Lafzullah

Te'vîlâtü'l-Kur'ân Tercümesi (tam) — Mürselat 77:1 – Mütaffifin 83:36

Müellif / kaynak: Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ed. Bekir Topaloğlu)

İçindekiler
  1. Mürselat 77:1
  2. Mürselat 77:2
  3. Mürselat 77:3
  4. Mürselat 77:4
  5. Mürselat 77:5
  6. Mürselat 77:6
  7. Mürselat 77:7
  8. Mürselat 77:8
  9. Mürselat 77:9
  10. Mürselat 77:10
  11. Mürselat 77:11
  12. Mürselat 77:12
  13. Mürselat 77:13
  14. Mürselat 77:14
  15. Mürselat 77:15
  16. Mürselat 77:16
  17. Mürselat 77:17
  18. Mürselat 77:18
  19. Mürselat 77:19
  20. Mürselat 77:20
  21. Mürselat 77:21
  22. Mürselat 77:22
  23. Mürselat 77:23
  24. Mürselat 77:24
  25. Mürselat 77:25
  26. Mürselat 77:26
  27. Mürselat 77:27
  28. Mürselat 77:28
  29. Mürselat 77:29
  30. Mürselat 77:30
  31. Mürselat 77:31
  32. Mürselat 77:32
  33. Mürselat 77:33
  34. Mürselat 77:34
  35. Mürselat 77:35
  36. Mürselat 77:36
  37. Mürselat 77:37
  38. Mürselat 77:38
  39. Mürselat 77:39
  40. Mürselat 77:40
  41. Mürselat 77:41
  42. Mürselat 77:42
  43. Mürselat 77:43
  44. Mürselat 77:44
  45. Mürselat 77:45
  46. Mürselat 77:46
  47. Mürselat 77:47
  48. Mürselat 77:48
  49. Mürselat 77:49
  50. Mürselat 77:50
  51. Nebe' 78:1
  52. Nebe' 78:2
  53. Nebe' 78:3
  54. Nebe' 78:4
  55. Nebe' 78:5
  56. Nebe' 78:6
  57. Nebe' 78:7
  58. Nebe' 78:8
  59. Nebe' 78:9
  60. Nebe' 78:10
  61. Nebe' 78:11
  62. Nebe' 78:12
  63. Nebe' 78:13
  64. Nebe' 78:14
  65. Nebe' 78:15
  66. Nebe' 78:16
  67. Nebe' 78:17
  68. Nebe' 78:18
  69. Nebe' 78:19
  70. Nebe' 78:20
  71. Nebe' 78:21
  72. Nebe' 78:22
  73. Nebe' 78:23
  74. Nebe' 78:24
  75. Nebe' 78:25
  76. Nebe' 78:26
  77. Nebe' 78:27
  78. Nebe' 78:28
  79. Nebe' 78:29
  80. Nebe' 78:30
  81. Nebe' 78:31
  82. Nebe' 78:32
  83. Nebe' 78:33
  84. Nebe' 78:34
  85. Nebe' 78:35
  86. Nebe' 78:36
  87. Nebe' 78:37
  88. Nebe' 78:38
  89. Nebe' 78:39
  90. Nebe' 78:40
  91. Naziat 79:1
  92. Naziat 79:2
  93. Naziat 79:3
  94. Naziat 79:4
  95. Naziat 79:5
  96. Naziat 79:6
  97. Naziat 79:7
  98. Naziat 79:8
  99. Naziat 79:9
  100. Naziat 79:10
  101. Naziat 79:11
  102. Naziat 79:12
  103. Naziat 79:13
  104. Naziat 79:14
  105. Naziat 79:15
  106. Naziat 79:16
  107. Naziat 79:17
  108. Naziat 79:18
  109. Naziat 79:19
  110. Naziat 79:20
  111. Naziat 79:21
  112. Naziat 79:22
  113. Naziat 79:23
  114. Naziat 79:24
  115. Naziat 79:25
  116. Naziat 79:26
  117. Naziat 79:27
  118. Naziat 79:28
  119. Naziat 79:29
  120. Naziat 79:30
  121. Naziat 79:31
  122. Naziat 79:32
  123. Naziat 79:33
  124. Naziat 79:34
  125. Naziat 79:35
  126. Naziat 79:36
  127. Naziat 79:37
  128. Naziat 79:38
  129. Naziat 79:39
  130. Naziat 79:40
  131. Naziat 79:41
  132. Naziat 79:42
  133. Naziat 79:43
  134. Naziat 79:44
  135. Naziat 79:45
  136. Naziat 79:46
  137. Abese 80:1
  138. Abese 80:2
  139. Abese 80:3
  140. Abese 80:4
  141. Abese 80:5
  142. Abese 80:6
  143. Abese 80:7
  144. Abese 80:8
  145. Abese 80:9
  146. Abese 80:10
  147. Abese 80:11
  148. Abese 80:12
  149. Abese 80:13
  150. Abese 80:14
  151. Abese 80:15
  152. Abese 80:16
  153. Abese 80:17
  154. Abese 80:18
  155. Abese 80:19
  156. Abese 80:20
  157. Abese 80:21
  158. Abese 80:22
  159. Abese 80:23
  160. Abese 80:24
  161. Abese 80:25
  162. Abese 80:26
  163. Abese 80:27
  164. Abese 80:28
  165. Abese 80:29
  166. Abese 80:30
  167. Abese 80:31
  168. Abese 80:32
  169. Abese 80:33
  170. Abese 80:34
  171. Abese 80:35
  172. Abese 80:36
  173. Abese 80:37
  174. Abese 80:38
  175. Abese 80:39
  176. Abese 80:40
  177. Abese 80:41
  178. Abese 80:42
  179. Tekvir 81:1
  180. Tekvir 81:2
  181. Tekvir 81:3
  182. Tekvir 81:4
  183. Tekvir 81:5
  184. Tekvir 81:6
  185. Tekvir 81:7
  186. Tekvir 81:8
  187. Tekvir 81:9
  188. Tekvir 81:10
  189. Tekvir 81:11
  190. Tekvir 81:12
  191. Tekvir 81:13
  192. Tekvir 81:14
  193. Tekvir 81:15
  194. Tekvir 81:16
  195. Tekvir 81:17
  196. Tekvir 81:18
  197. Tekvir 81:19
  198. Tekvir 81:20
  199. Tekvir 81:21
  200. Tekvir 81:22
  201. Tekvir 81:23
  202. Tekvir 81:24
  203. Tekvir 81:25
  204. Tekvir 81:26
  205. Tekvir 81:27
  206. Tekvir 81:28
  207. Tekvir 81:29
  208. İnfitar 82:1
  209. İnfitar 82:2
  210. İnfitar 82:3
  211. İnfitar 82:4
  212. İnfitar 82:5
  213. İnfitar 82:6
  214. İnfitar 82:7
  215. İnfitar 82:8
  216. İnfitar 82:9
  217. İnfitar 82:10
  218. İnfitar 82:11
  219. İnfitar 82:12
  220. İnfitar 82:13
  221. İnfitar 82:14
  222. İnfitar 82:15
  223. İnfitar 82:16
  224. İnfitar 82:17
  225. İnfitar 82:18
  226. İnfitar 82:19
  227. Mütaffifin 83:1
  228. Mütaffifin 83:2
  229. Mütaffifin 83:3
  230. Mütaffifin 83:4
  231. Mütaffifin 83:5
  232. Mütaffifin 83:6
  233. Mütaffifin 83:7
  234. Mütaffifin 83:8
  235. Mütaffifin 83:9
  236. Mütaffifin 83:10
  237. Mütaffifin 83:11
  238. Mütaffifin 83:12
  239. Mütaffifin 83:13
  240. Mütaffifin 83:14
  241. Mütaffifin 83:15
  242. Mütaffifin 83:16
  243. Mütaffifin 83:17
  244. Mütaffifin 83:18
  245. Mütaffifin 83:19
  246. Mütaffifin 83:20
  247. Mütaffifin 83:21
  248. Mütaffifin 83:22
  249. Mütaffifin 83:23
  250. Mütaffifin 83:24
  251. Mütaffifin 83:25
  252. Mütaffifin 83:26
  253. Mütaffifin 83:27
  254. Mütaffifin 83:28
  255. Mütaffifin 83:29
  256. Mütaffifin 83:30
  257. Mütaffifin 83:31
  258. Mütaffifin 83:32
  259. Mütaffifin 83:33
  260. Mütaffifin 83:34
  261. Mütaffifin 83:35
  262. Mütaffifin 83:36

Mürselat 77:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla “Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere.”

Mürselat 77:2

“Fırtına olup esenlerc.”

Mürselat 77:3

“Fırtına olup esenlerc.”

Mürselat 77:4

“Vahyi iletenlere.” Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere. Fırtına olup esenlere. Yaydıkça yayanlara. (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara. Vahyi iletenlere. Müfessirler bu faaliyetleri yapanların kim olduklarına dair ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, bütün bunların meleklerin faaliyeti olduğunu belirtmişlerdir. Bazıları ise tümüyle rüzgârların işi olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da bunların bir kısmını rüzgârlara, bazılarını da meleklere bağlamışlardır. Bu faaliyetlerin tümünün rüzgârlara bağlanması mümkündür. Tümümün meleklere nispet edilmesi de yanlış olmaz. Bazılarının meleklere, bazılarının da rüzgârlara nispet edilmesi de doğru olabilir. Eğer bahsi geçen olaylar, rüzgârlara bağlanırsa onların üzerine yemin etmek doğru olur. Çünkü rüzgârlar Allah Teâlânın rahmetini müjdeler ve nimetleri kullarına götürür, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur. Gemide bulunduğunuzda güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar”, [ ] Cenàb-i ES Hak, gemiler denizlerde yol alsın diye suyu nasıl sebep kıldıysa aynı şekilde rüzgârları da sebep kılmıştır. Allah Teâlâ gücünü ve hükümranlığını hatırlatan rüzgârlar yaratmıştır, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Üzerinize bir kasırga göndererek sizi boğmayacağından misiniz?”?. Bu kasırgalar, sizi öldürür ve helâk eder. Gözler eşyayı algılamada ilk organ olduğu halde o kasırgaları gözlerinizle de görmezsiniz. Bir kimse kurtarıcı rüzgârların hangi özelliklerinden dolayı kurtarıcı, helâk edici rüzgârların da hangi özelliklerinden dolayı helâk edici olduğunu öğrenmek istese bu sırra vâkıf olamaz. Rüzgârlar bu yüzden nimetleri hatırlatan olaylar haline gelmiştir. Nimetlerin hatırlatılması kabul etmeyi gerekli kılar. [Kudret ve saltanatı hatırlatma ise] ölümden sonra dirilme ve peygamberlerin haber verdiklerinin tümünü [kabul etmeyi gerektirir.) Çünkü onlar [kendi kuvvetleri ve hikmetlerinin kapsamı dışında olduğu için] dirilmeyi inkâr ediyorlardı. [Ama rüzgâr olayı üzerinde derinden düşündükleri) ve onlardaki kendi planlama ve hikmetlerinin asla ulaşamayacağı hikmet incelikleriyle dolu hayret verici planlamayı gördükleri vakit meselenin kendi güçleriyle ve hikmetleriyle mukayese edilemeyeceğini anlarlar. Sözünü ettiğimiz açıklamalar, dirilme hakkında kafalarına takılan kuşku ve şüpheleri ortadan kaldırıcı mahiyettedir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, yeminin, kastedilen hususu teyit etmek için getirildiğine dair ifademiz doğrultusunda bu bahsi geçenlerin üzerine yemin etmiştir. [ ]Şimdi Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere meâlindeki âyetin yorumuna dönebiliriz. Âyette sözü edilen “gönderilenler”in müjde veren bulutlar olduğu söylenmiştir. O bulutlara “urfen” denilmiştir. Çünkü bunlar bilinen nimetleri getirirler. Bazıları ise kelimeye “ardarda gelen iyilik” mânasını vermişlerdir. Meselâ kelimedeki bu “ardarda gelme” anlamından dolayı atın yelesine “urf” denilmiştir. Çünkü yeledeki tüyleri birbirini izler. Bu kelimenin müjdeci rüzgârlar olarak alınması da mümkündür. Yaydıkça yayanlara meâlindeki âyet de böyledir. Bunların da müjdeci rüzgârlar olarak yorumlanması mümkündür. Müjdeci rüzgârlar, hafif ve sert esmeyen rüzgârlardır. Çünkü “neşr” kelimesi rahmet rüzgârlarından söz edilirken geçer. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O'dur”, Bu âyet bazı kırâatlarda “büşran” yerine “neşran” şeklinde okunmuştur". Fırtına olup esenlere. Bunlar, her şeyi kırıp geçiren şiddetli ve “Üzerinize bir kasırga göndererek” meâlindeki âyette belirtildiği gibi helâk etmek için gönderilen rüzgârlardır. “Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere” meâlindeki âyetin metninde geçen “mürselât” kelimesi, helâk veya müjdelemek için gönderildiği belli olmayan rüzgârların ismi olması da mümkündür. Çünkü rahmet için gönderilen rüzgârların rahmet izi hemen o anda ortaya çıkar. Bulutun gönderilmesi ve başka olayların peşpeşe gerçekleşmesinden önce zuhur eder. Helâk rüzgârları da böyledir. Helâk etme belirtisi o anda ortaya çıkar. Bunlar da ardarda esmeye başlamadan önce kırıcı ve şiddetlidir. (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara. Sözü edilen “ayıranlar'ın da rüzgârlar olmaları muhtemeldir. Bu rüzgârlara “fârikât” denilmesi bulutları ayırıp bölmesinden dolayıdır. Bazı bulutlar bir ufukta, bazıları ise başka ufukta olurlar. [S] Vahyi iletenlere. Bu faaliyeti de rüzgârlara bağlamak mümkündür. Rüzgârların zikir iletmesi, anlattığımız gibi rüzgârlarla nimetlerin ortaya çıkması, bundan öğüt alınması ve sayelerinde kurtuluşun ortaya çıkması açısındandır. Rüzgârların zikri iletmesinden kasıt budur. En doğrusunu Allah bilir. Sözü edilen faaliyetlerin meleklere nispet edilmesi de muhtemeldir. Bu durumda “Ve'l-mürselâti urfen” cümlesinin mânası, mârufu emretmek ve münkeri nehyetmek üzere gönderilen meleklere andolsun şeklinde olur. “Fe'l-âsıfâti asfen” kâfirlerin ruhlarını şiddet ve gazapla alan meleklere andolsun demek olur. “Ve'n-nâşirâti neşran” cümlesiyle de kâtip meleklerin kastedilmiş olması mümkündür. Onlara “nâşirât” denilmiştir, çünkü sahifeleri yayıp okumaktadırlar. Bunlarla müminlerin ruhlarını yumuşak ve nazikçe alan meleklerin kastedilmiş olması da mümkündür. “Fe'l-fârikâti ferkan” cümlesiyle de meleklerin kastedilmesi mümkündür. Bu meleklere “fârikât” denilmesi, hak ile bâtılı ayırmalarından dolayıdır. “Fe'l-mülkıyâti zikran” cümlesi ile kastedilen, zikri peygamberlerin dillerine iletenin melekler olmasıdır. Sözü edilen faaliyetlerin bir kısmının melekler, bir kısmının da rüzgârlar için olması da doğrudur. Bu durumda “mürselât” iyilik ve hayırla gönderilenler demek olur. “Âsıfât” şiddetli fırtına, “nâşirât” hafit ve yavaş esen rüzgâr olurken “fel-fârikâti ferkan fe'l-mülkıyâti zikran” ise meleklerdir. Burada başka bir ihtimal daha söz konusudur. “Ve'l-mürselâti urfen” cümlesiyle insanlara gönderilen peygamberlerin kastedilmiş olması da mümkündür. Emir bi'l-ma'râf ve nehiy ani'l-münkerle gönderilmemiş hiçbir peygamber yoktur. “Fel-fârikâti ferkan fe'l-mülkıyâti zikran” peygamberlerdir. Çünkü onlar, hak ile bâtılı birbirinden ayırırlar ve zikri insanların kulaklarına iletirler. “Ve'l-mürselâti urfen” cümlesiyle gökten indirilen kitapların kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü bu kitaplar, mâruf ve bütün hayır türleriyle gönderilmişlerdir. “Ve'n-nâşirâti neşran” ise hakkı ve hidâyeti yayanlardır. “Fe'l-fârikâti ferkan” Çünkü onlar da hak ile bâtılı birbirinden ayırırlar. “Fe'lmülkıyâti zikran” da böyledir. Çünkü onlar bunun sebebidirler. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Yahut sizi bir defa daha denize döndürüp üzerinize bir kasırga göndererek -inkâr etmeniz sebebiyle- sizi boğmayacağından emin misiniz? O zaman bize karşı size arka çıkacak birini de bulamazsınız”. Kıraat imamlarından Hamza, Kisâi ve Halef söz konusu ifadeyi “er-riha neşran” (í şeklinde okumuşlardır. I “Yahut sizi bir defa daha denize döndürüp üzerinize bir kasırga göndererek -inkâr etmeniz sebebiyle- sizi boğmayacağından emin misiniz? O zaman bize karşı size arka çıkacak birini de bulamazsınız”.

Mürselat 77:5

“Vahyi iletenlere.” Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere. Fırtına olup esenlere. Yaydıkça yayanlara. (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara. Vahyi iletenlere. Müfessirler bu faaliyetleri yapanların kim olduklarına dair ihtilaf etmişlerdir. Bazıları, bütün bunların meleklerin faaliyeti olduğunu belirtmişlerdir. Bazıları ise tümüyle rüzgârların işi olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da bunların bir kısmını rüzgârlara, bazılarını da meleklere bağlamışlardır. Bu faaliyetlerin tümünün rüzgârlara bağlanması mümkündür. Tümümün meleklere nispet edilmesi de yanlış olmaz. Bazılarının meleklere, bazılarının da rüzgârlara nispet edilmesi de doğru olabilir. Eğer bahsi geçen olaylar, rüzgârlara bağlanırsa onların üzerine yemin etmek doğru olur. Çünkü rüzgârlar Allah Teâlânın rahmetini müjdeler ve nimetleri kullarına götürür, tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O'dur. Gemide bulunduğunuzda güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalar”, [ ] Cenàb-i ES Hak, gemiler denizlerde yol alsın diye suyu nasıl sebep kıldıysa aynı şekilde rüzgârları da sebep kılmıştır. Allah Teâlâ gücünü ve hükümranlığını hatırlatan rüzgârlar yaratmıştır, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Üzerinize bir kasırga göndererek sizi boğmayacağından misiniz?”?. Bu kasırgalar, sizi öldürür ve helâk eder. Gözler eşyayı algılamada ilk organ olduğu halde o kasırgaları gözlerinizle de görmezsiniz. Bir kimse kurtarıcı rüzgârların hangi özelliklerinden dolayı kurtarıcı, helâk edici rüzgârların da hangi özelliklerinden dolayı helâk edici olduğunu öğrenmek istese bu sırra vâkıf olamaz. Rüzgârlar bu yüzden nimetleri hatırlatan olaylar haline gelmiştir. Nimetlerin hatırlatılması kabul etmeyi gerekli kılar. [Kudret ve saltanatı hatırlatma ise] ölümden sonra dirilme ve peygamberlerin haber verdiklerinin tümünü [kabul etmeyi gerektirir.) Çünkü onlar [kendi kuvvetleri ve hikmetlerinin kapsamı dışında olduğu için] dirilmeyi inkâr ediyorlardı. [Ama rüzgâr olayı üzerinde derinden düşündükleri) ve onlardaki kendi planlama ve hikmetlerinin asla ulaşamayacağı hikmet incelikleriyle dolu hayret verici planlamayı gördükleri vakit meselenin kendi güçleriyle ve hikmetleriyle mukayese edilemeyeceğini anlarlar. Sözünü ettiğimiz açıklamalar, dirilme hakkında kafalarına takılan kuşku ve şüpheleri ortadan kaldırıcı mahiyettedir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, yeminin, kastedilen hususu teyit etmek için getirildiğine dair ifademiz doğrultusunda bu bahsi geçenlerin üzerine yemin etmiştir. [ ]Şimdi Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere meâlindeki âyetin yorumuna dönebiliriz. Âyette sözü edilen “gönderilenler”in müjde veren bulutlar olduğu söylenmiştir. O bulutlara “urfen” denilmiştir. Çünkü bunlar bilinen nimetleri getirirler. Bazıları ise kelimeye “ardarda gelen iyilik” mânasını vermişlerdir. Meselâ kelimedeki bu “ardarda gelme” anlamından dolayı atın yelesine “urf” denilmiştir. Çünkü yeledeki tüyleri birbirini izler. Bu kelimenin müjdeci rüzgârlar olarak alınması da mümkündür. Yaydıkça yayanlara meâlindeki âyet de böyledir. Bunların da müjdeci rüzgârlar olarak yorumlanması mümkündür. Müjdeci rüzgârlar, hafif ve sert esmeyen rüzgârlardır. Çünkü “neşr” kelimesi rahmet rüzgârlarından söz edilirken geçer. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderen O'dur”, Bu âyet bazı kırâatlarda “büşran” yerine “neşran” şeklinde okunmuştur". Fırtına olup esenlere. Bunlar, her şeyi kırıp geçiren şiddetli ve “Üzerinize bir kasırga göndererek” meâlindeki âyette belirtildiği gibi helâk etmek için gönderilen rüzgârlardır. “Yemin olsun, birbiri ardından gönderilenlere” meâlindeki âyetin metninde geçen “mürselât” kelimesi, helâk veya müjdelemek için gönderildiği belli olmayan rüzgârların ismi olması da mümkündür. Çünkü rahmet için gönderilen rüzgârların rahmet izi hemen o anda ortaya çıkar. Bulutun gönderilmesi ve başka olayların peşpeşe gerçekleşmesinden önce zuhur eder. Helâk rüzgârları da böyledir. Helâk etme belirtisi o anda ortaya çıkar. Bunlar da ardarda esmeye başlamadan önce kırıcı ve şiddetlidir. (Hak ile bâtılı) birbirinden iyice ayıranlara. Sözü edilen “ayıranlar'ın da rüzgârlar olmaları muhtemeldir. Bu rüzgârlara “fârikât” denilmesi bulutları ayırıp bölmesinden dolayıdır. Bazı bulutlar bir ufukta, bazıları ise başka ufukta olurlar. [S] Vahyi iletenlere. Bu faaliyeti de rüzgârlara bağlamak mümkündür. Rüzgârların zikir iletmesi, anlattığımız gibi rüzgârlarla nimetlerin ortaya çıkması, bundan öğüt alınması ve sayelerinde kurtuluşun ortaya çıkması açısındandır. Rüzgârların zikri iletmesinden kasıt budur. En doğrusunu Allah bilir. Sözü edilen faaliyetlerin meleklere nispet edilmesi de muhtemeldir. Bu durumda “Ve'l-mürselâti urfen” cümlesinin mânası, mârufu emretmek ve münkeri nehyetmek üzere gönderilen meleklere andolsun şeklinde olur. “Fe'l-âsıfâti asfen” kâfirlerin ruhlarını şiddet ve gazapla alan meleklere andolsun demek olur. “Ve'n-nâşirâti neşran” cümlesiyle de kâtip meleklerin kastedilmiş olması mümkündür. Onlara “nâşirât” denilmiştir, çünkü sahifeleri yayıp okumaktadırlar. Bunlarla müminlerin ruhlarını yumuşak ve nazikçe alan meleklerin kastedilmiş olması da mümkündür. “Fe'l-fârikâti ferkan” cümlesiyle de meleklerin kastedilmesi mümkündür. Bu meleklere “fârikât” denilmesi, hak ile bâtılı ayırmalarından dolayıdır. “Fe'l-mülkıyâti zikran” cümlesi ile kastedilen, zikri peygamberlerin dillerine iletenin melekler olmasıdır. Sözü edilen faaliyetlerin bir kısmının melekler, bir kısmının da rüzgârlar için olması da doğrudur. Bu durumda “mürselât” iyilik ve hayırla gönderilenler demek olur. “Âsıfât” şiddetli fırtına, “nâşirât” hafit ve yavaş esen rüzgâr olurken “fel-fârikâti ferkan fe'l-mülkıyâti zikran” ise meleklerdir. Burada başka bir ihtimal daha söz konusudur. “Ve'l-mürselâti urfen” cümlesiyle insanlara gönderilen peygamberlerin kastedilmiş olması da mümkündür. Emir bi'l-ma'râf ve nehiy ani'l-münkerle gönderilmemiş hiçbir peygamber yoktur. “Fel-fârikâti ferkan fe'l-mülkıyâti zikran” peygamberlerdir. Çünkü onlar, hak ile bâtılı birbirinden ayırırlar ve zikri insanların kulaklarına iletirler. “Ve'l-mürselâti urfen” cümlesiyle gökten indirilen kitapların kastedilmiş olması da mümkündür. Çünkü bu kitaplar, mâruf ve bütün hayır türleriyle gönderilmişlerdir. “Ve'n-nâşirâti neşran” ise hakkı ve hidâyeti yayanlardır. “Fe'l-fârikâti ferkan” Çünkü onlar da hak ile bâtılı birbirinden ayırırlar. “Fe'lmülkıyâti zikran” da böyledir. Çünkü onlar bunun sebebidirler. En doğrusunu Allah bilir. --- Dipnotlar: “Yahut sizi bir defa daha denize döndürüp üzerinize bir kasırga göndererek -inkâr etmeniz sebebiyle- sizi boğmayacağından emin misiniz? O zaman bize karşı size arka çıkacak birini de bulamazsınız”. Kıraat imamlarından Hamza, Kisâi ve Halef söz konusu ifadeyi “er-riha neşran” (í şeklinde okumuşlardır. I “Yahut sizi bir defa daha denize döndürüp üzerinize bir kasırga göndererek -inkâr etmeniz sebebiyle- sizi boğmayacağından emin misiniz? O zaman bize karşı size arka çıkacak birini de bulamazsınız”.

Mürselat 77:6

Mazereti ortadan kaldırmak veya uyarmak için. “Uzran”, yani Allah Teâlâ'nın insanların ileri sürecekleri mazereti ortadan kaldırması için demektir. O da şudur: Cenâb-ı Hak peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiş ve delilleri beyan etmiştir ki bundan sonra hiç kimsenin O'na karşı bir bahanesi kalmasın. İşte bu, Allah Teâlâ'nın ikazıdır. “Nüzran” uyarmak için demektir. Yani Allah Teâlâ onları uyarmış ve kendilerini helâk etmekte acele davranmamıştır. Aksine onlara kaçınmak ve sakınmak gereken eylemlerle, yapılmasını ve yerine getirilmesini istediği davranışları beyan etmiştir. İşte bu uyarıdır. Rüzgârların belirttiğimiz gibi yorumlanması durumunda onlar, Allah Teâlâ'nın nimetlerini ve intikamını hatırlatan unsurlar olurlar. Bunda, nimeti veren ve intikam alacak olan varlığın hatırlatılmasının gerekliliği vardır. Nimet verenin hatırlatılmasında mazereti ortadan kaldırma ve uyarı vardır. En doğrusunu Allah bilir.

Mürselat 77:7

Ki size vâdolunan şey mutlaka gerçekleşecektir. Âyetin başındaki “mürselât”tan buraya kadar geçen yemin, işte bu cümleyi pekiştirmek için yapılmıştır. Öte yandan “vâdolunan” ise dirilme günü olduğu takdirde âyetin mânası “Size vâdolunan dirilme mutlaka gerçekleşecektir” şeklinde olur. Eğer “ceza” ve “ikab” mânasında ise âyetin yorumu şöyle olur: “Size vâdolunan azap mutlaka başınıza gelecektir” Bu durumda âyet, Allah Teâlâ'nın iman etmeyeceklerini bildiği bir topluluk hakkında olur.

