini savunmaya kalksa, yaptıklarını insanlardan gizlese ve üzerini örtse de kendisi bunlara tanıktır. Âyette yer alan “elkâ me'âzirah” cümlesi “İşlediği amellerin üzerine perde çekse de” anlamına gelir. Kelimenin tekili olan “mi'zâr” perde demektir. Âyetin muhtemel olduğu ikinci mânaya göre ise sözü edilen durum, âhirette vuku bulacaktır. Bu da kendi içinde iki yönden yorumlanabilir: [ ]Biгiпciѕi, insan kıyâmet günü Allah Teâlânın “Rabb'imiz! Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlardan olmadık””; “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler” meâlindeki âyetlerde açıkladığı gibi özür diler. O gün insanlar tartışmalarında haksız olduklarını bile bile özür dilemek için yemin etmeye kalkışacaklar. İkincisi, âyette geçen “bâsira” kelimesi, tanık anlamındadır. Yani insan kıyâmet günü yaptığı kötü amellere tanıklık yapacaktır. Nefsi üzerine örtü çekse de organları kendi aleyhine şahitlik edecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları tanıklık eder” meâlindeki beyanla, “kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder”. “İnsan” kelimesi müzekker olduğu halde Allah Teâlâ onu müzekker olan “basir” kelimesiyle niteleyecek yerde nasıl oldu da müennes bir kelime olan “basira” kelimesiyle niteleyerek “beli'l-insânu alâ nefsihi basirah” diye buyurdu? Bu soruya birkaç şekilde cevap verilebilir: Birincisi, “insan” kelimesi cins ismi olup bir topluluğu ifade eder, yoksa sadece bir tek şahsın adı değildir. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar”, Allah Teâlâ bu âyette “iman edenler”i “insan” kelimesinden istisna etmiştir, yoksa çoğunluğu bir tek kişiden istisna etmemiştir. “Biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edenler (hariç)”™ meâlindeki âyet de böyledir. Bu âyette de Cenâb-ı Hak “iman edenler”i “insan” kelimesinden istisna etmiştir. Netice olarak “insan” kelimesinin cins ismi, cinsin de “cemaat” olduğu ve bu kelimenin “insan” kelimesinin içinde gizli bulunduğu ortaya çıkmış oldu. Yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: İnsan cemaati, kendisi kendine tanıktır. Bu cümledeki (müennes olan) “basira” kelimesi, (müennes olan) “cemaat” kelimesiyle irtibatlıdır. En doğrusunu Allah bilir. Yukarıdaki soruya verilecek ikinci cevap da şudur: “Basira” kelimesi, insanı görme fiilinde zirveye çıkmakla nitelemektedir. İnsan o gün bütün yaptıklarını o derece görür ki yaptıklarına dair hiçbir şey kendisine gizli kalmaz. Müzekker bir isimden abartı bildiren kelimeyle bahsedilirken kelimenin sonuna “tâ” harfi gelebilir. Meselâ çok bilene “allâme”, soy biliminde ileri gidene “nessâbe” çok şiir rivayet edene “râviye liş-şi'r” (asl 2,15) ve nahiv bilgisinde ileri gidene “bâliğa fi'n-nahv” denilir. Yukarıdaki soruya verilecek üçüncü cevap da şudur: “İnsan” elleri, ayakları, kulağı, gözü, başı olmak üzere tüm organları ve başka şeylerle birlikte görülen varlığın adıdır. Bunların arasında kötülüğü emreden nefsi de vardır. Dolayısıyla bütün organları yaptıklarını ve yapmadıklarını görür ve buna tanık olur. Bu ifadenin içinde gizli bir müennes kelime bulunup Artık insan, kendine kendisi tanıktır cümlesinin (gizli müennes nefis kelimesi takdir edilerek) “insanın nefsi yaptıklarına tanıktır” şeklinde olması da mümkündür. [Organların Kulun Aleyhine Tanıklık Etmeleri] Bazıları, “O ceza gününde dilleri ve ayakları yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir” meâlindeki âyete dayanarak organların kıyâmet günü tanıklık edebilmeleri için kendi işlediği amellerden haberdar olduklarını söylemişler, organların kendi yaptıklarından haberi olmasa bilmedikleri hususlarda tanıklık eder duruma düşerlerdi demişlerdir. Ancak bu meların sahipleri söz konusu bilgiye organlar vasıtasıyla ulaşmış olurlar. Görmez misin ki kalp kendinde bir bilgi ortaya çıkınca sahibi bilgiyi onun vasıtasıyla elde eder. Kulak da böyledir. İşitme onda gerçekleştiği zaman sahibi de işitilme özelliği olan seslerin bilgisine bunların onda gerçekleşmesi sayesinde ulaşır. Kişi gözüyle eşyayı gördüğü zaman gözle elde edilen bilgi bu organ vasıtasıyla gerçekleşir. İnsan elleriyle, ayaklarıyla ve -kalp hariç- organlarından herhangi biriyle bilgiye ulaşamayınca organların bilgi konusunda doğrudan bir paylarının olmadığı ortaya çıkar. Fakat organlar, kıyâmet günü tanık kılınmışlardır. Onlar Allah Teâlâ'nın bu konuda zorunlu bir bilgi yaratması sayesinde sahipleri aleyhine tanıklık edeceklerdir, yoksa şahitlik ettikleri şey hakkında daha önceden sahip oldukları bilgi ile değil. Tıpkı daha önce konuşma yetenekleri mevcut değilken o vakit gelince konuşturulacakları gibi. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: sele bizce onların iddia ettikleri gibi değildir: Çünkü organlar, bunları bilse on-

Kıyamet 75:15

14-15. “Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktir. Artık insan, mazeretlerini sayıp dökse de kendine kendisi tanıktır. Bu beyan, iki mânaya muhtemel olabilir: Birincisi; yüce Allah'ın şuna dikkat çekmek istemiş olması mümkündür: İnsanoğlu dünyada yaptığı amel için onu yapmadım diyerek kendini savunmaya kalksa, yaptıklarını insanlardan gizlese ve üzerini örtse de kendisi bunlara tanıktır. Âyette yer alan “elkâ me'âzirah” cümlesi “İşlediği amellerin üzerine perde çekse de” anlamına gelir. Kelimenin tekili olan “mi'zâr” perde demektir. Âyetin muhtemel olduğu ikinci mânaya göre ise sözü edilen durum, âhirette vuku bulacaktır. Bu da kendi içinde iki yönden yorumlanabilir: [ ]Biгiпciѕi, insan kıyâmet günü Allah Teâlânın “Rabb'imiz! Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlardan olmadık””; “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi O'na da yemin edecekler” meâlindeki âyetlerde açıkladığı gibi özür diler. O gün insanlar tartışmalarında haksız olduklarını bile bile özür dilemek için yemin etmeye kalkışacaklar. İkincisi, âyette geçen “bâsira” kelimesi, tanık anlamındadır. Yani insan kıyâmet günü yaptığı kötü amellere tanıklık yapacaktır. Nefsi üzerine örtü çekse de organları kendi aleyhine şahitlik edecektir. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yapmış olduklarını elleri bize anlatır, ayakları tanıklık eder” meâlindeki beyanla, “kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder”. “İnsan” kelimesi müzekker olduğu halde Allah Teâlâ onu müzekker olan “basir” kelimesiyle niteleyecek yerde nasıl oldu da müennes bir kelime olan “basira” kelimesiyle niteleyerek “beli'l-insânu alâ nefsihi basirah” diye buyurdu? Bu soruya birkaç şekilde cevap verilebilir: Birincisi, “insan” kelimesi cins ismi olup bir topluluğu ifade eder, yoksa sadece bir tek şahsın adı değildir. Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar”, Allah Teâlâ bu âyette “iman edenler”i “insan” kelimesinden istisna etmiştir, yoksa çoğunluğu bir tek kişiden istisna etmemiştir. “Biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edenler (hariç)”™ meâlindeki âyet de böyledir. Bu âyette de Cenâb-ı Hak “iman edenler”i “insan” kelimesinden istisna etmiştir. Netice olarak “insan” kelimesinin cins ismi, cinsin de “cemaat” olduğu ve bu kelimenin “insan” kelimesinin içinde gizli bulunduğu ortaya çıkmış oldu. Yüce Allah şöyle demiş olmaktadır: İnsan cemaati, kendisi kendine tanıktır. Bu cümledeki (müennes olan) “basira” kelimesi, (müennes olan) “cemaat” kelimesiyle irtibatlıdır. En doğrusunu Allah bilir. Yukarıdaki soruya verilecek ikinci cevap da şudur: “Basira” kelimesi, insanı görme fiilinde zirveye çıkmakla nitelemektedir. İnsan o gün bütün yaptıklarını o derece görür ki yaptıklarına dair hiçbir şey kendisine gizli kalmaz. Müzekker bir isimden abartı bildiren kelimeyle bahsedilirken kelimenin sonuna “tâ” harfi gelebilir. Meselâ çok bilene “allâme”, soy biliminde ileri gidene “nessâbe” çok şiir rivayet edene “râviye liş-şi'r” (asl 2,15) ve nahiv bilgisinde ileri gidene “bâliğa fi'n-nahv” denilir. Yukarıdaki soruya verilecek üçüncü cevap da şudur: “İnsan” elleri, ayakları, kulağı, gözü, başı olmak üzere tüm organları ve başka şeylerle birlikte görülen varlığın adıdır. Bunların arasında kötülüğü emreden nefsi de vardır. Dolayısıyla bütün organları yaptıklarını ve yapmadıklarını görür ve buna tanık olur. Bu ifadenin içinde gizli bir müennes kelime bulunup Artık insan, kendine kendisi tanıktır cümlesinin (gizli müennes nefis kelimesi takdir edilerek) “insanın nefsi yaptıklarına tanıktır” şeklinde olması da mümkündür. [Organların Kulun Aleyhine Tanıklık Etmeleri] Bazıları, “O ceza gününde dilleri ve ayakları yapıp ettikleri hususlarda aleyhlerine tanıklık edecektir” meâlindeki âyete dayanarak organların kıyâmet günü tanıklık edebilmeleri için kendi işlediği amellerden haberdar olduklarını söylemişler, organların kendi yaptıklarından haberi olmasa bilmedikleri hususlarda tanıklık eder duruma düşerlerdi demişlerdir. Ancak bu meların sahipleri söz konusu bilgiye organlar vasıtasıyla ulaşmış olurlar. Görmez misin ki kalp kendinde bir bilgi ortaya çıkınca sahibi bilgiyi onun vasıtasıyla elde eder. Kulak da böyledir. İşitme onda gerçekleştiği zaman sahibi de işitilme özelliği olan seslerin bilgisine bunların onda gerçekleşmesi sayesinde ulaşır. Kişi gözüyle eşyayı gördüğü zaman gözle elde edilen bilgi bu organ vasıtasıyla gerçekleşir. İnsan elleriyle, ayaklarıyla ve -kalp hariç- organlarından herhangi biriyle bilgiye ulaşamayınca organların bilgi konusunda doğrudan bir paylarının olmadığı ortaya çıkar. Fakat organlar, kıyâmet günü tanık kılınmışlardır. Onlar Allah Teâlâ'nın bu konuda zorunlu bir bilgi yaratması sayesinde sahipleri aleyhine tanıklık edeceklerdir, yoksa şahitlik ettikleri şey hakkında daha önceden sahip oldukları bilgi ile değil. Tıpkı daha önce konuşma yetenekleri mevcut değilken o vakit gelince konuşturulacakları gibi. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: sele bizce onların iddia ettikleri gibi değildir: Çünkü organlar, bunları bilse on-

Kıyamet 75:16

Vahyi tam alıma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Bu cümle, başlı başına bağımsız bir cümle olup öncesiyle irtibatı yoktur. Müfessirler şöyle demiştir: Cibril (a.s.) Resülullah'a (a.s.) vahiy getirdiği zaman, [ ]tipki insanların bir sözü bellemek ve ezberlemek istediklerinde iyice zaptetmek ve unutmamak için onu tekrar etmeyi âdet haline getirmeleri gibi aynen öyle yapar, Cibril âyeti bitirir bitirmez, unuturum korkusuyla hemen âyetin başına dönerdi. Resülullah unuturum korkusuyla böyle yapardı. Bunun üzerine yüce Allah Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma diyerek o hareketi yasakladı. Bu beyan şuna benzemektedir: “Sana vahyi tamamlanmadan Kurânı okumada aceleci davranma”, Bize göre şu açıklama, Hz. Peygamber hakkında kabul edebileceğimiz bir şey değildir. Resülullah'ın (a.s.) bu âyet gelmeden dilini kımıldattığını ve unuturum korkusuyla tekrarladığını mütevatir haberler olmadıkça kabul edemeyiz. Çünkü bu hareket, [amel konusunda değil] Resülullah (a.s.) hakkında bir tanıklığa dairdir. [Hiç kimsenin Resülullah'ın (a.s.) hakkında] mütevatir haber olmadıkça şöyle şöyle yapardı şeklinde şahitlikte bulunması caiz değildir. Ama anlatılan durum, haber-i vâhid ile sabit olursa kabul edilmez. “Resülullah (a.s.) dilini kıpırdatmasaydı söz konusu yasaklamanın bir mânası olmazdı” denilemez. Çünkü bu, onların sözlerini geçerli hale getirmediği gibi tevillerini de doğru yapmaz ve şahitliklerine imkân vermez. Sebebine gelince, yüce Allah'ın daha ilk başta yasaklama getirmesi ve “dilini kımıldatma” ve “şöyle yapma” demesi isabetsiz değildir. Sonuç olarak onların iddia ettikleri hususun bu âyetin kapsamına girmediği ortaya çıkar. Onların dediği Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma ve “Sana vahyi tamamlanmadan Kur'ân'ı okumada aceleci davranma”” meâlindeki âyetler yasaklama mânasına gelirse geçerli olur. Ama bu nasıl olabilir ki! Bu beyan, yasaklamaktan başka mânaya gelmesi de muhtemeldir. O da yüce Allah'ın Resülullah'a (a.s.) yeteceğine dair bir müjde olmasıdır. Çünkü âyeti ezberlemek için tekrarlama meşakkati konusunda Allah sana yeter. [ ]Bu, risâletin önemli delillerinden biridir. Süre, Hz. Peygamber'e (a.s.) vahyediliyor ve o bunu olduğu gibi ezberliyor. Oysa insanlar böyle bir metni ezberlemeyi ancak zorlanmakla ve büyük bir çaba harcamakla başarabilirler. Buradan anlaşılıyor ki Resülullah'a (a.s.) süreyi ezberleme gücü veren ve mücizelerinden bir mücize yapan, Allah Teâlâdır. En doğrusunu Allah bilir. Kural olarak bir kimse bir başkasına ardarda baz sözler söylediğinde söylenen sözcüklere bakılır. Eğer kastı söylediği sözün aynısının ezberlenmesiyse söze muhatap olan kişi, hitap edenin sözünün bitmesini beklemez, aksine daha ilk duyar duymaz onu almakla ve söylenir söylenmez ezberlemekle meşgul olur. Bunu, karşısında şiir söyleyen birisinin durumuna benzetebiliriz. Şiiri duyan şahıs, bu şiiri ezberlemek ve bellemek istiyorsa şairin şiirini bitirmesini beklemez, aksine şiiri daha ilk duyar duymaz almaya başlar. Çünkü şiirlerden maksat, mânalarını değil bizzat kendilerini ezberlemektir. Şiirden bir harf eksilse şiir, şiir olmaktan çıkmıyor mu? Ama konuşmadan maksat bizzat kendisini ezberlemek değil de sadece içindeki mânanın bellenmesiyse bu durumda âdet olan, mânasını ve ne kastedildiğini anlamak için sözü sonuna kadar dinlemektir. Birisi bir başkasına mektup yazdığı zaman gönderilen kişi gönderinin maksadını anlamak için mektubu baştan sona kadar okumuyor mu? Mektubun kelimelerini ezberlemeye kalkışıyor mu? Mektubu baştan sona kadar okuyor ama ezberlemiyor. Çünkü mektuptan maksat kelimelerini ezberlemek değildir. Şu halde mektubun yazılmasından maksat sözünü ettiğimiz amaç olmaktadır. Öte yandan Kur'ânda iki maksat hedeflenir: Harflerini ve cümlelerini muhafaza etmek ve bu sözcüklere yüklenen mânaları anlamak. Çünkü Kur'ân, cümle yapısı, kelimeleri ve bu cümlelere yüklenen anlamlar sayesinde delil niteliği kazanmıştır. Allah Teâlâ Resül-i Ekreme (a.s.) şöyle buyurmuş olmaktadır: Kendisine söylenen sözü almak isteyen kimsenin yaptığı gibi dilini aceleyle kımıldatma! Kur'ân'ın cümlelerini ve harflerini ezberleme ihtiyacı duyarsan dilini kıpırdatmadan onu ezberleme ihtiyacın karşılanır. [5]H2. Peygambere (a.s.) vahyi tam alma telâşıyla dilini kımıldatma ve ezberlemeye kalkışmayı yasaklamanın vahyi getirene saygıyı terk anlamına geldiği için vahye başlamadan önce getirilmiş olması da mümkündür. Bu nedenle Cenâb-ı Hak, vahyi getireni yüceltmiş ve saygı göstermiş olması için ona kulak vermesini ve sözünü sonuna kadar dinlemesini emretmiş olabilir. (Kur'ân'ın Hz. Peygamber'in Kalbine İnişine Dair Bâtıniler'in İddialarına Cevap] Öte yandan bu âyet, Bâtıniler'in sözlerini ayıplamaktadır. Çünkü onların görüşlerinden biri de Kur'ânın Resül-i Ekreme kelimelerden oluşan cümleler haline getirilmiş olarak indirilmediği ve cümleleri düzenlemenin Allah'ın fiili olmadığıdır. Onlara göre Kur'ân Hz. Peygamber'in (a.s.) kalbine tıpkı bir vehim (hayal) gibi indirilmiştir. O da Kur'ân: zihninde tasvir etmiş ve diliyle telif etmiştir. Öyle bir telif yapmış ki başkaları benzerini yapmaktan aciz kalmışlardır. Biz ise şöyle diyoruz: Tam aksine Kur'ân, Resülullah'a (a.s.) telif edilmiş olarak ve cümleler halinde indirilmiştir. Kur'ân'ın telifi, Hz. Peygamber'in fiilinin bir sonucu değildi. Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma meâlindeki âyet görüşümüzün doğruluğuna dair delildir. Kurânın telifi, Hz. Peygamber'in telifi olsaydı, indirilirken telâşla dilini kımıldatmazdı. Çünkü Kur'ân vehim (hayal) gibi olsaydı onu zihninde tasvir etme ihtiyacı duyardı. Sonra da düşünmenin ardından telife ulaşır ve dil ile ifade edilmesi mümkün olurdu. Dili kıpırdatmak ancak telif ve tanzim edilmiş metinlerde söz konusu olur. Bu delille, Kurânın bu şekilde telif ve tanzim edilmiş olarak indiği ortaya çıkar. İkinci olarak Allah Teâlâ, bir âyette meâlen şöyle buyurmuştur: “Hiç kuşkusuz, Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça'dır”. Bu ilâhi beyan, bunun Kur'ân olmadığını, Resülullah'a (a.s.) bunu filanca kişinin öğrettiğini iddia eden kâfirlerin tenkitlerini çürütmektedir. Kurân'ı öğrettiğini iddia ettikleri kişinin dili yabancıdır, oysa bu Kur'ân Arapçadır. Dili Arapçadan başka olan bu kişinin, Hz. Peygambere (a.s.) Kur'ânı öğretmesi nasıl olur da doğru ve isabetli olabilir? Kur'ân indirildiği zaman bir vehim (hayal) gibi olsaydı bu isabetli bir tenkit olurdu. Çünkü onu Hz. Peygamber (a.s.) telif ediyor ve Arap diliyle bir araya getiriyor demek olurdu. Resül-i Ekrem yabancı dili bilse bile bir vehim olduktan sonra onu Arap diliyle telif ve tanzim etmeye kâdir olamazdı.

Kıyamet 75:17

Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir. Âyetin metninde yer alan “aleynâ” kelimesi üç türlü açıklanabilir. Birincisi “Onu, vâdimizin gereği olarak toplayıp okumak bize aittir. Çünkü biz, daha önce geçen kitaplarda bu Kurânı indirmeyi ve bu resülü göndermeyi vâdettik. Bu vâdi yerine getirmek ve ona uymak bize aittir” Veya “Hikmet açısından onu toplamak bize aittir. Zira Resülullah'a (a.s.) risâleti tebliğ etmesi emredilmiştir. Bu da ancak kitap kendisi için toplandıktan ve onu insanlara iletmesi sağlandıktan sonra mümkün olur. Çünkü Allah Teâlâ yaptıklarında hikmet sahibidir. O'nun fiili, hikmetle nitelenmiştir. Biz hikmetin hangi açıdan olduğunu bilmesek bile yine de fiili hikmetlidir. Onu toplamak bize aittir cümlesinde sözü edilen gerekliliğin, insanların Allah Teâlâ üzerinde hakları anlamında değil de onlara rahmet ve acımanın gereği olması da mümkündür. Bu husus şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Gerçek şu ki, biz dilersek sana vahyettiğimizi ortadan kaldırırız; bundan sonra da sen bize karşı güvenip dayanacağın birini bulamazsın. Rabb'inden bir rahmet gelmiş (de vahiy kalkmamış) o baska”. Allah Teâlâ kullarına rahmet ve lütuf olarak Kur'ân'ı ortadan kaldırmadığını ve gidermediğini haber veriyor. Âyette geçen “kur'ânehü” kelimesi onu okumak anlamındadır. “Kırâat” kelimesine “Kur'ân” denilmesi, “kur'ânen feraknâhu” “ âyetinin tevilindeki “Furkan” kelimesine “Kurân” denilmesi gibidir. Buna göre mâna şöyle olur: “Biz onu Kur'ân yaptık, yani “Biz onu Furkan yaptık”

Kıyamet 75:18

O halde onu okuduğumuz zaman. Yani kalbinde topladığımız zaman ya da sınırlarını ve yüklenen anlamları bir araya getirdiğimiz zaman veya onu parça parça indirdikten sonra topladığımız zaman sen onun okunuşunu takip et. Okunuşunu takip etmek, onu insanlara tebliğ ederek, ümmete öğreterek, helâl kıldıklarını yapıp haramlarından kaçınarak ve daha başka şekillerde olabilir.

Kıyamet 75:19

19. “Sonra onu anlatmak elbette bize aittir? Sonra onu anlatmak elbette bize aittir. “Aleynâ beyânehü” cümlesinin mânası şöyle olabilir: Sana mücmel olarak indirdiğimizi beyan etmek bize aittir. Bu durumda Kurânın beyanı, farzların, caiz olanların ve makbul davranışların (tahsiniyyât) öğretilmesi şeklinde olur. [ ] Çünkü ilâhi buyrukların çeşitleri, erkânı ve ikinci derecede olanları vardır. Yahut da şöyle deriz: İlâhi buyrukların içinde farz olanlar, ahlâk kuralları çerçevesine girenler ve çeşitli ilkeler vardır. Eğer durum böyleyse bundan hükmün çıkış sebebinin zâhirine bağlanmasının yasak olduğu anlaşılır. Çünkü hüküm, çıkış sebebinin zâhirine bağlanacak olursa beyan bizzat indirilen vahiyle yapılıp bitmiş olur. Ve onun açıklamasına ihtiyaç kalmaz. Bu âyette, beyanın, hitabın kulağa ulaştığı andan geriye ertelenebileceğine dair delil vardır. “Aleynâ beyânehü” cümlesinin mânasının şöyle olması mümkündür: Mevcutlardan çıkan neticelerin, usul, furu ve hedef olarak seçilenlerin beyanı bize aittir. Cenâb-ı Hak, peygamberine usulün ve mevcut olan kelimelerin mânasını beyan ediyor ki o beyan sayesinde detaylarını ve neticelerini öğrenebilsin. Allah Teâlâ Hz. Peygamber'den sonra gelenleri ve uğrunda hakkıyla çaba harcayanları beyan edip hidâyete erdiriyor. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak bir âyette şöyle buyurmuştur: “Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarfedenlere gelince, onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz”. Yahut Sonra onu anlatmak elbette bize aittir cümlesi, “sana indirileni halka tebliğ ve beyan edebilesin diye seni insanlardan koruyarak ve muhafaza ederek onu anlatmak elbette bize aittir” mânasında da olabilir. En doğrusunu Allah bilir. Öte yandan Resülullah (a.s.) karşısında hazır bulunan [ve gerek insan gerek cin orada bulunmayanlarla ileride dünyaya gelecek olan yaratıklara] çağrışma gününe (kıyâmet) kadar peygamber olarak gönderilmiştir. Ancak bahsi geçenlerden herkese risâleti tek tek tebliğ etmek mümkün değildi. Sanki Allah Teâlâ tüm yaratıklara dilediğini tebliğ etmeyi Resülullah (a.s.) adına üstlenmiş gibidir. Bu da râvileri, hafızları ve ulemâyı kendilerine iletilen ilâhi beyanları Hz. Peygamber adına tebliğ etme görevini vermekle olur. Yahut da [ ]“Sonra onu anlatmak elbette bize aittir” cümlesinin mânası, “Hak yolda gidenle bâtıl yolu tutanı ve dostla düşmanı beyan etmek bize aittir” demek olur, bu da kıyâmet günü gerçekleşir. Dostlar ikramlar yapılarak yaşatılmakla tanınırken, düşman olanlar ve bâtıl yolu tutanlar ise karşılaştıkları hesaba çekilme ve çeşitli azaplarla belli olurlar,

Kıyamet 75:20

Hayır (ey insanlar)! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz. “Kella” kelimesi onların daha önce yaptıklarını yasaklama ve bundan caydırma mânasına gelir. “Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz” cümlesi, çabucak gelip geçeni sevmelerine karşılık, kendilerini kemiklerin bir araya getirilmeyeceği, dirilme diye bir olayın vuku bulmayacağı yolundaki zanna sevkedenin ne olduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki: Onlar dünya hayatına düşkün olmuşlar, dünyada yaşamayı öyle bir sevmişlerdir ki bu sevgi, kendilerine âhirete imanı ya da kanıt ve deliller üzerinde düşünmeyi unutturmuştur. Halbuki bunların üzerinde yoğunlaşsalar bu, kendilerini ölümden sonra dirilmeyi kabul etmeye götürür. Ama bu dünya sevgisi yüzünden âhireti ummayan bir tutum içine girmişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bize kavuşma ümidi taşımayanlar”?.

Kıyamet 75:21

Hayır (ey insanlar)! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz. “Kella” kelimesi onların daha önce yaptıklarını yasaklama ve bundan caydırma mânasına gelir. “Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz” cümlesi, çabucak gelip geçeni sevmelerine karşılık, kendilerini kemiklerin bir araya getirilmeyeceği, dirilme diye bir olayın vuku bulmayacağı yolundaki zanna sevkedenin ne olduğunu açıklamaktadır. Şöyle ki: Onlar dünya hayatına düşkün olmuşlar, dünyada yaşamayı öyle bir sevmişlerdir ki bu sevgi, kendilerine âhirete imanı ya da kanıt ve deliller üzerinde düşünmeyi unutturmuştur. Halbuki bunların üzerinde yoğunlaşsalar bu, kendilerini ölümden sonra dirilmeyi kabul etmeye götürür. Ama bu dünya sevgisi yüzünden âhireti ummayan bir tutum içine girmişlerdir. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bize kavuşma ümidi taşımayanlar”?.

Kıyamet 75:22

Oysa o gün bir kısım yüzler Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır; bir kısım yüzler ise o gün sararıp solacaktır. Bu ilâhi beyan, Allah'a itaate bağlı kalan, dirilmeye ve hesaba iman edenlerin akıbetleriyle O'na itaat etmekten yüz çevirenlerin sonlarının nasıl olacağını haber vermektedir. O gün bir kısım yüzler mutlulukla parıldayacaktır cümlesiyle bizzat yüzlerin kendilerinin kastedilmiş olması mümkündür. “Yüzler” anlamındaki “vucüh” kelimesi belirtilerek kinâye yoluyla kişilerin kastedilmiş olmaları da mümkündür. Bu kelimeyle bizzat yüzlerin değil de kişilerin kastedilmiş olduğunu gösteren delil ise Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır cümlesidir. Yüzler böyle bir zanda bulunmaz ve bunu bilmez. Dolayısıyla “yüz” kelimesinin kinâye olarak belirtildiği ve bizzat yüzlerin kastedilmediği ortaya çıkmış oldu. Bu tevil [daha sağlam, birinci tevil ise) lafzın zâhirine daha münasiptir. “Yüz” kelimesinin kullanılıp kinâye yoluyla “zat” mânasının kastedilmesi uygundur. Çünkü insan zatı bir şeyin tadını aldığı ve arzusuna eriştiği zaman bunun sevinci yüzünde ortaya çıkar. [ ]Kiѕiпiп zatı, bir şeyden dolayı üzüntü duyar ve hüzünlenirse bunun izide yüzünde zuhur eder. Dolayısıyla Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır meâlindeki âyet, onların son derece sevinçli hallerini anlatmaktadır. Kendilerine bahşedilen ikramlarla sevinmişler ve bundan dolayı yüzleri parıldamıştır. Onların ikramlara nail oldukları ve çeşit çeşit lezzetlere ulaştıkları sabit olduğuna göre Rablerine bakarak cümlesi gerçek mânada bakmak diye tefsir edildiği takdirde yerinde olur. Bu da Allah Teâlâ'nın görüleceğine (rü'yetullah) dair görüşü kanıtlar. İkinci olarak, halkının huzuruna çıkmamayı âdet haline getirmiş olan krallar, bir kişiyi kendilerine yakın konuma getirdiği zaman ona gözükürler. Kralın gözükmeme prensibini o kişi açısından bir yana bırakması, yakın konuma getirdiği kişiye yaptığı başka ikramlardan daha tercihe şâyandır. Allah Teâlâ'nın dostlarını kendisine bakmakla onurlandırması ve bunu lütfederek ikramda bulunması da mümkündür. Rab'lerine bakarak cümlesinin bazı müfessirlerin dediği gibi sevap beklemek anlamına gelmesi de mümkündür. Kullar yüzlerinin parıldamasıyla anlatıldıkları zaman Rab'lerinin katından -eğer verilirse- gelecek] ikramları ve hediyeleri beklerler. Bu ikram ve hediyelerden sonra kendilerine henüz gelmemiş olan başka lütuf ve armağanlar bulunması da mümkündür. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır. Âyetin metninde geçen “bâsira” kelimesinin türediği “büsür” sözcüğü değişim hallerinin en alt seviyesi anlamına gelir. Değişimin en üst noktası ise yüzlerin kapkara kesilmesi ve asılmasıdır. Bunların başına kendilerine vâdedilen azabın en büyüğü henüz gelmediğine göre ikram vâdedilenlerde ikramın en büyüğünü henüz almamış ve en yükseğine erişmemiş ve kendilerine daha sonra gelecek olanları beklerken sadece bir kısmı ikram edilmiş de olabilir. Rablerine bakarak cümlesinin mânası şöyle de olabilir: O kişinin bakışları ikram görürken Allah Teâlâ'ya çevrilir ve dünya hayatında insanın bazan kendisine verilen çeşitli malların kendi çabası ve marifetiyle verildiğini zannetmesi gibi bu ihsanı kendi gayretiyle almaya hak ettiğini düşünmez. En doğrusunu Allah bilir. 302 [ ]Ka'”1eгїпe bakarak ifadesinin bütün ikramların kendine gelenlerle ve bakışlarının eriştiği ile kısıtlı olmadığını, aksine bunun arkasında başka ikramların olacağını haber veriyor olması da mümkündür. Dolayısıyla Rablerine bakarak cümlesi bu mânaya göre yorumlanır. Bu cümlenin Rabb'inin emrine bakarak anlamında olması da muhtemeldir. Rablerine bakarak meâlindeki beyan gerçek mânada Allah Teâlâ'ya bakma ve açıkladığımız gibi ikramlara erişme diye yorumlanmaya muhtemel olduğuna göre hiç kimse, âyetin mânasını ikramlara erişme anlamıyla yorumlayıp da gerçek mânada görmenin gerçekleşmeyeceğini -bunu kabul etmeye engel açık deliller bulunmadıkçasöyleyemez. Allah Teâlâ'yı görmenin mümkün olmadığını söyleyenin elinde delil olmayınca bu yorumun kesin olduğunu söyleyip, buna ikramları beklemek anlamını veremez. Dolayısıyla âyet, Allah Teâlâ'nın kesin olarak görüleceğine delil olmasa da görülebileceğine delil teşkil eder. Bu iki şık hakkındaki ihtilaf aynıdır. Âyetteki “görmeyi gerçek anlamda görme diye yorumlamayı reddedenler delil olarak şunları ileri sürmüştür: Bir kısım yüzler ise o gün sararıp solacaktır cümlesi o gün bir kısım yüzler Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır beyanının, insanın belini kıracak bir felâketi sezerek ifadesinin de Rab'lerine bakarak meâlindeki âyetin mukabili olarak gelmiştir. Öte yandan insanın belini kıracak bir felâketi sezerek cümlesi, Allah Teâlâ'yı görmenin gerçekleşmeyeceği anlamında değil, bizzat ceza mânasındadır. Rablerine bakarak cümlesi de gerçek mânada görme ve bunun var olacağı anlamında değil, fakat sevap mânasındadır. Bu yaklaşımlara iki şekilde cevap vermek mümkündür: Birincisi, cezayı hak edenlerin başına bu dünyada vâdedilen cezaların tümü henüz gelmiş değildir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi azabın en ileri seviyesi yüzlerin kapkara kesilmesi ve sararması değil, asılmasıdır. Bundan dolayı insanın belini kıracak bir felâketi sezerek cümlesinin bizzat azap mânasına göre yorumlanması isabetli olmaktadır. JCennetlikler yüksek derecelere ve büyük ikramlara erişmişlerdir. Çünkü yüzlerinin parıldayacağı ifade edilmektedir. Dolayısıyla Rab'lerine bakarak cümlesinin başka ikramlara değil de bizzat Allah Teâlâ'yı görme (rü'yetullah) şeklinde tefsir edilmesi isabetli olmaktadır. (Yukarıdaki yaklaşıma verilecek ikinci cevap şudur:) Allah Teâlâ'yı görmek (rü'yetullah) ikramların en 41451 ve en yücesidir. Cezayı hak edenler ikramlara erişmemişlerdir o zaman onun yücesini nasıl bekler! Cennetlikler ise saymakla bitmez nimetlere ve ikramlara erişmişlerdir. Dolayısıyla yüce Allah'ı görme nimetine de erişebilirler. [Allah Teâlâ'nın Görülmesi] Esasen Allah Teâlânın zatına bakmanın gerçekleşeceği haberi dışında (başka konularda) dili geçmiş zaman kipiyle “ve lemmâ cae”, yani “geldiğinde” meâlindeki beyanda olduğu üzere” O'nun görüleceği görüşü, bize göre vaciptir ve O'na bakılacak olması dinen mevcut bir bilgidir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle haber vermişlerdir: “Kıyâmet günü on dördüncü gece ayı gördüğünüz gibi Rabb'inizi göreceksiniz. O'nu görmekte üst üste sıkışıp bir birinizin üzerine yığılmayacaksınız”. Tevhit âlimleri Allah Teâlâ'nın görüleceğine dair gelen haberlerin sahih olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın gözle görülmeyeceğini söyleyenler görülme ile ilgili haberleri “bilgi” mânasında yorumlamışlardır. Oysa bu yorum, iki açıdan doğru değildir: Birincisi; görme müjdesi cennetliklere mahsus olarak belirtilmiştir. “Görme'den maksat “bilgi” olsaydı bunun cennetliklere mahsus olma özelliği ortadan kalkardı. Çünkü söz konusu “bilgi” hem cennetlikler ve hem de cehennemlikler tarafından edinilecektir. Ve çünkü herkes, âhirette vesvese ve şüphe taşımayan bir bilgiyle Allah'ı bilmekte birleşecektir. Vesvese ve şüphenin bulaşmadığı bir bilgi, delillere dayanarak akıl yürütme ile elde edilen bir bilgi değil, ayan beyan görme ve müşahede ile elde edilen bir bilgidir. Çünkü alâmetler, bunları görenlere hakiki bilgiyi vermez. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı”; “Sonra onların mazeretleri ‘Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”; “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileridir”. Bahsettiğimiz görüşler sabit olduğuna göre, reddetmek istedikleri yönden Allah Teâlâ'nın görüleceğini kabul edenlerden olurlar. Biz Allah Teâlâ'nın görüleceğini söylüyoruz, fakat O'nun bir başkasına benzemesini de her yönden reddediyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın görülmesini keyfiyet belirtmeden kabul ediyoruz. Çünkü keyfiyet, şekil sahibi olanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ ise keyfiyetsiz olarak görülecektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İnsanın belini kıracak bir felâketi sezerek. Bu âyette geçen “zannetme” kelimesinin “bilgi” yerine kullanılmış olması mümkün olduğu gibi, gerçekten zan mânasında olması da imkân dâhilindedir. Çünkü zan, nesnelerin zâhirinden doğar. Zannın doğruluğuna dair sebepler çoğalır ve yoğunlaşırsa bilgi sağlar. Buna karşılık azalıp ve hafifledikleri zaman zan bilgi vermez. Sararıp solan yüzleri kötülük sebeplerinin her yönden kuşatması ve artık kurtulacaklarından ümitsizliğe düşmeleri ve kendilerine kötülük yapılacağına kesin kanaat getirmeleri de mümkündür. Durumun henüz ümitsizlik derecesine erişmemiş olması, bu yüzden kurtulacaklarını ummaları ve bellerinin kırılacağından emin olma seviyesine ulaşmamış, aksine zan konumunda kalmış bulunmaları da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen “fâkıra” kelimesinin kötülük, münker ve musibet mânasında olduğu söylenmiştir. Bazıları ise bu kelimenin “kırma” anlamında olduğunu, “fakir” kelimesinin “beli kırık” “kesiru'z-zahr”, “fakr”ın “fakirlik” ve “fekâr” kelimesinin “kırılabilir omurga kemiği” anlamına gelmelerinin, kelime kökündeki “kırma” mânasından dolayı olduğu söylenmiştir. Bu süre, “Hayır (ey insanlar)! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz, âhireti ise bir yana bırakıyorsunuz. Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır;” meâlindeki âyetler hariç, başından sonuna kadar kâfirlerden birinin Resülullah'a (a.s.) yaptığı muameleyi işaret yoluyla beyan etmek ve aynı davranışta bulunanların bu hükme dâhil olduklarını açıklamak için inmiştir. [ ] Allah Teâlâ peygamberine, o kâfire, hikmet sahiplerine yakışan bir tavır içinde sefihlere yapılan muameleyi yapmasını ve onu böyle karşılamasını emretmiş, ancak sefihlere yapılan muamelenin aynısı ile muamelede bulunmasını emretmemiştir. Cenâb-ı Hak, bu sürede söz konusu kâfirin davranışını beyan etmiştir ki ümmetine Resülullah'ın (a.s.) Allah'ın dinini ortaya koyma uğrunda karşılaştığı sıkıntı ve belâyı bildirmiş olsun. Böylece ümmeti onun değerini ve mertebesini öğrensin ve nail oldukları hoşgörü ve kolaylık sebebiyle Allah'ın dinini yüceltsin. Cenâb-ı Hak peygamberine, “(Ey İnsan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor! Evet o sana yaklaştıkça yaklaşıyor!” meâlindeki âyetle mukavemet ve cesarete başvuranın muamelesini yapıyor. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © Yani Allah Teâlâ'nın birçok âyette istikbalde bazı şeylerin olacağını haber vermesi gibi. Ve bütün bunlar birer birer gerçekleşmiştir. Allah Teâlâ'nın kıyâmet günü görülmesi de gerçekleşecektir (bk. Muhammed Fuâd Abdülbâki, e/-Mu'cemü'-müfehres li-elfâzi'- Kurâni'kerim, “lemmâ cae” ifadesinin geçtiği âyetler). Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, 16; Buhâri, “Tevhid” 24; Tirmizi, “Sıfatü'l-cenne” 17. 45 “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”. “Sonra onların mazeretleri 'Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı. Gör ki, kendi aleyhlerinde nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler kendilerini nasıl bırakıp gitti!”.