Mürselat 77:8

Yıldızların ışığı söndürüldüğünde. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki “Ki size vâdolunan olay mutlaka gerçekleşecektir” meâlindeki âyet nâzil olunca Hz. Peygambere (a.s.) bunun ne zaman gerçekleşeceği sorulmuş olup bunun üzerine yıldızların ışığı söndürüldüğü zaman meâlindeki âyet inmiş gibi bir durum söz konusudur. Allah Teâlâ burada bizzat soruya konu olan vakte değil de o gün gerçekleşecek durumlara işaret etmektedir. Âyetin metninde geçen “tumiset” ışığı ve nuru gitti sonra da dağıldı anlamına gelir. DELİ İLİN EE RA

Mürselat 77:9

Gök yarıldığında. Dağlar sökülüp savrulduğunda. Yani dağlar kökünden sökülüp yerle bir edildiğinde. Zeccâc şöyle der: “Arapçada bir nesneyi hızla aldığımızda "neseftüş-şey'e' deriz”.

Mürselat 77:10

Gök yarıldığında. Dağlar sökülüp savrulduğunda. Yani dağlar kökünden sökülüp yerle bir edildiğinde. Zeccâc şöyle der: “Arapçada bir nesneyi hızla aldığımızda "neseftüş-şey'e' deriz”.

Mürselat 77:11

Peygamberlere toplantı vakti bildirildiğinde. Âyetin metninde geçen “ukkitet” kelimesi, “vukkitet” diye de okunmuştur. Kelimenin aslı da böyledir. Fakat telaffuzda kolaylık olsun diye baştaki “vav” harfinin yerine Önceki âyet. “L Jii i” Zeccâc der Ki: Dağlar büyük bir hızla yerlerinden sökülüp savrulacaktır. “hemze” gelmiştir. Mânası “vakit belirleme” demektir. Yani “peygamberler bel li bir vakitte toplandıkları zaman” anlamınadır. Bazıları ise bu ilâhi beyana şu anlamı vermiştir: “Yine o gün her ümmetin içinden kendileri hakkında bi rer tanık çıkaracağız, seni de bu kimseler hakkında tanık yapacağız” şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Peygamberlerden her biri gönderildiği kavim aleyhine şahitlik etmek için geldikleri zaman” Bazıları da vakit bildirildiğinde anlamındaki “ukkitet” kelimesini şöyle açıklamıştır: Onlara davet edildikleri dinin iç yüzünün beyan edileceği vâdedildi. Bu ise kendilerine icabeti terke den kavimlerine vâdedilen azabın vuku bulacağı sözünün verilmesidir. Ve bir de “Allaha iman eden ve davetlerinde peygamberlere tâbi olanlara vâdedilen sevabın ulaşacağı sözünün verilmesidir”

Mürselat 77:12

Bütün bunlar hangi güne ertelenmiştir? “Üccilet” ve “ukkitet” fiille aynıdır. Çünkü erteleme anlamına olan “tecil”in içinde “vakit belirleme", vakit belirleme anlamına olan “tevkit’in içinde de “erteleme” anlamı vardır, Bundan sonra Cenâb-ı Hak ayırım gününe ifadesiyle azabın geliş zamanını beyan etmektedir. Ayırım gününden maksat “hüküm ve yargı günü'dür. Al lah Teâlâ bir âyette meâlen “Eğer Rabb'in tarafından daha önce söylenmiş bir söz ve belirlenmiş bir vade olmasaydı, hemen yakalarına yapışılırdı”" derken bir başka âyette şöyle buyurmuştur: “Eğer Rabb'in katından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilir, iş bitirilirdi”". Allah tarafından daha önceden verilmiş sözün, amellere yönelik karşılığın dirilme gününe kadar ertelenmesi olabilir. Bu gün, ceza günü yapıl mıştır. Amellere karşılığın verilmesi de bu gözlem yoluyla olacaktır. [§] Dünya, meşakkat ve imtihan yurdu yapılmıştır, bu da kanıtlar ve delillerle olur. Allah Teâlâ âdeta şöyle demektedir: Cezanın ve azabın erteleneceğine dair daha ön ceden verilmiş bir söz olmasaydı inkâr etme sebebiyle azap bu dünyada başla rına gelirdi. Ancak başka bir mâna daha muhtemeldir: Cenâb- 1 Hak, ceza ve ikabı öncekilerle sonrakilerin bir araya geleceği güne ertelemiştir. Allah Teâlâ dünyada insanoğlunun yaratılışını [birbiri ardınca] gelmek şeklinde takdir etmiştir. Toptan yaratılmalarını takdir etmemiştir. Bundan dolayı da aғap] bu güne Jertelenmiştir.) Çünkü o gün toplanmanın gerçekleşeceği gündür. En doğrusunu Allah bilir. Bu güne “yevmü'l-fasl” “ayırım günü” denilmesi, o gün yargılama yapılacağı ve hüküm verileceği içindir. Ve çünkü o gün, bedbaht olacaklarla mutlu olacakların kalacakları yerin ortaya çıkacağı gündür. O gün dostlarla ve düşmanların aralarının ayrılacağı ya da hasımların aralarının ayrılacağı gündür. En doğrusunu Allah bilir. O ley Ú Ganit

Mürselat 77:13

Bütün bunlar hangi güne ertelenmiştir? “Üccilet” ve “ukkitet” fiille aynıdır. Çünkü erteleme anlamına olan “tecil”in içinde “vakit belirleme", vakit belirleme anlamına olan “tevkit’in içinde de “erteleme” anlamı vardır, Bundan sonra Cenâb-ı Hak ayırım gününe ifadesiyle azabın geliş zamanını beyan etmektedir. Ayırım gününden maksat “hüküm ve yargı günü'dür. Al lah Teâlâ bir âyette meâlen “Eğer Rabb'in tarafından daha önce söylenmiş bir söz ve belirlenmiş bir vade olmasaydı, hemen yakalarına yapışılırdı”" derken bir başka âyette şöyle buyurmuştur: “Eğer Rabb'in katından daha önce verilmiş bir söz olmasaydı ayrılığa düştükleri konuda aralarında hüküm verilir, iş bitirilirdi”". Allah tarafından daha önceden verilmiş sözün, amellere yönelik karşılığın dirilme gününe kadar ertelenmesi olabilir. Bu gün, ceza günü yapıl mıştır. Amellere karşılığın verilmesi de bu gözlem yoluyla olacaktır. [§] Dünya, meşakkat ve imtihan yurdu yapılmıştır, bu da kanıtlar ve delillerle olur. Allah Teâlâ âdeta şöyle demektedir: Cezanın ve azabın erteleneceğine dair daha ön ceden verilmiş bir söz olmasaydı inkâr etme sebebiyle azap bu dünyada başla rına gelirdi. Ancak başka bir mâna daha muhtemeldir: Cenâb- 1 Hak, ceza ve ikabı öncekilerle sonrakilerin bir araya geleceği güne ertelemiştir. Allah Teâlâ dünyada insanoğlunun yaratılışını [birbiri ardınca] gelmek şeklinde takdir etmiştir. Toptan yaratılmalarını takdir etmemiştir. Bundan dolayı da aғap] bu güne Jertelenmiştir.) Çünkü o gün toplanmanın gerçekleşeceği gündür. En doğrusunu Allah bilir. Bu güne “yevmü'l-fasl” “ayırım günü” denilmesi, o gün yargılama yapılacağı ve hüküm verileceği içindir. Ve çünkü o gün, bedbaht olacaklarla mutlu olacakların kalacakları yerin ortaya çıkacağı gündür. O gün dostlarla ve düşmanların aralarının ayrılacağı ya da hasımların aralarının ayrılacağı gündür. En doğrusunu Allah bilir. O ley Ú Ganit

Mürselat 77:14

Ayırım gününün ne olduğunu bilir misin? Yani sen bunu bilmiyordun. Allah Teâlâ'nın bunu kavratması, ya o günü yüceltmek ve bu günden korkutmak içindir veya Resülullah (a.s.) hakkında bilgi vererek ona olan nimetini hatırlatmak içindir. En doğrusunu Allah bilir.

Mürselat 77:15

Hakkı yalanlayanların o gün vay haline! Bu ifade sözü edilen tehdidin mutlak olarak inkâr edenlere yönelik olduğuna delildir. Âyette “tasdik edenler” denilmemiştir. Oysa “tübâ lil-musaddikin”, yani ne mutlu hakkı tasdik edenlere, demek gerekirdi. Çünkü Arapçada “veyl” kelimesi helâka düşme esnasında, “tâbâ” kelimesi de sevinç duyulduğu ve bir bağış verileceği zaman söylenir. (Jİnkâr edenler hakkında “helâk” kelimesi kullanılınca onlar gibi olmayanlar sevinmeyi hak etmişler demek olur. Fakat onlar bu âyette belirtilmemiştir. Allah Teâlâ onları bir başka âyette meâlen şöyle belirtmiştir: “Kime kitabı sağından verilirse hesabı kolay bir şekilde görülecektir”? Cenâb-ı Hak, bir diğer âyette de şöyle buyurmuştur: “Artık kimin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir”.

Mürselat 77:16

16. “Öncekileri helâk etmedik mi?” 17. “Arkadan gelenlere de onlara yaptığımızı yapacağız.”

Mürselat 77:17

16. “Öncekileri helâk etmedik mi?” 17. “Arkadan gelenlere de onlara yaptığımızı yapacağız.”

Mürselat 77:18

Öncekileri helâk etmedik mi? “Öncekiler'den maksat, Nuh, Âd ve Semüd kavimleridir. Arkadan gelenlere de onlara yaptığımızı yapacağız. Onlar da Firavun ve Lüt kavmiyle başka kavimlerdir. İşte biz suçlulara böyle yaparız. Buradaki “suçlular”ın bu ümmetin suçluları oldukları söylenmiştir. Ancak helâkin ne zaman gerçekleşeceği meselesinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları “Ama asıl vadeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır” meâlindeki âyete dayanarak söz konusu helâkin âhirette olacağını söylemiştir. Bazıları bunun Bedir günü meydana geldiğini söylerken, başka bazıları da kastedilenin Muhammed (a.s.) ümmetinin suçluları oldugunu belirtmişlerdir. Nitekim bir rivayete göre Resülullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “İki aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salma yardımına mazhar oldum”. Allah Teâlâ düşmanların kalplerine korku salmış, güçleri çok ve Resülullah'ın (a.s.) ashabı sayıca az olduğu halde onunla savaşmayı akıllarından geçirememişlerdir. Allah Teâlâ'nın suçlulara yaptığı budur. Düşmanların kalbine korku salmak Resülullah'ın (a.s.) peygamberliğinin en ilgi çekici ve açık delillerindendir. Çünkü düşmanlarının kalplerine korku salmada onlara kendilerini savaştan geri bırakma gibi bir özelliğin olduğunu bildirme söz konusudur. Onların kalplerine korku salma Allah Teâlâ tarafından gerçekleşen bir durumdur. Başka bir sebep söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir.

Mürselat 77:19

Öncekileri helâk etmedik mi? “Öncekiler'den maksat, Nuh, Âd ve Semüd kavimleridir. Arkadan gelenlere de onlara yaptığımızı yapacağız. Onlar da Firavun ve Lüt kavmiyle başka kavimlerdir. İşte biz suçlulara böyle yaparız. Buradaki “suçlular”ın bu ümmetin suçluları oldukları söylenmiştir. Ancak helâkin ne zaman gerçekleşeceği meselesinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları “Ama asıl vadeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır” meâlindeki âyete dayanarak söz konusu helâkin âhirette olacağını söylemiştir. Bazıları bunun Bedir günü meydana geldiğini söylerken, başka bazıları da kastedilenin Muhammed (a.s.) ümmetinin suçluları oldugunu belirtmişlerdir. Nitekim bir rivayete göre Resülullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “İki aylık mesafeden düşmanın kalbine korku salma yardımına mazhar oldum”. Allah Teâlâ düşmanların kalplerine korku salmış, güçleri çok ve Resülullah'ın (a.s.) ashabı sayıca az olduğu halde onunla savaşmayı akıllarından geçirememişlerdir. Allah Teâlâ'nın suçlulara yaptığı budur. Düşmanların kalbine korku salmak Resülullah'ın (a.s.) peygamberliğinin en ilgi çekici ve açık delillerindendir. Çünkü düşmanlarının kalplerine korku salmada onlara kendilerini savaştan geri bırakma gibi bir özelliğin olduğunu bildirme söz konusudur. Onların kalplerine korku salma Allah Teâlâ tarafından gerçekleşen bir durumdur. Başka bir sebep söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir.

Mürselat 77:20

Sizi önemsenmeyen bir sudan yaratmadık mı? Bu beyanın belirtilmesi dirilme ile ilgili olarak kalplerine gelen şüphe ve problemi kafalarından silme amacını yönelik olabilir, Çünkü yeniden dirilmedeki harikalık, ilk yaratmadaki olağanüstülükten daha çok değildir. Dolayısıyla Allah Teâlâ, onların ilk yaraпй aşamalarım belirtmiştir ki yeniden yaratma konusunda kafalarına gelecek şüpheleri savuşturmuş olsun. Onların iğrenç, pis kabul edilen ve önemsenmeyen bir sudan yaratıldıklarının belirtilmesi, Hz. Peygambere (a.s.) karşı kibri ve böbürlenmeyi bırakmaları, ona boyun eğmeleri ve davet ettiği dine icabet etmeleri amacına yöneliktir. Allah Teâlâ'nın insanoğlunu müdahale edemediği karanlıklar içinde yarattığını haber vermesi, O'nun dilediğini yapmaya kâdir olduğunu bilmeleri ve kendisine hiçbir şeyin gizli kalamayacağını öğrenmeleri maksadına mâtuftur. Bu da onları Allah Teâlâ'yı gözetmeye, uyanık olmaya ve tefekküre sevkeder.

Mürselat 77:21

21-22. “Onu belli “bir ep yere Onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik. Âyetin metninde yer alan “karâr mekin” (sağlam yer) ana rahmidir. Allah Teâlâ, ana rahmini önemsenmeyen suyun tutunacağı sağlam bir yer yapmıştır. Ve o sudan rahme tutunan alaka (zigot) ve belli belirsiz bir et parçası yaratmıştır. Söz konusu su, Cenâb-ı Hakk'ın çıkmasını belirlediği vakte kadar orada kalır. 23. “Ölçüleri biz koyduk; de güzel er

Mürselat 77:22

21-22. “Onu belli “bir ep yere Onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik. Âyetin metninde yer alan “karâr mekin” (sağlam yer) ana rahmidir. Allah Teâlâ, ana rahmini önemsenmeyen suyun tutunacağı sağlam bir yer yapmıştır. Ve o sudan rahme tutunan alaka (zigot) ve belli belirsiz bir et parçası yaratmıştır. Söz konusu su, Cenâb-ı Hakk'ın çıkmasını belirlediği vakte kadar orada kalır. 23. “Ölçüleri biz koyduk; de güzel er

Mürselat 77:23

21-22. “Onu belli “bir ep yere Onu belli bir süreye kadar sağlam bir yere yerleştirdik. Âyetin metninde yer alan “karâr mekin” (sağlam yer) ana rahmidir. Allah Teâlâ, ana rahmini önemsenmeyen suyun tutunacağı sağlam bir yer yapmıştır. Ve o sudan rahme tutunan alaka (zigot) ve belli belirsiz bir et parçası yaratmıştır. Söz konusu su, Cenâb-ı Hakk'ın çıkmasını belirlediği vakte kadar orada kalır. 23. “Ölçüleri biz koyduk; de güzel er

Mürselat 77:24

Ölçüleri biz koyduk. “Fekadernâ” kelimesi, “fekaddernâ” şeklinde de okunmuştur", “Kadernâ” okunduğunda âyetin mânası şöyle olur: “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık” “Kaddernâ” şeklinde okunduğunda ise düzgün bir şekilde yarattık anlamına gelir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtilen hikmetin gerektirdiği gibi: “Ölçülü ve amaçlı yapan, yol gösteren (Rabb'inin Abdüllatif el- Hatib, Mucemü'-kırdât, X, 244-245. adını tenzih ederek Ne de güzel ölçmüşüzdür! Yani o ne güzel bir kâdirdir! Bu beyan, alâmet ve nimetlerin bahsedildiği bir üslupta gelmektedir. Buna göre mâna şöyle olur: Size bunu yapan Allah'tır. Sizden hiçbir kimse size bu fiili yapamaz. Bizala 2 Çağ GS YI Şazi

Mürselat 77:25

[İnsanın Yaratılışı, Âkıbeti ve Allah'ın Kudreti] Biz yeryüzünü dirilere ve ölülere mekân yapmadık mı? Bu beyanın “Sizi önemsenmeyen bir sudan yaratmadık mı? Onu sağlam bir yere yerleştirdik” meâlindeki âyetle bağlantılı olması mümkündür. Bütün bunların belirtilmesi, alâmetlerin ve nimetlerin hatırlatılması, Allah Teâlâ'nın kudretinin, hükümranlığının ve hikmetinin bildirilmesi demektir. Nimetlerin hatırlatılması, Allah Teâlânın insanı yarattığında tiksinilen bir sperm olarak yaratmasında, sonra ona insanların gözlerine gözükmeyeceği bir yer tahsis etmesinde ve orada gelişiminin insanoğlunun eline bırakmamasındadır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak onu yarattığı zaman rahime tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) haline getirmiştir. Ancak orada gelişimini hiçbir kimsenin eline terketmemiştir. Çünkü o sırada tiksinti uyandıran ve iğrenç kabul edilen bir haldedir. Tiksinti uyandırma ve iğrenç kabul edilmenin gerçekleştiği özellik, temizleme ile giderilemez. Ve ona gözlerden gizlendiği sağlam bir yer tahsis edilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak onu bir canlı olarak yarattığı ve yaratılışını düzgün yaptığı zaman annesinin karnından çıkarır. Anne ve babasının kalbine bir incelik ve şefkat duygusu verir. Bunu kendi işini kendi yapacağı ve kendini gözeteceği bir duruma gelinceye kadar onu yetiştirmeleri ve esirgemeleri için yapar. Bundan sonra ölümünü takiben ona kendisini bağrına basacak bir toprak tahsis eder. Orada insanların gözlerinden gizlenir. Çünkü öldükten sonra tiksinilen, iğrenç olan ve temizlenmeye kabil bulunmayan bir duruma döner. İnsanın ilk yaratılış hali ile ileride dönüşeceği ahvalinin hatırlatılmasında, nimetlere şükretmeye yönelsin diye bir hatırlatma vardır. Yahut da ana rahminin ona aşılanmış yumurta (nutfe), rahim duvarına tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) halinde bulunduğu sırada sağlam mekân kılınmasında da nimetlerin hatırlatılması vardır. Çünkü insanlar, bu haldeki oluşumun gelişmesi ve büyümesi için ne ile beslendiğini bilmezler. Cenâb-ı Hak, o vakitte yetiştirme külfetini üzerlerinden kaldırmıştır. Öte yandan onun nasıl besleneceği bilinir ve insanlar ihtiyacını giderme imkânını öğrenir bir hale gelince onu annesinin karnından çıkarır ve idaresini anne ve babasına verir. JNimetlerin hatırlatılması işte bu yöndendir. Bunların belirtilmesin- 345 de, Allah Teâlâ'nın kudreti, hükümranlığı ve hikmetinin hatırlatılması vardır. Şöyleki: Cenâb-ı Hak, insanı kendisinden yarattığı spermden rahimde tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) olmaya elverişli olacak şekilde yaratmıştır. İnsanlar, spermin alaka, mudğa, kemik, et ve sonra da düzgün bir canlı oluşturan özelliğini öğrenmek isteseler bunun bilgisine ulaşamazlar. Üzerinde düşünseler ilâhi hikmetin iç yüzüne insanoğlunun bilgisinin ulaşacağı bir durumda olmadığını, kuvvetinin de beşerin gücünün ulaşacağı seviyeyle sınırlı bulunmadığını anlarlar. Onları ölümden sonra dirilmeyi (ve canlandırmayı) inkâra sevkeden sebep, işleri kendi güçlerine kıyas etmeleri ve akıllarınca kendi güçleriyle Allah'ın gücünü eşit görmeleridir. İlkin yaratılmalarına dair durumları üzerinde derinden derine düşünseler, planlamanın inceliğini ve hikmetin insanı dehşete düşüren yanlarını görseler meselenin onların dedikleri ve tasavvur ettikleri gibi olmadığını anlarlar. Bu da onları peygamberlerce getirilen ve ölümden sonra dirilmeye ve gayba dair verdikleri başka haberlerin hepsini tasdike sevkeder. Allah Teâlâ'nın onlara yaratılışlarının başlangıcını, yetişmelerini ve en son hallerini hatırlatması, onların ilâhi dine karşı kibirlenmeyi bırakmaları, davetine icabetle boyun eğmeleri ve yarattıklarından hiçbir kimseye karşı böbürlenmemeleri maksadına yönelik de olabilir. Çünkü onlar, ilk başta herkesin iğrenç kabul ettiği aşılanmış yumurta, sonra rahim duvarına tutunan kan pıhtısı (alaka), ardından belli belirsiz et parçası (mudğa) halindeydiler. En sonunda da tiksinilecek bir leş olacaklar. Niteliği böyle olan bir kimse, başkasına karşı böbürlenmeye nasıl lâyık olabilir? Biz yeryüzünü mekân yapmadık mı? Âyette geçen “kifâten” kelimesi, onları bağrına basan hayatta iken ve ölümden sonra bir araya getirip toplayan demektir. Onların hayatta iken yeryüzü ile bağlantıları, orada mesken ve ev yapmaları dolayısıyladır. Allah Teâlâ ölümden sonra içine defnedilecekleri kabirleri onlara tahsis etmiş veya Cenâb-ı Hak onların döndürülecekleri yeri ve hayatta iken meskenlerini burada yeryüzünde belirlemiştir. [ ] Yüce Allah, EZ vefatlarından sonra yeryüzünün içini onlara sığınak yapmış, üstünü de geniş Ve onlara şükretmelerini istemek için yeryüzünü yaratmadaki nimet türlerini hatırlatmıştır”, En doğrusunu Allah bilir, KO GIBE SEAI ARNE 55 --- Dipnotlar: yollar edinip gitsinler diye yaygı (gibi) yapmış, orada rızıklarını takdir etmiştir.

Mürselat 77:26

[İnsanın Yaratılışı, Âkıbeti ve Allah'ın Kudreti] Biz yeryüzünü dirilere ve ölülere mekân yapmadık mı? Bu beyanın “Sizi önemsenmeyen bir sudan yaratmadık mı? Onu sağlam bir yere yerleştirdik” meâlindeki âyetle bağlantılı olması mümkündür. Bütün bunların belirtilmesi, alâmetlerin ve nimetlerin hatırlatılması, Allah Teâlâ'nın kudretinin, hükümranlığının ve hikmetinin bildirilmesi demektir. Nimetlerin hatırlatılması, Allah Teâlânın insanı yarattığında tiksinilen bir sperm olarak yaratmasında, sonra ona insanların gözlerine gözükmeyeceği bir yer tahsis etmesinde ve orada gelişiminin insanoğlunun eline bırakmamasındadır. Aynı şekilde Cenâb-ı Hak onu yarattığı zaman rahime tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) haline getirmiştir. Ancak orada gelişimini hiçbir kimsenin eline terketmemiştir. Çünkü o sırada tiksinti uyandıran ve iğrenç kabul edilen bir haldedir. Tiksinti uyandırma ve iğrenç kabul edilmenin gerçekleştiği özellik, temizleme ile giderilemez. Ve ona gözlerden gizlendiği sağlam bir yer tahsis edilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hak onu bir canlı olarak yarattığı ve yaratılışını düzgün yaptığı zaman annesinin karnından çıkarır. Anne ve babasının kalbine bir incelik ve şefkat duygusu verir. Bunu kendi işini kendi yapacağı ve kendini gözeteceği bir duruma gelinceye kadar onu yetiştirmeleri ve esirgemeleri için yapar. Bundan sonra ölümünü takiben ona kendisini bağrına basacak bir toprak tahsis eder. Orada insanların gözlerinden gizlenir. Çünkü öldükten sonra tiksinilen, iğrenç olan ve temizlenmeye kabil bulunmayan bir duruma döner. İnsanın ilk yaratılış hali ile ileride dönüşeceği ahvalinin hatırlatılmasında, nimetlere şükretmeye yönelsin diye bir hatırlatma vardır. Yahut da ana rahminin ona aşılanmış yumurta (nutfe), rahim duvarına tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) halinde bulunduğu sırada sağlam mekân kılınmasında da nimetlerin hatırlatılması vardır. Çünkü insanlar, bu haldeki oluşumun gelişmesi ve büyümesi için ne ile beslendiğini bilmezler. Cenâb-ı Hak, o vakitte yetiştirme külfetini üzerlerinden kaldırmıştır. Öte yandan onun nasıl besleneceği bilinir ve insanlar ihtiyacını giderme imkânını öğrenir bir hale gelince onu annesinin karnından çıkarır ve idaresini anne ve babasına verir. JNimetlerin hatırlatılması işte bu yöndendir. Bunların belirtilmesin- 345 de, Allah Teâlâ'nın kudreti, hükümranlığı ve hikmetinin hatırlatılması vardır. Şöyleki: Cenâb-ı Hak, insanı kendisinden yarattığı spermden rahimde tutunan kan pıhtısı (alaka) ve belli belirsiz et parçası (mudğa) olmaya elverişli olacak şekilde yaratmıştır. İnsanlar, spermin alaka, mudğa, kemik, et ve sonra da düzgün bir canlı oluşturan özelliğini öğrenmek isteseler bunun bilgisine ulaşamazlar. Üzerinde düşünseler ilâhi hikmetin iç yüzüne insanoğlunun bilgisinin ulaşacağı bir durumda olmadığını, kuvvetinin de beşerin gücünün ulaşacağı seviyeyle sınırlı bulunmadığını anlarlar. Onları ölümden sonra dirilmeyi (ve canlandırmayı) inkâra sevkeden sebep, işleri kendi güçlerine kıyas etmeleri ve akıllarınca kendi güçleriyle Allah'ın gücünü eşit görmeleridir. İlkin yaratılmalarına dair durumları üzerinde derinden derine düşünseler, planlamanın inceliğini ve hikmetin insanı dehşete düşüren yanlarını görseler meselenin onların dedikleri ve tasavvur ettikleri gibi olmadığını anlarlar. Bu da onları peygamberlerce getirilen ve ölümden sonra dirilmeye ve gayba dair verdikleri başka haberlerin hepsini tasdike sevkeder. Allah Teâlâ'nın onlara yaratılışlarının başlangıcını, yetişmelerini ve en son hallerini hatırlatması, onların ilâhi dine karşı kibirlenmeyi bırakmaları, davetine icabetle boyun eğmeleri ve yarattıklarından hiçbir kimseye karşı böbürlenmemeleri maksadına yönelik de olabilir. Çünkü onlar, ilk başta herkesin iğrenç kabul ettiği aşılanmış yumurta, sonra rahim duvarına tutunan kan pıhtısı (alaka), ardından belli belirsiz et parçası (mudğa) halindeydiler. En sonunda da tiksinilecek bir leş olacaklar. Niteliği böyle olan bir kimse, başkasına karşı böbürlenmeye nasıl lâyık olabilir? Biz yeryüzünü mekân yapmadık mı? Âyette geçen “kifâten” kelimesi, onları bağrına basan hayatta iken ve ölümden sonra bir araya getirip toplayan demektir. Onların hayatta iken yeryüzü ile bağlantıları, orada mesken ve ev yapmaları dolayısıyladır. Allah Teâlâ ölümden sonra içine defnedilecekleri kabirleri onlara tahsis etmiş veya Cenâb-ı Hak onların döndürülecekleri yeri ve hayatta iken meskenlerini burada yeryüzünde belirlemiştir. [ ] Yüce Allah, EZ vefatlarından sonra yeryüzünün içini onlara sığınak yapmış, üstünü de geniş Ve onlara şükretmelerini istemek için yeryüzünü yaratmadaki nimet türlerini hatırlatmıştır”, En doğrusunu Allah bilir, KO GIBE SEAI ARNE 55 --- Dipnotlar: yollar edinip gitsinler diye yaygı (gibi) yapmış, orada rızıklarını takdir etmiştir.