Kıyamet 75:23

Oysa o gün bir kısım yüzler Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır; bir kısım yüzler ise o gün sararıp solacaktır. Bu ilâhi beyan, Allah'a itaate bağlı kalan, dirilmeye ve hesaba iman edenlerin akıbetleriyle O'na itaat etmekten yüz çevirenlerin sonlarının nasıl olacağını haber vermektedir. O gün bir kısım yüzler mutlulukla parıldayacaktır cümlesiyle bizzat yüzlerin kendilerinin kastedilmiş olması mümkündür. “Yüzler” anlamındaki “vucüh” kelimesi belirtilerek kinâye yoluyla kişilerin kastedilmiş olmaları da mümkündür. Bu kelimeyle bizzat yüzlerin değil de kişilerin kastedilmiş olduğunu gösteren delil ise Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır cümlesidir. Yüzler böyle bir zanda bulunmaz ve bunu bilmez. Dolayısıyla “yüz” kelimesinin kinâye olarak belirtildiği ve bizzat yüzlerin kastedilmediği ortaya çıkmış oldu. Bu tevil [daha sağlam, birinci tevil ise) lafzın zâhirine daha münasiptir. “Yüz” kelimesinin kullanılıp kinâye yoluyla “zat” mânasının kastedilmesi uygundur. Çünkü insan zatı bir şeyin tadını aldığı ve arzusuna eriştiği zaman bunun sevinci yüzünde ortaya çıkar. [ ]Kiѕiпiп zatı, bir şeyden dolayı üzüntü duyar ve hüzünlenirse bunun izide yüzünde zuhur eder. Dolayısıyla Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır meâlindeki âyet, onların son derece sevinçli hallerini anlatmaktadır. Kendilerine bahşedilen ikramlarla sevinmişler ve bundan dolayı yüzleri parıldamıştır. Onların ikramlara nail oldukları ve çeşit çeşit lezzetlere ulaştıkları sabit olduğuna göre Rablerine bakarak cümlesi gerçek mânada bakmak diye tefsir edildiği takdirde yerinde olur. Bu da Allah Teâlâ'nın görüleceğine (rü'yetullah) dair görüşü kanıtlar. İkinci olarak, halkının huzuruna çıkmamayı âdet haline getirmiş olan krallar, bir kişiyi kendilerine yakın konuma getirdiği zaman ona gözükürler. Kralın gözükmeme prensibini o kişi açısından bir yana bırakması, yakın konuma getirdiği kişiye yaptığı başka ikramlardan daha tercihe şâyandır. Allah Teâlâ'nın dostlarını kendisine bakmakla onurlandırması ve bunu lütfederek ikramda bulunması da mümkündür. Rab'lerine bakarak cümlesinin bazı müfessirlerin dediği gibi sevap beklemek anlamına gelmesi de mümkündür. Kullar yüzlerinin parıldamasıyla anlatıldıkları zaman Rab'lerinin katından -eğer verilirse- gelecek] ikramları ve hediyeleri beklerler. Bu ikram ve hediyelerden sonra kendilerine henüz gelmemiş olan başka lütuf ve armağanlar bulunması da mümkündür. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır. Âyetin metninde geçen “bâsira” kelimesinin türediği “büsür” sözcüğü değişim hallerinin en alt seviyesi anlamına gelir. Değişimin en üst noktası ise yüzlerin kapkara kesilmesi ve asılmasıdır. Bunların başına kendilerine vâdedilen azabın en büyüğü henüz gelmediğine göre ikram vâdedilenlerde ikramın en büyüğünü henüz almamış ve en yükseğine erişmemiş ve kendilerine daha sonra gelecek olanları beklerken sadece bir kısmı ikram edilmiş de olabilir. Rablerine bakarak cümlesinin mânası şöyle de olabilir: O kişinin bakışları ikram görürken Allah Teâlâ'ya çevrilir ve dünya hayatında insanın bazan kendisine verilen çeşitli malların kendi çabası ve marifetiyle verildiğini zannetmesi gibi bu ihsanı kendi gayretiyle almaya hak ettiğini düşünmez. En doğrusunu Allah bilir. 302 [ ]Ka'”1eгїпe bakarak ifadesinin bütün ikramların kendine gelenlerle ve bakışlarının eriştiği ile kısıtlı olmadığını, aksine bunun arkasında başka ikramların olacağını haber veriyor olması da mümkündür. Dolayısıyla Rablerine bakarak cümlesi bu mânaya göre yorumlanır. Bu cümlenin Rabb'inin emrine bakarak anlamında olması da muhtemeldir. Rablerine bakarak meâlindeki beyan gerçek mânada Allah Teâlâ'ya bakma ve açıkladığımız gibi ikramlara erişme diye yorumlanmaya muhtemel olduğuna göre hiç kimse, âyetin mânasını ikramlara erişme anlamıyla yorumlayıp da gerçek mânada görmenin gerçekleşmeyeceğini -bunu kabul etmeye engel açık deliller bulunmadıkçasöyleyemez. Allah Teâlâ'yı görmenin mümkün olmadığını söyleyenin elinde delil olmayınca bu yorumun kesin olduğunu söyleyip, buna ikramları beklemek anlamını veremez. Dolayısıyla âyet, Allah Teâlâ'nın kesin olarak görüleceğine delil olmasa da görülebileceğine delil teşkil eder. Bu iki şık hakkındaki ihtilaf aynıdır. Âyetteki “görmeyi gerçek anlamda görme diye yorumlamayı reddedenler delil olarak şunları ileri sürmüştür: Bir kısım yüzler ise o gün sararıp solacaktır cümlesi o gün bir kısım yüzler Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır beyanının, insanın belini kıracak bir felâketi sezerek ifadesinin de Rab'lerine bakarak meâlindeki âyetin mukabili olarak gelmiştir. Öte yandan insanın belini kıracak bir felâketi sezerek cümlesi, Allah Teâlâ'yı görmenin gerçekleşmeyeceği anlamında değil, bizzat ceza mânasındadır. Rablerine bakarak cümlesi de gerçek mânada görme ve bunun var olacağı anlamında değil, fakat sevap mânasındadır. Bu yaklaşımlara iki şekilde cevap vermek mümkündür: Birincisi, cezayı hak edenlerin başına bu dünyada vâdedilen cezaların tümü henüz gelmiş değildir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi azabın en ileri seviyesi yüzlerin kapkara kesilmesi ve sararması değil, asılmasıdır. Bundan dolayı insanın belini kıracak bir felâketi sezerek cümlesinin bizzat azap mânasına göre yorumlanması isabetli olmaktadır. JCennetlikler yüksek derecelere ve büyük ikramlara erişmişlerdir. Çünkü yüzlerinin parıldayacağı ifade edilmektedir. Dolayısıyla Rab'lerine bakarak cümlesinin başka ikramlara değil de bizzat Allah Teâlâ'yı görme (rü'yetullah) şeklinde tefsir edilmesi isabetli olmaktadır. (Yukarıdaki yaklaşıma verilecek ikinci cevap şudur:) Allah Teâlâ'yı görmek (rü'yetullah) ikramların en 41451 ve en yücesidir. Cezayı hak edenler ikramlara erişmemişlerdir o zaman onun yücesini nasıl bekler! Cennetlikler ise saymakla bitmez nimetlere ve ikramlara erişmişlerdir. Dolayısıyla yüce Allah'ı görme nimetine de erişebilirler. [Allah Teâlâ'nın Görülmesi] Esasen Allah Teâlânın zatına bakmanın gerçekleşeceği haberi dışında (başka konularda) dili geçmiş zaman kipiyle “ve lemmâ cae”, yani “geldiğinde” meâlindeki beyanda olduğu üzere” O'nun görüleceği görüşü, bize göre vaciptir ve O'na bakılacak olması dinen mevcut bir bilgidir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle haber vermişlerdir: “Kıyâmet günü on dördüncü gece ayı gördüğünüz gibi Rabb'inizi göreceksiniz. O'nu görmekte üst üste sıkışıp bir birinizin üzerine yığılmayacaksınız”. Tevhit âlimleri Allah Teâlâ'nın görüleceğine dair gelen haberlerin sahih olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın gözle görülmeyeceğini söyleyenler görülme ile ilgili haberleri “bilgi” mânasında yorumlamışlardır. Oysa bu yorum, iki açıdan doğru değildir: Birincisi; görme müjdesi cennetliklere mahsus olarak belirtilmiştir. “Görme'den maksat “bilgi” olsaydı bunun cennetliklere mahsus olma özelliği ortadan kalkardı. Çünkü söz konusu “bilgi” hem cennetlikler ve hem de cehennemlikler tarafından edinilecektir. Ve çünkü herkes, âhirette vesvese ve şüphe taşımayan bir bilgiyle Allah'ı bilmekte birleşecektir. Vesvese ve şüphenin bulaşmadığı bir bilgi, delillere dayanarak akıl yürütme ile elde edilen bir bilgi değil, ayan beyan görme ve müşahede ile elde edilen bir bilgidir. Çünkü alâmetler, bunları görenlere hakiki bilgiyi vermez. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı”; “Sonra onların mazeretleri ‘Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”; “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileridir”. Bahsettiğimiz görüşler sabit olduğuna göre, reddetmek istedikleri yönden Allah Teâlâ'nın görüleceğini kabul edenlerden olurlar. Biz Allah Teâlâ'nın görüleceğini söylüyoruz, fakat O'nun bir başkasına benzemesini de her yönden reddediyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın görülmesini keyfiyet belirtmeden kabul ediyoruz. Çünkü keyfiyet, şekil sahibi olanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ ise keyfiyetsiz olarak görülecektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İnsanın belini kıracak bir felâketi sezerek. Bu âyette geçen “zannetme” kelimesinin “bilgi” yerine kullanılmış olması mümkün olduğu gibi, gerçekten zan mânasında olması da imkân dâhilindedir. Çünkü zan, nesnelerin zâhirinden doğar. Zannın doğruluğuna dair sebepler çoğalır ve yoğunlaşırsa bilgi sağlar. Buna karşılık azalıp ve hafifledikleri zaman zan bilgi vermez. Sararıp solan yüzleri kötülük sebeplerinin her yönden kuşatması ve artık kurtulacaklarından ümitsizliğe düşmeleri ve kendilerine kötülük yapılacağına kesin kanaat getirmeleri de mümkündür. Durumun henüz ümitsizlik derecesine erişmemiş olması, bu yüzden kurtulacaklarını ummaları ve bellerinin kırılacağından emin olma seviyesine ulaşmamış, aksine zan konumunda kalmış bulunmaları da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen “fâkıra” kelimesinin kötülük, münker ve musibet mânasında olduğu söylenmiştir. Bazıları ise bu kelimenin “kırma” anlamında olduğunu, “fakir” kelimesinin “beli kırık” “kesiru'z-zahr”, “fakr”ın “fakirlik” ve “fekâr” kelimesinin “kırılabilir omurga kemiği” anlamına gelmelerinin, kelime kökündeki “kırma” mânasından dolayı olduğu söylenmiştir. Bu süre, “Hayır (ey insanlar)! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz, âhireti ise bir yana bırakıyorsunuz. Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır;” meâlindeki âyetler hariç, başından sonuna kadar kâfirlerden birinin Resülullah'a (a.s.) yaptığı muameleyi işaret yoluyla beyan etmek ve aynı davranışta bulunanların bu hükme dâhil olduklarını açıklamak için inmiştir. [ ] Allah Teâlâ peygamberine, o kâfire, hikmet sahiplerine yakışan bir tavır içinde sefihlere yapılan muameleyi yapmasını ve onu böyle karşılamasını emretmiş, ancak sefihlere yapılan muamelenin aynısı ile muamelede bulunmasını emretmemiştir. Cenâb-ı Hak, bu sürede söz konusu kâfirin davranışını beyan etmiştir ki ümmetine Resülullah'ın (a.s.) Allah'ın dinini ortaya koyma uğrunda karşılaştığı sıkıntı ve belâyı bildirmiş olsun. Böylece ümmeti onun değerini ve mertebesini öğrensin ve nail oldukları hoşgörü ve kolaylık sebebiyle Allah'ın dinini yüceltsin. Cenâb-ı Hak peygamberine, “(Ey İnsan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor! Evet o sana yaklaştıkça yaklaşıyor!” meâlindeki âyetle mukavemet ve cesarete başvuranın muamelesini yapıyor. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © Yani Allah Teâlâ'nın birçok âyette istikbalde bazı şeylerin olacağını haber vermesi gibi. Ve bütün bunlar birer birer gerçekleşmiştir. Allah Teâlâ'nın kıyâmet günü görülmesi de gerçekleşecektir (bk. Muhammed Fuâd Abdülbâki, e/-Mu'cemü'-müfehres li-elfâzi'- Kurâni'kerim, “lemmâ cae” ifadesinin geçtiği âyetler). Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, 16; Buhâri, “Tevhid” 24; Tirmizi, “Sıfatü'l-cenne” 17. 45 “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”. “Sonra onların mazeretleri 'Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı. Gör ki, kendi aleyhlerinde nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler kendilerini nasıl bırakıp gitti!”.

Kıyamet 75:24

Oysa o gün bir kısım yüzler Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır; bir kısım yüzler ise o gün sararıp solacaktır. Bu ilâhi beyan, Allah'a itaate bağlı kalan, dirilmeye ve hesaba iman edenlerin akıbetleriyle O'na itaat etmekten yüz çevirenlerin sonlarının nasıl olacağını haber vermektedir. O gün bir kısım yüzler mutlulukla parıldayacaktır cümlesiyle bizzat yüzlerin kendilerinin kastedilmiş olması mümkündür. “Yüzler” anlamındaki “vucüh” kelimesi belirtilerek kinâye yoluyla kişilerin kastedilmiş olmaları da mümkündür. Bu kelimeyle bizzat yüzlerin değil de kişilerin kastedilmiş olduğunu gösteren delil ise Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır cümlesidir. Yüzler böyle bir zanda bulunmaz ve bunu bilmez. Dolayısıyla “yüz” kelimesinin kinâye olarak belirtildiği ve bizzat yüzlerin kastedilmediği ortaya çıkmış oldu. Bu tevil [daha sağlam, birinci tevil ise) lafzın zâhirine daha münasiptir. “Yüz” kelimesinin kullanılıp kinâye yoluyla “zat” mânasının kastedilmesi uygundur. Çünkü insan zatı bir şeyin tadını aldığı ve arzusuna eriştiği zaman bunun sevinci yüzünde ortaya çıkar. [ ]Kiѕiпiп zatı, bir şeyden dolayı üzüntü duyar ve hüzünlenirse bunun izide yüzünde zuhur eder. Dolayısıyla Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır meâlindeki âyet, onların son derece sevinçli hallerini anlatmaktadır. Kendilerine bahşedilen ikramlarla sevinmişler ve bundan dolayı yüzleri parıldamıştır. Onların ikramlara nail oldukları ve çeşit çeşit lezzetlere ulaştıkları sabit olduğuna göre Rablerine bakarak cümlesi gerçek mânada bakmak diye tefsir edildiği takdirde yerinde olur. Bu da Allah Teâlâ'nın görüleceğine (rü'yetullah) dair görüşü kanıtlar. İkinci olarak, halkının huzuruna çıkmamayı âdet haline getirmiş olan krallar, bir kişiyi kendilerine yakın konuma getirdiği zaman ona gözükürler. Kralın gözükmeme prensibini o kişi açısından bir yana bırakması, yakın konuma getirdiği kişiye yaptığı başka ikramlardan daha tercihe şâyandır. Allah Teâlâ'nın dostlarını kendisine bakmakla onurlandırması ve bunu lütfederek ikramda bulunması da mümkündür. Rab'lerine bakarak cümlesinin bazı müfessirlerin dediği gibi sevap beklemek anlamına gelmesi de mümkündür. Kullar yüzlerinin parıldamasıyla anlatıldıkları zaman Rab'lerinin katından -eğer verilirse- gelecek] ikramları ve hediyeleri beklerler. Bu ikram ve hediyelerden sonra kendilerine henüz gelmemiş olan başka lütuf ve armağanlar bulunması da mümkündür. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır. Âyetin metninde geçen “bâsira” kelimesinin türediği “büsür” sözcüğü değişim hallerinin en alt seviyesi anlamına gelir. Değişimin en üst noktası ise yüzlerin kapkara kesilmesi ve asılmasıdır. Bunların başına kendilerine vâdedilen azabın en büyüğü henüz gelmediğine göre ikram vâdedilenlerde ikramın en büyüğünü henüz almamış ve en yükseğine erişmemiş ve kendilerine daha sonra gelecek olanları beklerken sadece bir kısmı ikram edilmiş de olabilir. Rablerine bakarak cümlesinin mânası şöyle de olabilir: O kişinin bakışları ikram görürken Allah Teâlâ'ya çevrilir ve dünya hayatında insanın bazan kendisine verilen çeşitli malların kendi çabası ve marifetiyle verildiğini zannetmesi gibi bu ihsanı kendi gayretiyle almaya hak ettiğini düşünmez. En doğrusunu Allah bilir. 302 [ ]Ka'”1eгїпe bakarak ifadesinin bütün ikramların kendine gelenlerle ve bakışlarının eriştiği ile kısıtlı olmadığını, aksine bunun arkasında başka ikramların olacağını haber veriyor olması da mümkündür. Dolayısıyla Rablerine bakarak cümlesi bu mânaya göre yorumlanır. Bu cümlenin Rabb'inin emrine bakarak anlamında olması da muhtemeldir. Rablerine bakarak meâlindeki beyan gerçek mânada Allah Teâlâ'ya bakma ve açıkladığımız gibi ikramlara erişme diye yorumlanmaya muhtemel olduğuna göre hiç kimse, âyetin mânasını ikramlara erişme anlamıyla yorumlayıp da gerçek mânada görmenin gerçekleşmeyeceğini -bunu kabul etmeye engel açık deliller bulunmadıkçasöyleyemez. Allah Teâlâ'yı görmenin mümkün olmadığını söyleyenin elinde delil olmayınca bu yorumun kesin olduğunu söyleyip, buna ikramları beklemek anlamını veremez. Dolayısıyla âyet, Allah Teâlâ'nın kesin olarak görüleceğine delil olmasa da görülebileceğine delil teşkil eder. Bu iki şık hakkındaki ihtilaf aynıdır. Âyetteki “görmeyi gerçek anlamda görme diye yorumlamayı reddedenler delil olarak şunları ileri sürmüştür: Bir kısım yüzler ise o gün sararıp solacaktır cümlesi o gün bir kısım yüzler Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır beyanının, insanın belini kıracak bir felâketi sezerek ifadesinin de Rab'lerine bakarak meâlindeki âyetin mukabili olarak gelmiştir. Öte yandan insanın belini kıracak bir felâketi sezerek cümlesi, Allah Teâlâ'yı görmenin gerçekleşmeyeceği anlamında değil, bizzat ceza mânasındadır. Rablerine bakarak cümlesi de gerçek mânada görme ve bunun var olacağı anlamında değil, fakat sevap mânasındadır. Bu yaklaşımlara iki şekilde cevap vermek mümkündür: Birincisi, cezayı hak edenlerin başına bu dünyada vâdedilen cezaların tümü henüz gelmiş değildir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi azabın en ileri seviyesi yüzlerin kapkara kesilmesi ve sararması değil, asılmasıdır. Bundan dolayı insanın belini kıracak bir felâketi sezerek cümlesinin bizzat azap mânasına göre yorumlanması isabetli olmaktadır. JCennetlikler yüksek derecelere ve büyük ikramlara erişmişlerdir. Çünkü yüzlerinin parıldayacağı ifade edilmektedir. Dolayısıyla Rab'lerine bakarak cümlesinin başka ikramlara değil de bizzat Allah Teâlâ'yı görme (rü'yetullah) şeklinde tefsir edilmesi isabetli olmaktadır. (Yukarıdaki yaklaşıma verilecek ikinci cevap şudur:) Allah Teâlâ'yı görmek (rü'yetullah) ikramların en 41451 ve en yücesidir. Cezayı hak edenler ikramlara erişmemişlerdir o zaman onun yücesini nasıl bekler! Cennetlikler ise saymakla bitmez nimetlere ve ikramlara erişmişlerdir. Dolayısıyla yüce Allah'ı görme nimetine de erişebilirler. [Allah Teâlâ'nın Görülmesi] Esasen Allah Teâlânın zatına bakmanın gerçekleşeceği haberi dışında (başka konularda) dili geçmiş zaman kipiyle “ve lemmâ cae”, yani “geldiğinde” meâlindeki beyanda olduğu üzere” O'nun görüleceği görüşü, bize göre vaciptir ve O'na bakılacak olması dinen mevcut bir bilgidir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle haber vermişlerdir: “Kıyâmet günü on dördüncü gece ayı gördüğünüz gibi Rabb'inizi göreceksiniz. O'nu görmekte üst üste sıkışıp bir birinizin üzerine yığılmayacaksınız”. Tevhit âlimleri Allah Teâlâ'nın görüleceğine dair gelen haberlerin sahih olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın gözle görülmeyeceğini söyleyenler görülme ile ilgili haberleri “bilgi” mânasında yorumlamışlardır. Oysa bu yorum, iki açıdan doğru değildir: Birincisi; görme müjdesi cennetliklere mahsus olarak belirtilmiştir. “Görme'den maksat “bilgi” olsaydı bunun cennetliklere mahsus olma özelliği ortadan kalkardı. Çünkü söz konusu “bilgi” hem cennetlikler ve hem de cehennemlikler tarafından edinilecektir. Ve çünkü herkes, âhirette vesvese ve şüphe taşımayan bir bilgiyle Allah'ı bilmekte birleşecektir. Vesvese ve şüphenin bulaşmadığı bir bilgi, delillere dayanarak akıl yürütme ile elde edilen bir bilgi değil, ayan beyan görme ve müşahede ile elde edilen bir bilgidir. Çünkü alâmetler, bunları görenlere hakiki bilgiyi vermez. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı”; “Sonra onların mazeretleri ‘Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”; “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileridir”. Bahsettiğimiz görüşler sabit olduğuna göre, reddetmek istedikleri yönden Allah Teâlâ'nın görüleceğini kabul edenlerden olurlar. Biz Allah Teâlâ'nın görüleceğini söylüyoruz, fakat O'nun bir başkasına benzemesini de her yönden reddediyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın görülmesini keyfiyet belirtmeden kabul ediyoruz. Çünkü keyfiyet, şekil sahibi olanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ ise keyfiyetsiz olarak görülecektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İnsanın belini kıracak bir felâketi sezerek. Bu âyette geçen “zannetme” kelimesinin “bilgi” yerine kullanılmış olması mümkün olduğu gibi, gerçekten zan mânasında olması da imkân dâhilindedir. Çünkü zan, nesnelerin zâhirinden doğar. Zannın doğruluğuna dair sebepler çoğalır ve yoğunlaşırsa bilgi sağlar. Buna karşılık azalıp ve hafifledikleri zaman zan bilgi vermez. Sararıp solan yüzleri kötülük sebeplerinin her yönden kuşatması ve artık kurtulacaklarından ümitsizliğe düşmeleri ve kendilerine kötülük yapılacağına kesin kanaat getirmeleri de mümkündür. Durumun henüz ümitsizlik derecesine erişmemiş olması, bu yüzden kurtulacaklarını ummaları ve bellerinin kırılacağından emin olma seviyesine ulaşmamış, aksine zan konumunda kalmış bulunmaları da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen “fâkıra” kelimesinin kötülük, münker ve musibet mânasında olduğu söylenmiştir. Bazıları ise bu kelimenin “kırma” anlamında olduğunu, “fakir” kelimesinin “beli kırık” “kesiru'z-zahr”, “fakr”ın “fakirlik” ve “fekâr” kelimesinin “kırılabilir omurga kemiği” anlamına gelmelerinin, kelime kökündeki “kırma” mânasından dolayı olduğu söylenmiştir. Bu süre, “Hayır (ey insanlar)! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz, âhireti ise bir yana bırakıyorsunuz. Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır;” meâlindeki âyetler hariç, başından sonuna kadar kâfirlerden birinin Resülullah'a (a.s.) yaptığı muameleyi işaret yoluyla beyan etmek ve aynı davranışta bulunanların bu hükme dâhil olduklarını açıklamak için inmiştir. [ ] Allah Teâlâ peygamberine, o kâfire, hikmet sahiplerine yakışan bir tavır içinde sefihlere yapılan muameleyi yapmasını ve onu böyle karşılamasını emretmiş, ancak sefihlere yapılan muamelenin aynısı ile muamelede bulunmasını emretmemiştir. Cenâb-ı Hak, bu sürede söz konusu kâfirin davranışını beyan etmiştir ki ümmetine Resülullah'ın (a.s.) Allah'ın dinini ortaya koyma uğrunda karşılaştığı sıkıntı ve belâyı bildirmiş olsun. Böylece ümmeti onun değerini ve mertebesini öğrensin ve nail oldukları hoşgörü ve kolaylık sebebiyle Allah'ın dinini yüceltsin. Cenâb-ı Hak peygamberine, “(Ey İnsan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor! Evet o sana yaklaştıkça yaklaşıyor!” meâlindeki âyetle mukavemet ve cesarete başvuranın muamelesini yapıyor. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © Yani Allah Teâlâ'nın birçok âyette istikbalde bazı şeylerin olacağını haber vermesi gibi. Ve bütün bunlar birer birer gerçekleşmiştir. Allah Teâlâ'nın kıyâmet günü görülmesi de gerçekleşecektir (bk. Muhammed Fuâd Abdülbâki, e/-Mu'cemü'-müfehres li-elfâzi'- Kurâni'kerim, “lemmâ cae” ifadesinin geçtiği âyetler). Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, 16; Buhâri, “Tevhid” 24; Tirmizi, “Sıfatü'l-cenne” 17. 45 “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”. “Sonra onların mazeretleri 'Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı. Gör ki, kendi aleyhlerinde nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler kendilerini nasıl bırakıp gitti!”.