Mürselat 77:27

27, “Ayrıca yeгyй sabit yйce dağlar yarattık, Sizlere tatlı sular dik” Ayrıca yeryüzünde sabit yüce dağlar yarattık, Âyetin metninde geçen “ravâsiye” kelimesi yeryüzünde bulunan sabit dağlar demektir, Allah Teâlâ dağları sabitlemiştir ki yeryüzü ve üzerinde yaşayanlar sarsılmasınlar, Eğer sallansaydı üzerinde yaşayanlar kendileri için belirlenen menfaatlere erişemezlerdi. Cenâb-ı Hak, sabit dağlardan bahsederek şükretmelerini istemek için onlara yönelik olan büyük nimetlerini hatırlattı. “Şâmihât” uzun ve yüce demektir, Sizlere tatlı sular içirdik. Yani size gökten tatlı sular indirdik. Sular size indirilmeseydi kendi gücünüz ve başvuracağınız çareyle onlara ulaşamazdınız, Öte yandan Allah Teâlâ suyu gökten yere indirmiştir, Ama su, tatlı olma özelliğini kaybetmemiş ve yeryüzüne teması ve toprağa karışması neticesi değişikliğe uğramamıştır. Bunlar özellikle içmeyle ilgilidir. Sonra tatlı olmayan suyun da -içilme özelliğini bir yana bırakacak olursak- tatlı su gibi sağladığı faydalar vardır.

Mürselat 77:28

27, “Ayrıca yeгyй sabit yйce dağlar yarattık, Sizlere tatlı sular dik” Ayrıca yeryüzünde sabit yüce dağlar yarattık, Âyetin metninde geçen “ravâsiye” kelimesi yeryüzünde bulunan sabit dağlar demektir, Allah Teâlâ dağları sabitlemiştir ki yeryüzü ve üzerinde yaşayanlar sarsılmasınlar, Eğer sallansaydı üzerinde yaşayanlar kendileri için belirlenen menfaatlere erişemezlerdi. Cenâb-ı Hak, sabit dağlardan bahsederek şükretmelerini istemek için onlara yönelik olan büyük nimetlerini hatırlattı. “Şâmihât” uzun ve yüce demektir, Sizlere tatlı sular içirdik. Yani size gökten tatlı sular indirdik. Sular size indirilmeseydi kendi gücünüz ve başvuracağınız çareyle onlara ulaşamazdınız, Öte yandan Allah Teâlâ suyu gökten yere indirmiştir, Ama su, tatlı olma özelliğini kaybetmemiş ve yeryüzüne teması ve toprağa karışması neticesi değişikliğe uğramamıştır. Bunlar özellikle içmeyle ilgilidir. Sonra tatlı olmayan suyun da -içilme özelliğini bir yana bırakacak olursak- tatlı su gibi sağladığı faydalar vardır.

Mürselat 77:29

29, “Haydi inkâr ettiğiniz azaba doğru ilerleyin!” Haydi inkâr ettiğiniz azaba doğru ilerleyin! En doğrusunu Allah bilir ya, bu âyetin mânası şöyledir: Haydi yalan saydığınız Allah'ın azabına doğru ilerleyin. Onlar, dirilmeyi ve azabı inkâr ediyorlardı. Fakat bu cümle onlara dirildikten sonra denilecektir. Bu bahsettiğimiz azapla ilgilidir.

Mürselat 77:30

Üç bölüklü bir gölgeye doğru yol alın. Burada bahsi geçen “gölge'nin cehennemden çıkan bir duman olduğu söylenmiştir”, Kâfirler, bu dumanı gölge zannedecekler ve faydalanırlar umuduyla ona doğru gideceklerdir. “Üç bölüklü gölge”nin iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Birincisi, aslının bir olması ve sonra o asıldan üç dalın çıkmasıdır. (İkincisi), bu gölgenin aslında üç bölüklü olması ve her kolun onlara doğru bir taraftan gelmesi, sonra birleşerek bir tek parçaya dönüşmesi de mümkündür.

Mürselat 77:31

Gölgelendirmeyen, yani dünyada gölgeden faydalandıkları gibi o gölgeden faydalanmayacaklardır. Çünkü dünyada sıcaklığı savuşturmak ya da sakinleşmek için gölgeye kaçılır. Bir evin gölgesi, sakinlik veren bir özelliktedir. Ağaç ve duvar gölgelerine rahatlamak için sığınılır. Ancak burada söz konusu edilen gölge, âhirette harareti gidermeyecek ve onlara başka faydaları olmayacaktır. Ateşe karşı da bir faydası dokunmayan. Söz konusu gölgeye ateşten dolayı kaçmaları mümkündür. Allah Teâlâ da bu gölgenin ateşin eziyetini onlardan savuşturmayacağını haber veriyor. Ateşin bu gölgede bulunuyor olması da mümkündür. Gölgenin yoğunluğu, içindeki ateşin alevini örtebilir. Cenâb-ı Hak da gölgeye sığındıkları zaman gölgenin ateşi örtmesinin ateşin alevinin onlara dokunmasına engel olmayacağını haber vermektedir.

Mürselat 77:32

O, kule gibi. “Kasr” kelimesi sad harfinin fethasıyla (“kasar” diye de okunmuştur) “kasar” şeklindeki kırâat, bilinen kırâattir?. Bazıları, “kasr” kerpiç ve ahşaptan yapılan ve bilinen yapının adıdır demişlerdir. Bazıları, bununla çölde oturanların çadırları kastedilir ifadesini kullanmıştır. [ ]Kelimeyi “kasar” şeklinde okuyanlar, yorumunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Abbâs'ın “hurma kütüğü gibi” şeklinde bir mâna verdiği rivayet edilmiştir. “Kasar” kelimesinin tekili “kasaratü” şeklindedir. Şöyleki: Hurma ağacı üç arşın, bundan daha kısa ve daha uzun boylarda kesilir. Araplar kestikleri bu parçaları kışın yakıt olarak kullanırlar. Bazıları “kasar” kelimesinin kesilmiş ve topraktan sökülmüş hurma kökü olduğunu söylemişlerdir. Bazıları onun hurmanın dallarının uç kısmı olduğunu söylerken, başka bazıları şu açıklamayı yapmışlardır: “Kasara” üzerinde et doğranan ve kemik kırılan kütük olup kasaplarca kullanılır, Hasan-ı Basri'nin, bu kelimeyi “sad” harfi harekesiz olmak üzere “kasr” şeklinde okuduğu, ancak “tahta kütük” olarak tefsir ettiği nakledilir”, Kelimenin tekili ve çoğulu, “temratün temrun” gibi “kasratün kasrun” şeklinde gelir. En doğrusunu Allah bilir. Âyette sözü edilen ateşin kıvılcımlarının dünya ateşlerinin aksine büyük olduğu haber verilmekte ve miktarı beyan edilmektedir. Çünkü dünya ateşlerinin kıvılcımları bir mekân tutmaz, aksine belirir ve sonra sönerler. Cehennem ateşinin kıvılcımlarından bazılarının çadır gibi, bazılarının hurma kütüğü gibi bazılarının da ağaç kökleri gibi olmaları mümkündür.

Mürselat 77:33

33. “Koca önler tadi kıvılcımlar bla 34. “Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!” Koca sütunlar kadar kıvılcımlar fırlatır. Âyet “cimâletün sufrun” şeklinde okunmuştur ki mânası “deve sürüsü” demektir. Aynı kelime “cimâle” kelimesinin çoğulu olarak “cimâlâtun” şeklinde de okunmuştur”, “Sufr” (jia) kelimesinin, “siyah” anlamına geldiği söylenmiştir. “Siyahlık”a “sarılık” denilmesi, develerde siyahlık üzerinde sarılık yükselmesinden dolayıdır. Dolayısıyla develer her iki kelimeyle (siyah/sarı) isimlendirilirler. [ ]Sairin şu beyti bu mânayı daha iyi açar: “Tilke hayli minhu ve Ke rikâbi” Hunne sufrun evlâdühâ ke'z-zebibi?” Şu atım. Ve şu da binitim. Onlar sapsarı, yavruları ise kuru üzüm gibi simsiyah. Âyette “kıvılcım” kütüğe, kütük de kara develere benzetilmiştir. Âyet “cümâlât” şeklinde de okunmuştur. “Cümâlât” uzatılan gemi halatları demektir. Dürülüp büküldüğü zaman da insanların belleri gibi (kalın) olurlar. Kıvılcım, etrafa yayıldığında uzatılmış sarı halatlara, toplanırken de erkeklerin bellerine benzetilmiştir. Kıvılcımlar bu durumda kütük gibi olurlar.

Mürselat 77:34

33. “Koca önler tadi kıvılcımlar bla 34. “Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!” Koca sütunlar kadar kıvılcımlar fırlatır. Âyet “cimâletün sufrun” şeklinde okunmuştur ki mânası “deve sürüsü” demektir. Aynı kelime “cimâle” kelimesinin çoğulu olarak “cimâlâtun” şeklinde de okunmuştur”, “Sufr” (jia) kelimesinin, “siyah” anlamına geldiği söylenmiştir. “Siyahlık”a “sarılık” denilmesi, develerde siyahlık üzerinde sarılık yükselmesinden dolayıdır. Dolayısıyla develer her iki kelimeyle (siyah/sarı) isimlendirilirler. [ ]Sairin şu beyti bu mânayı daha iyi açar: “Tilke hayli minhu ve Ke rikâbi” Hunne sufrun evlâdühâ ke'z-zebibi?” Şu atım. Ve şu da binitim. Onlar sapsarı, yavruları ise kuru üzüm gibi simsiyah. Âyette “kıvılcım” kütüğe, kütük de kara develere benzetilmiştir. Âyet “cümâlât” şeklinde de okunmuştur. “Cümâlât” uzatılan gemi halatları demektir. Dürülüp büküldüğü zaman da insanların belleri gibi (kalın) olurlar. Kıvılcım, etrafa yayıldığında uzatılmış sarı halatlara, toplanırken de erkeklerin bellerine benzetilmiştir. Kıvılcımlar bu durumda kütük gibi olurlar.

Mürselat 77:35

Bu öyle bir gündür ki artık konuşamazlar. Âyetin mânası şöyle olabilir: Dünyada kendilerini Allah'a yaklaştıracak bir söz söylemedikleri gibi (o gün de) faydalanacakları bir söz söylemezler. Allah Teâlâ, âhirette onlara dünyada iken kendisine yaptıkları muameleye göre muamelede bulunur. Bu durum, şu ilâhi beyanlarda anlatıldığı gibidir: “Allahı unutan ve bu yüzden Allah'ın da onlara kendilerini unutturduğu””, “O der ki: “Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim”, Bazıları da âyete şu anlamı vermiştir: “Onlar bazı yerlerde konuşurlar ama bazı yerlerde de konuşmazlar, “Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”? meâlindeki âyette olduğu gibi “Bir delile dayalı olarak konuşmazlar, aksine yalan söylerler” mânasına gelmesi de muhtemeldir.

Mürselat 77:36

(Zamanı geçtiği için) kendilerince izin de verilmez ki mazeret bildirsinler. Âyetin mânası “Özür diledikleri zaman mazeretleri kabul edilmez” değil, aksine şöyledir: “Onların (ileri sürecekleri) mazeretleri yoktur ki kabul edilsin. Bu beyan, “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”” meâlindeki âyet gibidir. “Kendilerine şefaatçiler getirdikleri zaman şefaatlerine izin verilmeyecektir” mânasında değil de “Onların şefaatçileri olmayacaktır” anlamındadır. Onların geçerli bir mazeretleri olmayınca bir mazeret ileri sürerek özür dileyemeyeceklerdir.

Mürselat 77:37

(Zamanı geçtiği için) kendilerince izin de verilmez ki mazeret bildirsinler. Âyetin mânası “Özür diledikleri zaman mazeretleri kabul edilmez” değil, aksine şöyledir: “Onların (ileri sürecekleri) mazeretleri yoktur ki kabul edilsin. Bu beyan, “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez”” meâlindeki âyet gibidir. “Kendilerine şefaatçiler getirdikleri zaman şefaatlerine izin verilmeyecektir” mânasında değil de “Onların şefaatçileri olmayacaktır” anlamındadır. Onların geçerli bir mazeretleri olmayınca bir mazeret ileri sürerek özür dileyemeyeceklerdir.

Mürselat 77:38

İşte bu, ayırım günüdür; sizi ve sizden öncekileri bir araya getirdik. Bu ilâhi beyan, dirilmenin sadece bazı zümreler için değil herkes için geçerli olduğunu haber vermektedir. O gün herkes birbirinden ayrılacak ve her bir birey hak ettiği yere konulacaktır. Bir kısmı cennete bir kısmı da cehenneme gidecektir”. Bazıları “ayırım gününün” “hüküm günü” olduğunu söylemişlerdir. Bu güne hüküm günü denilmesi, çeşitli mezhep mensuplarının birbiriyle hesaplaşması ve hak üzere olanla bâtıl üzere olanların arasında hüküm verilmesi gerekçesine de dayanabilir. En doğrusunu Allah bilir.

Mürselat 77:39

Bir planınız varsa haydi bana karşı uygulayın planınızı! Bu sözlerin onlara âhirette söylenecek olması mümkündür. Yani başınıza gelen (azaptan) kendinizi korumak için haydi planınızı yapınız. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, başvurabileceğiniz bir çareniz varsa buyurun yapın. “Veylün”, yani vay haline anlamındaki kelime, azarlama ve paylama edatı olup, dünyada yaptıkları çarpıtma, başvurdukları hile ve desiselerin aksine orada getirebilecekleri çözüm ve çarelerinin olmayacağını vurgulamaktadır. Yukarıdaki cümlenin onlara dünyada söylenmiş olması da mümkündür. Resülullah'a (a.s.) bu şekilde karşı çıkması ve O'na Benim öldürülmem veya aranızdan ihraç edilmeme dair bir planınız varsa haydi bana karşı uygulayın planınızı demesi emredilmiş de olabilir. [ ] Tipki Hz. Hüd'un kavmine şöyle dediği gibi: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun bana aman vermeyin”? Onların Resül-i Ekreme bir hile yapmakta acziyet içine düşmeleri, onlara risâletinin mücizesini ve nübüvvetinin delilini göstermektedir. Çünkü bu beyan, Hz. Peygambere karşı hile yapmaya teşvikte bulunmaktadır. Halbuki yardımcıları ve donattığı askerleri yoktu. Tam aksine müşrik bir topluluğun arasında tek başınaydı. Ve o müşriklerin de bu nuru söndürmekten başka bir gayretleri yoktu.

Mürselat 77:40

Bir planınız varsa haydi bana karşı uygulayın planınızı! Bu sözlerin onlara âhirette söylenecek olması mümkündür. Yani başınıza gelen (azaptan) kendinizi korumak için haydi planınızı yapınız. Bir başka ifadeyle söylemek gerekirse, başvurabileceğiniz bir çareniz varsa buyurun yapın. “Veylün”, yani vay haline anlamındaki kelime, azarlama ve paylama edatı olup, dünyada yaptıkları çarpıtma, başvurdukları hile ve desiselerin aksine orada getirebilecekleri çözüm ve çarelerinin olmayacağını vurgulamaktadır. Yukarıdaki cümlenin onlara dünyada söylenmiş olması da mümkündür. Resülullah'a (a.s.) bu şekilde karşı çıkması ve O'na Benim öldürülmem veya aranızdan ihraç edilmeme dair bir planınız varsa haydi bana karşı uygulayın planınızı demesi emredilmiş de olabilir. [ ] Tipki Hz. Hüd'un kavmine şöyle dediği gibi: “Haydi hepiniz bana tuzak kurun bana aman vermeyin”? Onların Resül-i Ekreme bir hile yapmakta acziyet içine düşmeleri, onlara risâletinin mücizesini ve nübüvvetinin delilini göstermektedir. Çünkü bu beyan, Hz. Peygambere karşı hile yapmaya teşvikte bulunmaktadır. Halbuki yardımcıları ve donattığı askerleri yoktu. Tam aksine müşrik bir topluluğun arasında tek başınaydı. Ve o müşriklerin de bu nuru söndürmekten başka bir gayretleri yoktu.

Mürselat 77:41

[Takvânın Anlamı] Şüphe yok ki takvâ sahipleri gölgeliklerde ve pınar başlarında (olacaklardır). Müttakiler, Allah'ın azabından sakınan kimselerdir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının”; Cenâb-ı Hak bir başka âyette de meâlen şöyle emretmektedir: “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun” Bir diğer âyette bize şöyle dua etmeyi öğretmektedir: “Ey Rabb'imiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru””, Takvâ işte budur. Öte yandan tevhit üzere yaşayanlar Allah'ın âsilere azap edeceğini ikrar etmişler ve ondan sakınmak için çaba harcamışlardır. Onlara “gölgelere ve pınarlara gidin” denilecektir. Cehennemlikler ise azabi yalan sayıyorlardı onlara da “Haydi inkâr ettiğimiz azaba doğru ilerleyin!” denilecektir. Cenâb-ı Hak bundan sonra bize sakınmanın yolunu ve yöntemini haber vererek şöyle diyor: “Şüphe yok ki şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman bilin”, Allah Teâlâ, şeytanla savaşmak için karşısına dikilmemizi emrediyor, sonra da savaşın nasıl olacağını öğretiyor. “Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allah'a sığın”. Yüce Allah bir başka âyette ise meâlen şöyle buyurmaktadır: der ki ‘Rabbim! Şeytanların gizli kışkırtmalarından sana sığınırım””, Bir diğer âyet-i kerime de şöyle demeyi öğretmektedir: “Ey Rabb'imiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından Cenâb-ı Hak böylece bize, kendisine sığınma yükümlüğü getiriyor ve Rabb'imize yalvarıp yakarmadıkça ve O'na sığınmadıkça şeytanla savaşma gücümüzün olmayacağını beyan ediyor. [Muhsin ve Muttaki] [ ]Óte yandan burada bahsi geçen “ittikâ” (sakınma), özellikle tasdikle ilgili olabilir. Çünkü burada “ittikâ” öncekilerin arasında yapılan yalanlama mukabili olarak belirtilmiştir. Söz konusu “ittikâ'nın dilleriyle ikrar eden ve amel ederek boyun eğen tasdik edicilere (musaddikin) yönelik olması da mümkündür. Müttaki, Allah Teâlâ'nın nimetlerini kötü yerlerde kullanmaktan sakınan ve O'nun da yaptıklarına karşılık olarak kendisini kıyâmet gününün şerrinden koruduğu kimsedir. Muhsin ise Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerini iyi yerlerde kullanan, Allah Teâlâ'nın da akıbetini iyi yaptığı ve gölge, pınar, meyveler gibi nimetler içinde ikram yurduna yerleştirdiği kişidir. Ya da müttaki, nefsini helâk edici yerlerden koruyan ve Cenâb-ı Hakk'ın da kıyâmet günü kendisini koruduğu, muhsin ise kendi nefsine iyilik eden kişidir. Muhsin, nimetlerini Allah'a itaat uğrunda kullanan ve verdiği gölge ve pınar gibi nimetlerle ona ihsanda bulunduğu kimsedir. Öte yandan Allah Teâlâ onların gölgeler içinde olacaklarını haber vermiştir. Çünkü gölge, dünyada insanların canlarının çektiği bir nimettir. Zira gölge, onlardan sıcağın, soğuğun, yağmurun, rüzgârların ve başka olguların verdiği eziyeti savuşturur. Ağaçların ve duvarların gölgeleri, sıcaklığın vereceği sıkıntıyı giderir. Binaların gölgeleri, sıcaklığın, soğuğun ve yağmurun vereceği sıkıntıları ortadan kaldırır. Sonra gölgeler, kişi ile eşya arasına girip de onların gerçek mahiyetlerinin kavranmasına engel olmaz. Dolayısıyla gölgelerdeki nimet büyük olmuş ve dünyada onlara rağbet edilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphe yok ki takvâ sahipleri gölgeliklerde ve pınar başlarında (olacaklardır)”. Yüce Allah bir başka beyanda onların “Kesintisiz gölgeler alunda, çağlayanların kenarında”" olacaklarını anlatır. Öte yandan nefisler gölgelere sığınınca gözlerin gördüğü nimetlere iştah duyarlar. Gözlerin görmekten zevkaldığı en büyük şey ise bakışlarının akan suya dikilmesidir. Bundan dolayı Allah Teâlâ onların gölgelerde ve pınar başlarında olacaklarını haber vermiştir.

Mürselat 77:42

42. “Ve canlarının istediği çeşit çeşit meyveler arasında (olacaklarVe canlarının istediği çeşit çeşit meyveler arasında olacaklardır. Yani meyveler arasında da olacaklardır. Allah Teâlâ, orada gözlerinin zevk alacağı, faydalanacağı ve lezzetleneceği nimetlerin bulunacağını ve orada canlarının çektikleri nimetlerle eziyetleri kendilerinden savacak her şeyin var olduğunu haber vermektedir. 43. “Yaptıklarınızın karşılığı olarak şimdi afiyetle yiyin için.” Yaptıklarınızın karşılığı olarak şimdi afiyetle yiyin için. Neden yiyip içtiniz diye bir soruyla karşılaşmayacaksınız, içtikleriniz boğazınıza dikilecek değildir. Yani yedikleri ve içtikleri kendilerine rahatsızlık verecek değildir. Âyette geçen “heni” kelimesi, içene herhangi bir olumsuz sonuç ve sikıntı vermeyen içecek anlamına gelir.

Mürselat 77:43

42. “Ve canlarının istediği çeşit çeşit meyveler arasında (olacaklarVe canlarının istediği çeşit çeşit meyveler arasında olacaklardır. Yani meyveler arasında da olacaklardır. Allah Teâlâ, orada gözlerinin zevk alacağı, faydalanacağı ve lezzetleneceği nimetlerin bulunacağını ve orada canlarının çektikleri nimetlerle eziyetleri kendilerinden savacak her şeyin var olduğunu haber vermektedir. 43. “Yaptıklarınızın karşılığı olarak şimdi afiyetle yiyin için.” Yaptıklarınızın karşılığı olarak şimdi afiyetle yiyin için. Neden yiyip içtiniz diye bir soruyla karşılaşmayacaksınız, içtikleriniz boğazınıza dikilecek değildir. Yani yedikleri ve içtikleri kendilerine rahatsızlık verecek değildir. Âyette geçen “heni” kelimesi, içene herhangi bir olumsuz sonuç ve sikıntı vermeyen içecek anlamına gelir.

Mürselat 77:44

44. bizi iyilik AEHA ödülerliririz? 45. “Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!” İşte biz iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. Bu ilâhi beyanda “müttaki” olana “muhsin” denilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ müttakileri anarak söze başlamış, sonra onlar için hazırlanan nimetleri belirtmiştir. Bunun ardından da onlara sözü edilen nimetlerin, iyiliklerinin bir karşılığı olarak verildiğini bildirmiştir. Âyet, “ittikâ'nın (sakınma) tek başına belirtildiği zaman iyilik yapmayı ve helâk edici davranışlardan sakınmayı gerektirdiğine işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, inkârcılara geri dönmüş ve şöyle demiştir:

Mürselat 77:45

44. bizi iyilik AEHA ödülerliririz? 45. “Hakkı yalanlayanların o gün vay haline!” İşte biz iyilik yapanları böyle ödüllendiririz. Bu ilâhi beyanda “müttaki” olana “muhsin” denilmiştir. Çünkü Allah Teâlâ müttakileri anarak söze başlamış, sonra onlar için hazırlanan nimetleri belirtmiştir. Bunun ardından da onlara sözü edilen nimetlerin, iyiliklerinin bir karşılığı olarak verildiğini bildirmiştir. Âyet, “ittikâ'nın (sakınma) tek başına belirtildiği zaman iyilik yapmayı ve helâk edici davranışlardan sakınmayı gerektirdiğine işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, inkârcılara geri dönmüş ve şöyle demiştir:

Mürselat 77:46

Siz de (dünyada) yiyin için, biraz daha faydalanın! Bu beyan, zâhiren bakınca yeme ve içmeyi emretmektedir. Ama aslında bir tehdittir. O da şöyledir: Allah'ın âyetleri üzerinde sizleri düşünmekten alıkoyan yemek ve diğer nimetlerden faydalanmanız az sürecek, onlardan süratle ayrılacak ve Allah Teâlânın azabına gideceksiniz. Şüphe yok ki suça batmış durumdasınız! Biz daha önce “mücrim” kelimesinin günahlara âdeta sıçrar gibi atlayan kimse demek olduğunu ifade etmiştik. 354 in “Onlara, Allah w ešilin!' Mac ele

Mürselat 77:47

Siz de (dünyada) yiyin için, biraz daha faydalanın! Bu beyan, zâhiren bakınca yeme ve içmeyi emretmektedir. Ama aslında bir tehdittir. O da şöyledir: Allah'ın âyetleri üzerinde sizleri düşünmekten alıkoyan yemek ve diğer nimetlerden faydalanmanız az sürecek, onlardan süratle ayrılacak ve Allah Teâlânın azabına gideceksiniz. Şüphe yok ki suça batmış durumdasınız! Biz daha önce “mücrim” kelimesinin günahlara âdeta sıçrar gibi atlayan kimse demek olduğunu ifade etmiştik. 354 in “Onlara, Allah w ešilin!' Mac ele

Mürselat 77:48

Siz de (dünyada) yiyin için, biraz daha faydalanın! Bu beyan, zâhiren bakınca yeme ve içmeyi emretmektedir. Ama aslında bir tehdittir. O da şöyledir: Allah'ın âyetleri üzerinde sizleri düşünmekten alıkoyan yemek ve diğer nimetlerden faydalanmanız az sürecek, onlardan süratle ayrılacak ve Allah Teâlânın azabına gideceksiniz. Şüphe yok ki suça batmış durumdasınız! Biz daha önce “mücrim” kelimesinin günahlara âdeta sıçrar gibi atlayan kimse demek olduğunu ifade etmiştik. 354 in “Onlara, Allah w ešilin!' Mac ele

Mürselat 77:49

Onlara, 'Allah'ın huzurunda eğilin?” denildiğinde eğilmezler. Yani Resülullah (a.s.) onlara Allah'ın huzurunda eğilin ve O'na teslim olun dediği zaman Resül-i Ekreme (a.s.) karşı böbürlenerek ve Allah Teâlâ'nın varlığına işaret eden deliller üzerinde düşünmekten yüz çevirerek bundan kaçınırlar,

Mürselat 77:50

Artık bundan (Kur'ân'dan) sonra hangi söze inanacaklar? Yani Allah Teâlâ'nın sözünden sonra hangi söze inanacaklar? Ki O'nun sözünden daha doğru ve delil olma bakımından daha güçlü bir söz yoktur. Bu cümlenin, onların akıllarının ve düşüncelerinin kıtlığına vurgu yapmak için söylenmiş olması ihtimali vardır. Akılsızlıkları, Allah Teâlâ'nın sözünü tasdik etmekten kaçınmaları açısındandır. Çünkü Cenâb-ı Hakk'ın sözünden daha doğru bir söz yoktur. Sonra onlar gerçek dışı sözleri ve yaldızlı bâtıl dinleri tasdik edip bunlara inanıyorlar. Doğruyu en iyi Allah bilir.

Nebe' 78:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

Nebe' 78:2

Birbirlerine sorup durdukları şey hakkında farklı izahlar yapılmıştır. Kimine göre bu karşılıklı sorup durma Hz. Peygamber'in (a.s.) durumuna dair idi; onun bir peygamber olup olmadığını soruşturuyorlardı. Kimine göre de bu soru faslı Kur'ân ilişkindi, acaba o Allah Teâlâdan mıydı? Yoksa Allah Teâlâdan değil miydi? Yahut acaba kendileri onun bir benzerini getirebilirler mi, yoksa getiremezler mi? diye kendi durumları hakkında sorular soruyorlardı. Bu soruşturma işinin ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatı ya da tevhit hakkında olması da mümkündür. Nitekim Yüce Allah tevhitle ilgili onların halini bildirmekte ve şöyle buyurmaktadır. “Yoksa tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?” Bu soruların küfrü benimseyen inkârcılar tarafından sorulmuş olması da mümkündür. Onlar birbirlerine bu kabil sorular sormuşlar, aralarında ihtilaf etmişlerdir, bundan dolayı da doğruya isabet edememişlerdir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna bakmaz mısın?! “Hayır! İleride bilecekler! Hayır hayır! Yakında bilecekler!”? Eğer, içlerinde tasdik eden biri olsaydı o vakitte onun konuya dair bir bilgisi olurdu ve onun öğretilmeye ve dikkatinin çekilmesine ihtiyaç kalmazdı. Ea (SJEğer soru Hz. Peygamber'in (a.s.) nübüvvetiyle ilgili idiyse o takdirde anlaşamadıkları nokta şu olurdu: Bazıları onun şair olduğunu vehmetmekteydi. Bazıları ise sihirbaz olduğunu söylüyorlardı. Diğer bazıları iftiracı ve yalancı olduğunu iddia ediyor, bir başka grup da onun cinlenmiş (mecnun) biri olduğunu ileri sürüyordu. Bu soru işinin inkârcıların müminlere yönelik olarak sorduğu bir soru olması da mümkündür. Eğer mesele böyle idiyse o takdirde müfessirlerin “İçlerinde tasdik edici de yalanlayıcı da vardı” demeleri şöyle izah edilecektir: İnkâr edenler soruyu soran kimseler, tasdik edenler ise kendilerine soru yöneltilmiş olan müslümanlardır. Şunu da belirtmekte yarar vardır. Hiç kimsenin, buradaki soru meselesinin tek bir açıklaması bulundugunu söylemesi ve bununla ilgili kesin bir yargıda bulunması doğru değildir. Kesin yargı ancak kati bilgiyi gerektirici tevkif (yani Allah'ın bildirmesi) ile olur. Oyalar YS Oyalar YS

Nebe' 78:3

Birbirlerine sorup durdukları şey hakkında farklı izahlar yapılmıştır. Kimine göre bu karşılıklı sorup durma Hz. Peygamber'in (a.s.) durumuna dair idi; onun bir peygamber olup olmadığını soruşturuyorlardı. Kimine göre de bu soru faslı Kur'ân ilişkindi, acaba o Allah Teâlâdan mıydı? Yoksa Allah Teâlâdan değil miydi? Yahut acaba kendileri onun bir benzerini getirebilirler mi, yoksa getiremezler mi? diye kendi durumları hakkında sorular soruyorlardı. Bu soruşturma işinin ölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatı ya da tevhit hakkında olması da mümkündür. Nitekim Yüce Allah tevhitle ilgili onların halini bildirmekte ve şöyle buyurmaktadır. “Yoksa tanrıları tek tanrıya mı indiriyor?” Bu soruların küfrü benimseyen inkârcılar tarafından sorulmuş olması da mümkündür. Onlar birbirlerine bu kabil sorular sormuşlar, aralarında ihtilaf etmişlerdir, bundan dolayı da doğruya isabet edememişlerdir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna bakmaz mısın?! “Hayır! İleride bilecekler! Hayır hayır! Yakında bilecekler!”? Eğer, içlerinde tasdik eden biri olsaydı o vakitte onun konuya dair bir bilgisi olurdu ve onun öğretilmeye ve dikkatinin çekilmesine ihtiyaç kalmazdı. Ea (SJEğer soru Hz. Peygamber'in (a.s.) nübüvvetiyle ilgili idiyse o takdirde anlaşamadıkları nokta şu olurdu: Bazıları onun şair olduğunu vehmetmekteydi. Bazıları ise sihirbaz olduğunu söylüyorlardı. Diğer bazıları iftiracı ve yalancı olduğunu iddia ediyor, bir başka grup da onun cinlenmiş (mecnun) biri olduğunu ileri sürüyordu. Bu soru işinin inkârcıların müminlere yönelik olarak sorduğu bir soru olması da mümkündür. Eğer mesele böyle idiyse o takdirde müfessirlerin “İçlerinde tasdik edici de yalanlayıcı da vardı” demeleri şöyle izah edilecektir: İnkâr edenler soruyu soran kimseler, tasdik edenler ise kendilerine soru yöneltilmiş olan müslümanlardır. Şunu da belirtmekte yarar vardır. Hiç kimsenin, buradaki soru meselesinin tek bir açıklaması bulundugunu söylemesi ve bununla ilgili kesin bir yargıda bulunması doğru değildir. Kesin yargı ancak kati bilgiyi gerektirici tevkif (yani Allah'ın bildirmesi) ile olur. Oyalar YS Oyalar YS

Nebe' 78:4

Kimi dedi ki: Bu ifade vaid olmak üzere tehdit ifade eder. Daha önce de belirttiğimiz gibi Arap dilinde vaid ifade etmenin bir yolu da, pekiştirmek maksadıyla tekrara başvurmaktır; “Heyhâte heyhâte!”, “Evlâ leke fe-evlâ!” âyetlerinde olduğu gibi. Şöyle bir yorum da mümkündür: Birinci “Hayır! İleride bilecekler!” buyruğu, istidlâle dayalı biçimde öğrenecekler, ikinci “Hayır hayır! Yakında bilecekler!” ifadesi de bizzat müşahede etme ve baş gözüyle görerek bilecekler” şeklinde olmalıdır. Gİ EŞ İliş Pale Yİ Şazi

Nebe' 78:5

Kimi dedi ki: Bu ifade vaid olmak üzere tehdit ifade eder. Daha önce de belirttiğimiz gibi Arap dilinde vaid ifade etmenin bir yolu da, pekiştirmek maksadıyla tekrara başvurmaktır; “Heyhâte heyhâte!”, “Evlâ leke fe-evlâ!” âyetlerinde olduğu gibi. Şöyle bir yorum da mümkündür: Birinci “Hayır! İleride bilecekler!” buyruğu, istidlâle dayalı biçimde öğrenecekler, ikinci “Hayır hayır! Yakında bilecekler!” ifadesi de bizzat müşahede etme ve baş gözüyle görerek bilecekler” şeklinde olmalıdır. Gİ EŞ İliş Pale Yİ Şazi

Nebe' 78:6

Biz, yeryüzünü bir döşek, yani yayılmış olarak dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı? Rivayete göre yeryüzü yaratıldığında üzerindekilerle birlikte sağa sola kaymaya ve sallanmaya başladı. Bunun üzerine Allah mahza lütfunun eseri olmak üzere onu dağlarla sabitledi; yoksa yeryüzünün sabit durması için dağları sebep yapmış değildir. ISJAllah Teâlâ'nın şu sözüne bakmaz mısın? “Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabbim onları un ufak edip savuracak. Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün”, Buna göre Allah o vakitte yeryüzünü dağlar olmaksızın yerinde duran, sabit ve yerleşik bir halde varetmiştir. Bu da gösteriyor ki dağlar, yeryüzünün sabitlenmesinin sebebi değildir. Bunda, ulaşılması imkânsız hal almış işlerde insanların nasıl farklı çarelere başvurabileceklerinin öğretilmesi vardır. Biz, yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? meâlindeki kelâm-ı celilinde daha önce geçmiş olan sorular hakkında bir cevap da bulunmaktadır. Eğer sorular sorma peygamberlik ile ilgili idiyse o takdirde cevabın, soruların konusunun ölümden sonra diriltilme yahut tevhit ya da Kur'ân hakkında olması halinde verilecek cevaptan farklı olması gerekirdi. Bu konuda asıl şudur: Allah Teâlâ yeryüzünün bir döşek yapılması ve eşlerin yaratılmasından bahsetmek suretiyle kulları üzerindeki nimetlerinin ne kadar büyük olduğunu, onlara inam ve ihsanının ne kadar çok olduğunu hatırlatmış oldu, böylece onlar, karşılığında Allah'a şükretmiş olsunlar. İnsanlar şükretme ihtiyacı duyunca bu kez onlar, kendilerinin Allaha nasıl ve ne ile şükredeceklerini öğretecek birilerine ihtiyaç duyarlar. Çünkü her bir nimetin şükrünün nasıl yapılacağının yolu ancak ilâhi yardım (tevfik) ile bilinir. Bu husus, şükrün ve nankörlüğün yerini, hangi konularda dostluk kurulacağını ve hangi konularda düşmanlık besleneceğini kendilerine tarif edecek kimseye ihtiyacı zorunlu kılar. Zira onlar, bu dünyada hem dostlara hem de düşmanlara aynı şekilde nimetler sunulduğunu gördüler. Haliyle de kendilerine yönelik vâd ile vaidi birbirinden ayırtetmeyi öğretecek birine ihtiyaç duydular. Bu anlattıklarımız da şükredenin mevkii ile küfrân-ı nimette bulunanın durumunu açığa çıkaracak bir âhiret hayatının gerekliliğine kani olmayı ortaya koydu. Bu nimetlerin hatırlatılmasında aynı zamanda Allah'ın birliğine (vahdâniyet) de işaret vardır. Çünkü Allah Teâlâ yeryüzünü döşek ve onu insanların yararlandıkları yer ve barındıkları yurt yaptı. Orada geçimlerine medar olacak her bir nimeti varetti. Onların bitmesine sebep olarak gökten yağmuru indirdi. Böylece yeryüzü nimetlerinin vücut bulmasını gökyüzü nimetlerinin varlığına bağladı. Eğer bu yer ve gök ikilisinin idaresi aynı elden yürütülmeseydi, o takdirde aralarındaki bu bağlantı ve düzen sağlanamazdı. Bir başka husus da şudur: Bir kimse, kendisi için suyun canlılara hayat verdiği özelliğe vâkıf olmak isteseydi, buna eremezdi. Sonra onlar bu göğün suyu ile toprağın bitirdiği bu yiyeceğin ihtiyaçları gidermeye ve şehevi arzularını karşılamaya sebep olmasının canlıların hayatı için elverişli olma yönünü anlamaya çalışsalardı buna da vâkıf olamazlardı. Dolayısıyla bu sözünü ettigimiz olaylarda, tedbirleri ve güçleri dışında kendi yararları için vücut bulan işlerde içine deştekleri şüphelerin ve kuşkuların giderilmesi vardır.

Nebe' 78:7

Biz, yeryüzünü bir döşek, yani yayılmış olarak dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı? Rivayete göre yeryüzü yaratıldığında üzerindekilerle birlikte sağa sola kaymaya ve sallanmaya başladı. Bunun üzerine Allah mahza lütfunun eseri olmak üzere onu dağlarla sabitledi; yoksa yeryüzünün sabit durması için dağları sebep yapmış değildir. ISJAllah Teâlâ'nın şu sözüne bakmaz mısın? “Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabbim onları un ufak edip savuracak. Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün”, Buna göre Allah o vakitte yeryüzünü dağlar olmaksızın yerinde duran, sabit ve yerleşik bir halde varetmiştir. Bu da gösteriyor ki dağlar, yeryüzünün sabitlenmesinin sebebi değildir. Bunda, ulaşılması imkânsız hal almış işlerde insanların nasıl farklı çarelere başvurabileceklerinin öğretilmesi vardır. Biz, yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? meâlindeki kelâm-ı celilinde daha önce geçmiş olan sorular hakkında bir cevap da bulunmaktadır. Eğer sorular sorma peygamberlik ile ilgili idiyse o takdirde cevabın, soruların konusunun ölümden sonra diriltilme yahut tevhit ya da Kur'ân hakkında olması halinde verilecek cevaptan farklı olması gerekirdi. Bu konuda asıl şudur: Allah Teâlâ yeryüzünün bir döşek yapılması ve eşlerin yaratılmasından bahsetmek suretiyle kulları üzerindeki nimetlerinin ne kadar büyük olduğunu, onlara inam ve ihsanının ne kadar çok olduğunu hatırlatmış oldu, böylece onlar, karşılığında Allah'a şükretmiş olsunlar. İnsanlar şükretme ihtiyacı duyunca bu kez onlar, kendilerinin Allaha nasıl ve ne ile şükredeceklerini öğretecek birilerine ihtiyaç duyarlar. Çünkü her bir nimetin şükrünün nasıl yapılacağının yolu ancak ilâhi yardım (tevfik) ile bilinir. Bu husus, şükrün ve nankörlüğün yerini, hangi konularda dostluk kurulacağını ve hangi konularda düşmanlık besleneceğini kendilerine tarif edecek kimseye ihtiyacı zorunlu kılar. Zira onlar, bu dünyada hem dostlara hem de düşmanlara aynı şekilde nimetler sunulduğunu gördüler. Haliyle de kendilerine yönelik vâd ile vaidi birbirinden ayırtetmeyi öğretecek birine ihtiyaç duydular. Bu anlattıklarımız da şükredenin mevkii ile küfrân-ı nimette bulunanın durumunu açığa çıkaracak bir âhiret hayatının gerekliliğine kani olmayı ortaya koydu. Bu nimetlerin hatırlatılmasında aynı zamanda Allah'ın birliğine (vahdâniyet) de işaret vardır. Çünkü Allah Teâlâ yeryüzünü döşek ve onu insanların yararlandıkları yer ve barındıkları yurt yaptı. Orada geçimlerine medar olacak her bir nimeti varetti. Onların bitmesine sebep olarak gökten yağmuru indirdi. Böylece yeryüzü nimetlerinin vücut bulmasını gökyüzü nimetlerinin varlığına bağladı. Eğer bu yer ve gök ikilisinin idaresi aynı elden yürütülmeseydi, o takdirde aralarındaki bu bağlantı ve düzen sağlanamazdı. Bir başka husus da şudur: Bir kimse, kendisi için suyun canlılara hayat verdiği özelliğe vâkıf olmak isteseydi, buna eremezdi. Sonra onlar bu göğün suyu ile toprağın bitirdiği bu yiyeceğin ihtiyaçları gidermeye ve şehevi arzularını karşılamaya sebep olmasının canlıların hayatı için elverişli olma yönünü anlamaya çalışsalardı buna da vâkıf olamazlardı. Dolayısıyla bu sözünü ettigimiz olaylarda, tedbirleri ve güçleri dışında kendi yararları için vücut bulan işlerde içine deştekleri şüphelerin ve kuşkuların giderilmesi vardır.

Nebe' 78:8

“Ezvâcen” ( rengârenk, yani değişik renklerde anlamına gelir, denilmiştir. Bu yorumda, soy izini sürenlerin sözü (ilm-i kıyâfe) ile hükmetmenin yanlışlığına dair bilgi vardır. Çünkü onlar renklerdeki benzerlikten hareketle çıkarım yaparlar ve nesebi belirlemeye çalışırlar. Eğer durum onların belirledikleri gibi olsaydı o takdirde renklerin farklılığı gerçeği ortadan kalkardı ve (Âdem'in çocukları olmaları itibariyle) bütün insanlar tek bir renk üzere olurlardı. Başka bir yoruma göre ise “Ezvâcen” kelimesinden maksat değişik fırkalardır. Bunun sonucunda herkes kendi soyunu ve aslının nereye ulaştığını bilir. Bir başka yorum da şöyledir: “Ezvâcen” eşler demektir. Her türe kendi türünden bir eş yapmıştır; erkeğe kendi türünden bir dişiyi eş yaratması gibi.

Nebe' 78:9

“Sübâten” uzanmaktır, denildi. Bir başka yoruma göre de kıpırdamadan uyumak demektir. O yüzdendir ki ölü gibi hiç hareket etmeyen kimse için “mebsüt” denilir. “Sübât”ın dinlenme anlamında olduğu da söylenmiştir. İsrâiloğulları'nda cumartesi gününe “yevmü's-sebt” denilmesi, onun rahat etme, işi gücü terkedip tatil günü yapılması sebebiyledir. [Uyku, Dinlenmek İçin Yaratılmıştır)] Sonra uyku halinin varedilmesinde Allahın mutlak otoritesine ve bütün yaratıkların O'nun idaresi altında olduğuna dair delil vardır. Zira hiçbir varlık kendisine uyku halinin gelmemesine elverişli değildir; kimse uyku halinin gelmesine mani olamaz. Aksine zorbalar üzerinde bile onun hükmü yürür ve uyku hali onları güçsüz kılar, ne etseler hangi çareye başvursalar onun esareti altına girmekten kurtulamazlar. Ayrıca uyku sanki ağırlıkların en ağırı ve şiddetli olanıdır. Bununla birlikte kişi, üzerinden uyku hali geçtiğinde ve uyanıklık haline döndüğünde kendisini hafiflemiş ve rahat etmiş bulur. Oysa aynı insan ağır bir yükü taşımasından dolayı kendisine aşırı bir yorgunluk ve usanç hali geldiğinde, o yükü üzerinden indirir indirmez o hali sona ermez ve yorgunluk ve usanç hali daha bir süre devam eder. Hal böyle iken kim uyku olayını düşünür ve ona ibretle bakarsa Allah'ın yüceliğine ve tedbirinin hayranlık uyandırıcı olduğuna işaret ettiğini görür.

Nebe' 78:10

[Gece Elbisesi] Âyetteki “libâsen” kelimesi başkası değil sadece gözlere nispetle örtü demektir. Görmez misin ki geceleyin namaz kılan kişi gece örtüsü ile yetinmeyip gerçek anlamda elbise giymekle memurdur. Gece elbisesi, sıcağın ve soğuğun vereceği rahatsızlığın savulması konusunda bilinen elbisenin işlevini görmez. Bazıları dediler ki: “Libâs”, yani örtüden maksat meskendir. Nitekim bir başka âyette şöyle buyurulmuştur: “Ve O, geceyi seken (dinlenme zamanı) yapmıştır”, Muhtemelen bu yorumu yapanlar gerçek ve tam anlamıyla dinlenmenin, huzur ve sükün bulmanın uyku ile olacağını görmüşler ve bu durum, onları böyle bir yoruma sevketmiştir.

Nebe' 78:11

“Meâş” bizzat kendisini geçimlik değil, geçimlik için çalışıp çabalama zamanı kıldık anlamındadır. Aynen gündüzü “mubsır”, yani gören yaptık? denilmesi gibi. Zira gündüzün bizzat kendisi gören değil, gündüzün ışığı sebebiyle görülme imkânının olması demektir.

Nebe' 78:12

Yedi kattan maksat göklerdir. Allah azze ve celle bunu anmak suretiyle kudretine ve hükümranlığına dair onların dikkatini çekmek istemiştir. Böylece onlar bilmeliler ki O, murat ettiğini yapan ve dilediğini yapmaya kâdir olandır. Beer da;

Nebe' 78:13

“Sirâcen” sanki burada güneş anlamındadır. Allah onu her an parıldayan ve yer gök arasına ışık saçan enerji kaynağı (vehhâc) yapmıştır.

Nebe' 78:14

Kimi tefsirciler “el-mu'sırât” 1) kelimesinden maksadın yağmurun yağdırıldığı bulutlar olduğunu söylemiştir. Âdet görmesi yaklaşmış olan kız için “musıra” denilir. Buna göre (yağmur yüklü) bulutlar, adet görmesi yakın olan kızın durumuna benzetilmiştir. Bir başka yorum da şöyledir: Buluta “elmu'sır” adı verilmiştir çünkü o kasılarak içindeki yağmuru boşaltır. Bir başka yorum da “el-mussırât”ın “zevâtü'l-e'âsir” anlamında oluşudur. Bu durumda maksat da rüzgâr olur; “Fe esâbehâ isârun” kavl-i celilindeki i'sâr'ın rüzgâr” mânasında olması gibi. Hasan-ı Basri'nin bundan maksadın gökler olduğunu söylediği rivayet edilmiştir. Zeccâc ise şöyle demiştir: “el-Mu'sır” boşalma vakti gelen bulut demektir. Artık son bulma, yani hasat vakti gelen şeye “müczir” denilmesi gibi”, (SBulutlardan yağmurun yağdırılmasında nimetlerin, yüce kudretin ve engin hikmetin hatırlatılması vardır. Bu, üç yönden her biri ölümden sonra diriltilmenin gerekliliğini kabule götürür. Şöyle ki: Nimetlerin hatırlatılması şu yönden buna işaret eder: Damlalar peşpeşe gökten iner. Allah Teâlâ lütuf ve keremiyle bunların birbirine eklemlenmesini önler ve onlardan yararlanılması için her damlayı yeryüzüne tek başına ve peşpeşe indirir. Eğer böyle olmasaydı damlalar birbirine eklemlenseydi ve tek bir kütle haline gelseydi onun önünde hiçbir şey duramazdı ve yağmur rahmet olmaktan çıkar azap ve helâk sebebi olurdu. Allah Teâlâ fazlı keremi ve rahmeti ile onu birbirinden ayrı damlalar halinde indirdi ki mahlâkat ondan istifade ederek yararlansınlar. Bunda, yüce kudretin ve engin hikmetin hatırlatılması da vardır. Çünkü O, yağmur yüklü bulutları yaratmış ve onu yağdırmayı takdir buyurduğu yere sürmüştür. Bilindiği gibi bu yağdırma işi bulutun kendi fiilinin bir sonucu olamaz. Çünkü bulutun, kendisini yağmurun indirilmesinin emredildiği yere sevketmesi mümkün değildir. Eğer yağdırma bulutun kendi fiilinin bir neticesi olsaydı o takdirde her nereden geçse oraya yağmuru indirmesi söz konusu olurdu. Eğer bulut gözenekli olsaydı, o takdirde rüzgâr içine girince içindeki yağmuru olduğu yere indiriverirdi. Bu böyle olmadığına göre Allah Teâlâ'nın engin hikmeti ve yüce kudreti ile O'nun eşsiz lütuf ve ihsanı ile bulutu oluşturduğu ve nereye yağmasını istiyorsa onu oraya göndermeyi takdir buyurduğu ve bütün bunların bulutun kendi fiili sonucu olmadığı anlaşılmış olur. Yeryüzündeki hikmet sahiplerinden bir bilge aynı yağmurun falanca yerde suyunu boşaltmayıp da filanca yerde yağdırmasının hikmetini anlamaya çalışsa bunu asla başaramaz. Allah, onlara hatırlattı ki O'nun engin hikmeti insan aklının erebileceği bir düzeyde değildir. Yine O'nun yüce kudreti beşer gücü ile ölçülebilecek gibi değildir. Aksine O, dilediğini yapmaya kâdirdir ve dilediğini yapandır. Bunda, aynı zamanda göklerin, yeryüzünün ve havanın yönetim ve düzenlemesinin nihai olarak bir ve Kahhâr olan Allaha ait olduğunun hatırlatılması vardır. Zira hiçbir kimsenin çıkıp da gökten gönderilen yağmurun, yağması emredilen yere ulaşmasını engellemeye kalkışması mümkün değildir. “Seccâc” kelimesi, ardınca sicim gibi yağan yağmur anlamına gelir. “Sec” dökmek ve akıtmak demektir.

Nebe' 78:15

Tohum anlamına gelen “hab” kelimesinin belirtilmesi, tarımı yapılmak istenilen bitkilerin tohumunun elde edilmesi amacıyla ekilip biçilmesinden dolayı olabilir. Bu durumda “nebât”ın anılması, tohumu bulunmayan bitkileri kastetmeye yönelik olur. Zira onların ziraatindeki amaç da (yonca, ot, çayır... gibi) bitkilerin kendilerinin elde edilmesidir. Bu ikisinin aynı anlama yönelik beyan olması da mümkündür. Zira tohumu olan aynı zamanda da bitkidir.

Nebe' 78:16

Daha önce de belirttiğimiz gibi “cennet”, ağaçların dallarının birbirine girdiği ve pek çoğunun bir arada bulunduğu sık ağaçlık bir yerdir.

Nebe' 78:17

“Mikât”, “Miâd” yani vâd anı demektir. Allah o günde evvelkileri sonrakileri, iyilerini kötülerini, küçüklerini büyüklerini ne varsa hepsini bir araya getirmeyi vâdetti. O güne “yevme'l-fasl, yani ayırım günü denilmesi o günde dostlarla düşmanların birbirinden ayırtedilmesi ve her iki grubun da akıbetinin belli olmasından dolayıdır. Bugün zahiri bir ayrım günü değildir. Çünkü dünya her iki grup için de aynı şekilde geçmektedir. Gerçi araları tevfik ve hızlân" ile ayrılmakta ise de genel itibariyle bir ayrım yoktur. “Yevme'l-fasl”, yani ayırım günü hüküm günüdür, diye başka bir açıklama da yapılmıştır. Gİ A Oi pall pire

Nebe' 78:18

“Süra üflendiği gün'den maksadın ne olduğunu daha önce açıklamıştık”. “Bölük bölük Allaha gelirsiniz” kelâm-ı celili hakkında değişik izahlar yapılmıştır. Bazıları bunu, her bir ümmet ayrı ayrı, Muhammed ümmeti de ayrıca tek başına getirilir, diye yorumlamışlardır. Kimileri de buna “££4) (431 1515” âyet-i" kerimesinde de belirtildiği gibi “Herkes kendi taraftarları ile buluşturulur” anlamı vermişlerdir.

Nebe' 78:19

Kimileri, Allahın meleklerinden dilediğini indirmesi için göğün açıldığını, kıyâmetin dehşetinden dolayı göğün yarılıp dağılacağını söylemişlerdir. Kimileri de şak, feth ve infitâr kelimelerinin hepsinin aynı anlama geldiğini, ancak “feth” kelimesini kullanmasının o günün korkusunun şiddetini belirtmek için olduğunu söylemişlerdir. Hepsinin aynı anlama gelmesi de mümkündür. Çünkü “İnşikâk”ın belirtildiği yerde meleklerin inmesinden de bahsedilmiştir: “O gün sema örten bulutlarla yarılacak/açılacak, melekler peş peşe indirilecek”. ES İLDİN 7223

Nebe' 78:20

9120. “Dağlar yürütülür, serap haline e Âyetteki dağların seraba benzetilmesi, yürütüldüğünde artık bakan kimsenin gördüğü eski yerinde bulunmamasından dolayı olabilir. Bu haliyle bakan kimseye nispetle tıpkı bir serap gibi olur, uzaktan bakınca var gibidir, ancak yanına varınca bir şey bulamaz. Benzetme, hakikatte dağların bir serap gibi olduğu mânası taşımaz. Çünkü serap uzaktan sanki bir şeymiş gibi görülen ancak aslında bir şey olmayan göz yanılsamasıdır. Oysa dağlar, her ne kadar yerlerinden yürütülseler bile kendinde varlığı olan bir şeydir. GG LU gez Çağ ZE rol

Nebe' 78:21

Kimi müfessirler şöyle açıklamıştır: Cehennem, Allah'ın ilm-i ezelisinde kimin üzerine azap yazılmış idiyse onu gözetler ve bekler, ona azap eder, ondan asla kaçış imkânı yoktur. Şöyle de denilmiştir: Cehennem kükremesiyle, homurdanmasıyla azabı hak etmiş olan kimseleri bekler ve onlara azap eder, Allah'ın gazap ettiklerine azap etmesiyle Rabb'ine olan itaat görevini yerine getirir ve O'na yakınlaşır. Başka bir yorum da şöyledir: “Mirsâden” kelimesi mümin kâfir herkesin üzerinden geçtiği yerdir (cehennem üzerindeki köprü veya sırât). Ancak kâfir olanlar içine düşerler, mümin olanlar da kurtulurlar. “Meâben” kelimesi dönüş yeri demektir. “Tâği (Geli) ise Allah'ın koymuş olduğu sınır çizgilerini aşan, O'nun hukukuna riayet etmeyen ve nimetlerine karşı nankörlük eden kimse anlamına gelir.

Nebe' 78:22

Kimi müfessirler şöyle açıklamıştır: Cehennem, Allah'ın ilm-i ezelisinde kimin üzerine azap yazılmış idiyse onu gözetler ve bekler, ona azap eder, ondan asla kaçış imkânı yoktur. Şöyle de denilmiştir: Cehennem kükremesiyle, homurdanmasıyla azabı hak etmiş olan kimseleri bekler ve onlara azap eder, Allah'ın gazap ettiklerine azap etmesiyle Rabb'ine olan itaat görevini yerine getirir ve O'na yakınlaşır. Başka bir yorum da şöyledir: “Mirsâden” kelimesi mümin kâfir herkesin üzerinden geçtiği yerdir (cehennem üzerindeki köprü veya sırât). Ancak kâfir olanlar içine düşerler, mümin olanlar da kurtulurlar. “Meâben” kelimesi dönüş yeri demektir. “Tâği (Geli) ise Allah'ın koymuş olduğu sınır çizgilerini aşan, O'nun hukukuna riayet etmeyen ve nimetlerine karşı nankörlük eden kimse anlamına gelir.