Kıyamet 75:25

Oysa o gün bir kısım yüzler Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır; bir kısım yüzler ise o gün sararıp solacaktır. Bu ilâhi beyan, Allah'a itaate bağlı kalan, dirilmeye ve hesaba iman edenlerin akıbetleriyle O'na itaat etmekten yüz çevirenlerin sonlarının nasıl olacağını haber vermektedir. O gün bir kısım yüzler mutlulukla parıldayacaktır cümlesiyle bizzat yüzlerin kendilerinin kastedilmiş olması mümkündür. “Yüzler” anlamındaki “vucüh” kelimesi belirtilerek kinâye yoluyla kişilerin kastedilmiş olmaları da mümkündür. Bu kelimeyle bizzat yüzlerin değil de kişilerin kastedilmiş olduğunu gösteren delil ise Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır cümlesidir. Yüzler böyle bir zanda bulunmaz ve bunu bilmez. Dolayısıyla “yüz” kelimesinin kinâye olarak belirtildiği ve bizzat yüzlerin kastedilmediği ortaya çıkmış oldu. Bu tevil [daha sağlam, birinci tevil ise) lafzın zâhirine daha münasiptir. “Yüz” kelimesinin kullanılıp kinâye yoluyla “zat” mânasının kastedilmesi uygundur. Çünkü insan zatı bir şeyin tadını aldığı ve arzusuna eriştiği zaman bunun sevinci yüzünde ortaya çıkar. [ ]Kiѕiпiп zatı, bir şeyden dolayı üzüntü duyar ve hüzünlenirse bunun izide yüzünde zuhur eder. Dolayısıyla Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır meâlindeki âyet, onların son derece sevinçli hallerini anlatmaktadır. Kendilerine bahşedilen ikramlarla sevinmişler ve bundan dolayı yüzleri parıldamıştır. Onların ikramlara nail oldukları ve çeşit çeşit lezzetlere ulaştıkları sabit olduğuna göre Rablerine bakarak cümlesi gerçek mânada bakmak diye tefsir edildiği takdirde yerinde olur. Bu da Allah Teâlâ'nın görüleceğine (rü'yetullah) dair görüşü kanıtlar. İkinci olarak, halkının huzuruna çıkmamayı âdet haline getirmiş olan krallar, bir kişiyi kendilerine yakın konuma getirdiği zaman ona gözükürler. Kralın gözükmeme prensibini o kişi açısından bir yana bırakması, yakın konuma getirdiği kişiye yaptığı başka ikramlardan daha tercihe şâyandır. Allah Teâlâ'nın dostlarını kendisine bakmakla onurlandırması ve bunu lütfederek ikramda bulunması da mümkündür. Rab'lerine bakarak cümlesinin bazı müfessirlerin dediği gibi sevap beklemek anlamına gelmesi de mümkündür. Kullar yüzlerinin parıldamasıyla anlatıldıkları zaman Rab'lerinin katından -eğer verilirse- gelecek] ikramları ve hediyeleri beklerler. Bu ikram ve hediyelerden sonra kendilerine henüz gelmemiş olan başka lütuf ve armağanlar bulunması da mümkündür. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Bir kısım yüzler ise o gün insanın belini kıracak bir felâketi sezerek sararıp solacaktır. Âyetin metninde geçen “bâsira” kelimesinin türediği “büsür” sözcüğü değişim hallerinin en alt seviyesi anlamına gelir. Değişimin en üst noktası ise yüzlerin kapkara kesilmesi ve asılmasıdır. Bunların başına kendilerine vâdedilen azabın en büyüğü henüz gelmediğine göre ikram vâdedilenlerde ikramın en büyüğünü henüz almamış ve en yükseğine erişmemiş ve kendilerine daha sonra gelecek olanları beklerken sadece bir kısmı ikram edilmiş de olabilir. Rablerine bakarak cümlesinin mânası şöyle de olabilir: O kişinin bakışları ikram görürken Allah Teâlâ'ya çevrilir ve dünya hayatında insanın bazan kendisine verilen çeşitli malların kendi çabası ve marifetiyle verildiğini zannetmesi gibi bu ihsanı kendi gayretiyle almaya hak ettiğini düşünmez. En doğrusunu Allah bilir. 302 [ ]Ka'”1eгїпe bakarak ifadesinin bütün ikramların kendine gelenlerle ve bakışlarının eriştiği ile kısıtlı olmadığını, aksine bunun arkasında başka ikramların olacağını haber veriyor olması da mümkündür. Dolayısıyla Rablerine bakarak cümlesi bu mânaya göre yorumlanır. Bu cümlenin Rabb'inin emrine bakarak anlamında olması da muhtemeldir. Rablerine bakarak meâlindeki beyan gerçek mânada Allah Teâlâ'ya bakma ve açıkladığımız gibi ikramlara erişme diye yorumlanmaya muhtemel olduğuna göre hiç kimse, âyetin mânasını ikramlara erişme anlamıyla yorumlayıp da gerçek mânada görmenin gerçekleşmeyeceğini -bunu kabul etmeye engel açık deliller bulunmadıkçasöyleyemez. Allah Teâlâ'yı görmenin mümkün olmadığını söyleyenin elinde delil olmayınca bu yorumun kesin olduğunu söyleyip, buna ikramları beklemek anlamını veremez. Dolayısıyla âyet, Allah Teâlâ'nın kesin olarak görüleceğine delil olmasa da görülebileceğine delil teşkil eder. Bu iki şık hakkındaki ihtilaf aynıdır. Âyetteki “görmeyi gerçek anlamda görme diye yorumlamayı reddedenler delil olarak şunları ileri sürmüştür: Bir kısım yüzler ise o gün sararıp solacaktır cümlesi o gün bir kısım yüzler Rablerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır beyanının, insanın belini kıracak bir felâketi sezerek ifadesinin de Rab'lerine bakarak meâlindeki âyetin mukabili olarak gelmiştir. Öte yandan insanın belini kıracak bir felâketi sezerek cümlesi, Allah Teâlâ'yı görmenin gerçekleşmeyeceği anlamında değil, bizzat ceza mânasındadır. Rablerine bakarak cümlesi de gerçek mânada görme ve bunun var olacağı anlamında değil, fakat sevap mânasındadır. Bu yaklaşımlara iki şekilde cevap vermek mümkündür: Birincisi, cezayı hak edenlerin başına bu dünyada vâdedilen cezaların tümü henüz gelmiş değildir. Çünkü daha önce de belirttiğimiz gibi azabın en ileri seviyesi yüzlerin kapkara kesilmesi ve sararması değil, asılmasıdır. Bundan dolayı insanın belini kıracak bir felâketi sezerek cümlesinin bizzat azap mânasına göre yorumlanması isabetli olmaktadır. JCennetlikler yüksek derecelere ve büyük ikramlara erişmişlerdir. Çünkü yüzlerinin parıldayacağı ifade edilmektedir. Dolayısıyla Rab'lerine bakarak cümlesinin başka ikramlara değil de bizzat Allah Teâlâ'yı görme (rü'yetullah) şeklinde tefsir edilmesi isabetli olmaktadır. (Yukarıdaki yaklaşıma verilecek ikinci cevap şudur:) Allah Teâlâ'yı görmek (rü'yetullah) ikramların en 41451 ve en yücesidir. Cezayı hak edenler ikramlara erişmemişlerdir o zaman onun yücesini nasıl bekler! Cennetlikler ise saymakla bitmez nimetlere ve ikramlara erişmişlerdir. Dolayısıyla yüce Allah'ı görme nimetine de erişebilirler. [Allah Teâlâ'nın Görülmesi] Esasen Allah Teâlânın zatına bakmanın gerçekleşeceği haberi dışında (başka konularda) dili geçmiş zaman kipiyle “ve lemmâ cae”, yani “geldiğinde” meâlindeki beyanda olduğu üzere” O'nun görüleceği görüşü, bize göre vaciptir ve O'na bakılacak olması dinen mevcut bir bilgidir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle haber vermişlerdir: “Kıyâmet günü on dördüncü gece ayı gördüğünüz gibi Rabb'inizi göreceksiniz. O'nu görmekte üst üste sıkışıp bir birinizin üzerine yığılmayacaksınız”. Tevhit âlimleri Allah Teâlâ'nın görüleceğine dair gelen haberlerin sahih olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. Fakat Cenâb-ı Hakk'ın gözle görülmeyeceğini söyleyenler görülme ile ilgili haberleri “bilgi” mânasında yorumlamışlardır. Oysa bu yorum, iki açıdan doğru değildir: Birincisi; görme müjdesi cennetliklere mahsus olarak belirtilmiştir. “Görme'den maksat “bilgi” olsaydı bunun cennetliklere mahsus olma özelliği ortadan kalkardı. Çünkü söz konusu “bilgi” hem cennetlikler ve hem de cehennemlikler tarafından edinilecektir. Ve çünkü herkes, âhirette vesvese ve şüphe taşımayan bir bilgiyle Allah'ı bilmekte birleşecektir. Vesvese ve şüphenin bulaşmadığı bir bilgi, delillere dayanarak akıl yürütme ile elde edilen bir bilgi değil, ayan beyan görme ve müşahede ile elde edilen bir bilgidir. Çünkü alâmetler, bunları görenlere hakiki bilgiyi vermez. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı”; “Sonra onların mazeretleri ‘Allaha andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”; “O gün Allah onların hepsini diriltecek; (dünyada) size yemin ettikleri gibi -işe yarar bir şey yaptıklarını sanarak- O'na da yemin edecekler. Bilin ki onlar yalancıların tâ kendileridir”. Bahsettiğimiz görüşler sabit olduğuna göre, reddetmek istedikleri yönden Allah Teâlâ'nın görüleceğini kabul edenlerden olurlar. Biz Allah Teâlâ'nın görüleceğini söylüyoruz, fakat O'nun bir başkasına benzemesini de her yönden reddediyoruz. Cenâb-ı Hakk'ın görülmesini keyfiyet belirtmeden kabul ediyoruz. Çünkü keyfiyet, şekil sahibi olanlar için söz konusudur. Allah Teâlâ ise keyfiyetsiz olarak görülecektir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. İnsanın belini kıracak bir felâketi sezerek. Bu âyette geçen “zannetme” kelimesinin “bilgi” yerine kullanılmış olması mümkün olduğu gibi, gerçekten zan mânasında olması da imkân dâhilindedir. Çünkü zan, nesnelerin zâhirinden doğar. Zannın doğruluğuna dair sebepler çoğalır ve yoğunlaşırsa bilgi sağlar. Buna karşılık azalıp ve hafifledikleri zaman zan bilgi vermez. Sararıp solan yüzleri kötülük sebeplerinin her yönden kuşatması ve artık kurtulacaklarından ümitsizliğe düşmeleri ve kendilerine kötülük yapılacağına kesin kanaat getirmeleri de mümkündür. Durumun henüz ümitsizlik derecesine erişmemiş olması, bu yüzden kurtulacaklarını ummaları ve bellerinin kırılacağından emin olma seviyesine ulaşmamış, aksine zan konumunda kalmış bulunmaları da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. Âyette geçen “fâkıra” kelimesinin kötülük, münker ve musibet mânasında olduğu söylenmiştir. Bazıları ise bu kelimenin “kırma” anlamında olduğunu, “fakir” kelimesinin “beli kırık” “kesiru'z-zahr”, “fakr”ın “fakirlik” ve “fekâr” kelimesinin “kırılabilir omurga kemiği” anlamına gelmelerinin, kelime kökündeki “kırma” mânasından dolayı olduğu söylenmiştir. Bu süre, “Hayır (ey insanlar)! Doğrusu siz çabucak gelip geçeni seviyorsunuz, âhireti ise bir yana bırakıyorsunuz. Oysa o gün bir kısım yüzler Rab'lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır;” meâlindeki âyetler hariç, başından sonuna kadar kâfirlerden birinin Resülullah'a (a.s.) yaptığı muameleyi işaret yoluyla beyan etmek ve aynı davranışta bulunanların bu hükme dâhil olduklarını açıklamak için inmiştir. [ ] Allah Teâlâ peygamberine, o kâfire, hikmet sahiplerine yakışan bir tavır içinde sefihlere yapılan muameleyi yapmasını ve onu böyle karşılamasını emretmiş, ancak sefihlere yapılan muamelenin aynısı ile muamelede bulunmasını emretmemiştir. Cenâb-ı Hak, bu sürede söz konusu kâfirin davranışını beyan etmiştir ki ümmetine Resülullah'ın (a.s.) Allah'ın dinini ortaya koyma uğrunda karşılaştığı sıkıntı ve belâyı bildirmiş olsun. Böylece ümmeti onun değerini ve mertebesini öğrensin ve nail oldukları hoşgörü ve kolaylık sebebiyle Allah'ın dinini yüceltsin. Cenâb-ı Hak peygamberine, “(Ey İnsan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor! Evet o sana yaklaştıkça yaklaşıyor!” meâlindeki âyetle mukavemet ve cesarete başvuranın muamelesini yapıyor. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: © Yani Allah Teâlâ'nın birçok âyette istikbalde bazı şeylerin olacağını haber vermesi gibi. Ve bütün bunlar birer birer gerçekleşmiştir. Allah Teâlâ'nın kıyâmet günü görülmesi de gerçekleşecektir (bk. Muhammed Fuâd Abdülbâki, e/-Mu'cemü'-müfehres li-elfâzi'- Kurâni'kerim, “lemmâ cae” ifadesinin geçtiği âyetler). Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, 16; Buhâri, “Tevhid” 24; Tirmizi, “Sıfatü'l-cenne” 17. 45 “Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik, ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına getirseydik, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi; fakat çokları bunu bilmezler”. “Sonra onların mazeretleri 'Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık demekten başka bir şey olmadı. Gör ki, kendi aleyhlerinde nasıl yalan söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları şeyler kendilerini nasıl bırakıp gitti!”.

Kıyamet 75:26

Hayır artık çok geç! Can boğaza gelip dayandığında. Âyetin başındaki “kellâ” kelimesinin iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi bu kelimeyle “gerçekten ” mânası kastedilmiş olabilir. İkincisi “reddetme ve mani olma” anlamı da kastedilmiş olabilir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Böyle yapma! Çünkü sen can boğaza gelip dayandığı vakit pişman olacaksın. Kâfirler sanki Resül-i Ekreme (a.s.) ne zaman pişman olacaklarını soruyorlar ve o da kendilerine Allah Teâlâ'nın can boğaza gelip dayandığında meâlindeki âyetiyle cevap veriyor. “Terâki” kelimesi, boyun damarları demektir. Âyette sanki şöyle denilmiş olmaktadır: Nefis, yani ruh yerinden yok olup boğaza vardığında. “Yok mu bir şifacı?” dendiğinde. Bu cümleyi meleklerin söylemiş olması mümkündür. Bazı melekler, bunun ruhunu kim yukarı yükseltecek, rahmet melekleri mi yoksa azap melekleri mi der. “Yerkâ” yukarı yükseldi de-

Kıyamet 75:27

mektir. [ ]Yahи da bunun ruhunu kim çekip alacak (kabz) der. Bu cümleyi ölmek üzere olan kişinin ailesi de diyebilir. Yani “Buna kim rukye yapacak da şifasına kavuşacak?” Âyette, o kişinin içinde bulunduğu zayıflık ve uğradığı şiddeti haber vermek söz konusudur. Kendisi “Benim için bir büyücü çağırın. Umarım şifama kavuşurum” diyemeyecek ve bu cümleyi kendi aralarında aile fertleri söyleyecektir.

Kıyamet 75:28

(Hasta) bunun beklenen ayrılış olduğunu anladığında. Âyetin baş tarafında yer alan “zanne” kelimesinin zannetmek anlamında değil de hayattan ümit kestiği için “kesin bir şekilde bilmek” mânasına olabilir. İbn Abbâs kırâatinde âyet, kesin bir şekilde bilmek anlamına gelen “eykane” fiiliyle ve “eykane eппehи’]-бгaк” şeklinde rivayet edilmiştir". Hayatından henüz ümitsizliğe düşmemiş olması ve hayatta kalacağı umudunu taşıması dolayısıyla âyetin başında geçen “zanne” fiilinin gerçek zan mânasında da olması mümkündür.

Kıyamet 75:29

Ve bacaklar birbirine dolaştığında. Bu ilâhi beyanın açıklamasına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları, ağaçların dallarının birbirine dolanması gibi bacaklarından biri diğerinin üstüne dolanmıştır. Artık birbirinden ayrılmaz ki oradan kurtuluş ve kaçış çaresi bulabilsin derken, bazıları da şöyle bir yorum yapmıştır: Bacakları kıyâmet günü korkunun dehşetinden [kendini] taşımaktan aciz kalır. Bazıları da ayaklar anlamına gelen “sâk” kelimesiyle “şiddet” mânasının kastedildiğini söylemiştir. Bunlar, görüşlerine delil olarak “kâmeti'l-harbu ale's-sâk” (such Je 5231 226), yani “savaş şiddetle patlak verdi” cümlesini göstermişlerdir. Âyete dönecek olursak, bu son tercihe göre mâna şöyle olur: “Onun üzerinde ölümün şiddeti âhiret şiddetine bitişti, dünyanın şiddeti âhiretin şiddetiyle bir araya geldi” Çünkü ona ölüm sarhoşluğu gelmiş ve âhiretin şiddeti de üzerine çökmüştür. Bu onun dünyadaki son ve âhiretteki ilk günüdür. Derler ki: Hiçbir ölü yoktur ki ölümden çektikleri yüzünden Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, VIIL, 362. bacakları birbirine dolaşmasın. Bazıları Ve bacaklar birbirine dolaştığında cümlesine şu mânayı vermişlerdir: Melekler ruhunu, âdemoğulları ise bedenini hazırlarlar. Bacakların birine dolanmasının mânası budur.

Kıyamet 75:30

130. “İşte o gün sevkedilen yer sadece Rabb'inin ld İşte o gün sevkedilen yer sadece Rabb'inin huzurudur. Yani o gün kişi, Rabb'inin vâdettiğine ya hayra ya da şerre sevkedilecektir. 31. “Vaktiyle o hakka inanmamış, namaz da kılmamıştı.” Vaktiyle o hakka inanmamış. Yani Allah Teâlâ'nın katından gelen haberlere inanmadığı gibi Hz. Peygamber'i tasdik etmemişti. Namaz da kılmamıştı. Bu cümleyle bizzat namazın kastedilmiş olması mümkündür. Sebebine gelince namaz bütün müminlere sevdirilmiştir. Hatta namazın sevdirilmediği hiçbir dindar görmek mümkün değildir. Vaktiyle o hakka inanmamış, namaz da kılmamıştı cümlesi onun akılsızlığını beyan etmektedir. Yahut namaz da kılmamıştı cümlesi, namazın kılınış gayesi olan mânayı, yani Allaha teslimiyeti ve O'na boyun eğmeyi yerine getirmedi anlamında da olabilir.

Kıyamet 75:31

130. “İşte o gün sevkedilen yer sadece Rabb'inin ld İşte o gün sevkedilen yer sadece Rabb'inin huzurudur. Yani o gün kişi, Rabb'inin vâdettiğine ya hayra ya da şerre sevkedilecektir. 31. “Vaktiyle o hakka inanmamış, namaz da kılmamıştı.” Vaktiyle o hakka inanmamış. Yani Allah Teâlâ'nın katından gelen haberlere inanmadığı gibi Hz. Peygamber'i tasdik etmemişti. Namaz da kılmamıştı. Bu cümleyle bizzat namazın kastedilmiş olması mümkündür. Sebebine gelince namaz bütün müminlere sevdirilmiştir. Hatta namazın sevdirilmediği hiçbir dindar görmek mümkün değildir. Vaktiyle o hakka inanmamış, namaz da kılmamıştı cümlesi onun akılsızlığını beyan etmektedir. Yahut namaz da kılmamıştı cümlesi, namazın kılınış gayesi olan mânayı, yani Allaha teslimiyeti ve O'na boyun eğmeyi yerine getirmedi anlamında da olabilir.

Kıyamet 75:32

Aksine inkâr etmiş, onun getirdiği haberlerin yalan olduğunu iddia etmiş ve haktan yüz çevirmişti. Yani Allaha itaattan yüz çevirmişti.

Kıyamet 75:33

Sonra da çalım sata sata yürüyüp yandaşlarına gitmişti. Yani caka sata sata, böbürlene böbürlene yürüyüp yandaşlarına gitmişti. Böbürlenme ve kibirlenme, başkasını yapmaktan aciz bırakan bir şeyi meydana getiren kimseye yakışır. Meselâ büyük bir orduyu dize getirmek ya da çok korunaklı bir kasabayı ele geçirmek gibi. Burada çalım satan kişi ise Allah Teâlâ'nın âyetlerini inkâr etmekten ve O'na itaatten yüz çevirmekten başka bir şey yapmamıştır, Bunlar akılsız ahmakların yapacakları davranışlardan başka bir şey değildir. Böylelerine çalım satmak nasıl lâyık olabilir ki!

Kıyamet 75:34

(Ey insan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor! Evet o sana yaklaştıkça yaklaşıyor! Hz. Peygamber'e (a.s.) o kişiye karşı (Ey insan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor! demesi emredilmiş olabilir. Ya da Resül-i Ekrem o kâfire böyle söylemiş ve Allah Teâlâ da bunu kitabında beyan etmiş olabilir. [ ]Müfessirler bu ifadenin tehdit üstüne tehdit olduğunu ve Allah Teâlâ'nın sanki “Vay sana, vay başına gelenlere! Sonra vay sana, vay başına gelenlere” dediğini söylemişlerdir. Anlatıldığına göre Resülullah onu yaka paça yakalamış ve bu cümleleri söylemiştir. Ama bu zavallı Hz. Peygamber'i yakasından ayırıp da öteye itememiştir. Oysa yandaşlarının çokluğuyla övünüyor ve kendisinin iki dağın arasında (ki vadide bulunan Medinede) yürüyen en kudretli kişi olarak görüyordu. Allah Teâlâ, lütfuyla onu zelil ve değersiz kıldı. Bu yüzden başına gelenler karşısında kılını kıpırdatamadı. Gücü kuvveti ve yandaşlarının çokluğu ona fayda vermedi", “Evlâ leke fe evlâ” cüm9 Rivayete göre Hz. Peygamber (a.s.) bir gün mescitten çıkarken Beni Mahzüm kapısı tarafında Ebü Cehil karşılar. Resülullah (a.s.) onun elini tutar bir veya iki kez sarsar. Sonra ona “Evlâ leke fe evlâ” der. Ebü Cehil “Beni tehdit mi ediyorsun?” diye sorar ve şöyle devam eder: “Vallahi ben bu vadinin en kudretli ve en onurlu kişisiyim” Bunun üzerine Hz. Peygamber'in Ebü Cehile söylediği cümlelerin benzeri âyet olarak iner. Bu bir tehdit cümlesidir. Şair der ki: xo İSİ ŞA baş İNÇ 00 Vay bana! Vay bana, vay benim başıma Süt sağılır mı baksana bu serkeş hayvana! lesinin, “uzaklaştırma” mânasında değil de, “Daha lâyıktır sana daha lâyık!” mânasında olması da mümkündür. Buna göre “Evlâ leke fe evlâ” cümlesinin mânası şöyle olur: Daha lâyıktır sana Muhammed'in getirdikleri ve atalarının dinleri üzerinde düşünmek! Düşün ki doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayırabilesin ve doğru yola tâbi olasın. Bununla dünyanın ve âhiretin şerefini kazanasın. -Çünkü kişi, şerefi ve izzetiyle övünüyordu.- Şerefinin devam etmesini istiyorsan sözünü ettiklerimize bakman sana daha münasiptir. [ ] Düşünüp de doğruya uyasın. İkincisi, Araplar'ın âdeti, kabilesi ister haklı ister haksız olsun, ona yardım etmek ve savunmak şeklindeydi. Resülullah (a.s.) Ebü Cehil'in kabilesindendi. Hz. Peygamber ona göre haksız bile olsa Araplar'ın âdetine göre Ebü Cehil'in yapması gereken en uygun hareket, ona yardım etmek ve destek çıkmaktı. Haklı olduğunda ise bu yardımı evleviyetle yapmasıydı. O ise evleviyetle yapması gereken yardımı ve himayeyi yapmadı.

Kıyamet 75:35

(Ey insan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor! Evet o sana yaklaştıkça yaklaşıyor! Hz. Peygamber'e (a.s.) o kişiye karşı (Ey insan!) Acı sonun yaklaştıkça yaklaşıyor! demesi emredilmiş olabilir. Ya da Resül-i Ekrem o kâfire böyle söylemiş ve Allah Teâlâ da bunu kitabında beyan etmiş olabilir. [ ]Müfessirler bu ifadenin tehdit üstüne tehdit olduğunu ve Allah Teâlâ'nın sanki “Vay sana, vay başına gelenlere! Sonra vay sana, vay başına gelenlere” dediğini söylemişlerdir. Anlatıldığına göre Resülullah onu yaka paça yakalamış ve bu cümleleri söylemiştir. Ama bu zavallı Hz. Peygamber'i yakasından ayırıp da öteye itememiştir. Oysa yandaşlarının çokluğuyla övünüyor ve kendisinin iki dağın arasında (ki vadide bulunan Medinede) yürüyen en kudretli kişi olarak görüyordu. Allah Teâlâ, lütfuyla onu zelil ve değersiz kıldı. Bu yüzden başına gelenler karşısında kılını kıpırdatamadı. Gücü kuvveti ve yandaşlarının çokluğu ona fayda vermedi", “Evlâ leke fe evlâ” cüm9 Rivayete göre Hz. Peygamber (a.s.) bir gün mescitten çıkarken Beni Mahzüm kapısı tarafında Ebü Cehil karşılar. Resülullah (a.s.) onun elini tutar bir veya iki kez sarsar. Sonra ona “Evlâ leke fe evlâ” der. Ebü Cehil “Beni tehdit mi ediyorsun?” diye sorar ve şöyle devam eder: “Vallahi ben bu vadinin en kudretli ve en onurlu kişisiyim” Bunun üzerine Hz. Peygamber'in Ebü Cehile söylediği cümlelerin benzeri âyet olarak iner. Bu bir tehdit cümlesidir. Şair der ki: xo İSİ ŞA baş İNÇ 00 Vay bana! Vay bana, vay benim başıma Süt sağılır mı baksana bu serkeş hayvana! lesinin, “uzaklaştırma” mânasında değil de, “Daha lâyıktır sana daha lâyık!” mânasında olması da mümkündür. Buna göre “Evlâ leke fe evlâ” cümlesinin mânası şöyle olur: Daha lâyıktır sana Muhammed'in getirdikleri ve atalarının dinleri üzerinde düşünmek! Düşün ki doğruyu yanlıştan, hakkı bâtıldan ayırabilesin ve doğru yola tâbi olasın. Bununla dünyanın ve âhiretin şerefini kazanasın. -Çünkü kişi, şerefi ve izzetiyle övünüyordu.- Şerefinin devam etmesini istiyorsan sözünü ettiklerimize bakman sana daha münasiptir. [ ] Düşünüp de doğruya uyasın. İkincisi, Araplar'ın âdeti, kabilesi ister haklı ister haksız olsun, ona yardım etmek ve savunmak şeklindeydi. Resülullah (a.s.) Ebü Cehil'in kabilesindendi. Hz. Peygamber ona göre haksız bile olsa Araplar'ın âdetine göre Ebü Cehil'in yapması gereken en uygun hareket, ona yardım etmek ve destek çıkmaktı. Haklı olduğunda ise bu yardımı evleviyetle yapmasıydı. O ise evleviyetle yapması gereken yardımı ve himayeyi yapmadı.

Kıyamet 75:36

İnsan, kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanır? Burada bahsi geçen “insan'ın dehri olması mümkündür. Bu takdirde “Sanma” fiili, gerçek mânada zannetmek olur. Çünkü o, dirilmenin ve hesaba çekilmenin olmayacağını sanmaktadır. Mekke'de o zamanlar dehri olanlar vardı. Âyetin hitabı başkasına yönelik olduğu takdirde “sanma” fiili, gerçek mânada olmaz. Bu durumda âyetin anlamı şöyle olur: Bir iş yapmasına izin verilen insan, yaptığı hareket karşısında başı boş bırakılacağını zanneden kimsenin yaptığı gibi davranır mı? Bu tevil daha önce “Fakat insanoğlu önündeki zaman içinde de günah işlemeyi ister”? meâlindeki âyeti açıklarken söylediklerimize benzemektedir. İnsan aslında günahkâr olmak istememektedir. Fakat yaptığı fiil, günah işleyene verilen cezanın aynısının uygulandığı bir fiil olduğu için böyle söylenmiştir. Bu, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır”?. Örnek âyette geçen “zan” gerçek mânada zan değildir. Ama insan dirilmeyi kabul etmeyip ona inanmayınca gökleri ve yeri boş yere yaratılmış olmakla niteler. Belirttiğimiz bu fiil, dirilmeye inanmayı terkedip reddetmeye dairdir. [§]İyiliklerin mutlaka bir akıbeti olmalıdır. Kötülükler de böyledir. Sonra kötülük işleyen de iyilik yapan da dünya yurduna bir kez gelir. Bundan sonra bir başka yurt olmalıdır. Bu ikinci yurtta iyilik yapanın yüce mertebesi ve kötülük işleyenin aşağı seviyesi ortaya çıkacaktır. Ölümden sonra dirilmeye inanmayan kimse, iyilikler ve kötülükler için bir akıbet olacağını düşünmez, kötülük yapanla iyilik edenin mertebesini aynı görür. İşte bu anlamsızdır, hikmet uygun değildir. İkinci olarak, boşuna yaratılmadığını ve başıboş da bırakılmayacağını bilen kimsenin teşvik edilmesi, korkutulması, kendisine emredilmesi ve yasak getirilmesi şarttır. O, bütün bunları ancak bir peygamber vasıtasıyla öğrenebilir. Akli zaruret, bu kimselere yaptıkları, sakındıkları, teşvik edildikleri ve kaçındırıldıkları şeyleri beyan edecek bir peygambere ihtiyaç doğurur. Risâleti inkâr eden kimse teşvik edilen, sakındırılan fiillerle emir ve yasaklama konusunda kendisini ihmal etmiş demektir. İşte bu boş yere yaratılan kimsenin halidir,

Kıyamet 75:37

37. “O akıtılan meniden bir damlacık perii) değil miydi?” 38. “Sonra o, alaka (rahime tutunmuş embriyo) olmuş, derken Allah onu yaratıp şekillendirmiş?”

Kıyamet 75:38

37. “O akıtılan meniden bir damlacık perii) değil miydi?” 38. “Sonra o, alaka (rahime tutunmuş embriyo) olmuş, derken Allah onu yaratıp şekillendirmiş?”

Kıyamet 75:39

O akıtılan meniden bir damlacık (sperm) değil miydi? Burada söylenmek istenen şudur: Herkes ilk yaratılışının spermden olduğunu bilir, Bu sperm damlacığı bir tabağa konsa da görülebilse sonra yeryüzünün bütün bilge kişileri, Allah Teâlânın bu karanlıkların içinde tasarlayıp gerçekleştirdiği gibi bundan düzgün bir insan yapmak için bir araya gelseler, bütün güçlerini verseler, ellerinden gelen tüm çareleri ve kuvvetleri kullansalar bunu asla başaramazlar. [ sperm damlacığını rahim duvarına asılı, belli belirsiz et parçası ve nihayet düzgün bir beşer olarak yaratılmaya elverişli kılan özelliği öğrenmeye kalkışsalar buna vâkıf olamazlar, Ve netice olarak kudreti bu dereceye ulaşan varlığın, hükmedenlerin en güzel hükmedeni olduğunu anlarlar. Mesele onlarin iddia ettikleri gibi olsaydı, yani ölümden sonra dirilmek olmasaydı o varlık, hükmedenlerin en güzel hükmedeni olmaz, aksine oyun oynayanlardan biri olurdu. Anlattıklarımızdan ortaya çıkan sonuç şudur: Kudreti [bu dereceye] ulaşan varlık acizlikle nitelenemez. Allahın kudretinin diriltme seviyesine ulaşamayacağını iddia eden kimse, Rabb'i acizlikle nitelemiş olur. Allah Teâlâ onların koştukları her şeyden uzaktır ve yücedir.

Kıyamet 75:40

Peki bütün bunları yapan, ölüleri diriltemez mi? Âyetin başındaki “eleyse” soru kalıbında söylenmiş olsa da bir gerçeği teyit ve ifade etme konumundadır. Daha önce belirttik ki Allah Teâlâ'nın soru kalıbında gelen beyanları, ortada soru soran biri varsa hitabın gerektirdiği yöne hamledilir, Dünyada bir kimse bir başkasına “Allah Teâlâ ölüleri canlandırmaya kâdir değil midir?” diye sorsa karşıdaki kişinin “Evet. O buna kâdirdir” demesi gerekir. Hz. Peygamber bu âyeti okuyunca “Sübhâneke fe belâ” (13 Göz. 2) “seni tesbih ederim evet” dediği nakledilir“. Allah Teâlâ'nın “Eleyse zâlike bi kâdirin” beyanı, “Evet, o ölüleri diriltmeye kâdirdir” anlamındadır. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

İnsan 76:1

I. “Gerçek şu ki, insanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir.” Gerçek şu ki insanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir. Arapçada “hel”, “men”, ve “lealle” gibi edatlar, Allah Teâlâ tarafından kullanıldığı zaman [bilgi eksikliği ve zan değil] kesinlik anlamı taşırlar. Bu soru edatlarıyla bir soru sorulduğu zaman cevabın ne olması gerektiği üzerinde düşünmek gerekir. Bir kimse bir başkasına “Allaha yalan konuşarak iftira atandan daha zâlim olan kimdir?” dese bunun cevabı şöyle olur: “Ondan daha zâlim kimse yoktur” “Filanca kişinin sözü sana ulaştı mı?” diye sorulsa eğer o söz cevap verenin kulağına ulaşmış olursa “Evet ulaştı”, eğer duymamış olursa soruya konu olan sözü öğrenmek için “Sözü nasıldı?” diye sorması gerekir: “Eğer Resülullah'a insanın haberi gelmişse insanın üzerinden uzun bir süre geçti mi?” meâlindeki âyetin mânası şöyle olur; İnsanın üzerinden uzun süre geçmiştir. Resül-i Ekreme (a.s.) insanın üzerinden böyle bir zamanın geçtiği haberi ulaşmamışsa o zaman açıklama yapması için Allah Teâlâ'ya sorması gerekir. Âyetin metninde geçen “insan” kelimesinden maksadın Âdem (a.s.) olduğu söylenmiştir. Burada bir kimse şöyle bir soru sorabilir: Cenâb-ı Hak nasıl oluyor da İnsanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçti mi? diye soruyor. İnsan o zamanlarda henüz anılan bir şey değil idiyse insan da değildir. İnsan değil idiyse, insan iken henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem geçmemiştir. Eğer o zaman yaratılmış idiyse anılan bir yaratık haline gelmiş demektir. Anılan haline geldiği zaman da anıldığı olduğu bir dönem geçmiş demektir. O zaman bu âyetin mânası nedir? [ ] Yukarıdaki soruya birkaç şekilde cevap vermek mümkündür: Birincisi, Allah Teâlâ'nın İnsanın yaratılış tarihinde onun henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçti mi? sorusunda geçen “insan'dan maksat, insanın yapı taşıdır. Bu da Âdem'in (a.s.) yaratıldığı topraktır. Henüz anılan bir şey değildi cümlesi bu yapı taşını küçük görmek için söylenmiştir. Çünkü toprak, sözü edilen nesne arasında sayılmaz. Ebü Bekir el-Esam bu kanaati benimsemiştir. İkincisi, şöyle denilmiştir: Mahlükatın yaratılış tarihinde insanın diğerleri arasından henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir. Üçüncüsü, insanın yaratılış tarihinde onun henüz imtihan edilenler arasında anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiştir. Bu her insan hakkında geçerlidir. Çünkü insan ergenlik çağına erişmediği sürece ona sorumluluk hitabı yönelmez ve o, imtihan edilenlerin arasında anılan biri olmaz. Allah Teâlâ, kendisine kulluk etsinler diye mahlükatı yaratmıştır. “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım”. Âyetteki “bana kulluk etsinler” cümlesi, imtihan çağına geldikleri zaman kulluk etsinler mânasındadır. İnsan ergenlik çağına erinceye kadar onun kulluk için yaratılanlar arasında henüz anılan bir şey olmadığı bir dönem gelip geçmiş olur. En doğrusunu Allah bilir.