Nebe' 78:23

Âyette “ahkâb” (Güzi) kelimesi kullanılmış ancak ne kadar bir süre olduğu belirtilmemiştir. Eğer kâfirler hakkında onların orada kalmalarının süresi belli olsaydı o takdirde süre ile ilgili beyan mutlaka gelirdi. Nitekim kıyâmet gününün nihayetine dair öyle bir açıklama gelmiş ve şöyle buyrulmuştur: “O gökten yere her işi düzenleyip yönetir. Sonra bütün işler sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde O'nun katına çıkar”; “Melekler ve ruh O'na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar”, Burada öyle bir süre belirleme olmadığına göre cehennem için belirlenmiş bir süre ile ilgili değildir. Hasan-ı Basri bu görüşü benimsemiştir. Bazılarına göre “ahkâb”ın mânası şöyledir: Onlar cehennemde üç “hukub” kalacaklardır. Her bir hukub seksen yıldır. Bunu da şöyle anlamak gerekir: Onlar orada azabın bir türünü görecekler, arkasından başka bir tür azap göreceklerdir, yani “Hukub”ların bitiminde azap kesilecek değildir. Ahkâb, vakitlerle ilgili nihayettir (en uzun olanıdır). Allah Teâlâ vakitlerin nihayetini ve en uzun olanını belirtmiştir ki onların orada ebedi kalacakları bilinsin. Aynen şu âyette ifade edildiği gibi: “Rabb'inin dilediği hariç, onlar gökler ve yer durdukça o ateşte ebedi kalacaklardır”? Bu âyette gökler ve yerden bahsedilmiştir, çünkü mış olmaktadır. Aynı şekilde bir olguyu, vakitlerin nihai noktasına bağlamak da onların ebedi olarak orada kalacaklarının bilinmesi amacına mâtuftur.

Nebe' 78:24

Bazıları, “berd” kelimesinden maksadın uyku olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da rahat ve huzur olduğunu iddia etmişlerdir. Bazıları da onlardan sıcaklığı giderici olan bir serinlik tatmazlar, susuzluklarını giderici bir içecek içemezler, ancak kaynar su ve yanık vücut ifrazatı tadabilirler. “Hamim”, sıcaklığı son noktasına ulaşmış kaynar su demektir. IS) Gassâk ise zemherir, yani dondurucu soğuktur. Kimi de şöyle demiştir: Onların bedenlerinden akan irin ve sarı su ki o yağ eriyiğidir. Buna göre mâna -en doğrusunu Allah bilir ya- cehennem ehlinin tattıkları yiyecek ve içecekler onlara gıda olmaz, onlara hiçbir fayda sağlayamazlar. Buna mukabil yedikleri yiyecekler ve içtikleri içecekler helâklerinin sebebi olur. (Onların hararetleri her artışında susuzluklarını giderecek serin bir şey içmek isterler bu kez de zemherir, yani dondurucu soğuk ile suvarırlar ve soğuk da onların helâklerinin başka bir sebebi olur). İçtikleri o soğuk içecek onlara rahatlık vermez, susuzluklarına şifa olmaz. Onlar Allah Teâlâ'nın nitelediği gibidirler: “Kim Rabb'ine günahkâr haliyle varırsa, bilsin ki cehennem onu beklemektedir; orada ne ölür ne de düzgün yaşar”, Buna göre onlar ebedi olarak helâk içre kalırlar, öldürülmezler ki rahata ersinler, azap sona ermez ki hayatın tadına varsınlar. Denildi ki: “Gassâk”, azabın bir çeşididir ve ne olduğunu Allah Teâlâ kullarından kimseye bildirmemiştir.

Nebe' 78:25

Bazıları, “berd” kelimesinden maksadın uyku olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da rahat ve huzur olduğunu iddia etmişlerdir. Bazıları da onlardan sıcaklığı giderici olan bir serinlik tatmazlar, susuzluklarını giderici bir içecek içemezler, ancak kaynar su ve yanık vücut ifrazatı tadabilirler. “Hamim”, sıcaklığı son noktasına ulaşmış kaynar su demektir. IS) Gassâk ise zemherir, yani dondurucu soğuktur. Kimi de şöyle demiştir: Onların bedenlerinden akan irin ve sarı su ki o yağ eriyiğidir. Buna göre mâna -en doğrusunu Allah bilir ya- cehennem ehlinin tattıkları yiyecek ve içecekler onlara gıda olmaz, onlara hiçbir fayda sağlayamazlar. Buna mukabil yedikleri yiyecekler ve içtikleri içecekler helâklerinin sebebi olur. (Onların hararetleri her artışında susuzluklarını giderecek serin bir şey içmek isterler bu kez de zemherir, yani dondurucu soğuk ile suvarırlar ve soğuk da onların helâklerinin başka bir sebebi olur). İçtikleri o soğuk içecek onlara rahatlık vermez, susuzluklarına şifa olmaz. Onlar Allah Teâlâ'nın nitelediği gibidirler: “Kim Rabb'ine günahkâr haliyle varırsa, bilsin ki cehennem onu beklemektedir; orada ne ölür ne de düzgün yaşar”, Buna göre onlar ebedi olarak helâk içre kalırlar, öldürülmezler ki rahata ersinler, azap sona ermez ki hayatın tadına varsınlar. Denildi ki: “Gassâk”, azabın bir çeşididir ve ne olduğunu Allah Teâlâ kullarından kimseye bildirmemiştir.

Nebe' 78:26

“Cezâen vifâkan”, yani gördükleri cezalar yaptıklarının tam karşılığı olmakta, hak ettiklerinden ne fazla ne de noksan kılınmakta, aksine yaptıklarının tam karşılığını görmektedirler. Gördükleri cezanın iğrençlikte, yaptıkları amellerle tam bir uyum içinde olması diye bir yorum yapmak da mümkündür. GEL YIŞISAğI

Nebe' 78:27

Kimi âlimler bunu, hesaptan korkuları yoktu diye yorumlamışlardır. Kimi de ona gerçek anlamda beklenti içinde olma ve umma anlamı vermiştir. Yani onlar sevap umuyor değillerdi. Eğer “recâ”ya “korkma” anlamı verirsen, o takdirde “onlar inanmadıkları için bir korku duymuyorlardı” mânası verirsin. Aynı şekilde “recâ”yı ummak anlamında alırsan o takdir de de “onlar, yalanladıkları için hesaba çekilmeyi ummuyorlardı” şeklinde bir mâna vermek gerekir.

Nebe' 78:28

“Kizzâb” ve “tekzib” Arap dilinde aynıdır. Burada âyetlerden maksat âhiret hayatı ile ilgili âyetlerdir. Keza vahdâniyet âyetlerinin ve risâlet/ peygamberlik âyetlerinin ve benzerlerinin kastedilmesi de mümkündür.

Nebe' 78:29

“İhsâ” yani sayıp dökme ve “kitâb”, yani yazmanın aynı şey olması mümkündür. “İhsâ” ile kastedilenin kitapta, yani yazıda tespit edilen bilgiler olması da mümkündür. Nitekim şu âyette böyle kullanılmıştır: “Bu nasıl kitapmış! Küçük-büyük hiçbir günah bırakmaksızın hepsini sayıp dökmüş!” dediklerini EGE SL İyi

Nebe' 78:30

Azabın arttırılması, devamlı ve kalıcı olmasıdır. Yoksa kendileri için belirlenmiş olan azabın miktarının arttırılması değildir. Zira Allah, onların ancak amellerine karşılık gelecek ölçüde cezalandırılacaklarını buyurmuştur”. Onların görmekte oldukları azap, amellerinin cezası olduğuna göre onun miktar olarak arttırılması ve böylece daha çok azap görmeleri caiz değildir. Buradan da anlaşılıyor ki sözü edilen arttırma azabın devamlı ve kalıcı oluşuna yöneliktir. O yüzdendir ki Hanefi mezhebine mensup âlimlerimiz “Fe zâdethüm imânen” âyetinde?! ve her ziyadeden bahseden diğer âyetlerde sözü edilen arttırmaları hep devamlılık ve kalıcılık şeklinde yorumlamışlardır. Yoksa azabın artması ya da eksilmesi söz konusu değildir.

Nebe' 78:31

31. “İtaatsizlikten sakınmış olanlar için artık murada erme pa “Mefâzen” kelimesi azgınlar hakkında sözü edilen azabın her türlüsünden kurtulmuş olacaklar demektir. Cr oder gliz

Nebe' 78:32

“Hadâik” etrafı ağaçlarla çevrili olan bahçeler demektir. “Anâben” üzüm bağlarıdır, anlamı gâyet açıktır. Müjde olarak belirtilmiştir ki onlar dünyada iken arzu etikleri her nimete nail olacaklardır. (JSonra esas olan şudur ki bu süre, Allah Teâlâ'nın “Birbirlerine neyi soruyorlar? Hakkında ayrılığa düştükleri büyük haberi mi?” buyruğunda beyan ettiği soru sormaların hemen akabinde inmiştir. Muhtemeldir ki onları böyle bir soru sormaya iten saik kendilerinde beliren şüpheler ya da akıllarında ortaya çıkan birtakım merak uyandırıcı sorulardı. Buna sebep onlar soruları sordular, kendilerine açıklansın ve içlerindeki kuşkular yok olsun. Allah (celle celâluh) da onlara nimetlerinin büyüklüğünü, tedvir ve tedbirinin, mutlak güç ve kudretinin akıllara hayranlık verici olduğunu ve onlar üzerinde her kim dikkatlice düşünürse, bu ibretlik bakışın kendilerini âhiret hayatının gerçekligine götüreceğini ve şüphelerini de yok edeceğini bildirmiştir. Bunu şu âyetle ortaya koymuştur: “Hayır! İleride bilecekler! Hayır hayır! Yakında bilecekler!” Ve her kim ki sırât-ı müstakim üzere dosdoğru bir yaşantı sürer ve hak yola girerse onların akıbetlerinin hayır (mefâz) olacağını ve her kim de onlar üzerinde durmaz ve tefekkür etmezse ve kendi özüne karşı insaflı olmaz, her şeye hakkını vermezse ve imkânları kaybederse onların da varış yerlerinin “Şüphesiz, azgınlar için barınak olan cehennem pusuda beklemektedir; ” meâlindeki âyette belirttiği husus olacağını belirtmiştir. O kişi “Hayır! İleride bilecekler! buyruğu gereği bunu bilecektir. Bu izah, âyete vaid, yani azapla korkutma anlamı verilmesi halindedir. “Kâ'ib” tomurcuk memeli kız demektir. Bu, yeni âdet görmeye başladığı zamanki körpe halidir. Göğüsleri kalkıktır. Bu, erkeklerin en çok arzu duydukları kadınsı özelliktir. “Etrâb” ise yaşıtlar demektir. Bu beyanla da onların hep o yaşta kalacakları ve özelliklerinin hiç değişmeyeceği ve asla yaşlanmayacakları bildirilmiş olmaktadır.

Nebe' 78:33

“Dihâkan”, bir yoruma göre “dolu” demektir. Başka bir yoruma göre de “katışıksız, safi” anlamındadır. “Peşi peşine” anlamı olduğu da söylenmiştir. Allah, bardakları “dolu” olmakla niteledi ki bu cennetliklerin içtikleri bardakların dünyadakilerin aksine hiç eksilmeyeceği bilinsin. “Safi”lik anlamı verenler onların dünya içkilerinde olduğu gibi baş ağrısı verme, aklı baştan alma ve sarhoş etme gibi her türlü olumsuzluklardan, sıkıntı verecek hallerden uzak ve temiz olma özelliğini kastederler. Peş peşe anlamı verenler de şu yorumu yaparlar: Cennet şarabı onlar içtikleri sürece hiç kesilmez, tükenmez, aksine kadehler ardarda gelir, onlarda içmelerini engelleyecek sarhoşluk gibi haller yoktur ki içmekten geri dursunlar. Abbâs b. Abdülmuttalib'in (r.a.) şöyle dedigi rivayet edilmiştir: “Biz Câhiliye döneminde sâkiye sunmasını istediğimiz de “İdhak lenâ”, yani “Doldur! Doldur!” derdik”. EYİ İSTİ çağa

Nebe' 78:34

“Dihâkan”, bir yoruma göre “dolu” demektir. Başka bir yoruma göre de “katışıksız, safi” anlamındadır. “Peşi peşine” anlamı olduğu da söylenmiştir. Allah, bardakları “dolu” olmakla niteledi ki bu cennetliklerin içtikleri bardakların dünyadakilerin aksine hiç eksilmeyeceği bilinsin. “Safi”lik anlamı verenler onların dünya içkilerinde olduğu gibi baş ağrısı verme, aklı baştan alma ve sarhoş etme gibi her türlü olumsuzluklardan, sıkıntı verecek hallerden uzak ve temiz olma özelliğini kastederler. Peş peşe anlamı verenler de şu yorumu yaparlar: Cennet şarabı onlar içtikleri sürece hiç kesilmez, tükenmez, aksine kadehler ardarda gelir, onlarda içmelerini engelleyecek sarhoşluk gibi haller yoktur ki içmekten geri dursunlar. Abbâs b. Abdülmuttalib'in (r.a.) şöyle dedigi rivayet edilmiştir: “Biz Câhiliye döneminde sâkiye sunmasını istediğimiz de “İdhak lenâ”, yani “Doldur! Doldur!” derdik”. EYİ İSTİ çağa

Nebe' 78:35

Yani onlar orada kulak asılmaması gereken sözleri işitmezler, bilakis her hayırlı ne varsa onu duyarlar. Boş vermeyi gerektiren sözler yemin, lakırdı, yalan gibi sözlerdir. Onlar, dünya ehlinin işret meclislerinde duymaya alışık oldukları bu kabilden nahoş hiçbir söz işitmezler. “Kizzâben” ( eğer şeddesiz (tahfif ile) okunursa “kezib” kelimesinden gelir. O takdirde yalan söylemezler demek olur. Eğer şeddeli okunursa o takdirde “tekzib” kelimesinden gelir ve birbirlerini yalanla itham etmezler, demek olur. Mâna sanki şöyledir: İçmekte oldukları şarap onlara böylesi bir etkide bulunmaz, dolayısıyla onları aynen dünya şaraplarının etkisi gibi yalan söylemeye ve birbirlerini yalancılıkla itham etmeye sevketmez. Âyetteki “Fihâ” orada yani cennette demektir. Şuna da işaret etmekte yarar vardır. “Kizzâben” kelimesini bazıları iki yerde tahfif ile okumuşlardır. Biri burasıdır. Diğeri de “Âyetlerimizi yalanladıkça yalanlıyorlardı”” meâlindeki âyette geçen kelime. Bazı kırâat imamları her iki yerde de onu şeddeli okumuşlardır. Bazı kırâatçılar da birincide şeddeli ikincisinde ise şeddesiz okumuşlardır. Kisâinin” şöyle dediği nakledilmiştir: Şeddesiz okuma Mudar lügatıdır. Şeddeli okuma ise Yemâniyye lügatıdır. “Kezzebehü tekziben ve kizzâben” denilir, şu örnekteki gibi: “Harrabehü tahriben ve hırrâben”. Ve bunun gibi. En doğrusunu Allah bilir.

Nebe' 78:36

Âyetteki “cezâ”; “atâ” ve “hisâb” kelimeleri aynı kökten fiillerinin pekiştirme amaçlı masdar (mef'ül-i Binen kipleridir; “cezâen cezâhum”; “atâen “atâhum” ve “hisâben hâsebehum” takdirindedir. Hasan-ı Basri, mi sebep onlara mükâfat verir, yani hak ettiklerinin üzerinde bir karşılık verir, anlamı vermiştir. Bazıları da, onlara pek çok bağışta bulunur o kadar ki onlardan her biri “Bana yeter, bana yeter!” der, diye bir yorum yapmışlardır. Bu yorumu teyit eden şöyle bir rivayet vardır: Rivayete göre İbn Abbâs (r.a.) âyeti “Cezâen min rabbike 'atâen hasenen” şeklinde okurdu. Bazıları da şöyle bir yorumda bulunmuşlardır: Hafaza meleklerinin yazdığı ve onlar adına her şeyi sayıp döktükleri ve korudukları amelleri karşılığında onlara karşılık verir. Onlara pek çok bağışta bulunur, onların gizleyip meleklerin dahi muttali olmasına izin vermedikleri amellerinin karşılığı olmak üzere pek çok sevap verir. Onlara insanların da bileceği şekilde açık ve aşikâr lütuf ve ihsanlarda bulunur. Şöyle bir yorum da mümkündür: Sözü edilen karşılık kulun Rabbinden bir lütuf olup, kulun kendi yaptıklarının bir karşılığı olarak hak ettiği değildir. Çünkü belirttiğimiz üzere beşer türünden istisnasız her insan Allah'tan kendisine gelen nimetlerin şükrünü eda etmek için bütün ömrünü ortaya koysa üzerine gereken şükrün hakikatine asla ulaşamaz. Zira şükür vecibesini yerine getiren ve bu konuda muvaffak olan kimse şükrüne vesile olan nimetlerin arttırılmasına mazhar olacaktır. İnsan yaptığı amelin karşılığını bu şekilde dünyada alınca bu onun daha fazlasını hak etmesini gerekli kılmayacaktır. Buradan da anlaşıldı ki âhirette amellere verilen karşılık tamamen Allah'ın lütuf ve ihsanda bulunmasının bir sonucu olmaktadır, yoksa kulun hak etmesinin bir karşılığı değildir. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim Allaha ve peygambere itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kişilerle beraberdirler; bunlar ne güzel arkadaşlardır!” Âyette Allah lütuf ve keremini “in'âm” olarak anmıştır. Başka bir âyette ise şöyle buyurmuştur: “Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allaha ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete ve Rabbinizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın. Bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir”, Onlara vermiş olduğu nimetleri, kendilerine yönelik fazlu kereminden ihsan etmiştir. Buradan da anlaşıldı ki Allah'ın onlara vermiş olduğu karşılık mahza Rabden bir bağıştır. “Hisâben” çok, bol bol anlamındadır.

Nebe' 78:37

Rab, mâlik ve sahip demektir. Allah Teâlâ, göklerin ve yerin Rabb'i oldugunu belirtmekle bildirmek istedi ki kullarını kendisine ibadet etmekle sınamasının amacı hiçbir surette kendisi için değildir. Allah, kulun ibadetine ne ihtiyaç duyacak, ne de bundan dolayı kendisine bir yarar dokunacaktır. Bilakis O, zengindir; göklerde ve yeryüzünde her ne varsa O'na aittir. Kulların sınanmış oldukları ibadetler, onları tam olarak yapmaları halinde bizzat kendi çıkarları içindir. Buna mukabil onları gereği gibi yapmamaları halinde ortaya çıkacak zarar ve mahrumiyet de kendilerine yönelik olacaktır. “Rahmân” Allah, kendisinin Rahmân olduğunu beyan buyurdu ki insanlar O'nun rahmetini arzulasınlar, O'nu bilmeye (marifetullah) koşuşsunlar. “Lâ yemlikâne minhu hıtâben”. Yani Allah'ın heybeti, O'nun hukukunu tâzim sebebiyle O'nunla konuşma imkânı bulamazlar. Onun heybetinden dolayı şefaat olsun yahut davalaşma olsun ya da başka bir sebeple olsun huzurunda asla konuşmaya yeltenemezler.

Nebe' 78:38

“Rüh” hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Kimileri onun Cibril (a.s.) olduğunu ileri sürmüştür. Kimileri de ondan maksadın müminlerin ruhları olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da ondan maksadın melekleri gözetleyenler olduğunu, onların melekleri gördüğünü fakat meleklerin onları görmediğini belirtmişlerdir. Ruhtan maksadın gökten indirilen kitaplar olması da mümkündür. Nitekim buna işaret olmak üzere Allah şöyle buyurmuştur: “Allah, emri uyarınca vahyi taşıyan melekler indirir”. Bu yoruma göre kitaplar kendi hakkını vermeyen ve onları arkalarına atan kimselere karşı davacı olur, hakkını veren ve gereği ile de amel eden kimseler için de şefaatçi olur. Kimi de ruhun, asla bilinemeyecek türden bir sır olduğunu ifade etmişlerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruhun ne olduğunu ancak Rabb'im bilir, size ise pek az bilgi verilmiştir”, [Şefaat, Büyük Günah İşleyen Müslümanlar İçindir] Rahmân'ın izin verdiklerinden başkası konuşamayacak; konuşan da doğruyu söyleyecektir. Bunun şefaat edene yönelik olması mümkündür. Yani şefaat eden, şefaat ettiği konuda doğrudan başka bir şey söyleyemez. Allah'ın heybeti karşısında duydukları korku ve endişe onu hak söylemekten alıkoymaz, aksine Allah Teâlâ onu hak üzere sabitkadem yapar ve dili üzere doğruyu ortaya çıkarır. Bazıları da mânası şöyle demişlerdir: Ancak dünyada iken doğruyu, yani gerçeği söyleyenler şefaatçi olur. IDenildi ki: Mânası, şefaatten nasibdar olacaklar sadece dünyada iken doğruyu (savab) dile getirenlerdir. “Savâb” ise dini yaşantısında tevhit üzere dosdoğru bir hayat sürmektir. Hz. Aliden (r.a.) şöyle bir rivayet anlatılır. O bir gün yaşlı bir kadına uğradı. Kadın dua ediyor ve şöyle diyordu: “Allahım! Beni Muhammed aleyhisselâmın şefaatine nail eyle!” Hz. Ali ona dedi ki: “Öyle deme şöyle de! “Allahım! Beni cennette Hz. Muhammed'in (a.s.) arkadaşlarından eyle!” Çünkü onun şefaati ümmetinden büyük günah sahipleri içindir!” İşte bu ayırımdan hareketle Mütezile mensupları bize itiraz ediyor ve diyor ki: “Eğer siz, Allahım! Bize Muhammed'in şefaatinden bir pay ayır!” derseniz, o takdirde siz Allahım! Bizi büyük günah işleyenlerden eyle? demiş olursunuz. Çünkü sizin asılsız iddianıza göre onun şefaati büyük günahları işleyenler içindir” Cevabı şöyledir: Büyük günah işleyip de şirke düşmemiş olan kimse işlediği büyük günah sebebiyle değil, öncesinde tevhide dayalı işlediği hayırları ve Rabb'ini azze ve celle tazim etmiş oluşundan dolayı şefaate lâyık olur. Onu şefaate lâyık kılan onun daha önceden işlemiş olduğu hasenatıdır. Eğer onlar olmasaydı büyük günah sahibi elbette ki şefaate nail olamazdı. Bu itibarla kul “Allahım! Beni peygamberinin şefaatine nail eyle! Ondan bir pay da bana ayır!” diye dua ettiğinde aslında şöyle demiş olmaktadır: Allahım! Beni hayırlı işler yapmaya muvaffak eyle ve beni, seni tâzim ile anan ve itaatle sana yakın olan kullarından eyle ki bu sayede ben de şefaate nail olayım, yoksa onun bu duasıyla kendisinin ehl-i kebâirden olmasını istemesi gibi bir durum söz konusu değildir. Bu dediklerimizin doğruluğuna şu âyet de delildir: “Eğer o, Allah'ın şanını yüceltenlerden olmasaydı kıyâmete kadar balığın karnında kalacaktı””, Allah Teâlâ bildirdi ki onun tesbihi, yani Allah'ın şanını yüceltmiş olması onu balığın karnından kurtaran etken olmuştur. Eğer o tesbih ediyor olmasaydı kurtuluşu hak etmeyecekti. Burada da durum aynıdır, büyük günah (kebire) işleyen kimsenin şefaati hak etmesi ve bu suretle kurtuluşa ermesinin umulması onun daha önce işlemiş olduğu iyilikleri sebebiyledir, yoksa büyük günah işlemiş, ondan dolayı da şefaati hak etmiş değildir. IDiğer taraftan Mütezile mensupları küçük günahları işleyenlerin büyük günahlardan kaçınmış olmaları şartıyla affedileceklerini söylerler. Aynı mantıkla gidilecek olursa onlara da şöyle denilebilecektir. Allaha dua edip de kendisinin mağfiret edilmesini isteyen kimse sanki şöyle demiş olacaktır: “Allahım! Bana küçük günahlar işlet ki senin mağfiretini kazanayım” Eğer siz onun duasında mağfiret talep etmesi, sizin itiraz mahiyetinde ileri sürdüğünüz sözü söylemiş olmayı gerektirmez derseniz zaten biz de şunu deriz: “Allahım! Beni peygamberinin şefaatine nail eyle! Ondan bir pay da bana ayır!” diye dua edenin sözü sizinki ile aynıdır ve bu dua o kimseyi ehl-i kebâirden yapmayı gerektirmez.

Nebe' 78:39

“Zâlike'l-yevmü'l-hak”. Denildi ki: Bunun mânası o günde haktan başka bir söz söylenmez, demektir. Hakkın bizzat günün kendisine yönelik olması da mümkündür. O takdirde mâna şöyle olur: “Onun olması haktır ve hiç kuşkusuz olacaktır!” O halde kim dilerse Rabb'ine varan bir yol tutsun. Bu âyetteki “meâben” kelimesi merci, yani dönüş yeri anlamındadır. Yorumu şöyledir: Allah Teâlâ insanlara sapkınlık ve hidâyet yollarını gösterdi ve hiçbir kimseyi de hidâyet yolundan alıkoymadı, oraya giren girdi. Sapıklık yolunu tutanın sonunun da cehennem olacağını açıkladı. Kim rüşt ve hidâyet yolunu tutarsa onun varacağı yerin de cennet olduğunu belirtti. Kulun Allah Teâlâ'ya varması ve O'na varan bir yol tutmasının anlamı işte budur. Özar lüç 2238 a 22 arş e Ga BNA SİS Ğ e BES İÇKİ

Nebe' 78:40

40. “Biz insanın önceden yapıp ettiklerine bakacağı, inkârcının da, Keşke toprak olsaydım!” diyerek dövüneceği gün gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı sizi uyardık.” Yakın bir azaba karşı sizi uyardık, yani sizi korkutarak uyarmış oldugumuz azabın gelişi, her ne kadar siz kendi kuruntunuza göre onu uzak görüyor olsanız da yakındır. Nitekim başka bir âyette şöyle buyrulmuştur: “Allah'ın emri yerine gelecektir; artık onun bir an önce gelmesini isteyip durmayın”, (SJİnsanın önceden yapıp ettiklerine bakacağı gün... Sözü edilen kişiden maksadın mümin ve kâfir ayırımı olmaksızın bütün insanlara yönelik olması mümkündür. “Mâ kaddemet yedâhu” kelâm-ı celilindeki “yedâhu” (six) kelimesinin özellikle belirtilmesi takdim tehirin duyular âleminde eller marifetiyle olmasından ötürüdür. Bu yüzden dünyada yapılan ameller ellere izafe edilmiştir. Her ne kadar işlenen günahların irtikabında ya da yapılan hayır işlerinde ellerin dahlinin olmaması muhtemel olsa bile çogunluğa itibarla böyle bir kullanıma gidilmiştir. O Allah'ın rahmeti diye anılan “matar, yani yağmur gibidir; her ne kadar rahmet onun özelliği olmasa da. Çünkü o gökten Allah'ın rahmetiyle iner. Aynı şekilde kelâm da her ne kadar öyle olmasa da “lisan”, yani dil diye isimlendirilir. Çünkü konuşulan kelâm, dil ile gerçekleştirilir. Aynı şekilde burada takdim de ellere nispet edilmiştir. Çünkü her ne kadar ellerin dahli olmasa bile duyular âleminde takdim eller ile gerçekleşir. İnkârcı da, “Keşke toprak olsaydım” der. Allah bu temenniyi mümin için değil kâfir için kullanmıştır. Çinkü mümin hasenatının kabul gördüğünü, seyyiatının da mağfiret edildiğini görür ve dolayısıyla Allah'ın azabından güven içinde olur. Kâfir ise seyyiatı sebebiyle sorgulanacağını buna mukabil kabul görmüş herhangi bir hasenatının da kalmadığını görür ve bunun üzerine de Allah Teâlâ'nın azabından kurtulabilmek umuduyla (hayvanlar gibi) toprak olmayı diler. Bazıları şöyle demişlerdir: Bütün vahşi hayvanlar, kuşlar mahşerde bir araya toplanır. Sonra Allah Teâlâ onlara “Toprak olun!” der. İşte o demde kâfir kendisinin de hayvanlar gibi toprak olup yok olması temennisinde bulunur. En doğrusunu Allah bilir.