İnsan 76:2

Hakikatte biz insanı nutfeden yarattık. İnsan, nutfe (döllenmiş yumurta), alaka (rahme asılan kan pıhtısı) ve mudğa (belli belirsiz et parçası) evrelerinde insan değildir. Fakat nutfe ve alakanın yaratılmasından maksat insandır. Fiillerin akıbetleri, kasıt ve muratlarda ilk başlarda bulunur. Nutfe, alaka ve mudğanın yaratılmasından maksat, bunların (ileride) insan haline gelmesidir. Bu nasıl isabetli ise, “insan” kelimesinin söz konusu evrelere izafe edilmesi de aynı şekilde isabetli olmuştur. Resül-i Ekrem'in (a.s.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bir iş yapmak istediğin zaman akıbetini düşün. Eğer doğru ise yap, eğer günahsa vazgeç”. Yani işin akıbetine bak. Buradan anlaşılmış oldu ki hedeflenen bir şey olduğuna göre o akıbet ilk başta mevcut demektir. Bundan dolayı nutfeye, alakaya ve mudğaya insan demek isabetli olmuştur. [İnsanın İlk Yaratılış Evresi] Yüce Allahın Hakikatte biz insanı nutfeden yarattık meâlindeki beyanında geçen “insan, Âdem'in (a.s.) evlatlarına yöneliktir. Bu takdirde “insan'dan maksat, onun evlatları olur. Öte yandan Cenâb-ı Hak, bu âyette insanlar öğüt alsınlar ve bunu akıllarından çıkarmasınlar diye yaratılışlarının ilk evresini ve akıbetlerini, yani ölümü belirtmiştir. Öğüt alınacak nokta da şudur: İnsanlar yaratıldıkları ilk evreyi öğrenir ve sonra da akıbetlerinin nereye varacağı hakkında bilgi sahibi olurlarsa şu anda bedenlerindeki nefislerinin (ruhlar) kendilerine ait olmadığını, aksine bedenlerinde ödünç ve emanet olarak bulunduğunu anlarlar. -Çünkü onu ilk başta onlar yaratmamışlardır.- Kendisine emanet bırakılan şahsın emaneti muhafaza etmesi, gözetmesi ve bu emanet açısından asıl sahibine hıyanet etmemesi gerekir. Eğer hıyanet eder ve onu muhafaza etmezse kötü söze ve kınamaya mâruz kalır. Buna karşılık muhafaza eder ve hakkıyla gözetirse sahibinden teşekkürü ve övülmeyi hak eder. Ödünç alan kişinin, ödünç maldan kendine izin verilen vakte kadar yararlanması ve kullanması, ancak zayi etmemesi gerekir. Mala zarar verirse bundan dolayı mali ceza ve tazminat öder. İnsanlar da böyledir. Nefislerinin bedenlerinde ödünç ve emanet olduğunu bilirlerse onu gözetmeleri ve kendilerine izin verilen şekilde kullanmaları gerektiğini de bilirler. Akıbette sorumlu olmamaları, gerek dünya ve gerekse âhirette kötü söze ve kınanmaya mâruz kalmamaları buna bağladır. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, yaratılışın ilk evresini ve işin sonunda varacağı nokta üzerinde düşünme, ölümden sonra dirilmeyi ve peygamberlerin getirdikleri bütün haberleri tasdik etmeyi gerekli kılar. Şöyleki: Yaratılışın ilk evresi üzerinde düşünmek, (JAllah Teâlâ'nın hayret verici kudretini ve ince hikmetini ortaya koyar, ayrıca hikmeti bu dereceye ulaşan bir varlığın insanları yaratmaktaki maksadının, onları özellikle yok etme amacına olmadığını bildirir. Çünkü bu, hikmet dışı bir fiildir. İşte bu bilgi onları ölümden sonra dirilme inancını kabul etmeye götürür. Çünkü yaratılışın ilk başı üzerinde düşünme ve vefat ettikten sonra gideceği yer üzerinde kafa yorma, insanı övünme ve böbürlenmektlen alıkoyar. Çünkü insan, herkesin iğrendiği (sperm) ve pis kabul ettiği alaka ve mudğadan yaratılmıştır. Ve bu beden öldükten sonra pis kokan bir leşe dönüşür. Durumu bu olan birisinin kibirlenmesi güzel bir davranış olmaz. İnsanın ilk yaratılış evresinin ve sonunun hatırlatılmasında, öğüt almaları ve derinlemesine düşünmeleri için bir nasihat ve kendileri gibi birisinin kibirlenmesinin güzel bir hareket olmadığını öğretme vardır. Bu da onları alçak gönüllü olmaya, övünmeyi ve büyüklenmeyi bırakmaya sevkeder, En doğrusunu Allah bilir. Katışık bir nutfeden yarattık. Âyetin başında geçen “emşâc” (pusy) karışım demektir. Öte yandan bu karışım iki açıdan olur. Birincisi, erkeğin suyunun (sperm) kadının suyuna (yumurta) karışmasıdır. İkinci karışım evrelerde (haller) söz konusu olur. Nutfe alakaya dönüştürüldüğü zaman bu bir anda olmaz. Tam tersine nutfe yavaş yavaş kalınlaşır ve kalınlık tamamlanınca rahme tutunan kan pıhtısı (alaka) haline gelir. Alaka da böyledir. Değişiklik yavaş yavaş olur ve sonunda tamam olunca belli belirsiz et parçasına (mudğa) dönüşür. Evrelerde (haller) karışım dediğimiz budur. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Karışım, insanın üzerinde yaratıldığı dört tabiattır. Bazıları karışımın renklerle ilgili olduğunu söylemişlerdir. Erkeğin suyunun beyaz olduğunu ancak içine kırmızılık karıştığını, kadının suyunun da kırmızı olup içine biraz sarılık karıştığını söylemişlerdir. İmtihan edelim diye. Yani hayırla, şerle, emir ve yasaklamayla imtihan edelim diye. Sonra imtihan, gizli olan şeyleri açığa çıkarmak istemek demektir. Allah Teâlâ'ya ise hiçbir şey gizli değildir ki onu ortaya çıkarmak ihtiyacı duysun. Fakat kulunu imtihan eder ki yaptıkları ve yapmadıklarıyla ilgili gizli olan şeyler, (kulun) karşısına çıksın. İnsanlara gelince; kendilerine gizli olan hususları öğrenmek için imtihan ederler. )Dolayısıyla imtihan, yapana değil, imtihan edilenlere yönelik olur. İkincisi; imtihan gizli olan durumları açığa çıkarmak için yapıldığına göre bu, emir ve yasaklamayla olur. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın kullarına yönelik emir ve yasaklamasına “imtihan” denirken gerçek mânada değil, emri ve yasaklaması anlamında söylenmiş olur. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah Teâlâ, istihbar ettiği konuyu bildiği halde kendisine “istihbâr” fiilinin isnat edilmesi uygun olduğuna göre, imtihan konusunu bildiği ve gördüğü halde “imtihan etme” fiilinin isnat edilmesi de mümkündür. Çünkü imtihan sonrası kulun ortaya koyduğu fiili, önceden gaiptir. [Fiil yapıldıktan sonra] Allah Teâlâ o fiili şahit (vuku bulmuş) olarak bilmektedir. Ama Cenâb-ı Hak o fiili yapılmadan önce de gaip olarak biliyordu. Çünkü bilinmek şanından olan bir şeye dair olan bilgi, o şey meydana gelmeden önce gaybi bilgidir, yapıldıktan sonra ise şahit olunan bilgidir. En doğrusunu Allah bilir. Onu işiten ve gören bir varlık yaptık. Yani ona, kulağının kendisine ilettiği sesleri ayırma duyusu bahşettik. Ona, gözünün kendisine ilettiği nesneleri ve renkleri görme yeteneği lütfettik ki her şeyi yerli yerine koysun. İşte bu her şeyi yerli yerine koymak kalp gözü ve kalp kulağıdır. Çünkü beşer, kalp gözü ve kulağı olduğu için imtihana tâbi tutulmuştur. Görmez misin ki hayvanların görünen gözleri ve kulakları vardır [fakat onlar imtihana tâbi tutulmamıştır). Ayetin mânası şöyle de olabilir: Onu işiten ve gören bir varlık yaptık: Bu yetenekle lehine ve aleyhine olanlarla, kendisine faydalı ve zararlı olanları görür. Cenâb-ı Hak insanda işitme ve görmeyi yaratmıştır. İnsan Rabb'inin kendisine lütfedip verdiği işitme ve görme olayının nasıl olduğunu, mahiyetini ve hangi şeyden kaynaklandığını bilmez. Çünkü Allah Teâlâ keyfiyet ve mahiyetleri yaratanın yüce zatı olduğunun, kendisinin mahiyet ve keyfiyetle nitelenmekten münezzeh olduğunun bilinmesini istemiştir.

İnsan 76:3

Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik; artık o isterse şükreden olur, isterse nankör. Biz ona doğru yolu gösterdik cümlesine dair yorumları üç şıkta toplamak mümkündür. Birincisi; biz ona bedenini sağlıklı kılması ve geçimini düzeltmesi için doğru yolu gösterdik. Yahut da biz ona kıyâmete kadar nesillerinin devam etmesi ve üremeleri için doğru yolu gösterdik. Veya biz ona övülecek amelleri ve uygun işleri yaparak dini hayatlarını düzene koyma ve âhiretleri ile ilgili olarak girecekleri doğru yolu gösterdik. Artık o isterse şükreden olur, isterse nankör. Allah Teâlâ onlara doğru yolu beyan ettiğini ve kendilerine gösterdiğini haber veriyor. Bundan sonra kimi Rabb'ine şükrü seçer, kimi de nankörlüğü tercih eder. Cenâb-ı Hak bundan sonra da nankörlere ve şükredenlere hazırladığı akıbeti beyan ediyor. Hazırladığı şeyler, bir sonraki âyette şöyle ifade edilir: “Biz inkârcılar için zincirler, halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır” Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik cümlesindeki “sebil” kelimesinden maksat “yol” ise Allah Teâlâ sanki şöyle demiş olmaktadır: Biz iki yolu da beyan ettik. Kul eğer böyle böyle bir yola girer ve onu seçerse şükreden, eğer şöyle şöyle bir yola girer ve onu seçerse nankör olur. Allah Teâlâ bunun ardından her yol için onu seçene verilecek cezayı ve sevabı beyan ediyor.

İnsan 76:4

Ama biz inkârcılar için zincirler, halkalar ve alevli bir ateş hazırlamışızdır. Bu ilâhi beyan, ellerine kelepçe vurulacağını ve zincirlerle bağlanacağını haber vermektedir. Dolayısıyla yüzlerini azaptan koruyamayacaklardır. “Selâsil” kelimesi “selâsile” şeklinde tenvinsiz okunmuştur, çünkü kelime sonuna tenvin ve kesre almayan gayr-i munsarıf isimlerdendir. Aynı kelime “selâsilen” şeklinde tenvinli de okunmuştur”. Tenvinli okunması, bir tür hariç bütün isimlerin böyle olması kuralına dayandırılmıştır. Zeccâc şöyle demiştir: “Selâsil” kelimesi tenvinli okunamaz. Çünkü bu kelimenin türediği bir fiil yoktur. Fakat Allah Teâlâ kelimeyi bu âyette munsarif olarak getirmiştir, çünkü âyetlerin başında yer almıştır’. Şöyle de denilmiştir: “Selasil”, âyetin ikinci kısmının ilk kelimesi yaptı’.

İnsan 76:5

İyiler ise içindekine güzel koku katılmış bir kadehten içecekler. Bazıları âyette geçen “kâfür” kelimesinin Allah Teâlâ'nın ikramda bulunacağı kullarına hazırladığı ve dünyada onlara bu konuda bilgi vermediği bir şey olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da eski kitaplarda ondan söz edildiğini ve Kurânda bundan bahsedildiğini belirtmişlerdir. Başka bazıları ise kâfurun cennet kaynaklarından biri olduğunu söylemişlerdir. Bazı müfessirler ise bunun bilinen kâfur olduğunu belirtmişlerdir. Bu kelimenin kinâye yoluyla “güzel içecek” mânasına olduğunu söyleyenler de vardır. Kimileri de yine kinâye yoluyla “içeceğin soğukluğu” anlamında kullanıldığını söylemişlerdir. Sebep olarak da söz konusu içeceğin yapısı itibarıyla kâfur gibi olduğunu göstermişlerdir. Çünkü insanlar nezdinde en lezzetli içecek, bizzat soğuk olan değil, soğutulmuş olanıdır. Bilginlerin ifadelerine göre âyette yer alan “kadeh'e (kes) içinde cennet şarabı olmadıkça bu isim verilmez. 3 Mihrân, el-Mebsüt fi'kkırââti'l-aşr, s. 454. a (l yxa, px): Arapçada en uygunu “selâsil” kelimesinin tenvinli okunmamasıdır.

İnsan 76:6

Bir su kaynağı ki Allah'ın has kulları ondan bol bol içerler. Bu ilâhi beyanın anlamı şöyledir: Allah'ın has kulları bunlardan içerler, ama bizzat eğilip de ağızlarını dayayarak içmezler. Su kaynağına Arapçada “ayn” denilmesi, göz anlamına gelen “aynın ona ilişmesi dolayısıyladır. İstedikleri yerlere akıtarak. Âyette o pınarın suyunun aktığı ve onu diledikleri yere akıttıkları haber verilmektedir. Öte yandan aynı âyette bahsi geçen “kullar” Allah Teâlâ'ya itaat eden ve üzerlerine düşen vecibeyi yerine getirenlerdir. Bunlar yüce Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerdir: “Şüphesiz, sapmışlardan sana uyacak olanlar dışında kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır”. FOR vE jea vap za 4 73

İnsan 76:7

Onlar, verdikleri sözü yerine getirirler. Âyette yer alan “nezr” kelimesi, “verilen söz” anlamına gelir. Bu kelimeyle Allah Teâlâ'nın yüklemiş olduğu fariza ve hakların tamamının kastedilmiş olması da mümkündür. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın buyrukları “ahd”i olmuş olur, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Bana verdiğiniz sözü yerine getirin”. “Nezr” kelimesiyle Cenâb-ı Hakk'ın yükümlü tuttuğu konular dışında kulların yapmayı ahdettikleri ibadetlerin kastedilmiş olması da mümkündür. Âyet-i kerime, bu kulların ilâhi buyrukları yerine getirdiklerini ve bunun yanında başka ibadetlerle O'na yaklaştıklarını haber vermektedir. ( Dolayısıyla onlar kendilerine yükledikleri yükümlülükleri yerine getirdikleri için övülmeyi hak etmiş oldular. Allah Teâlâ bir başka âyette meâlen şöyle haber vermektedir: “Kendilerinin icat ettikleri ruhbanlığa gelince, biz onlara bunu emretmemiştik; sırf Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için yapmışlardı, ama buna hakkıyla riayet etmediler”, Kınanmaya mâruz kalmaları, Allah Teâlâ'nın üzerlerine yükümlü kılmadığı şeyi yükledikleri için değil, verdikleri söze riayet etmedikleri içindir. Dehşeti her yerde hissedilen bir günden korkarlar. Denilmiştir ki o günün felâketi dehşetli olacak ve gökleri, yerleri ve her şeyi kaplayacaktır. Öyle ki gökler yarılacak, yıldızlar dağılacak” ve dağlar parçalanıp toz haline gelecektir", Bunun mânası şudur: O günün dehşeti göktekilerle yerdekiler arasında öyle yayılacak ve her yeri öyle kaplayacaktır ki orada bulunanlar (melekler) bile canlarının derdine düşecektir. Âyette geçen “müstatir” kelimesinin “uzun” anlamına geldiği söylenmiştir. Arapça'da “istetâra'r-raculü” şeklinde bir deyim vardır. “Gazabı şiddetli” oldu anlamındadır. “İstetâra'emru” ise “durum şiddetlendi” demektir. Buna göre “müstatir” şiddetli demek olur.

İnsan 76:8

[Yoksul, Yetim ve Esirleri Doyurmak] Onlar, kendileri sevip istedikleri halde yoksula, yetime ve esire de yemek verirler. Âyetin metninde geçen “hub” kelimesi, birkaç anlama gelir. Bazan “fedakârlık” bazan “nefsin bir şeye meyletmesi, kalbin bir şeye eğilim duyması” anlamında kullanılır. Bu kelimeyle bazan da “şehvet” mânası kastedilir. Burada “hub” kelimesiyle kastedilen mâna, “şehvet”tir. Bu durumda âyette geçen “alâ hubbihi” şehvet derecesinde istek duydukları ve ihtiyaç içinde oldukları halde demek olur. Bazıları onlar yiyecek maddelerinin az bulunduğu durumlarda yoksula, yetime ve esire yemek verirler demişlerdir. Bazılar da âyete şu anlamı vermişlerdir: Onlar kendileri sevdikleri ve düşkün oldukları halde yoksula, yetime ve esire de yedirirler. Resül-i Ekrem'den (a.s.) rivayet edilen bir haberde ifade edildiği gibi yaşama umutları kalmadığı zaman değil, kendileri istedikleri ve çok düşkün oldukları halde yoksula, yetime ve esire yedirirler. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sadakanın en üstünü, sağlığın yerinde ve cimri olup, fakirlikten korktuğun, zenginliğe tamah ettiğin halde verdiğin sadakadır”?,

İnsan 76:9

(Ve şöyle derler:) Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz. Bazıları şöyle demiştir: Onlar tam olarak bu cümleyi kurmamışlar, yani “Biz sizi Allah rızası için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz” dememişlerdir. Fakat Allah Teâlâ kalplerinden böyle geçtiğini bildiği için ve istekli olanları buna teşvik etmek amacıyla onları övmüştür. Esirlere nasıl davrandıklarına bakıldığında bu durum kolayca anlaşılır. Onlar esirleri doyuruyorlardı. Fakat onlardan ne karşılık (mücâzat) ve ne de teşekkür bekliyorlardı. Çünkü bunu yaparken sadece Allah rızasını ve O'na yakınlaşmak istediklerinin bilinmesi istiyorlardı. “Mücâzât” bir kimsenin kendisine yapılan bir iyiliğe karşılığını vermesidir. Şükür ise iyiliği yapanı övmek ve onu yaymaktır”.

İnsan 76:10

Biz, öfkeli, çetin bir günde Rabb'imizden (azabından) korkarız. Bazıları bûs” kelimesini söz konusu günün sıfatı olarak kabul etmişlerdir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Bu kıyâmet günü diğer günlerin içinde başkalarının arasındaki suratı asık insan gibidir. Bazıları ise “abüs” kelimesinin mahlükatla ilgili olduğunu söylemişlerdir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Suratı asık bir gün değil de “muhlükatın suratlarının asılacağı günden korkarız. Bu durumda söz konusu ifade “ve'n-nehâra mubsıran” " cümlesine benzer. Maпa, “günü gören kılan” değil “günü her şeyin görüldüğü bir zaman dilimi kılan” şeklinde olur. Araplar şöyle demişlerdir: “Mâ zâle't-tariku yemurru münzü İ-yevm”. cümlede “bugünden beri yol hâlâ geçip gidiyor” değil, “bugünden beri insanlar bu yoldan hâlâ geçiyorlar” anlamındadır. Dolayısıyla âyetteki “suratı asık” şeklindeki niteleme, kıyâmet gününün değil de o günü yaşayacakların sıfatı olur. Nitekim daha önce, Allah Teâlâ'nın kıyâmet gününü, o günü yaşayacak olanların birtakım hallerinin bulunacağını haber verdiğini belirtmiştik. Cenâb-ı Hak, bazan “İnsanları sarhoş gibi göreceksin” derken, bazan “O gün insanlar sağa sola dağılmış kelebekler gibi olur” diye tasvir eder. Bu konuda daha birçok âyet vardır. Bazıları “Kamtariran” kelimesine “şiddetli” anlamını vermişlerdir. Bazıları, “kamtarir”, yüzü büzen ve asık hale getiren olaydır demişlerdir. “Kamtarir”in iki gözün arasında (kaş çatıklığı) olduğu rivayet edilmiştir. “Kamtarir” kelimesinin cehennemlikleri çirkinleştirecek bir şey olduğu söylenmiştir. Bu kelimenin, eskilerin kitaplarında geçen bir kelime olduğu da nakledilmiştir.