Naziat 79:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Eğil SLUG EZ “Sâkin ve düzenli hareket edenlere;

Naziat 79:2

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Eğil SLUG EZ “Sâkin ve düzenli hareket edenlere;

Naziat 79:3

3. “Yüzdükçe yüzenlere; 4. “Yarıştıkça yarışanlara;” “Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!” Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere; Sâkin ve düzenli hareket edenlere... Bu ilâhi beyanın yorumuna dair farklı görüşler vardır. Kimileri burada sözü edilenlerin hepsini meleklere yormuşlardır: “Ve'n-nâzi âti garkan” (62 vUş cümlesi kâfirlerin ruhlarını alan ve onları gerdikçe geren melekler anlamına gelir. Nasıl ki yayı geren gerdikçe gerer ya, işte onun gibi melekler de şiddetle çekerek onların ruhlarını alırlar". Ya da onların ruhlarını almaları, boğulanın içinde bulunduğu dehşet halini andırır. Ya da melekler kâfirlerin ruhlarını alırlar da onlar cehennemi boylarlar. “Ve'n-nâşitâti neştan”. Yani kâfirlerin ruhlarını zinde bir halde şiddetle çekip alan azap melekleri onların ruhlarını içlerinden şiddetle söküp dehşetle çekip alırlar. Denildi ki: Bu âyet müminler hakkındadır. JMelekler müminlerin ruhlarını neşe içinde alırlar, yani nasıl ki bağından çözülen rahatlarsa?, melekler de müminlerin ruhlarını öyle şefkatle alırlar. Buna göre bu âyet müminlerin ruhlarının yumuşakça alınmasını, birincisi ise kâfirlerin ruhlarının şiddetle çekilip çıkarılmasını ifade eder. “Ves-sâbihâti sebhan”. Denildi ki melekler müminlerin ruhlarını tereyağından kıl çeker gibi alırlar. Bir başka yoruma göre ise melekler gök ve yer arasında durmadan yüzerler. “Fes-sâbikâti sebkan”. Yani melekler müminlerin ruhlarını sühületle almak için yarışırlar. Başka bir yoruma göre ise maksat peygamberlere (a.s.) vahiy ulaştırmak üzere birbirleri ile yarışan meleklerdir. Diğer bir yoruma göre ise onlardan maksat âlemlerin Rabbini anmaktan hiçbir zaman geri durmayan kerübis melekleridir. “Fe'l-müdebbirâti emran”. Yaratıkların işlerini ve rızıklarını yönetmek ve yürütmekle görevli meleklerdir. Kimi müfessirler ise âyete yıldızlar anlamı vermiştir. Maksat insanların ihtiyaçlarına göre ve kendilerine biçilen birtakım faydaların ortaya çıkmasına hizmet etmek üzere doğacakları yerlerden doğup, batacakları yerlerden de batan yıldızlardır. Onlar sonra yeniden aynı şeyi yaparlar ve doğdukları yerlerden doğarlar ve hiç usanmazlar. Onlar zoraki değil, Allahın kendilerine emir buyurduğu işlevi yerine getirmek için yaptıklarını zindece yaparlar. “Ves-sâbihâti sebhan” (4:2 s4.121. Bunlardan maksat da yıldızlardır. Onların yüzmelerinden maksat, insanlar için gizli kalan birtakım durumların açık hal alması için ufukta kendi yollarında dönmeleridir. Tıpkı şu âyette denildiği gibi: “Her biri bir yörüngede yüzmektedir”. (S1“Fes-sâbikâti sebkan”. Bundan maksat meleklerdir. Bunlar birbirleri ile yarışırlar yahut onlar taşlamak ve kovmak üzere şeytanlarla yarışırlar, onların semaya yaklaşmalarına izin vermezler. Hasan-ı Basri de âyeti böyle yorumlamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetleri başka türlü yorumlayanlar da olmuştur. Buna göre “en-nâzi'âti garkan” insanın çıkarırken zorlandığı “kısi” adlı ipek-keten karışımı bir elbisedir. “en-Nâşitât” ise kaçmaması için hayvanın bağlandığı ucu ilmekli iptir. “es-Sâbihât” gemiler, “es-sâbikât” atlardır. “Müdebbirât” ise meleklerdir. Atâ da böyle demiştir. Kimileri de bu âyetleri müminlerin nefisleri ve ruhları ile tevil etmişlerdir. Buna göre en-nâzi'ât göğüslerde sıkışan ruhlardır. en-Nâşitât (ruhun) ayaklardan (ve parmaklardan) çıkarkenki halidir. Denildi ki: Müminlerin ruhları cennette kendileri için hazırlanan nimetleri görünce bedenden çıkmak için can atarlar. es-Sâbihât müminlerin ruhlarıdır. “Sâbihât” diye isimlendirilmesi, nasıl ki yüzmeyi bilen kimsenin sudan çıkması kendisine kolay gelirse, müminlerin ruhlarının bedenden çıkmasının da öyle kolay olmasından dolayıdır. es-Sâbikât, gene müminlerin ruhlarıdır. Kendisi için hazırlanan Allahın lütuflarını ve hayır namına kendisine müjdelenen şeyleri görünce bir an evvel onlara ulaşmak için sanki yarışa girer gibi olacağı için onlara böyle bir isim verilmiştir. Bu yorumu, Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisi de destekler mahiyettedir: “Dünya müminin hapishanesi kâfirin cennetidir!” (SIDenildi ki: Hadisteki bu benzetme müminin ölümü anındadır. Ölüm anı geldiğinde mümin kendisini sanki bir an evvel kurtulmayı ve rahata ermeyi temenni eden mahpus gibi hisseder. Çünkü o anda kendisi için hazırlanmış olan nimetleri görür ve ruhu bir an evvel beden kafesinden kurtulup da kendisi için hazırlanmış olan kıymetli makama ulaşmayı arzu eder. Kâfir ise ölüm anında kendisi için hazırlanmış olan azabı görünce, çıkmasın diye ruhunu içinde tutmaya çabalar. İşte o hengâmede, âhirette kendisi için hazırlanan azabı gördüğü için oraya düşme korkusuyla dört elle sarıldığı dünya kendisine sanki cennetmiş gibi gelir. Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisini de bu şekilde yorumlamak gerekir denilmiştir. “Kim Allah'a kavuşmayı isterse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim de Allah ile buluşmayı sevmezse Allah da onunla buluşmayı sevmez”. Sözü edilen sevme ve nefret ölüm anında vuku bulan bir durumdur. Mümin ölüm anında kendisine cennetteki makamı ve sevapları gösterilince canının bir an evvel çıkmasını arzu eder ve Allah Teâlâ ile buluşmayı sever, Allah da onunla karşılaşmayı sever. Kâfir ise o anda canının çıkmasını asla istemez. Zira Allah ile karşılaşmayı sevmez. Allah da onunla karşılaşmaktan hoşlanmaz. En doğrusunu Allah bilir. Fel-müdebbirâti emran. Tefsirciler ittifakla dediler ki bunlardan maksat, mahlükatın işlerini ve rızıklarını yürütmekle görevli meleklerdir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra yemin ve kasem ile neyin kastedildiğine dair de ihtilaf edilmiştir. Kimileri üzerine yemin edilen konunun “Einnâ le merdüdüne fil-hâfirah”? GELİ 408,322 GIZ) sözü olduğunu söylemişlerdir. Onlara cevap olmak üzere “kasem olsun ki siz elbette diriltileceksiniz ve kıyâmet günü haktır” denilmek istenmiştir. Sanki Allah Teâlâ bu sayılanlara yemin ederek onların ölümden sonra yeniden diriltileceğini beyan buyurmuştur. Cevabı ise burada mâna akışı itibariyle ona işaret ettiği için gizli bırakılmıştır. Kimilerine göre ise yeminden kastedilen şu ilâhi beyandır: “O gün şiddetle sarsan sarsar” --- Dipnotlar: “Ve'n-nâşitâti neştan”. Maksadın önce doğan sonra batan yıldızlar olduğu söylenmiştir. Denildi ki zinde boğanın bir beldeden başka bir beldeye dolaşması gibi bir burçtan diğer burca durmadan dolaşan yıldızlardır. İbn Mesüd ve İbn Abbâs, maksadın yıldızlar olduğunu söylemişlerdir. Ferrâ, müminlerin ruhlarını neşe ile alan meleklerdir, dedi. Zeccâc ise şöyle açıklamıştır: Onlar meleklerdir, nasıl ki kuyudan durmadan sühületle kova çekilirse onlar da müminlerin ruhlarını bedenlerinden öyle kolayca alırlar. Kerb, kurb, yani yakınlık anlamındadır. Kerübiyyün adı verilen melekler ise hamele-i arşa en yakın olan meleklerdir. Ebu'r-Rebi Ebu'l-Âliyeden onların meleklerin en büyükleri olduğunu, Cibril, Mikâil ve İsrâfil'in de onlardan olduğunu, onlara aynı zamanda “mukarrebün” da denildiğini rivayet etmiştir.. X Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Il, 323, Müslim, “Zühd ve Rekâik” 1; İbn Mâce, “Zühd” 3, Tirmizi, “Zühd” 16. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Il, 420; Buhari, “Rikâk” 41; Müslim, “Zikr” 5.

Naziat 79:4

3. “Yüzdükçe yüzenlere; 4. “Yarıştıkça yarışanlara;” “Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!” Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere; Sâkin ve düzenli hareket edenlere... Bu ilâhi beyanın yorumuna dair farklı görüşler vardır. Kimileri burada sözü edilenlerin hepsini meleklere yormuşlardır: “Ve'n-nâzi âti garkan” (62 vUş cümlesi kâfirlerin ruhlarını alan ve onları gerdikçe geren melekler anlamına gelir. Nasıl ki yayı geren gerdikçe gerer ya, işte onun gibi melekler de şiddetle çekerek onların ruhlarını alırlar". Ya da onların ruhlarını almaları, boğulanın içinde bulunduğu dehşet halini andırır. Ya da melekler kâfirlerin ruhlarını alırlar da onlar cehennemi boylarlar. “Ve'n-nâşitâti neştan”. Yani kâfirlerin ruhlarını zinde bir halde şiddetle çekip alan azap melekleri onların ruhlarını içlerinden şiddetle söküp dehşetle çekip alırlar. Denildi ki: Bu âyet müminler hakkındadır. JMelekler müminlerin ruhlarını neşe içinde alırlar, yani nasıl ki bağından çözülen rahatlarsa?, melekler de müminlerin ruhlarını öyle şefkatle alırlar. Buna göre bu âyet müminlerin ruhlarının yumuşakça alınmasını, birincisi ise kâfirlerin ruhlarının şiddetle çekilip çıkarılmasını ifade eder. “Ves-sâbihâti sebhan”. Denildi ki melekler müminlerin ruhlarını tereyağından kıl çeker gibi alırlar. Bir başka yoruma göre ise melekler gök ve yer arasında durmadan yüzerler. “Fes-sâbikâti sebkan”. Yani melekler müminlerin ruhlarını sühületle almak için yarışırlar. Başka bir yoruma göre ise maksat peygamberlere (a.s.) vahiy ulaştırmak üzere birbirleri ile yarışan meleklerdir. Diğer bir yoruma göre ise onlardan maksat âlemlerin Rabbini anmaktan hiçbir zaman geri durmayan kerübis melekleridir. “Fe'l-müdebbirâti emran”. Yaratıkların işlerini ve rızıklarını yönetmek ve yürütmekle görevli meleklerdir. Kimi müfessirler ise âyete yıldızlar anlamı vermiştir. Maksat insanların ihtiyaçlarına göre ve kendilerine biçilen birtakım faydaların ortaya çıkmasına hizmet etmek üzere doğacakları yerlerden doğup, batacakları yerlerden de batan yıldızlardır. Onlar sonra yeniden aynı şeyi yaparlar ve doğdukları yerlerden doğarlar ve hiç usanmazlar. Onlar zoraki değil, Allahın kendilerine emir buyurduğu işlevi yerine getirmek için yaptıklarını zindece yaparlar. “Ves-sâbihâti sebhan” (4:2 s4.121. Bunlardan maksat da yıldızlardır. Onların yüzmelerinden maksat, insanlar için gizli kalan birtakım durumların açık hal alması için ufukta kendi yollarında dönmeleridir. Tıpkı şu âyette denildiği gibi: “Her biri bir yörüngede yüzmektedir”. (S1“Fes-sâbikâti sebkan”. Bundan maksat meleklerdir. Bunlar birbirleri ile yarışırlar yahut onlar taşlamak ve kovmak üzere şeytanlarla yarışırlar, onların semaya yaklaşmalarına izin vermezler. Hasan-ı Basri de âyeti böyle yorumlamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetleri başka türlü yorumlayanlar da olmuştur. Buna göre “en-nâzi'âti garkan” insanın çıkarırken zorlandığı “kısi” adlı ipek-keten karışımı bir elbisedir. “en-Nâşitât” ise kaçmaması için hayvanın bağlandığı ucu ilmekli iptir. “es-Sâbihât” gemiler, “es-sâbikât” atlardır. “Müdebbirât” ise meleklerdir. Atâ da böyle demiştir. Kimileri de bu âyetleri müminlerin nefisleri ve ruhları ile tevil etmişlerdir. Buna göre en-nâzi'ât göğüslerde sıkışan ruhlardır. en-Nâşitât (ruhun) ayaklardan (ve parmaklardan) çıkarkenki halidir. Denildi ki: Müminlerin ruhları cennette kendileri için hazırlanan nimetleri görünce bedenden çıkmak için can atarlar. es-Sâbihât müminlerin ruhlarıdır. “Sâbihât” diye isimlendirilmesi, nasıl ki yüzmeyi bilen kimsenin sudan çıkması kendisine kolay gelirse, müminlerin ruhlarının bedenden çıkmasının da öyle kolay olmasından dolayıdır. es-Sâbikât, gene müminlerin ruhlarıdır. Kendisi için hazırlanan Allahın lütuflarını ve hayır namına kendisine müjdelenen şeyleri görünce bir an evvel onlara ulaşmak için sanki yarışa girer gibi olacağı için onlara böyle bir isim verilmiştir. Bu yorumu, Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisi de destekler mahiyettedir: “Dünya müminin hapishanesi kâfirin cennetidir!” (SIDenildi ki: Hadisteki bu benzetme müminin ölümü anındadır. Ölüm anı geldiğinde mümin kendisini sanki bir an evvel kurtulmayı ve rahata ermeyi temenni eden mahpus gibi hisseder. Çünkü o anda kendisi için hazırlanmış olan nimetleri görür ve ruhu bir an evvel beden kafesinden kurtulup da kendisi için hazırlanmış olan kıymetli makama ulaşmayı arzu eder. Kâfir ise ölüm anında kendisi için hazırlanmış olan azabı görünce, çıkmasın diye ruhunu içinde tutmaya çabalar. İşte o hengâmede, âhirette kendisi için hazırlanan azabı gördüğü için oraya düşme korkusuyla dört elle sarıldığı dünya kendisine sanki cennetmiş gibi gelir. Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisini de bu şekilde yorumlamak gerekir denilmiştir. “Kim Allah'a kavuşmayı isterse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim de Allah ile buluşmayı sevmezse Allah da onunla buluşmayı sevmez”. Sözü edilen sevme ve nefret ölüm anında vuku bulan bir durumdur. Mümin ölüm anında kendisine cennetteki makamı ve sevapları gösterilince canının bir an evvel çıkmasını arzu eder ve Allah Teâlâ ile buluşmayı sever, Allah da onunla karşılaşmayı sever. Kâfir ise o anda canının çıkmasını asla istemez. Zira Allah ile karşılaşmayı sevmez. Allah da onunla karşılaşmaktan hoşlanmaz. En doğrusunu Allah bilir. Fel-müdebbirâti emran. Tefsirciler ittifakla dediler ki bunlardan maksat, mahlükatın işlerini ve rızıklarını yürütmekle görevli meleklerdir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra yemin ve kasem ile neyin kastedildiğine dair de ihtilaf edilmiştir. Kimileri üzerine yemin edilen konunun “Einnâ le merdüdüne fil-hâfirah”? GELİ 408,322 GIZ) sözü olduğunu söylemişlerdir. Onlara cevap olmak üzere “kasem olsun ki siz elbette diriltileceksiniz ve kıyâmet günü haktır” denilmek istenmiştir. Sanki Allah Teâlâ bu sayılanlara yemin ederek onların ölümden sonra yeniden diriltileceğini beyan buyurmuştur. Cevabı ise burada mâna akışı itibariyle ona işaret ettiği için gizli bırakılmıştır. Kimilerine göre ise yeminden kastedilen şu ilâhi beyandır: “O gün şiddetle sarsan sarsar” --- Dipnotlar: “Ve'n-nâşitâti neştan”. Maksadın önce doğan sonra batan yıldızlar olduğu söylenmiştir. Denildi ki zinde boğanın bir beldeden başka bir beldeye dolaşması gibi bir burçtan diğer burca durmadan dolaşan yıldızlardır. İbn Mesüd ve İbn Abbâs, maksadın yıldızlar olduğunu söylemişlerdir. Ferrâ, müminlerin ruhlarını neşe ile alan meleklerdir, dedi. Zeccâc ise şöyle açıklamıştır: Onlar meleklerdir, nasıl ki kuyudan durmadan sühületle kova çekilirse onlar da müminlerin ruhlarını bedenlerinden öyle kolayca alırlar. Kerb, kurb, yani yakınlık anlamındadır. Kerübiyyün adı verilen melekler ise hamele-i arşa en yakın olan meleklerdir. Ebu'r-Rebi Ebu'l-Âliyeden onların meleklerin en büyükleri olduğunu, Cibril, Mikâil ve İsrâfil'in de onlardan olduğunu, onlara aynı zamanda “mukarrebün” da denildiğini rivayet etmiştir.. X Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Il, 323, Müslim, “Zühd ve Rekâik” 1; İbn Mâce, “Zühd” 3, Tirmizi, “Zühd” 16. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Il, 420; Buhari, “Rikâk” 41; Müslim, “Zikr” 5.

Naziat 79:5

3. “Yüzdükçe yüzenlere; 4. “Yarıştıkça yarışanlara;” “Emri uygun yol ve yöntemle yerine getirenlere!” Yemin olsun, batmak üzere yükselenlere; Sâkin ve düzenli hareket edenlere... Bu ilâhi beyanın yorumuna dair farklı görüşler vardır. Kimileri burada sözü edilenlerin hepsini meleklere yormuşlardır: “Ve'n-nâzi âti garkan” (62 vUş cümlesi kâfirlerin ruhlarını alan ve onları gerdikçe geren melekler anlamına gelir. Nasıl ki yayı geren gerdikçe gerer ya, işte onun gibi melekler de şiddetle çekerek onların ruhlarını alırlar". Ya da onların ruhlarını almaları, boğulanın içinde bulunduğu dehşet halini andırır. Ya da melekler kâfirlerin ruhlarını alırlar da onlar cehennemi boylarlar. “Ve'n-nâşitâti neştan”. Yani kâfirlerin ruhlarını zinde bir halde şiddetle çekip alan azap melekleri onların ruhlarını içlerinden şiddetle söküp dehşetle çekip alırlar. Denildi ki: Bu âyet müminler hakkındadır. JMelekler müminlerin ruhlarını neşe içinde alırlar, yani nasıl ki bağından çözülen rahatlarsa?, melekler de müminlerin ruhlarını öyle şefkatle alırlar. Buna göre bu âyet müminlerin ruhlarının yumuşakça alınmasını, birincisi ise kâfirlerin ruhlarının şiddetle çekilip çıkarılmasını ifade eder. “Ves-sâbihâti sebhan”. Denildi ki melekler müminlerin ruhlarını tereyağından kıl çeker gibi alırlar. Bir başka yoruma göre ise melekler gök ve yer arasında durmadan yüzerler. “Fes-sâbikâti sebkan”. Yani melekler müminlerin ruhlarını sühületle almak için yarışırlar. Başka bir yoruma göre ise maksat peygamberlere (a.s.) vahiy ulaştırmak üzere birbirleri ile yarışan meleklerdir. Diğer bir yoruma göre ise onlardan maksat âlemlerin Rabbini anmaktan hiçbir zaman geri durmayan kerübis melekleridir. “Fe'l-müdebbirâti emran”. Yaratıkların işlerini ve rızıklarını yönetmek ve yürütmekle görevli meleklerdir. Kimi müfessirler ise âyete yıldızlar anlamı vermiştir. Maksat insanların ihtiyaçlarına göre ve kendilerine biçilen birtakım faydaların ortaya çıkmasına hizmet etmek üzere doğacakları yerlerden doğup, batacakları yerlerden de batan yıldızlardır. Onlar sonra yeniden aynı şeyi yaparlar ve doğdukları yerlerden doğarlar ve hiç usanmazlar. Onlar zoraki değil, Allahın kendilerine emir buyurduğu işlevi yerine getirmek için yaptıklarını zindece yaparlar. “Ves-sâbihâti sebhan” (4:2 s4.121. Bunlardan maksat da yıldızlardır. Onların yüzmelerinden maksat, insanlar için gizli kalan birtakım durumların açık hal alması için ufukta kendi yollarında dönmeleridir. Tıpkı şu âyette denildiği gibi: “Her biri bir yörüngede yüzmektedir”. (S1“Fes-sâbikâti sebkan”. Bundan maksat meleklerdir. Bunlar birbirleri ile yarışırlar yahut onlar taşlamak ve kovmak üzere şeytanlarla yarışırlar, onların semaya yaklaşmalarına izin vermezler. Hasan-ı Basri de âyeti böyle yorumlamıştır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetleri başka türlü yorumlayanlar da olmuştur. Buna göre “en-nâzi'âti garkan” insanın çıkarırken zorlandığı “kısi” adlı ipek-keten karışımı bir elbisedir. “en-Nâşitât” ise kaçmaması için hayvanın bağlandığı ucu ilmekli iptir. “es-Sâbihât” gemiler, “es-sâbikât” atlardır. “Müdebbirât” ise meleklerdir. Atâ da böyle demiştir. Kimileri de bu âyetleri müminlerin nefisleri ve ruhları ile tevil etmişlerdir. Buna göre en-nâzi'ât göğüslerde sıkışan ruhlardır. en-Nâşitât (ruhun) ayaklardan (ve parmaklardan) çıkarkenki halidir. Denildi ki: Müminlerin ruhları cennette kendileri için hazırlanan nimetleri görünce bedenden çıkmak için can atarlar. es-Sâbihât müminlerin ruhlarıdır. “Sâbihât” diye isimlendirilmesi, nasıl ki yüzmeyi bilen kimsenin sudan çıkması kendisine kolay gelirse, müminlerin ruhlarının bedenden çıkmasının da öyle kolay olmasından dolayıdır. es-Sâbikât, gene müminlerin ruhlarıdır. Kendisi için hazırlanan Allahın lütuflarını ve hayır namına kendisine müjdelenen şeyleri görünce bir an evvel onlara ulaşmak için sanki yarışa girer gibi olacağı için onlara böyle bir isim verilmiştir. Bu yorumu, Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisi de destekler mahiyettedir: “Dünya müminin hapishanesi kâfirin cennetidir!” (SIDenildi ki: Hadisteki bu benzetme müminin ölümü anındadır. Ölüm anı geldiğinde mümin kendisini sanki bir an evvel kurtulmayı ve rahata ermeyi temenni eden mahpus gibi hisseder. Çünkü o anda kendisi için hazırlanmış olan nimetleri görür ve ruhu bir an evvel beden kafesinden kurtulup da kendisi için hazırlanmış olan kıymetli makama ulaşmayı arzu eder. Kâfir ise ölüm anında kendisi için hazırlanmış olan azabı görünce, çıkmasın diye ruhunu içinde tutmaya çabalar. İşte o hengâmede, âhirette kendisi için hazırlanan azabı gördüğü için oraya düşme korkusuyla dört elle sarıldığı dünya kendisine sanki cennetmiş gibi gelir. Hz. Peygamber'in (a.s.) şu hadisini de bu şekilde yorumlamak gerekir denilmiştir. “Kim Allah'a kavuşmayı isterse Allah da ona kavuşmayı sever. Kim de Allah ile buluşmayı sevmezse Allah da onunla buluşmayı sevmez”. Sözü edilen sevme ve nefret ölüm anında vuku bulan bir durumdur. Mümin ölüm anında kendisine cennetteki makamı ve sevapları gösterilince canının bir an evvel çıkmasını arzu eder ve Allah Teâlâ ile buluşmayı sever, Allah da onunla karşılaşmayı sever. Kâfir ise o anda canının çıkmasını asla istemez. Zira Allah ile karşılaşmayı sevmez. Allah da onunla karşılaşmaktan hoşlanmaz. En doğrusunu Allah bilir. Fel-müdebbirâti emran. Tefsirciler ittifakla dediler ki bunlardan maksat, mahlükatın işlerini ve rızıklarını yürütmekle görevli meleklerdir. En doğrusunu Allah bilir. Sonra yemin ve kasem ile neyin kastedildiğine dair de ihtilaf edilmiştir. Kimileri üzerine yemin edilen konunun “Einnâ le merdüdüne fil-hâfirah”? GELİ 408,322 GIZ) sözü olduğunu söylemişlerdir. Onlara cevap olmak üzere “kasem olsun ki siz elbette diriltileceksiniz ve kıyâmet günü haktır” denilmek istenmiştir. Sanki Allah Teâlâ bu sayılanlara yemin ederek onların ölümden sonra yeniden diriltileceğini beyan buyurmuştur. Cevabı ise burada mâna akışı itibariyle ona işaret ettiği için gizli bırakılmıştır. Kimilerine göre ise yeminden kastedilen şu ilâhi beyandır: “O gün şiddetle sarsan sarsar” --- Dipnotlar: “Ve'n-nâşitâti neştan”. Maksadın önce doğan sonra batan yıldızlar olduğu söylenmiştir. Denildi ki zinde boğanın bir beldeden başka bir beldeye dolaşması gibi bir burçtan diğer burca durmadan dolaşan yıldızlardır. İbn Mesüd ve İbn Abbâs, maksadın yıldızlar olduğunu söylemişlerdir. Ferrâ, müminlerin ruhlarını neşe ile alan meleklerdir, dedi. Zeccâc ise şöyle açıklamıştır: Onlar meleklerdir, nasıl ki kuyudan durmadan sühületle kova çekilirse onlar da müminlerin ruhlarını bedenlerinden öyle kolayca alırlar. Kerb, kurb, yani yakınlık anlamındadır. Kerübiyyün adı verilen melekler ise hamele-i arşa en yakın olan meleklerdir. Ebu'r-Rebi Ebu'l-Âliyeden onların meleklerin en büyükleri olduğunu, Cibril, Mikâil ve İsrâfil'in de onlardan olduğunu, onlara aynı zamanda “mukarrebün” da denildiğini rivayet etmiştir.. X Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Il, 323, Müslim, “Zühd ve Rekâik” 1; İbn Mâce, “Zühd” 3, Tirmizi, “Zühd” 16. Ahmed b. Hanbel, e/- Müsned, Il, 420; Buhari, “Rikâk” 41; Müslim, “Zikr” 5.

Naziat 79:6

Allah sözü edilenlere yemin etti, dolayısıyla iki üflemenin (nefha) elbette gerçekleşeceğini teyit etti. Birinci nefha ile bütün mahlükat ölecektir, ikinci nefha ise ölülerin diriltilmesi içindir. “Râcife” nefha, yani üfleme demektir. Nefhadan soluk alıp vermekten ibaret olan hakikat anlamının kastedilmesi de mümkündür. Buna göre nefha, yani soluk alıp verme ölümün ve hayatın belirtisi olur, öldürme ve diriltmenin illeti olmaz. Sonra ihtilaf edilmiş ve kimileri nefhaya hakikat mânası vermiştir. Buna göre birinci nefha, yani süra birinci üfleme ile birlikte bütün yaratıklar helâk olacaktır. İkinci nefha, yani ikinci süra üfleme ile de dirileceklerdir. Kimi de nefhanın iki değil üç olduğunu iddia etmiştir. Buna göre birinci nefha, yani süra ilk üfleme korkutma ve dehşete düşürmek içindir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir...” İkinci nefha, yani süra ikinci üfleme ile bütün yaratıklar helâk olacaktır: Şu ilâhi beyan buna işaret etmektedir: “(O gün) süra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek.. Üçüncü nefha, yani üçüncü nefhada süra üfleme ile ise herkes dirilecektir. (Aynı beyanın devamında) şöyle buyurulmaktadır: “Sonra süra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar”, Kimi de burada sözü edilen süra üflemenin hakikat anlamında olmayıp tamamen bir temsil olduğunu söylemişlerdir. Bunlar anlatılanların üfleme temsili üzerinden anlatılmasını ölümden sonra tekrar diriltilmenin ve ölülere yeniden hayat vermenin Allah Teâlâ'ya çok kolay olması, aynen üfleyenin üflemesinin kendisine hafif gelmesi gibi hafif olduğunu belirtmek içindir. Ya da süratli olması nedeniyle böyle bir temsile gidilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”, Dediler ki “racfe” deprem ve sallanmadır. “Tetbeuhe'r-râdife” cümlesinden maksat da onu takip eden diğer sarsıntıdır.