İnsan 76:11

Bu yüzden Allah onları o günün dehşetinden korur. Söz konusu “koruma'nın o gün vâdedilen “ukübet” ve “ibretlik ceza'dan koruma olması mümkündür. Yoksa o günün dehşetinden korunacaklar da cehennemi ve onun korkunç durumlarını görmeyecekler demek değildir. “Doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum”? beyanında belirtildiği gibi hesaba çekilirlerken karşılaşacakları meşakkatin korkusundan, Allah onları korur anlamına gelmesi mümkündür. Sanki onlar hesap esnasında tartışma yaşayacakları konusunda kendi nefislerinin derdine düşmüş gibidirler. Kötülüklerinin bağışlanmış ve iyi amellerinin kabul edilmiş olduğunu görünce buna sevinecekler ve şerrinden korunacaklardır. “Daha önce bizden en güzel sonucun vâdini: almış olanlara gelince, işte onlar cehennemden uzak tutulurlar” beyanında olduğu üzere kabirlerden dirilip kalktıkları zaman kıyâmetin dehşetinden ve korkularından emin olmaları ve meleklerin kendilerini müjdelerle karşılamaları da mümkündür. Yüzlerine aydınlık, gönüllerine sürur verir. Âyetin metninde geçen “sürür” kendilerinde üzüntü ve kederin olmamasından ibarettir, “Nadra” ise her türlü nimetin yüze vuran eseridir. Bazıları ise âyeti şöyle açıklamıştır: “Yüzlerine aydınlık, gönüllerine sürur verir”

İnsan 76:12

12. “Sabretmelerine karşılık onları Siihen ve ipekli giysilerle ödüllendirir” Sabretmelerine karşılık onları ödüllendirir. Onlar bir yandan sabredip itaat etmişler diğer yandan da sabredip mâsiyetlerden kaçınmışlardır. Allah da onları cennetle ve ipekli giysilerle ödüllendirir. Âyette “harir”, ipek kelimesi belirtilmiştir. Çünkü cennetler burada elbiseler içinde rahat rahat yaşamak için değil, yenilecek ve içilecek nimetlerle nimetlenme ve neşelenme konumunda bulunan mekânlar olarak belirtilmiştir. Allah Teâlâ onlara yaptıklarına karşılık cenneti vermekle birlikte ipek elbiseler de vâdetmiştir. 13. “Orada koltuklara kurulurlar. Ne yakıcı güneş görürler orada ne de dondurucu soğuk?” Orada koltuklara kurulurlar. Bu âyetin tefsirini inşallah bundan sonra ele alacağız. Ne yakıcı güneş görürler orada ne de dondurucu soğuk. Çünkü orada ne güneş olacaktır ve ne de dondurucu soğuk. [ ] Ancak cennetin gölgesi devamlı ve sürekli olacaktır. Bu beyan cennetin aydınlığının güneşten kaynaklanmayacağı, fakat aydınlık olarak yaratılmış olması da kastedilmiş olabilir. Çünkü dünyada güneşle aydınlık olur ve günün aydınlığı güneş sayesindedir. Cenâb-ı Hak orada dondurucu soğuk görmeyeceklerini belirtiyor. Bununla cennet içeceklerinin lezzeti ve soğukluğunun yaratılıştan öyle olacağını, yoksa dünya halkının içeceklerinde olduğu gibi halden hale değişmeyeceğinin bilinmesini hedefliyor. Ya da bu cümlenin belirtilmesi, cennetliklerin sıcaktan ve soğuktan rahatsız olmayacaklarının bilinmesi amacına yönelik olabilir.

İnsan 76:13

12. “Sabretmelerine karşılık onları Siihen ve ipekli giysilerle ödüllendirir” Sabretmelerine karşılık onları ödüllendirir. Onlar bir yandan sabredip itaat etmişler diğer yandan da sabredip mâsiyetlerden kaçınmışlardır. Allah da onları cennetle ve ipekli giysilerle ödüllendirir. Âyette “harir”, ipek kelimesi belirtilmiştir. Çünkü cennetler burada elbiseler içinde rahat rahat yaşamak için değil, yenilecek ve içilecek nimetlerle nimetlenme ve neşelenme konumunda bulunan mekânlar olarak belirtilmiştir. Allah Teâlâ onlara yaptıklarına karşılık cenneti vermekle birlikte ipek elbiseler de vâdetmiştir. 13. “Orada koltuklara kurulurlar. Ne yakıcı güneş görürler orada ne de dondurucu soğuk?” Orada koltuklara kurulurlar. Bu âyetin tefsirini inşallah bundan sonra ele alacağız. Ne yakıcı güneş görürler orada ne de dondurucu soğuk. Çünkü orada ne güneş olacaktır ve ne de dondurucu soğuk. [ ] Ancak cennetin gölgesi devamlı ve sürekli olacaktır. Bu beyan cennetin aydınlığının güneşten kaynaklanmayacağı, fakat aydınlık olarak yaratılmış olması da kastedilmiş olabilir. Çünkü dünyada güneşle aydınlık olur ve günün aydınlığı güneş sayesindedir. Cenâb-ı Hak orada dondurucu soğuk görmeyeceklerini belirtiyor. Bununla cennet içeceklerinin lezzeti ve soğukluğunun yaratılıştan öyle olacağını, yoksa dünya halkının içeceklerinde olduğu gibi halden hale değişmeyeceğinin bilinmesini hedefliyor. Ya da bu cümlenin belirtilmesi, cennetliklerin sıcaktan ve soğuktan rahatsız olmayacaklarının bilinmesi amacına yönelik olabilir.

İnsan 76:14

Ağaçların gölgesi hemen üzerlerinde, Bu beyanla Allah Teâlâ'nın, “Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır” meâlindeki âyette olduğu gibi gölgelerin daha önce sıfatları belirtilen kimselere, yani iyilere yakın oldukları kastedilmiş olabilir. Veya ağaçların gölgelerinin (cennetin zeminine) yakın olduğu belirtilmiş de olabilir. Çünkü gölgeler yakın olmasa onlardan herhangi bir yararlanma elde edemezler, Söz konusu gölgelerin, ağaçların dallarının gölgelerinden ibaret olduğu ve cennetliklere yakın bulunacağı da söylenmiştir. Çünkü cennetin parlayan bir ışığı vardır. Ve bu ışıklar sayesinde ağaçlardan gölge düşer. Nitekim Hz. Peygambere nispet edilen bir haber şöyledir: Cennetten dünyaya bir bilezik düşse dünyayı aydınlatır ve ışığı güneşin ve benzeri yıldızların ışığını bastırır”, Ve bu ışıktan ağaçlardan dünyada iken arzuladıkları gibi gölge düşer. Ama onların üzerlerinde güneş veya ay yoktur. Meyveleri emirlerine âmâde kılınmış. Âyetin metninde geçen “tezlil” kelimesiyle “telyin”, yani “yumuşatma” mânası kastedilmiş olabilir. Buna göre âyetin anlamı şöyle olabilir: “Meyveleri yumuşak kılınmış. Ellerine diken batmaz” Bahsi geçen ağaçlar, meyveleri büyük bir meşakkat ve çaba harcamadan devşirilemeyecek derecede uzun değildir. Aksine onlara yakındır da denilmiştir. Arapçada “hâit zelil” diye bir deyim vardır. Yüksek olmayan duvar demektir. (Bu açıklamaya göre âyetin mânası meyveleri yakın yapılmış demek olur). “Züllilet kelimesi, ağaçlar hep bir boy yapılmış, bir birinden farklı farklı değildir anlamına da gelebilir. Medine halkı şöyle bir deyim kullanır: “İze's-tevet uzüku'n-nahleti tezelleleti'n-nahletü”, yani hurma salkımları eşit oldu mu hurma tezellül etti, denir. (1Bazıları, “Züllilet fiiline “emrine âmâde kılındı” mânasını vermişler, “tezlil” kökünün “emrine âmâde kılmak” anlamına geldiğini söylemişlerdir. Dolayısıyla cennetlikler, bu meyvelerden diledikleri kadar alabilirler. İsterlerse ayakta, dilerlerse oturarak veya yataklarda yatarak onlara ulaşabilirler. Bu meyvelerin emre âmâde oluşundan maksat, -geçmiş bazı âlimlerden nakledildiği gibi- cennet ağaçlarının köklerinin yukarıda, dallarının baş aşağı ve meyvelerinin bu ikisinin arasında olması da olabilir.

İnsan 76:15

15-16. “Her birinin etrafında gümüş kaplar, billûr kadehler, gümüş beyazlığında şeffaf kupalar dolaştırılır; ölçülerini de isteklerine göre belirlerHer birinin etrafında gümüş kaplar, billür kadehler dolaştırılır. “Ekvâb” kelimesinin açıklaması, Gâşiye süresinde gelecektir”. Cenâb-ı Hak, bahsi geçen kupaların gümüş beyazlığında billür kadehler olduğunu haber vermektedir. Bazıları bunların gümüşten yapılmış olup kupaların şeffaflığına sahiptirler. Şeffaf oldukları için de içlerindeki içecekler dışından görülür demişlerdir. Öte yandan gümüşten yapılmış kaplar sahiplerinin gözünde topraktan yapılmış kaplardan daha üstün ve daha şereflidir. Gümüşteki şeffaflık da aynı şekilde sahiplerinin nazarında kupalardaki şeffaflıktan daha üstün ve daha belirgindir. Allah Teâlâ gümüşten yapılmış bile olsalar onların şeffaflığının kupaların şeffaflığı gibi olduğunu haber veriyor. Kâvârir kelimesi] “kavâriran kavârira min fiddatin” şeklinde değil de “kavârira kavârira min fiddatin” şeklinde bilinen asıl kural doğrultusunda gayr-i munsarıf olarak tenvinsiz okunmuştur. Aynı kelime diğer âyetlerin sonlarına uygun olarak üzerinde vakfederek “Kavârirâ” şeklinde de kırâat edilmiştir. Bu kelime, vasıl yapılarak tenvinli şekliyle “Kavâriran” olarak da okunmuştur”, Çünkü kelime âyetin ucundadır. Ölçülerini de isteklerine göre belirlerler. Yani onların isteklerine göre belirlenir. Şöyle de denilmiştir: Onlara gönüllerinde istedikleri ve kalplerinden geçen miktarda (cennet içeceği) içirilir. İçlerinden belli bir miktar geçer geçmez hemen onlara verilir. 17. “Ayrıca kendilerine orada zencefil karışımlı dolu bir kadeh id

İnsan 76:16

15-16. “Her birinin etrafında gümüş kaplar, billûr kadehler, gümüş beyazlığında şeffaf kupalar dolaştırılır; ölçülerini de isteklerine göre belirlerHer birinin etrafında gümüş kaplar, billür kadehler dolaştırılır. “Ekvâb” kelimesinin açıklaması, Gâşiye süresinde gelecektir”. Cenâb-ı Hak, bahsi geçen kupaların gümüş beyazlığında billür kadehler olduğunu haber vermektedir. Bazıları bunların gümüşten yapılmış olup kupaların şeffaflığına sahiptirler. Şeffaf oldukları için de içlerindeki içecekler dışından görülür demişlerdir. Öte yandan gümüşten yapılmış kaplar sahiplerinin gözünde topraktan yapılmış kaplardan daha üstün ve daha şereflidir. Gümüşteki şeffaflık da aynı şekilde sahiplerinin nazarında kupalardaki şeffaflıktan daha üstün ve daha belirgindir. Allah Teâlâ gümüşten yapılmış bile olsalar onların şeffaflığının kupaların şeffaflığı gibi olduğunu haber veriyor. Kâvârir kelimesi] “kavâriran kavârira min fiddatin” şeklinde değil de “kavârira kavârira min fiddatin” şeklinde bilinen asıl kural doğrultusunda gayr-i munsarıf olarak tenvinsiz okunmuştur. Aynı kelime diğer âyetlerin sonlarına uygun olarak üzerinde vakfederek “Kavârirâ” şeklinde de kırâat edilmiştir. Bu kelime, vasıl yapılarak tenvinli şekliyle “Kavâriran” olarak da okunmuştur”, Çünkü kelime âyetin ucundadır. Ölçülerini de isteklerine göre belirlerler. Yani onların isteklerine göre belirlenir. Şöyle de denilmiştir: Onlara gönüllerinde istedikleri ve kalplerinden geçen miktarda (cennet içeceği) içirilir. İçlerinden belli bir miktar geçer geçmez hemen onlara verilir. 17. “Ayrıca kendilerine orada zencefil karışımlı dolu bir kadeh id

İnsan 76:17

15-16. “Her birinin etrafında gümüş kaplar, billûr kadehler, gümüş beyazlığında şeffaf kupalar dolaştırılır; ölçülerini de isteklerine göre belirlerHer birinin etrafında gümüş kaplar, billür kadehler dolaştırılır. “Ekvâb” kelimesinin açıklaması, Gâşiye süresinde gelecektir”. Cenâb-ı Hak, bahsi geçen kupaların gümüş beyazlığında billür kadehler olduğunu haber vermektedir. Bazıları bunların gümüşten yapılmış olup kupaların şeffaflığına sahiptirler. Şeffaf oldukları için de içlerindeki içecekler dışından görülür demişlerdir. Öte yandan gümüşten yapılmış kaplar sahiplerinin gözünde topraktan yapılmış kaplardan daha üstün ve daha şereflidir. Gümüşteki şeffaflık da aynı şekilde sahiplerinin nazarında kupalardaki şeffaflıktan daha üstün ve daha belirgindir. Allah Teâlâ gümüşten yapılmış bile olsalar onların şeffaflığının kupaların şeffaflığı gibi olduğunu haber veriyor. Kâvârir kelimesi] “kavâriran kavârira min fiddatin” şeklinde değil de “kavârira kavârira min fiddatin” şeklinde bilinen asıl kural doğrultusunda gayr-i munsarıf olarak tenvinsiz okunmuştur. Aynı kelime diğer âyetlerin sonlarına uygun olarak üzerinde vakfederek “Kavârirâ” şeklinde de kırâat edilmiştir. Bu kelime, vasıl yapılarak tenvinli şekliyle “Kavâriran” olarak da okunmuştur”, Çünkü kelime âyetin ucundadır. Ölçülerini de isteklerine göre belirlerler. Yani onların isteklerine göre belirlenir. Şöyle de denilmiştir: Onlara gönüllerinde istedikleri ve kalplerinden geçen miktarda (cennet içeceği) içirilir. İçlerinden belli bir miktar geçer geçmez hemen onlara verilir. 17. “Ayrıca kendilerine orada zencefil karışımlı dolu bir kadeh id

İnsan 76:18

Ayrıca kendilerine orada zencefil karışımlı dolu bir kadeh sunulur. Bazılarının iddialarına göre Araplar içtikleri içeceği beğendikleri zaman ona bir sıfat takarlar ve “zencefil gibi” derlermiş. Buna göre âyette yer alan müjde, nefislerin benzerini isteyeceği bir tarzda gelmiştir. [§] Bazıları ise “zencefil” ile “selsebil” aynı olup bir pınarın adıdır demişlerdir. Bazıları da “selsebil” kelibu pınara doğru yola çıktı” demişlerdir. Katâde ise “selsebil” kelimesini “yolu rahat (boğazdan kolay geçen) ve suyu tatlı” olarak açıklamıştır”. “Selsebil” kelimesinin “şiddetli akan” mânasına geldiğini söyleyenler de vardır.

İnsan 76:19

[Cennetteki Hizmetçiler] Her birinin etrafında ölümsüz gençler pervane olur. Gençler anlamındaki “Vildân” kelimesinin belirtilmesi, cennette üreme olduğundan değil, fakat “vildân” olarak yaratılmış olmalarındandır. Ve onlar, genç halleriyle ebediyete kadar kalacaklar, yaşlanmayacaklar ve kocayıp köhnemeyeceklerdir. “gençler”in dünyada genç yaşta ölen kâfir çocukları olmaları da mümkündür. Onların cennette babaları olmaz ki kendilerini babalarının derecelerine yükseltsinler. Dolayısıyla Allah Teâlâ da onları cennetliklere hizmetçi kılmıştır. Baktığında onları etrafa saçılmış inciler sanırsın. Bazı müfessirler şöyle derler: Cenâb-ı Hak, onların güzelliklerini etrafa saçılmış incilere benzetmiştir. İncilerin en güzel oldukları durum etrafa saçılmış halleridir. Âyette sözü edilen “gençler”in güzellikte cennetteki diğer mücevherlere üstün tutulmuş olmaları da mümkündür, Tıpkı dünyada incinin diğer mücevherlere üstün tutulmaları gibi. Bazıları da şöyle demiştir: Gençler pervane gibi dolaşmadıkça, görenler onları saçılmış inciler sanır. Dolaşıp hareket edince onların gençler oldukları bilinir.

İnsan 76:20

Orada etrafa göz gezdirdiğinde benzersiz nimetler ve muhteşem bir saltanat görürsün. Âyette sözü edilen “nimet” ve “saltanat”ın niteliği ve tarifi yoktur denilmiştir. Bazıları ise âyette geçen “mülk” kelimesiyle meleklerin huzurlarına girerken izin almaları anlamının kastedildiğini söylemişlerdir. Dünya hükümdarları ise -rütbeleri ne kadar yüksek olursa olsun- meleklerin izin almadan huzurlarına girmelerine engel olamazlar. [ ] “Melik” emirleri halk nezdinde geçerli olan kişi demektir. Allah Teâlâ'nın “naim”, yani nimet ve “mülken kebiren”, yani muhteşem saltanat kelimelerini, bunların sahiplerinde kesintiye uğramayacağı anlamında belirtilmiş olması da mümkündür. Kesintiye uğramaz, aksine onlara sonsuza kadar baktığında kendilerini nimetler ve muhteşem bir saltanat içinde görürsün.

İnsan 76:21

Oradakilerin üzerlerinde yeşil renkli, ince ve kalın ipek elbiseler vardır. Âyette geçen “âli” kelimesiyle üzerinde bulunulan mekânın üstü kastedilmiş olabilir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, oturdukları yerin altında olduğu gibi bulundukları yerin üstünde yeşil renkli ipek elbiseler olduğunu haber vermiş olmaktadır. Çünkü onlar koltuklar ve tahtlar üzerinde bulunurlar. O tahtların ve koltukların altındaki yerlerde serilmiş değerli halılar, sıra sıra dizilmiş yastıklar bulunur. Yukarılarında da aynı şeyler bulunur”. Eğer durum böyle ise bu mekânın yaygılarının kalın ipekten olmasıyla -eğer istebrak kelimesiyle kalın ipek kastedilirse- ince ipek olması arasında fark yoktur. Çünkü bunların ikisi de arzulanan elbiselerdendir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları “âliyehüm” kelimesini elbiselerinin en üstünde yeşil renkli ince ve kalın ipek kumaşlar bulunmaktadır diye açıklamışlardır. Bazıları ise “sündüs” kelimesini elbise, “istebrak” kelimesini de yerlere serilen yaygı mânasında açıklamışlardır. Çünkü kalın ipek, insanların giymeyi arzu etmedikleri şeylerdendir. Böylece giyilenle yerlere serilenler aynı âyette belirtilmiş olmaktadır. Allah Teâlâ, bunlardan birisini açıklarken fiil kullanmış, diğerini beyan ederken böyle yapmamıştır. Bazıları da “âliyehüm” kelimesiyle “gençler”in kastedildiğini ve üzerlerinde pervaneler gibi dolaşacaklarını söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Gümüş bileziklerle süslenmişlerdir. Allah Teâlâ onlara gümüş bilezikler müjdesi vermiştir. Çünkü gümüş, beyaz olduğu için yapısı itibariyle güzel görülmüştür. Altının güzel kabul edilmesi yaratılışından değil, değerinden ve az bulunur olmasındandır. Çünkü altın sarıdır ve sarı renk göze hoş gelmez. Bu yüzden müjde, altınla değil gümüşle yapılmıştır. Bazıları da şöyle demişlerdir: (JErkekler, dünyada gümüş yüzükle süslenmeleri mübah görüldüğü için gümüş bileziklerle, kadınlar da altınla süslenmeleri mübah görüldüğü için altın bileziklerle süslenirler. [Cennet Şarabı] Rab'leri onlara tertemiz bir içecek verir. Âyetin metninde geçen “şerâb” kelimesinden maksadın şarap olduğu söylenmiştir. Ancak hastalık yapıcı özelliklerden ve istenmeyen her türlü nitelikten arındırılmıştır. Bu şarap, onların kalplerindeki kini, nefreti söküp alır. Hem içi ve hem de dışı temizler. Dünya şarabı ise bedenin dışını temizler ama içini kirletir. Bir rivayete göre Resül-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Cennetlik olan kişiye yemek, içmek ve cinsel ilişki bakımından yüz erkek gücü verilir” Bunun üzerine bir yahudi “Yiyen ve içen kimsenin (tuvalet) ihtiyacı olur” deyince Resülullah (a.s.) “Onların bu ihtiyaçları bedenlerinden çıkan bir ter olarak belirir. Bunun için karınları büzülür” cevabını vermiştir”. Bu işin aslı şudur: İnsanın dünyada yediği yemeğe baktığımızda gördüğümüz (yemek yeme neticesinde) beden kuvvetinin kaybolmadığıdır. Bu durumu her bir organda görmek mümkündür. Aynı şekilde insanın şehveti de varlığını korur. Sonra bu yemeklerin posası ve fazlalığı dışarı atılır. Allah Teâlâ'nın cennet yemeğinden bedenden dışarı atılan posa olma özelliğini gidermesi de mümkündür. Bu durumda cennetliklerin yemekleri nefiste (ruh) kalan latif bir lezzet olabilir. --- Dipnotlar: Herhalde müellif merhum “Orada akan bir pınar vardır. Orada yüksek tahtlar, önlerine konmuş kadehler, sıra sıra dizilmiş yastıklar, serilmiş değerli halılar vardır” meâlindeki âyeti kastetmektedir.