Naziat 79:7

Allah sözü edilenlere yemin etti, dolayısıyla iki üflemenin (nefha) elbette gerçekleşeceğini teyit etti. Birinci nefha ile bütün mahlükat ölecektir, ikinci nefha ise ölülerin diriltilmesi içindir. “Râcife” nefha, yani üfleme demektir. Nefhadan soluk alıp vermekten ibaret olan hakikat anlamının kastedilmesi de mümkündür. Buna göre nefha, yani soluk alıp verme ölümün ve hayatın belirtisi olur, öldürme ve diriltmenin illeti olmaz. Sonra ihtilaf edilmiş ve kimileri nefhaya hakikat mânası vermiştir. Buna göre birinci nefha, yani süra birinci üfleme ile birlikte bütün yaratıklar helâk olacaktır. İkinci nefha, yani ikinci süra üfleme ile de dirileceklerdir. Kimi de nefhanın iki değil üç olduğunu iddia etmiştir. Buna göre birinci nefha, yani süra ilk üfleme korkutma ve dehşete düşürmek içindir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir...” İkinci nefha, yani süra ikinci üfleme ile bütün yaratıklar helâk olacaktır: Şu ilâhi beyan buna işaret etmektedir: “(O gün) süra üflenecek, ardından -Allah'ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek.. Üçüncü nefha, yani üçüncü nefhada süra üfleme ile ise herkes dirilecektir. (Aynı beyanın devamında) şöyle buyurulmaktadır: “Sonra süra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar”, Kimi de burada sözü edilen süra üflemenin hakikat anlamında olmayıp tamamen bir temsil olduğunu söylemişlerdir. Bunlar anlatılanların üfleme temsili üzerinden anlatılmasını ölümden sonra tekrar diriltilmenin ve ölülere yeniden hayat vermenin Allah Teâlâ'ya çok kolay olması, aynen üfleyenin üflemesinin kendisine hafif gelmesi gibi hafif olduğunu belirtmek içindir. Ya da süratli olması nedeniyle böyle bir temsile gidilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”, Dediler ki “racfe” deprem ve sallanmadır. “Tetbeuhe'r-râdife” cümlesinden maksat da onu takip eden diğer sarsıntıdır.

Naziat 79:8

Eğer kasem, yani yemin âhiret hayatının ispatına yönelik idiyse o takdirde âyette ölümden sonra diriltme ile ilgili hallere ve fiillere işaret vardır. Eğer “O gün şiddetle sarsan sarsar; onu ikinci sarsıntı izler!”? meâlindeki âyetler üzere düzenlenmiş ise o takdirde şöyle yorumlanır. Sanki onlar sordular ve dediler ki “O günde kalpler nasıl olur?”; cevap olarak da “Vâcife, yani korku dolu, korkudan yürekleri ağıza gelir halde...” denilmiş olur. “Vâcife” korkan ve ürperen demektir.

Naziat 79:9

? Öncekiikiâyet. [Kıyâmet Dehşetinden Gözlerin Belermesi] “Hâşi'a ea) kelimesi zelil, hor ve hakir bir halde demektir. Özellikle kalplerin ve gözlerin belirtilmesi -en doğrusunu Allah bilir ya- o dehşet anında kişinin kalbini ve gözünü kullanamaz halde olmasındandır. Aksine o hengâmede kalplere birtakım düşünceler ve doğuşlar” arız olur ki onları kalplerden uzaklaştırmak mümkün olmaz. Aynı şey göz için de söz konusudur. Allah Teâlâ, onları saran korku ve dehşet halinin onların kalplerini ve gözlerini normal işlevlerini yerine getirmekten alıkoyacağını, ancak bu korkunun saikine odaklanacağını, başka bir iş göremez hale geleceğini, kalplerin başka bir şey düşünemeyeceğini bildiriyor. Dahası kalpler kendisini bürüyen korkunun şiddetinden karar kılamaz bir halde düşünemeyen ve ne yapacağını bilemeyen hale gelir. İkincisi kişi, başına bir iş gelip de kendisini zor durumda hissettiği zaman her türlü çareye başvurur, gözünü her bir şeyin üzerine diker ve onların devreye sokularak kurtulacağı bir çıkış yolu bulmayı arar. Ancak o günde umutlar tükenir ve kişi tedbiri elden bırakır, kalpler bomboş kalır ve bir yerde karar kılamaz olur. Başına gelen musibetin şiddetinden dolayı herhangi bir tedbire başvurma yoluna giremez. Gözler çağırıcının çağırdığına dair korku ve zillet içinde çakılı kalır.

Naziat 79:10

5110. “(İnkârcılar), Biz ilk halimize mi döndürüleceğiz?” diyorlar” Onlar derler ki: Yani şimdi biz yeni bir yaratılışla dünyadaki ilk halimize mi döndürüleceğiz. “Etâ fulânun fulânen ferace'a 'alâ hâfiratihi”, yani falan, filancaya geldi ve geldiği izi takip ederek geldiği yere döndü, denilir. Bir Arap atasözünde de şöyle denir: “en-Nakdü inde'l-hâfira” s pil e), yani peşin ödeme, pazarlığın bitiminin hemen ardından yapılır. Onlar bu sözlerini âhiret hayatını inkâr ederek ve alaya alarak söylemişlerdir. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu ifade hayvanın iz çukuru demek olan “hâfiru'ddâbbe'den alınmıştır; süvari, bindiği hayvanın izi sıra gerisin geri giderek ilk başladığı yere varır. 11. “Çürümüş kemikler olmuş iken mi?” “Nâhira” (s,x çürümüş, artık un ufak olmuş nesne demektir. “Nehıra” ise çürümüş ve rüzgâr tarafından savrulup yok olmuş anlamındadır.

Naziat 79:11

5110. “(İnkârcılar), Biz ilk halimize mi döndürüleceğiz?” diyorlar” Onlar derler ki: Yani şimdi biz yeni bir yaratılışla dünyadaki ilk halimize mi döndürüleceğiz. “Etâ fulânun fulânen ferace'a 'alâ hâfiratihi”, yani falan, filancaya geldi ve geldiği izi takip ederek geldiği yere döndü, denilir. Bir Arap atasözünde de şöyle denir: “en-Nakdü inde'l-hâfira” s pil e), yani peşin ödeme, pazarlığın bitiminin hemen ardından yapılır. Onlar bu sözlerini âhiret hayatını inkâr ederek ve alaya alarak söylemişlerdir. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Bu ifade hayvanın iz çukuru demek olan “hâfiru'ddâbbe'den alınmıştır; süvari, bindiği hayvanın izi sıra gerisin geri giderek ilk başladığı yere varır. 11. “Çürümüş kemikler olmuş iken mi?” “Nâhira” (s,x çürümüş, artık un ufak olmuş nesne demektir. “Nehıra” ise çürümüş ve rüzgâr tarafından savrulup yok olmuş anlamındadır.

Naziat 79:12

12. “Ve ekliyorlar: “O zaman bu, (bizim için) ziyanlı bir dönüş olur! Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir dediler ki: Bu söz onların âhiret hayatını inkâr etmeleri demektir. Yani bu asla olmayacak demiş olmaktadırlar. Diğerleri ise şöyle mâna verdiler: (Onlara göre) eğer müslümanların sandığı gibi yeni bir dönüş olsaydı o takdirde kendileri için çok ziyanda bir dönüş olurdu. Çünkü kâfirler şöyle düşünüyorlardı: Kendileri dünyada iken daha müreffeh ve varlıklı bir yaşam sürmekteydiler. Buna mukabil müslümanlar ise darlık ve şiddetli geçim sıkıntısı içindeydiler. Dolayısıyla tekrar dönecek olurlarsa gene aynısı olacaktı. Allah'ın şu yüce beyanına bakmaz mısın?! “Rabb'imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum”, Onlar Allahın dünyada iken kendilerine daha çok nimet vermesini, kendilerinin O'na müminlerden daha yakın durmalarına ve mertebece onlardan daha üstün olmalarına bağlıyorlardı. Çünkü Allahin, dostlarına sıkıntı vermesi, düşmanlarına ise genişlik vermesi düşünülemezdi. Kendilerine genişlik verildiğine göre zannediyorlardı ki kendileri dünyada ve âhirette daha üstündüler, kendilerine muhalefet edenler ise kaybedenlerdi. Kimileri de bu kelâmı, kâfirlerin sözlerinden ayrı görmüşler ve bunun onlara yönelik bir özellik olduğunu zannetmişlerdir. Şöyle de denilmiştir: Kendilerini, mallarını ve ailelerini kaybetmiş olmaları sebebiyle onlar için “hâsira yani ziyandadırlar, denilmiştir. “Hâsira”, “muhsira” (zarar eden, ziyanda olan) anlamındadır.

Naziat 79:13

13. “Oysa bu dönüş sadece bir lr bakar? Âyet, o vaktin oluş süratini ve Allah Teâlâ'ya kolaylığını bildirir. TE'VİLÂTÜ'L-KUR'ÂN TERCÜMESİ E iza EUN ye BL

Naziat 79:14

“Sâhire” kelimesi arzın yüzü demektir. Bu kelime ile o günde kapanmayan, uyku nedir bilmeyen aksine hor ve hakir biçimde çağrıcıya (dâi) odaklanan gözlerin kastedilmiş olması da mümkündür”,

Naziat 79:15

Bazı tefsirciler şöyle dediler: “Evet, elbette sana geldi. Bu itibarla sen onları onunla korkut!” Hasan-ı Basri dedi ki: Ona gelmemişti. Bununla gelmiş oldu. Nitekim bir adam diğerine: “Sana falanın yaptığı ulaştı mı?” der ve bununla an itibariyle haberi olmadığı bir konuyu kendisine bu sözüyle bildirmek ister. Peygamberler kıssalarını anlatmanın birtakım faydaları olduğundan bahsetmiş, peygamberliğin ispatı, onlarla kötü ilişki içine girenlerin uyarılması gibi hususlar içerdiğini bildirmiştik. Nasıl ki Firavun ve adamlarının Müsâ peygamberle olan ilişkilerinde kötü davrandıkları için başlarına birtakım felâketler geldiyse (Mekke müşriklerinin de) aynı tavrı göstermeleri halinde başlarına benzer felâketlerin gelmesi beklenir.

Naziat 79:16

Tuvâ bahsedilen vadinin adıdır, denilmiştir. Yine denildi ki oraya Tuvâ denilmesi, iki defa kutsanmış olması sebebiyledir. Birincisinde İbrahim peygamberin (a.s.) oraya gelişinde, ikincisinde de Müsâ aleyhisselâmın gelişinde kutsanmıştır. Sonra Allah, o konuşmayı (hadis) bir keresinde şeklinde Hz. Müsâ'ya, bir diğerinde de kendisine izafe etmiştir. Buyurdu ki: “İz nâdâhu” 6). Âyetin zâhirine göre onunla konuşan bizzat Allah Teâlâdır. Allah Teâlâ'ya izafe edilmesi daha önce geçen “hattâ yesme'a kelâmallâhi” ve “İnnehü le-kavlü rasülin kerim” çeş s5 Ji 6) âyetlerinin tefsirinde de belirttiğimiz gibi kelâmın aslının Allah'tan olmasından ötürüdür. AP ölOzE Li İladl

Naziat 79:17

Yani nimetlerin içinde isyan etti ve azdı, küfrân-ı nimette bulundu da bu sebeple Allah Teâlâ'ya şükür etmedi.

Naziat 79:18

Yani davetine icabet ettiğin zaman arınacağın kimsenin çağrısına evet diyecek misin? Ya da sende, nefsinin arınacağı ve gelişeceği davet konusu olan İslâm'a karşı bir kabul arzusu yok mu? Sonra bu âyette şöyle bir ders de vardır: IHer kim başkasını erginliği ve olgunluğu kendisine bağlı olan bir davranışa davette bulunacak olursa onun yapması gerekli olan iş önce onu şefkatle (rıfk) ve yumuşaklıkla davet etmesidir. Nitekim Allah Teâlâ bunu Hz. Müsâ ve Hârun peygamberlere emretmiş ve onlara şöyle buyurmuştur: “Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslüpla söyleyin!” Aynı şekilde burada da “Arınmayı ister misin?” buyurmuştur. Bunun ardından da davete icabete yanaşmaması halinde sözünü şiddetli bir azara dönüştürmüştür. Müsâ peygamberin ağzından hikâye edilen şu kavl-i celilinde olduğu gibi: “Müsâ şöyle dedi: “Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb'i indirdi. Ey Firavun! Ben de öyle düşünüyorum ki hakikaten senin işin bitik!

Naziat 79:19

19. “Ve seni Rabb'inin yoluna iletmemi? Böylece O'na saygılı davranırsın. Yani ben, Rabb'ine dönmen için sana kılavuzluk edeyim de sen hidâyeti bulduğunda O'ndan korkasın, yani O'nun azamet ve celâlini öğrendiğinde onun azabından korkasın da böylece bilgi, Allah korkusu meyvesini vermiş olsun. Şu âyete bakmaz mısın: “Kulları içinden ancak bilenler (ulemâ), Allah'ın büyüklüğü karşısında haşyet duyarlar”, Yahut seni Rabb'ine itaat haline kılavuzluk edeyim, O'na isyan etmiş olduğunda O'nun azabına uğrayacağını bildireyim de Sen korkasın ve O'na asla isyan etmeyesin.

Naziat 79:20

Kimi tefsirciler dediler ki en büyük mücize “yed-i beyzâ'dır. En büyük diye nitelenmesi şundan dolayı idi: Onlar sihirlerini ipler ve değnekler vasıtasıyla yapmışlar, buna karşın el kullanılmamıştı. O yüzden el, onların sihirleri türünden değildi. İşte bu yüzden de ona “en büyük” denildi. Kimi tefsirciler ise en büyük mücizenin Hz. Müsânın asası olduğunu söylediler. Çünkü onun sihirbazlara karşı üstün gelmesi, onların sihir türünden ortaya koydukları her bir sihri yutan asası vasıtasıyla olmuştu. Aslında onun mücizelerinden her biri büyüktü. Nitekim bu hususa başka bir âyette işaret edilmiştir: “Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mücize bir diğerinden daha büyüktü”. Dolayısıyla akıl ve sağduyu sahiplerince üzerinde durulması ve düşünülmesi halinde görülecektir ki onlardan her biri diğerinden daha büyüktü. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah'tır. “O ise hemen yalanladı ve karşı çıktı.” Yani Allah'ın âyetlerini yalanladı, nebisi Müsâ aleyhisselâma isyan etti, ona itaat etmedi.

Naziat 79:21

Kimi tefsirciler dediler ki en büyük mücize “yed-i beyzâ'dır. En büyük diye nitelenmesi şundan dolayı idi: Onlar sihirlerini ipler ve değnekler vasıtasıyla yapmışlar, buna karşın el kullanılmamıştı. O yüzden el, onların sihirleri türünden değildi. İşte bu yüzden de ona “en büyük” denildi. Kimi tefsirciler ise en büyük mücizenin Hz. Müsânın asası olduğunu söylediler. Çünkü onun sihirbazlara karşı üstün gelmesi, onların sihir türünden ortaya koydukları her bir sihri yutan asası vasıtasıyla olmuştu. Aslında onun mücizelerinden her biri büyüktü. Nitekim bu hususa başka bir âyette işaret edilmiştir: “Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mücize bir diğerinden daha büyüktü”. Dolayısıyla akıl ve sağduyu sahiplerince üzerinde durulması ve düşünülmesi halinde görülecektir ki onlardan her biri diğerinden daha büyüktü. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah'tır. “O ise hemen yalanladı ve karşı çıktı.” Yani Allah'ın âyetlerini yalanladı, nebisi Müsâ aleyhisselâma isyan etti, ona itaat etmedi.

Naziat 79:22

Hasan-ı Basri dedi ki: Firavun hafifmeşrep ve taşkın biriydi”. Yoksa hükümdarlar herhangi bir işe davet edildiklerinde ya çağrıcının davetine icabette bulunmak ya da onu reddetmek için üzerinde durup, inceden inceye düşünürler. Sırt çevirip arka dönmek ve tavır almak ancak hafifmeşrepliğin ve taşkınlığın bir ifadesidir. Diğerleri ise: Allaha itaatten yüz çevirdi ve O'na sırtını döndü, sihirbazları toplamak için harekete geçti ya da Hz. Müsâya “Şimdi sen, aramızda -senin de bizim de caymayacağımız- uygun bir yerde bir buluşma zamanı belirle” diyenleri bir araya toplamak için harekete geçti. EYİ ps3 Bİ da Çağ sal ERİ

Naziat 79:23

Lânetli Firavun aslında kendisinin göğün ve yerin Rabb'i olmadığını gayet iyi biliyordu. Fakat o, kavmi için birtakım putlar edinmişti ve halkına kendisine yaklaştırmaları için onlara tapmalarını emretmekteydi. Ancak kendi seçkinleri söz konusu olduğunda onların kendisine tapınmalarına izin veriyor ve onlar içinden özel kimselere kendisine tapınmalarını emrediyordu. O yüzden de kendisini en yüce Rab olarak isimlendiriyordu.

Naziat 79:24

Lânetli Firavun aslında kendisinin göğün ve yerin Rabb'i olmadığını gayet iyi biliyordu. Fakat o, kavmi için birtakım putlar edinmişti ve halkına kendisine yaklaştırmaları için onlara tapmalarını emretmekteydi. Ancak kendi seçkinleri söz konusu olduğunda onların kendisine tapınmalarına izin veriyor ve onlar içinden özel kimselere kendisine tapınmalarını emrediyordu. O yüzden de kendisini en yüce Rab olarak isimlendiriyordu.

Naziat 79:25

Kimi müfessirler bunu şöyle yorumladı: Onu her iki sözünün de karşılığı olarak azap ile cezalandırdı. Birincisi onlara söylediği “Ey seçkinler! Sizin için benden başka tanrı tanımıyorum”” sözü idi. İkincisi ise “Ben sizin en yüce Rabbinizim!” sözü idi. Kimi de bunu şöyle yorumladı: Onun şimdiye dek işlediği suçlar ve boğuluşuna kadar olan yaptığı taşkınlıklar yüzünden onu azapla cezalandırdı. Kimi de onu hem dünya hem de âhiret azabı ile cezalandırdı, diye yorumlamıştır. Dünyada iken denizde boğmuştur, öldükten sonra da ruhuna azap etmiştir. Şu âyet buna işaret etmektedir: “Bu azap, onların sabah akşam sokulacakları ateştir” O bu ateşe tâbileri ile birlikte girecektir. “Kıyâmet koptuğunda, “Firavun ailesini en şiddetli azabın içine atın!” denilecek”. Böylece dünya azabı ile âhiret azabı birbirine eklenecektir.

Naziat 79:26

19126. “Elbette bunda Allaha itaatsizlikten korkanların alacağı büyük bir ders vardır! Bütün bunlarda alınacak bir ibret vardır. Hal böyle iken ondan ders alacak olanlar, yaptıklarının akıbetinden endişe duyanlar ve Allah Teâlâ'nın yapıp ettiklerine karşılık olarak kendilerini azaba çarptıracağından korkanlardır. G3 GAL e ee ea İçi Giz İSİ:

Naziat 79:27

Bu âyetin “Yevme tercufu'r-râcife”” 2555) âyetiyle bağlantılı olması mümkündür. Buna göre âyet ölümden sonra diriltilmenin ve âhiret hayatının ispatı olur, “eentüm eşeddü halkan”, yani “sizi yaratmak mı daha zor” âyeti de onu teyit etmiş olur. Şimdi, sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Bu kelâm-ı celil hakkında değişik yorumlar mümkündür. Birincisi şudur: Onları ölümden sonra diriltmesi ve yeni bir hayata yaratması âhiret hayatını inkâr edenlerin akıllarına göre gökleri yaratmadan daha kolaydır. Oysa onlar Allahın göklerin yaratıcısı olduğunu kabul etmektedirler. Yaratılması, kendilerinin yaratılmasından daha zor olmasına rağmen göklerin yaratılması onların akıllarınca muhal olmadığına göre nasıl oluyor da ölümden sonra diriltileceklerini ve eski halleri üzere yeniden yaratılacaklarını inkâr edebiliyorlar?! Oysa bu ikincisi onların akıllarınca daha kolay idi. Başka bir izah da mümkündür: Şöyle ki: Yaratılışının muazzamlığına rağmen gök, kendi özü hakkında korkmuş ve emanetin kendisine arzı esnasında kabule yanaşmamış, Allah Teâlânın azabından korkmuştur. Hal böyle iken zayıf haliyle şu insana ne oluyor da kendisine yapılan daveti kabule bir türlü Busüreninaltıncı âyeti. yanaşmıyor?! Hal böyle iken imdi bu insan kendi özü hakkında endişe edip de Allah'ın azabından korkmaz mı?! Oysa cehennem ve cennet sadece insan için yaratılmıştır. Böylece Allah Teâlâ onları uyarıyor, korksunlar da işlemekte oldukları kötülüklerden, taşkınlıklardan uzak dursunlar ve resülün (a.s.) kendilerini davet ettiği dine icabet edip gereğini yapsınlar, istiyor. ISİBu âyetin “İze's-semâu'n fetarat”” ve “İze's-semâu'nşakkat”” süreleriyle bağlantılı olması mümkündür. Buna göre anlam şöyledir: Gök bunca muazzamlığı ve itaatkârlığıyla o gün için dayanamıyor da bunca zâfı ile insan nasıl oluyor da o günün dehşetine dayanacak oluyor?! Bu da aynı şekilde korkutma amacı taşıyor. Onu yükseltip kusursuz olarak şekillendirdi. “Benâhâ”, yani onu yarattı. 'Rafe'a semkehâ” ire g5), yani tavanını yükseltti. “Fe sevvâhâ”, yani onu yeryüzü ile örtüşecek şekilde düzeltti. Ya da hikmetin gerektirdiği ve vahdâniyete işaret edecek şekilde onu şekillendirdi. Hiç kimse, Allah Teâlâ'nın “benâhâ”, yani bina etti kavl-i celilinden insanların yapmış oldukları tarzda bir bina anlamamıştır. Keza “raf “dan insanlara nispet edilen kaldırmayı da anlamamıştır. Aynı şekilde “Bundan sonra da yeryüzünü döşeyip yaydı” sözünden insanlara mahsus olan yaymayı anlamamıştır. Hal böyle iken bazı insanlara ne oluyor da Allah Teâlâ'ya nispet edilen “gelme” fiilinden, insanların yaptıkları fiili anlamaya kalkışıyorlar?! Eğer bunların başına taş düşmüş de onları böylesi olumsuz bir mânayı anlamaya sevketmiş ise o başka, yoksa böylesi vehme dayalı bir yoruma gitmek akıl kârı değildir!

Naziat 79:28

Bu âyetin “Yevme tercufu'r-râcife”” 2555) âyetiyle bağlantılı olması mümkündür. Buna göre âyet ölümden sonra diriltilmenin ve âhiret hayatının ispatı olur, “eentüm eşeddü halkan”, yani “sizi yaratmak mı daha zor” âyeti de onu teyit etmiş olur. Şimdi, sizi yaratmak mı daha zor yoksa göğü yaratmak mı? Bu kelâm-ı celil hakkında değişik yorumlar mümkündür. Birincisi şudur: Onları ölümden sonra diriltmesi ve yeni bir hayata yaratması âhiret hayatını inkâr edenlerin akıllarına göre gökleri yaratmadan daha kolaydır. Oysa onlar Allahın göklerin yaratıcısı olduğunu kabul etmektedirler. Yaratılması, kendilerinin yaratılmasından daha zor olmasına rağmen göklerin yaratılması onların akıllarınca muhal olmadığına göre nasıl oluyor da ölümden sonra diriltileceklerini ve eski halleri üzere yeniden yaratılacaklarını inkâr edebiliyorlar?! Oysa bu ikincisi onların akıllarınca daha kolay idi. Başka bir izah da mümkündür: Şöyle ki: Yaratılışının muazzamlığına rağmen gök, kendi özü hakkında korkmuş ve emanetin kendisine arzı esnasında kabule yanaşmamış, Allah Teâlânın azabından korkmuştur. Hal böyle iken zayıf haliyle şu insana ne oluyor da kendisine yapılan daveti kabule bir türlü Busüreninaltıncı âyeti. yanaşmıyor?! Hal böyle iken imdi bu insan kendi özü hakkında endişe edip de Allah'ın azabından korkmaz mı?! Oysa cehennem ve cennet sadece insan için yaratılmıştır. Böylece Allah Teâlâ onları uyarıyor, korksunlar da işlemekte oldukları kötülüklerden, taşkınlıklardan uzak dursunlar ve resülün (a.s.) kendilerini davet ettiği dine icabet edip gereğini yapsınlar, istiyor. ISİBu âyetin “İze's-semâu'n fetarat”” ve “İze's-semâu'nşakkat”” süreleriyle bağlantılı olması mümkündür. Buna göre anlam şöyledir: Gök bunca muazzamlığı ve itaatkârlığıyla o gün için dayanamıyor da bunca zâfı ile insan nasıl oluyor da o günün dehşetine dayanacak oluyor?! Bu da aynı şekilde korkutma amacı taşıyor. Onu yükseltip kusursuz olarak şekillendirdi. “Benâhâ”, yani onu yarattı. 'Rafe'a semkehâ” ire g5), yani tavanını yükseltti. “Fe sevvâhâ”, yani onu yeryüzü ile örtüşecek şekilde düzeltti. Ya da hikmetin gerektirdiği ve vahdâniyete işaret edecek şekilde onu şekillendirdi. Hiç kimse, Allah Teâlâ'nın “benâhâ”, yani bina etti kavl-i celilinden insanların yapmış oldukları tarzda bir bina anlamamıştır. Keza “raf “dan insanlara nispet edilen kaldırmayı da anlamamıştır. Aynı şekilde “Bundan sonra da yeryüzünü döşeyip yaydı” sözünden insanlara mahsus olan yaymayı anlamamıştır. Hal böyle iken bazı insanlara ne oluyor da Allah Teâlâ'ya nispet edilen “gelme” fiilinden, insanların yaptıkları fiili anlamaya kalkışıyorlar?! Eğer bunların başına taş düşmüş de onları böylesi olumsuz bir mânayı anlamaya sevketmiş ise o başka, yoksa böylesi vehme dayalı bir yoruma gitmek akıl kârı değildir!

Naziat 79:29

Gecesini kararttı, yani gecesini karanlık yaptı. Gündüzünü ağarttı, yani gündüzü aydınlık yaptı. Gecenin karanlık gündüzün aydınlık yapılmasında ölümden sonra diriltilmeyi inkâr edenlerin akıllarına gelen şüphelerin gidetamamen kendisinden bir eser kalmayacak şekilde gitmesi sonucu olur. Buna kâdir olan, ilk yaratılıştan birtakım izler kalmış olması halinde onları yeni bir yaratılışla yaratmaya evleviyetle kâdir olur. Sonra gece ve gündüzü göğe izafe etti, çünkü onların ortaya çıkışı gökte belirir.