İnsan 76:22

Bunlar sizin ödülünüzdür. Bu müjdenin cennetliklere dünyada iken verilmiş olması mümkün olduğu gibi âhirette “Size verilen bu ikramlar, dünyadaki amellerinizin ve çabalarınızın bir karşılığıdır” denilecek olması da mümkündür.

İnsan 76:23

Kur'ân'ı sana biz, evet biz vahyederek indirdik. Bazıları bu beyana şu anlamı vermiştir: “Kur'ân'ı biz sana parça parça indirdik” Kur'ân'ın parçalara bölünmesindeki hikmet, bir başka âyette meâlen şöyle belirtilmiştir: “İnkârcılar, “Kurân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya! diyorlar. Oysa biz onu senin kalbine iyice yerleştirmek için böyle yaptık ve onu uygun aralıklarla parça parça gönderdik”, Allah Teâlâ Kur'ân'ın parça parça indirilmesinde kalplere iyice yerleştirme özelliği olduğunu ifade etmektedir. Böylece insanlar Kur'ân'ın indiği yerleri bir kerede indirilmesine nazaran daha iyi bilir, daha iyi bellerler. Öte yandan Cenâb-ı Hak, Kur'ân'ı indirme olayını bu âyette kendine izafe etmekte ama başka âyetlerde Cibrile nispet etmektedir. “Onu, senin kalbine Rühulemin indirmiştir”; “Kurân elbette değerli bir elçinin sözüdür””, Yüce Allah bir başka âyette de meâlen şöyle buyurmuştur: “Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altina Cenâb-ı Allah bu âyette kelâmı kendi zatına nispet etmiştir. Bir başka âyette ise “levh-i mahfüzdadır”” buyurmuştur. Bütün bunlar, mecazidir yoksa hakikat anlamında değildir. Bahsi geçen beyanların hepsinin gereği, en uygun mânaya göre yorumlamak ve insanların kendi aralarında bu tür sözlere ne gibi anlam verdiklerini dikkate almaktır. “Bu, levh-i muhfüzdadır” denildiğinde işaret edilen kelâmın, orada yazılı olduğunun söylenmek istendiği ve ifadeden bu mânanın anlaşıldığıdır. “Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için” meâlindeki âyet, “Allah'ın kelâmı” mânasında değil de “kendisine Allah'ın kelâmına işaret eden bir söz duymasına fırsat vermek için” anlamındadır. Yüce Allah burada sözü Cibrile izafe etmiştir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) o sözü Cibril vasıtasıyla almıştır yoksa bu söz Cibril'in sözü değildir. Öte yandan Kur'ân'ın parça parça indirilmesindeki hikmeti bu bölümden önce yeterli bir şekilde açıklamıştık”. [Kur'ân'ın Parça Parça İndirilmesi] 329 [ de Kur'ân'ın parça parça indirilmesi Hz. Peygamber (a.s.) açısından değil de ona tâbi olanlar bakımından da olabilir, Çünkü Allah Teâlâ, Peygamber'inin (a.s.) onu ezberlemesini kolaylaştırmıştır ki Cibril'in kendisine indirdiklerinin tümünü onun bir kez okumasıyla belleyebilsin. Cenâb-ı Hak Resül-i Ekreme vahyi alma telâşı yüzünden dilini kımıldatmamasını” emretmiştir. Böylece Allah Teâlâ, vahyedilen âyetleri ezberlemesini garanti etmiş ve o da onları unutmaktan emin olmuştur. Ama Cenâb-ı Hak, başkasını Kur'ân'ı bir defada ezberlemekle yükümlü tutarsa bu ona ağır gelir. Bu yüzden Kur'ân parça parça indirilmiştir ki müminler onu ezberleyebilsinler. Bundan dolayı Muhammed ümmeti içinde pek çok Kur'ân hafızları ortaya çıkmış, birçok kurrâ ve sayısız fakih yetişmiştir. Çünkü Kur'ân meydana gelen olayların hemen ardından parça parça inmiş, böylece insanlar âyetlerin iniş yerlerini (sebeplerini) öğrenmişler ve iniş sebeplerini ve mensuh âyetleri bildikleri için onlardaki hükümlere vâkıf olmuşlardır. Kur'ân bir kerede toptan inseydi insanlar nâsih âyetlerle mensuh âyetleri birbirinden ayıramazlardı. Allah Teâlâ insanlar nâsih ile mensuhu daha iyi bilsinler diye onu parça parça indirmiştir. Çünkü Kur'ân parça parça inince toptan inmesine nazaran ona daha bir şevkli ve daha bir istekli olurlar. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İman edenler “Keşke bir süre indirilse” derler. Açık ve kesin hükümlü bir süre indirildiğinde”, Yüce Allah onların kendilerine bundan önce süre indirilmiş olduğu halde bir süre indirilmesini istediklerini haber vermektedir. Âyette ayrıca münafıklara yönelik korkutma da mevcuttur. “Münafıklar, kendileri aleyhine olmak üzere kalplerindekini ortaya çıkaracak bir sürenin indirilmesinden endişe ediyorlar”. Kur'ân'ın parça parça indirilmesinde müminlere dair bahsettiğimiz faydalar ve menfaatler vardır. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: xM “Şüphesiz o (asılsız saydıkları kitap) şanı yüce bir Kur'ândır; levh-i mahfüzdadır” (el2 İsrâ súresinin 106 ve Furkân süresinin 32. âyetinin tefsirine bakınız. “Vahyi tam alma telâşı yüzünden dilini kımıldatma. Onu zihninde toplayıp okumanı sağlama işi bize aittir. O halde onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et. Sonra onu anlatmak elbette bize aittir”.

İnsan 76:24

Öyleyse Rabb'inin hükmüne sabret. Bu ifadeden Allah Teâlâ'nın, nefsinin hoşlanmadığı ağır gelen fiilleri yapmakla onu imtihan ettiği ve sonunda onu sabra davet ettiği anlaşılmaktadır. Çünkü kişi, nimetlere ve lezzetlere sabra davet edilmez. İnsan, ancak nefsinin hoşlanmadığı durumlar ve musibetlerle imtihan edildiği zaman sabırlı olmaya davet edilir. [ ]Resúl-i Ekrem nefsinin hoşlanmadığı olaylara karşı sabırlı olmaya davet edilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ, cinlere ve insanlara karşı mücadele etmesini emretmiştir. Resülullah (a.s.) da onların karşılarına dikilmiş ve onlar da kendisine ne kadar eziyet türü varsa hepsiyle ona acı çektirmişler ve kendisini katletmeye yeltenmişlerdir. Onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre boyun eğme. Allah Teâlâ sanki şöyle demektedir: Seni günaha gireceğin şeylere davet edene yahut da nankör olana boyun eğme. Veya seni davet ettikleri hususlarda günahkâra veya nanköre itaat etme.

İnsan 76:25

Rabb'inin adını an. Bu cümlenin “Rabb'inin adıyla zikret” veya “Doğrusu arınan ve Rabb'inin adını anıp namaz kılan kurtuluşa ermiştir” meâlindeki âyette olduğu gibi “Rabb'inin adıyla namaz kıl” anlamlarına gelmesi ihtimali vardır. Yahut Allah Teâlâ şöyle demektedir: “Rabb'inin adını an’, yani “Onu her zaman anan biri ol” Sabah akşam. “Bukra” kelimesinin sabah namazı mânasına gelmesi ihtimali vardır. “Esil” kelimesinin ise öğle ve ikindi namazı anlamına gelmesi muhtemeldir.

İnsan 76:26

Gecenin bir kısmında O'na secde et ve uzun gece boyunca O'nu tesbih et. “Gecenin bir kısmında O'na secde et” cümlesiyle gece namazı kastedilmiş olması ihtimali vardır. “Sabah akşam Rabb'inin adını an”” meâlindeki âyet farz namazlar hakkında olduğu takdirde de nafile namazların kastedilmiş olması muhtemeldir. Eğer bir önceki âyet farz namazlar hakkında olmazsa bu durumda yüce Allah âdeta şöyle demiş olur: “Her vakit, gece gündüz Rabb'inin adını an”. Veya “Rabb'inin adı zikredilmiş olsun, tâ ki bu vakitlerden hiçbirinde O'nun isminin anılmaması söz konusu olmasın. En doğrusunu Allah bilir.

İnsan 76:27

Önceki âyet. [Dünya Sevgisi ve Âhiret] Şu insanlar, ileride kendilerini bekleyen zor günü bir yana bırakarak geçici dünyayı seviyorlar. Geçici dünyayı, yani acil olanı sevmek insanların yaratılışlarında var olan özelliklerdendir. Çünkü herkes, bir şeyden yararlanma ve faydalanma sevgisi üzere yaratılmıştır. Dolayısıyla yaratılışları ve sahip kılındıkları huyu sevmelerinden dolayı kınanmazlar. Fakat buradaki kınama dünyayı seven, tercih eden ve dünya hayatını yaratılış ve varediliş amacına tercih edenlere yöneliktir. (Jİnsan, âhiret nimetini, lezzetli ve devamlı hayatı kazansın diye dünya yaratılmış ve varedilmiştir. Her kim dünyayı bu amaçla severse bundan dolayı kınanmaz ve ayıplanmaz. Kim de dünya hayatını sever, dünyayı dünya için tercih eder ve dünya hayatı için dünyayı kazanmak isterse kınanır. Dünya hayatını sevenler de farklı farklı olup tek tip değillerdir. Dünya sevgisi, bazılarını Allah Teâlâ'nın vahdâniyetini ve ulühiyetini inkâra sevketmiştir. Bu sevgi bazılarını da peygamberleri yalancılıkla itham etmeye, onlara düşmanlık yapmaya ve hakka karşı kibirlenmeye sürüklemiştir. Dünya sevgisi bazı kimseleri de ölümden sonra dirilmeyi ve amellerine karşılık verilmesini inkâr etmeye götürmüştür. Bazı kimseler de dünya sevgisi yüzünden peygamberleri birbirinden ayırmışlar, kimini inkâr ederken kimini tasdik etmişlerdir. İşte dünya sevgisi yüzünden bahsettiğimiz sonuçlar doğmuş ve bu yüzden kınanmaya mâruz kalmışlardır. Bundan dolayı “dünya hayatında harcama” diye bir tabirden söz edilmiştir. Allah Teâlâ dünya hayatı hakkında meâlen şöyle buyurmuştur: “Onların bu dünya hayatında harcadıklarının misali, kendilerine zulmeden halkın ekinine isabet edip onu helâk eden kavurucu bir rüzgârdır”. Kim bu dünya hayatında dünya hayatı için harcama yaparsa harcaması zikredildiği gibi olur. Çünkü o, nafakayı, yaratıldığı gaye dışında harcamış ve sonuç da belirtildiği gibi olmuştur. Buna göre kim dünyayı sever ve onu bahsettiğimiz lezzetli ve sürekli nimetleri ve kesintisi olmayan bâki hayatı kazanmak için değil de dünya için seçerse o zaman sözü edilen karşılığı alır. Sonra dünya (Kur'ânda belirtilince ardından âhiret söz konusu edilir. Âhiret insan kelimesinden sonra belirtilince “önü” diye bahsedilir. Çünkü insan âhirete doğru gider. Dolayısıyla âhiret, onun önünde ve ilerisinde olur. Ama dünyanın belirtilmesi durumunda âhiret dünyanın arkasında olur. Çünkü âhiret hayatı ondan sonra gelir. Kim birisini arkasında bırakırsa o onun arkasında olur. Çünkü o, diğerinin yok olmasından sonra gelir. Sözünü ettiğimiz mâna bundan dolayıdır.

İnsan 76:28

Onları biz yarattık, yaratılışlarını sapasağlam yaptık. Allah Teâlâ inkâr ettikleri için onlara karşı delil getirmekte ve şöyle demektedir: “Onları ilk başta biz yarattık ve biz onların kuvvetlerini sapasağlam yaptık”. Yahut; “Onların yaratılışlarını sapasağlam yaptık” veya şöyle demiş olmaktadır: “Biz onların dağınık organlarını birbirine bağladık, dağınık mafsallarını birbiriyle birleştirdik. Ve dilersek onların yerlerine benzerlerini getirebiliriz. O halde onlara ne oluyor da ölümden sonra diriltme ve yeniden iade etme gücümüzü inkâr ediyorlar”, Cenâb-ı Hak bahsedilenleri yapmaya gücü yeten varlığı hiçbir şey aciz bırakamaz ve o diriltmeye daha da kâdirdir buyurmaktadır. Dilediğimizde yerlerine benzerlerini getirebiliriz meâlindeki âyeti inşallah daha sonra açıklanacaktır. “Şüphesiz ki bu bir öğüttür; artık dileyen Rabbine bir yol tutar." Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Şüphesiz bu anlamına gelen “inne ifadesindeki “hâzihi” (aia) işaret ismi olup süreye işaret eder ve “bu süre” anlamına gelebilir. Çünkü sürenin ilk başında onların yaratılışlarının ve varedilişlerinin ilk aşaması, sonunda yeniden iade edilecekleri, ortasında ise yaptıklarının karşılığı belirtilir. Bunda da onlara bir öğüt vardır. Şüphesiz ki bu bir öğüttür cümlesinin, Kur'ân'da zikredilen haberler ya da bu öğütler, onların lehlerine ve aleyhlerine olan şeyler için birer öğüttür anlama gelmesi de muhtemeldir. Ya da “Bunlar, Allah'ın sizin üzerinizdeki ya da birinizin diğeri üzerindeki hakları için birer öğüttür”. Artık dileyen Rabb'ine bir yol tutar, Bu cümle iki sebeple belirtilmiş olabilir: Allah dileyen herkese Rabb'ine bir yol tutma imkânı vermiştir. Yani kul dilediği zaman Rabb'ine bir yol tutmaktan onu hiçbir şey engelleyemez. Fakat bir yol tutmayan, Rabb'ine bir yol tatmak istemediği için tutmamıştır. Yoksa ona bu fırsat verilmiştir. İkinci ihtimal şöyledir: Cenâb-ı Hak bundan sonra ileride inşallah ayrıntılı olarak belirteceğimiz üzere, yol tutmak isteyen Rabb'ine giden yolu tutsun buyurmuş olmaktadır.

İnsan 76:29

Onları biz yarattık, yaratılışlarını sapasağlam yaptık. Allah Teâlâ inkâr ettikleri için onlara karşı delil getirmekte ve şöyle demektedir: “Onları ilk başta biz yarattık ve biz onların kuvvetlerini sapasağlam yaptık”. Yahut; “Onların yaratılışlarını sapasağlam yaptık” veya şöyle demiş olmaktadır: “Biz onların dağınık organlarını birbirine bağladık, dağınık mafsallarını birbiriyle birleştirdik. Ve dilersek onların yerlerine benzerlerini getirebiliriz. O halde onlara ne oluyor da ölümden sonra diriltme ve yeniden iade etme gücümüzü inkâr ediyorlar”, Cenâb-ı Hak bahsedilenleri yapmaya gücü yeten varlığı hiçbir şey aciz bırakamaz ve o diriltmeye daha da kâdirdir buyurmaktadır. Dilediğimizde yerlerine benzerlerini getirebiliriz meâlindeki âyeti inşallah daha sonra açıklanacaktır. “Şüphesiz ki bu bir öğüttür; artık dileyen Rabbine bir yol tutar." Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Şüphesiz bu anlamına gelen “inne ifadesindeki “hâzihi” (aia) işaret ismi olup süreye işaret eder ve “bu süre” anlamına gelebilir. Çünkü sürenin ilk başında onların yaratılışlarının ve varedilişlerinin ilk aşaması, sonunda yeniden iade edilecekleri, ortasında ise yaptıklarının karşılığı belirtilir. Bunda da onlara bir öğüt vardır. Şüphesiz ki bu bir öğüttür cümlesinin, Kur'ân'da zikredilen haberler ya da bu öğütler, onların lehlerine ve aleyhlerine olan şeyler için birer öğüttür anlama gelmesi de muhtemeldir. Ya da “Bunlar, Allah'ın sizin üzerinizdeki ya da birinizin diğeri üzerindeki hakları için birer öğüttür”. Artık dileyen Rabb'ine bir yol tutar, Bu cümle iki sebeple belirtilmiş olabilir: Allah dileyen herkese Rabb'ine bir yol tutma imkânı vermiştir. Yani kul dilediği zaman Rabb'ine bir yol tutmaktan onu hiçbir şey engelleyemez. Fakat bir yol tutmayan, Rabb'ine bir yol tatmak istemediği için tutmamıştır. Yoksa ona bu fırsat verilmiştir. İkinci ihtimal şöyledir: Cenâb-ı Hak bundan sonra ileride inşallah ayrıntılı olarak belirteceğimiz üzere, yol tutmak isteyen Rabb'ine giden yolu tutsun buyurmuş olmaktadır.

İnsan 76:30

30. “Sizler ancak Rabb'inizin (bunu) dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir." Sizler ancak Rabbinizin (bunu) dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz. En doğrusunu Allah bilir ya, o şöyle diyor: Kim Rabb'ine giden yola girmek isterse Allah kendine giden yolu tutmasını dilemedikçe bunu yapamaz. Fakat Cenâb-ı Hak dilerse o yolu tutar. Bu âyet Mütezile'nin aleyhine bir delildir. Çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah Teâlâ bütün mahlükatın Rab'lerine giden yolu tutmalarını dilemiştir. Fakat onlar, bu yola girmek istememişler ve de tutmamışlardır. Cenâb-ı Hak, onların kendine giden yolu tutmayı dilemediklerini ve yüce Allah girmelerini dilemedikçe bu yola girmeyeceklerini haber veriyor. Dolayısıyla Allah dilerse belirtilen yolu tutarlar ve bunu dilerler. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir. Allah Teâlâ, kullarının yaptıkları yalanlamayı, tasdiki, itaatı ve mâsiyeti ezelde bilmiştir. Bir başka ifadeyle Cenâb-ı Hak, kullarının yapacakları fiillerden haberdar olduğu halde onları yaratmış ve yoktan varetmiştir. Allah Teâlâ, fiilinde ve kullarını yaratmasında hikmet sahibidir. Çünkü onları, kendine menfaatler sağlamak ve zatına yönelik zararları savuşturmak için değil, onların menfaatleri ve ihtiyaçları için yaratmış ve yoktan varetmiştir. Cenâb-ı Hakk'ın onların yalanlayacaklarını ve reddedeceklerini bile bile kendilerini yaratması ve onlara peygamberler göndermesi, fiilini hikmet ve hak dairesinden çıkarmaz. Aksine yaptıklarında hikmet sahibi olur. Fakat dünyada yalancılıkla itham edeceğini, mektubunu ve gönderdiği hediyesini reddedip kendisini hafife alacağını bildiği bir kimseye elçi gönderen kişinin [bu fiili) anlamsızdır ve hikmetli değildir. Çünkü o, yaptığı hareketin menfaati sırf kendisine gelsin diye elçi ve hediye göndermektedir. Ancak bu fiili, hikmet değil anlamsız bir harekettir. Bu yüzden ikisi birbirinden farklı olmuştur.

İnsan 76:31

Allah dilediğini rahmetine dâhil eder. Bu ilâhi beyan da Mütezile'ye karşı bir delildir. Çünkü Allah Teâlâ dilediğini rahmetine dâhil edeceğini beyan ediyor. Mütezile ise şöyle diyor: Allah herkesi rahmetine dâhil etmeyi dilemiştir, çünkü O, herkesin iman etmesini dilemiştir. [ ]Buna mukabil Allah Teâlâ dilediğini rahmetine dâhil edeceğini haber vermektedir. Bu da yüce Allah'ın sapkınlığı tercih edeceğini bildiği kimseyi rahmetine dâhil etmeyi dilemediğine, ancak hidâyeti tercih edeceğini bildiği kimseyi rahmetine dâhil etmeyi dilediğine dair delildir. Allah Teâlâ, hidâyetten başkasını tercih edeceğini bildiği kimseyi rahmetine dâhil etmeyi dilemesi muhtemel değildir. En doğrusunu Allah bilir. Zâlimlere gelince onlar için elem verici bir azap hazırlamıştır. Yani sapkınlığı tercih edeceğini bildiği kimseye de elem verici bir azapla azap edecektir. İbn Mesüd, Übey ve Hafsa (r.a.) mushaflarına göre âyet meâlen şöyledir: “Allah dilediğine rahmetini tahsis edecektir” Bu kırâat şekli, âyetin tevilinin tefsiridir. Allah Teâlâ'nın “rahmet”inin burada “hidâyet” ve “Allah yolu” mânasında olması da [muhtemeldir]. “Rahmet”inin cennet olması da ihtimal dâhilindedir. Cennetine “rahmet” denilmiştir. Çünkü iman edenlerin cennette girmeleri O'nun rahmeti sayesindedir. Kastettiğinin hakikatini en iyi Allah bilir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.