Naziat 79:30

“Dehâhâ” ( onu serdi demektir. Kimi müfessirler bunu şöyle yorumlamışlardır: Allah, onları önce toplu olarak yarattı, sonra gökleri yarattıktan sonra da onları yaydı. Dikkat edersen “Halakahâ” değil de “dehâhâ” buyurdu, yani serdi. Kimileri de şöyle açıklamışlardır: Allah önce dünya semasını yarattı, sonra ardından yerleri yarattı, ardından da geri kalan altı göğü yarattı. Kimine göre ise bu şöyle oldu: Yeryüzü serilmeden önce top halinde Beytülmakdis'in altındaydı, ondan sonra onu serdi. Ebü Bekir el-Esam dedi ki: Böyle bir yorum imkânsızdır, çünkü yeryüzünün bütünüyle ve olanca genişliği ile Beytülmakdis altında olması mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir. Ancak bize göre bunun mânası şudur: Eğer bu beyanın yorumu onların dedikleri gibi ise o takdirde maksat yaratıldıkları cevhere yöneliktir. Yani Allah'ın yeryüzünü yaratmış olduğu cevher/öz Beytülmakdis'in altında idi demektir. Yoksa mevcut haliyle yeryüzünün Beytülmakdis'in altında olması kastedilmiş değildir. Bu aynen insanın nutfeden (erlik suyu/atmık) yaratılmış olmasını ifade etmek gibidir. İnsanın bütün varlığı ile nutfe içinde olması mümkün değildir. Keza topraktan yaratıldığını söylemek, onun mevcut haliyle toprakta bulunduğunu söylemek değildir. Bunun mânası insanın o cevherden yaratılmış olduğunu ifade etmektir. Bahsedilen konuda da yorum aynı olmalıdır. JKimileri de şöyle yanlış bir kanaate kapılmışlardır. Onlara göre yerlerin ve göklerin yaratılışı güya aynı anda imiş. Hasan-ı Basriden nakledildiğine göre ise yerler gökten önce yaratılmıştır. Buna şu ilâhi beyan delildir: “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan, sonra göğe yönelerek onları, yedi gök olarak tamamlayıp düzene koyan...” Bir başka yerde de şöyle buyurulmuştur: “Sonra O, duman halinde olan semaya yöneldi”, Dedi ki: “Semâ” ismi, bir şeyin üstüdür. Nitekim evin tavanına da insanın tepesinde olduğu için “semâ” denilir.

Naziat 79:31

Sonra hamdetmemiz için biz insanlar adına yarattığı ve hayvanlar için yerden çıkarttığı ürünleri zikretti. Böylece nimetlerini hatırlatarak bizim kendisine hamd ile şükretmemizi amaçladı. Zira hayvanlar da bizim için yaratılmıştır. Onların yararına olan yiyecekler sonuçta bizim de yararımıza olmaktadır. Zira biz o çıkarılan yiyecekler vasıtasıyla hayvanlardan yararlanabilmekteyiz.

Naziat 79:32

32. “Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.” Yani üstündekilerle birlikte sağa sola yalpalamasın diye yeryüzünü dağlarla sabitledi. 33. “Hepsi sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için.” Bu âyette Allah Teâlânın bizim yararımıza sunduğu her bir nimette hayvanlar için de bir fayda sağladığına dair işaret vardır. Hayvanlara özel kıldığı şeylerde ise bizi onlara ortak etmedi. Çünkü Allah'ın dünyada insanların faydalanması için yarattığı nesneler içinde pis ve iğrenç olanları da vardır, güzel ve lezzetli olup biriktirilenleri de vardır. Onlar içinden güzel ve hoş olanlarını insanların faydasına, pis ve iğrenç bulunanları da hayvanların istifadesine sunmuştur. Hayvanların yararlanması için yarattığı gıdalar ise insan tabiatının hoş görmeyip iğrenç bulacağı yiyeceklerdir. Allah, mevkileri üstün olanların gıdasını da üstün kılmıştır. Belirttiğimiz âyetlerde temiz ve güzel olan yiyeceklerin alınmasının mübah olduğuna delil vardır. Çünkü Allah Teâlâ hoş ve temiz ürünlerden gıdalarını belirlediğini belirterek kendilerine nimet verdiğini ve bu şekilde kendilerini hayvanlardan üstün kıldığını açıklamış, karşılığında da şükretmelerini istemiştir. Hal böyle iken her kim bunları çirkin ve pis (mekruh) görürse insanların faydalanmaları için yaratılmış olan gıdalardan istifadeyi çirkin görmüş olur. En doğrusunu Allah bilir.

Naziat 79:33

32. “Dağları sağlam bir şekilde yerleştirdi.” Yani üstündekilerle birlikte sağa sola yalpalamasın diye yeryüzünü dağlarla sabitledi. 33. “Hepsi sizin ve hayvanlarınızın yararlanması için.” Bu âyette Allah Teâlânın bizim yararımıza sunduğu her bir nimette hayvanlar için de bir fayda sağladığına dair işaret vardır. Hayvanlara özel kıldığı şeylerde ise bizi onlara ortak etmedi. Çünkü Allah'ın dünyada insanların faydalanması için yarattığı nesneler içinde pis ve iğrenç olanları da vardır, güzel ve lezzetli olup biriktirilenleri de vardır. Onlar içinden güzel ve hoş olanlarını insanların faydasına, pis ve iğrenç bulunanları da hayvanların istifadesine sunmuştur. Hayvanların yararlanması için yarattığı gıdalar ise insan tabiatının hoş görmeyip iğrenç bulacağı yiyeceklerdir. Allah, mevkileri üstün olanların gıdasını da üstün kılmıştır. Belirttiğimiz âyetlerde temiz ve güzel olan yiyeceklerin alınmasının mübah olduğuna delil vardır. Çünkü Allah Teâlâ hoş ve temiz ürünlerden gıdalarını belirlediğini belirterek kendilerine nimet verdiğini ve bu şekilde kendilerini hayvanlardan üstün kıldığını açıklamış, karşılığında da şükretmelerini istemiştir. Hal böyle iken her kim bunları çirkin ve pis (mekruh) görürse insanların faydalanmaları için yaratılmış olan gıdalardan istifadeyi çirkin görmüş olur. En doğrusunu Allah bilir.

Naziat 79:34

“Tâmme” sayha, yani çığlık demektir. Kıyâmetin “Tâmme” diye isimlendirilmesi bütün yaratıkları kapsaması ve onları sarmasından ötürüdür. “Kübrâ; yani büyük diye isimlendirilmesi ise kıyâmet eğer azapla sarmalarsa bunun hiç kesilmeden devamlı olacağı, yok sevapla sarmalarsa o takdirde de sevabın ve verilen değerin devamlı olacağı ve hiç kesintiye uğramayacağı içindir. İşte bu devamlığı sebebiyle “kübrâ” yani büyük diye isimlendirilmiştir.

Naziat 79:35

35. “O gün insan yapıp ettiklerini iyice hatırlayacak;” Unutulanların Hatırlanacağı Gün “Mâ se”, yani işlediklerini. İnsanın o günde yapıp ettiklerini hatırlaması iki şekilde olacaktır: Birincisi: Kitabını, yani amel defterini okuması yoluyla. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Oku şimdi kitabını! Bugün kendini yargılamak üzere kendi nefsin yeter!” İkinci hatırlama karşılık görme (ceza) sebebiyledir. Birinci şekildeki hatırlama Allah'ın bir lütfunun sonucu olur, yoksa bir insanın bu şekilde yapıp ettiklerini hatırlaması mümkün değildir. Zira insan birtakım bilgileri yazar da sonra aradan zaman geçince onları unutur, okumak suretiyle onları bir türlü hatırlayamaz. Bizzat kendisinin yazmadığı bilgileri hatırlamaması ise daha da öncelikli bir durum olur. Ne var ki Allah Teâlâ lütuf ve ihsanının bir sonucu olarak okuması yoluyla onları kendisine hatırlatır, böylece meleklerin yazmış oldukları bilgilerin doğruluğunu görür, eğer cezalandırılmışsa cezasının bizzat elleriyle işledikleri yüzünden olduğunu anlar. Gördüğü ceza hatırlatma konusunda daha etkindir. Dolayısıyla o günde dünyada iken bütün yapıp ettiklerini hatırlar. İSA Dİ çal 323

Naziat 79:36

“Limen yerâ” kelimesi, “limen terâ” şeklinde de okunmuştur”, Bu durumda görme fiili cehenneme nispet edilmiş olur. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “O ateş uzak bir yerden kendilerine görününce homurdanmasını ve uğultusunu işitirler”, “Ve görecek olana”, Bundan maksadın oraya giren ve hazır bulunan olması da mümkündür. Şu örneklerde olduğu gibi: “Muhakkak ki iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok yakındır”, Buradaki “mine'l-muhsinin” muhsinin” anlamındadır. “Şu ağaca yaklaşmayın!” Bu beyanda da yaklaşmaktan maksat “ondan yemeyin” demektir. Bunu “yaklaşmayın” diye ifade etmiştir. Bu itibarla burada “görmek” fiili, girmek ve hazır olmak anlamında bir kinâye olabilir. Bu durumda azabın, onların bütün bedenlerini kuşatacağını bildirmiş olur. Rüyet ehlinin, yani görenlerin cennet ehli olması da mümkündür. Onlar onu baş gözleriyle görürler ve korktukları azaptan kurtulmaları ve umdukları nimetlere nail olmaları sebebiyle büyük hazlar alırlar. Hani nasıl ki O gaip iken ve onlar O'nu görmüyor iken O'nu hatırlayarak elem duyuyor idiyseler, şimdi de görmüş olmanın zevkini yaşarlar. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Verdiklerini, Rablerine dönecekleri inancından dolayı kalpleri ürpererek verenler”; “Doğrusu biz” derler, “Daha önce yakınlarımız arasındayken için için bir korku taşımaktaydık (değil mi?) Şimdi ise Allah bize lütfuyla muamele etti de bizi kavurucu azaptan korudu”.

Naziat 79:37

Azan. Yani isyan edip haddi aşan yahut Allahın nimetleri karşısında taşkınlık yapan ve onları günah yolunda kullanan ya da Allah'ın belirlemiş olduğu sınırları aşan kimse. Dünya hayatını âhirete tercih eden. Tercihinin, iyilikleriyle dünya hayatını arzulaması ve sonunda bunun ona âhireti unutturması şeklinde olabilir. Kişi iyiliklerine karşılık dünya hayatını istediğinde âhirette kendisi için bir pay kalmaz. Çünkü amelinin karşılığı kendisine eksiksiz verilmiş olur. Allah Teâlâ'nın şu kavl-i celilini görmez misin?: “Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar”, Cehennem işte onun için tek barınaktır. Yani yegâne sığınak yeridir.

Naziat 79:38

Azan. Yani isyan edip haddi aşan yahut Allahın nimetleri karşısında taşkınlık yapan ve onları günah yolunda kullanan ya da Allah'ın belirlemiş olduğu sınırları aşan kimse. Dünya hayatını âhirete tercih eden. Tercihinin, iyilikleriyle dünya hayatını arzulaması ve sonunda bunun ona âhireti unutturması şeklinde olabilir. Kişi iyiliklerine karşılık dünya hayatını istediğinde âhirette kendisi için bir pay kalmaz. Çünkü amelinin karşılığı kendisine eksiksiz verilmiş olur. Allah Teâlâ'nın şu kavl-i celilini görmez misin?: “Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar”, Cehennem işte onun için tek barınaktır. Yani yegâne sığınak yeridir.

Naziat 79:39

Azan. Yani isyan edip haddi aşan yahut Allahın nimetleri karşısında taşkınlık yapan ve onları günah yolunda kullanan ya da Allah'ın belirlemiş olduğu sınırları aşan kimse. Dünya hayatını âhirete tercih eden. Tercihinin, iyilikleriyle dünya hayatını arzulaması ve sonunda bunun ona âhireti unutturması şeklinde olabilir. Kişi iyiliklerine karşılık dünya hayatını istediğinde âhirette kendisi için bir pay kalmaz. Çünkü amelinin karşılığı kendisine eksiksiz verilmiş olur. Allah Teâlâ'nın şu kavl-i celilini görmez misin?: “Kim dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar”, Cehennem işte onun için tek barınaktır. Yani yegâne sığınak yeridir.

Naziat 79:40

INefsine Hâkim Olan Cennetlikler Rabb'inin huzurunda (hesap vermekten) korkan. Makamdan maksadın Rabb'inin hesaba çekmesi ya da Rabb'i katındaki mevkii olması mümkündür. Makam Allahi izafe edilmiştir; çünkü ölümden sonra diriltme ve âhiret hayatı ona izafet edildiği için âhiretle ilgili olan her hal O'na izafe edilmiş olmaktadır. Korkunun, kişinin içinde bulunduğu halden olması da mümkündür. O, bulunduğu makamın Allah Teâlâ'nın bulunmayı yasaklamış olduğu bir makam olmasından korkar. Nefsine kötü arzuları yasaklayan. Buradaki yasaklama (nehy) sözlü bir yasaklama değildir. Aksine yasaklamadan maksat nefsinin şehvet arzularından ve lezzetlerinden el çekmesini istemesidir. Onlardan el çektirmesi, ona âhiret azabını hissettirmesi ve onun kendisine vereceği acı ve ıstırabı hatırlatması ve sakındırmasıyla olur. Kişi bunu yaptığı takdirde nefsin peşin şehvet arzularını terketmesi ve âhiret için çalışması kolay olur. İnsanlar nefislerini peşin zevklerin ardına düşmekten alıkoymada iki kısma ayrılır: Kimi vardır ki nefsi üzerinde egemenlik kurar ve ona arzu ettiği şeyleri vermez; bu gibiler devamlı olarak bir çaba ve yorgunluk içinde olur. Kimileri de vardır ki nefsine yaptıklarının sonucunu hatırlatır, ona itaat edenler için hazırlanmış olan sevapları gösterir, zalimlerin başlarına gelecek azapları bildirir. Bunun sonucunda nefis onları sanki baş gözüyle görmüş gibi olur, bunun tabii sonucu olarak da âhiret lezzetlerini dünya lezzetlerine tercih eder. Zira âhiret lezzetleri hem daha devamlı hem de daha haz vericidir. Böyle olunca da âhiret hayatı için çalışıp çabalaması onun için kolay hal alır. “Hevâ” nefsin, şehvet arzularını ve lezzetlerini tatmine meyletmesidir. Âyette, nefislerin şehvetlere karşı tutkulu olduğunu, onlara meyyal bulunduğunu ve onlardan ancak sözünü ettiğimiz şekilde uzak durabileceğine dair bildirim de vardır.

Naziat 79:41

INefsine Hâkim Olan Cennetlikler Rabb'inin huzurunda (hesap vermekten) korkan. Makamdan maksadın Rabb'inin hesaba çekmesi ya da Rabb'i katındaki mevkii olması mümkündür. Makam Allahi izafe edilmiştir; çünkü ölümden sonra diriltme ve âhiret hayatı ona izafet edildiği için âhiretle ilgili olan her hal O'na izafe edilmiş olmaktadır. Korkunun, kişinin içinde bulunduğu halden olması da mümkündür. O, bulunduğu makamın Allah Teâlâ'nın bulunmayı yasaklamış olduğu bir makam olmasından korkar. Nefsine kötü arzuları yasaklayan. Buradaki yasaklama (nehy) sözlü bir yasaklama değildir. Aksine yasaklamadan maksat nefsinin şehvet arzularından ve lezzetlerinden el çekmesini istemesidir. Onlardan el çektirmesi, ona âhiret azabını hissettirmesi ve onun kendisine vereceği acı ve ıstırabı hatırlatması ve sakındırmasıyla olur. Kişi bunu yaptığı takdirde nefsin peşin şehvet arzularını terketmesi ve âhiret için çalışması kolay olur. İnsanlar nefislerini peşin zevklerin ardına düşmekten alıkoymada iki kısma ayrılır: Kimi vardır ki nefsi üzerinde egemenlik kurar ve ona arzu ettiği şeyleri vermez; bu gibiler devamlı olarak bir çaba ve yorgunluk içinde olur. Kimileri de vardır ki nefsine yaptıklarının sonucunu hatırlatır, ona itaat edenler için hazırlanmış olan sevapları gösterir, zalimlerin başlarına gelecek azapları bildirir. Bunun sonucunda nefis onları sanki baş gözüyle görmüş gibi olur, bunun tabii sonucu olarak da âhiret lezzetlerini dünya lezzetlerine tercih eder. Zira âhiret lezzetleri hem daha devamlı hem de daha haz vericidir. Böyle olunca da âhiret hayatı için çalışıp çabalaması onun için kolay hal alır. “Hevâ” nefsin, şehvet arzularını ve lezzetlerini tatmine meyletmesidir. Âyette, nefislerin şehvetlere karşı tutkulu olduğunu, onlara meyyal bulunduğunu ve onlardan ancak sözünü ettiğimiz şekilde uzak durabileceğine dair bildirim de vardır.

Naziat 79:42

15142. “Ne zaman gelip çatacak” diye sana kıyâmeti sorarlar.” Âyetteki “sâ'at” 1) kıyâmet anlamındadır. Ona sâat denilmesi onu tedbir edene umurunun hafif gelmesi sebebiyledir. Ya da vakti geldiğinde olup bitmesinin çok hızlı olmasındandır. Ya da onun vukuunun şu anda içinde bulundukları zamana çok yakın olmasındandır. Şu âyette olduğu gibi: “Etâ emrullah” yani Allah'ın emri, yani kıyâmet geldi!” Eğer burada soruyu yönelten müminler ise, soru doğruyu elde etme, bilgilenme amaçlı olur. Sanki şöyle olur: Onlara “İzes-semâu'nfetarat” ve “İze's-semâu'nşakkat” denilince onlar merakla “Kıyâmet ne zaman kopacak?” diye sordular. Bunun üzerine de bu âyet indi. Soruyu kâfirlerin sorması da mümkündür. Daha önce de belirttiğimiz gibi kıyâmetin kopuş anının bilinmesinde fazla bir yarar yoktur ki onu müslümanlar merak edip de sorsunlar. O yüzden sorunun kâfirlerin Hz. Peygamber (a.s.) ile kafa bulma ve onu hafife alma amaçlı olması ve alaycı bir şekilde onun bir an evvel gelişini istemiş olmaları da mümkündür”. Bu haliyle onlar aslında bildikleri bir şeyi muannit bir tavırla soruyorlardı ve maksatları işi sulandırmak ve zayıfların ve tâbilerin aklını karıştırmaktı. Çünkü onlar biliyorlardı ki (içinde bulundukları) vakit kıyâmetin kopuş saati değildir. Onlar acele gelmesini isteyince biliyorlardı ki Hz. Peygamber (a.s.) onu istedikleri vakitte gösteremeyecektir. Zira bu vâdin hilafına bir durum arzedecektir. Sonuçta bunu da zayıflara karşı bir kanıt olarak kullanacaklar ve eğer onun “Kıyâmet kopuyor” demesi gerçek olsaydı o takdirde gelmesini istedikleri vakitte onu kendilerine getirecekti. (Ama vaziyet öyle değildi. Akıllarınca durumu istismar ediyorlardı).

Naziat 79:43

Onun bilgisi hakkında sende bir şey yok ki! Bu Hz. Peygamber'in (a.s.) kıyâmete dair bir bilgisinin olmadığının sabit olması halinde böyledir. Ya da onun bildirilmesinde senin herhangi bir yetkin yoktur. Bu yorum da Hz. Peygamber'in onun hakkında bir bilgisi bulunmadığının sabit olması ve bilinmemesi halinde söz konusu olur.

Naziat 79:44

Yani onun bilgisi (ve açıklanması) ancak Allaha varır dayanır ve bu cevap onların bir daha böyle bir soru sormalarını yasaklar.

Naziat 79:45

Hz. Peygamber (a.s.) “Âlemlere uyarıcı olsun diye” meâlindeki âyette de ifade edildiği gibi sadece bütün âlemlere gönderilmiş bir uyarıcı idi.

Naziat 79:46

Bu âyet hakkında müfessirler dediler ki: Onlar kıyâmete şahit olduklarında bu dünya günlerinin ne kadar kısa olduğunu düşünecekler ve âhireti baş gözleriyle gördüklerinde dünya yaşantısı zaman itibariyle kalplerinde azıcık kalacaktır. Âyeti şöyle yorumlamak da mümkündür: Onlar eğer kıyâmetin kopuşunu görecek olsalardı, onun dehşetinden şu anda içinde bulundukları hayatın, onun yanında sadece bir akşam ya da kuşluk vakti kadar bir süre olduğunu görürlerdi. O takdirde bu ürperti verme ve korkutma mevkiinde olmazdı. En doğrusunu Allah bilir!

Abese 80:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. GueYi EO İIE

Abese 80:2

Hasan-ı Basri der ki: Âyetin zâhirine göre suratın asılması ve yüzün çevrilmesi bizzat âmânın gelişiyle ilgilidir. Çünkü anlatıldığına göre Hz. Peygamber (a.s.), yanında bulunan Kureyş'in ileri gelenleriyle meşguldü; onlara öğüt veriyor ve onları İslâm'a davet ediyordu. O halde iken İbn Ümmü Mektüm gelip de araya girerek bazı sorular sorunca, meşgul olduğu insanların önemli mevkileri sebebiyle ondan yüzünü çevirdi, onların müslüman olmalarını umması sebebiyle suratını astı. Müfessirlerden bir başkası da olayı şöyle anlatmıştır: İbn Ümmü Mektüm gelip de kendisine hak ve hidâyet yolunu göstermesi için soru sorunca, Hz. Peygamber (a.s.) onunla konuşmayarak suratını astı ve yüzünü çevirdi!. Hz. Peygamber'in (a.s.) suratını asması öyle bir durum hakkında idi ki eğer iş yolunda gitseydi, elde edilecek olan fayda yeryüzü ehlinin hayırlarıyla tartılsaydı, onların hayırları ve güzelliklerine üstün gelirdi, yani o kadar önemliydi. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) belirtildiği gibi kâfirlerin elebaşılarıyla ilgileniyordu, onlara öğüt veriyor, nasihatte bulunuyor ve olumlu cevap verecekleri beklentisiyle onları İslâm'a girmeye teşvik ediyordu. Onların müslüman olmaları halinde kavimlerinden pek çok kimsenin de müslüman olacağı beklentisi bulunuyordu. Çünkü onlar kavmin önde gelenleri ve uluları idiler. Onların müslüman olmalarında kavimlerinden kendilerine tâbi olanların da müslüman olmaları umuluyordu. Bunun sonucunda onların müslüman olmaları, başkalarının bütün güzelliklerini ortaya dökse asla yetişemeyeceği kadar çok sevap beklentisi içeriyordu. Hal böyle iken onun araya girip de soru sorması, onun elde etmeyi amaçladığı pek çok sevabın ve övgüye değer özelliklerin önüne geçmesi demek oluyordu. İşte böylesi bir durumda yüzün asılması kolayca ortaya çıkabilecek, uzak sayılmayacak ve yadırganmayacak bir tavır olmaktadır. İkincisi, Resülullah tarafından surat asılması ve yüzün çevrilmesi görmeyen biri (âmâ) için rahatsız edici bir durum olmaz. Çünkü o görmez ve bunu kendisi için bir sıkıntı saymaz. Öbür taraftan Hz. Peygamber'in (a.s.) ileri gelenlere yönelmesi ve onlarla sohbetini sürdürmesi onların müslüman olmaları beklentisi taşımaktaydı. Zira Resülullah'ın Kureyş'in ileri gelenlerine yönelmesi ve kendileriyle hoş sohbette bulunması, onlar için görülecek bir durumdur. Onlara arkasını dönmesinde ise bu beklentinin yok olması ve onlara âşikâre kaba davranılması durumu vardır. Kaba davranmadan kaçınarak insanları bulundukları kötü bir yerden hidâyet yolunu gösterme, -başkalarına âşikâre kaba davranma ve rencide etme tutumu olmadan- dünya ve âhiret faydasına çağrıda bulunma yolunu tercih eden kimse esas itibariyle akıl ve fikir sahibi kimseler nazarında güzel bir iş yapmış olur. Çünkü Resülullahın kavmin ileri gelenleriyle ilgilenmiş olması onların İslâm'a davet edilme konumunda bulunmalarından dolayı idi. Kaldı ki biz -her ne kadar bu uğurda canlarımızın ve mallarımızın telef olması riski olsa da- kâfirleri İslâm'a davet etmekle memur kimseleriz. Sadece müslümanlardan birine karşı surat asma ve yüz çevirme tavrına mukabil onları İslâm'a davet etmek elbette ki mümkün olabilecek bir davranıştır. [Peygamberlerin Zellesi] Ancak Hz. Peygamber'den (a.s.) böyle bir tercihin sadır olması onun ictihat ve istidlâlinin (re'y) sonucu idi. Peygamberler (aleyhimüsselâm), farklı konumları itibariyle başkaları için söz konusu olmayacak birtakım hususları, sırf Allah'tan izin almadan yapmış olmaları yüzünden O'nun azarına mâruz kalabilirler. Gerçekte bunların insanlar nazarında ve tavırlarında esas itibariyle övgüye değer bir iş olması sonucunu değiştirmiyor. Meselâ Yünus peygamberin Allahtan izin almadan kavmini terkedip gitmesi onun azarlanmasına sebep olabilmiştir. Oysa onun yaptığı gibi bir ayrılık, diğer insanlara nispetle övgüyü ve takdiri kazanabilecek bir davranış olabilir. Çünkü onun ayrılışı gibi bir davranış şu üç durumdan uzak olmaz: )JBirincisi onun kavmi kâfirlerden oluşmuş idiler ve din konusunda kendisine düşmanlık yapmaktaydılar. Onları terketti ki onlardan kurtulsun ve dinini rahatça yaşayabilsin. Böyle bir hareket, peygamberler dışında birileri tarafından ortaya konulacak olsa, bu onun en üstün erdemlerinden biri sayılırdı. İkincisi: Yünus peygamberin kavminin gözleri önünde ayrılıp kendilerini terketmesi korkutma ve onlara gözdağı verme anlamı taşır. Çünkü daha önceleri bir kavim, peygamberleri tarafından terkedilmişlerse mutlaka başlarına bir azap geleceğinin vakti gelmiş demektir. Bu itibarla peygamberin kavmini terketmesinde onları tehdit ve azapla korkutma vardır. Dolayısıyla bu tavrıyla o, kavmini içinde bulundukları sapıklıktan sıyrılmaları ve Allah Teâlâ'ya sığınmaları doğrultusunda davette bulunmuş olur. Her kim diğerine, içinde kendisini hidâyete çağrı ve sapıklıktan engelleme bulunan bir davet yapmışsa o gerçekte ona nasihatte doruk noktasına ulaşmış ve doğru bir yol tutmuş olur. Üçüncüsü ise peygamberin kavmini terketmesinin sebebi bir başkasından yardım istemek, onlara karşı kendisine yardım edecek ve onların desteği ile iyice güçlenecek birilerini bulmak olur. Böylece onun, onları İslâm'a davet etmesi daha etkin ve güçlü olur. İmdi kavminden ayrılması bu niyet üzere olan bir kimsenin bu ayrılığı övgüye değer bulunmaz mı? Ne güzel ayrılan olmaz mı o! Ancak bakıyoruz ki bütün bunlara rağmen o azarlanmıştır. Allah Teâlâ onun hikâyesini belirttiğimiz şekilde anlatmıştır. Onun bu durumu nasılsa bizim peygamberimiz Muhammed aleyhi efdalu's-salevât ve ekmelü't-tahiyyât efendimizin azarlanmasının durumu da öyledir. Kimileri de şöyle yorumlamışlardır: Hz. Peygamber (a.s.) İbn Ümmü Mektüma karşı suratını asmak ve ona sırtını dönmek gibi bir tavrı asla kastetmemiştir. Ne var ki araya girip de sözünü kesince -ki o konuşmasında ileri gelenlerin müslüman olmalarının beklentisini taşıyordu- bu kendisine ağır geldi ve kendisini şiddetli bir hüzün bürüdü, bunun etkisi de yüzünde belirdi ve suratı düştü. Yoksa onun surat asması bir kasta mahsus tavır değildi. IDiğer bir izah şöyledir: Allah Teâlâ, Hz. Peygamber'in (a.s.) kalbine bütün âlemlere karşı öyle bir rahmet ve şefkat koymuştu ki bunun şiddetinden, Allah'ın dininden ve O'na imandan yüz çeviren kimselere karşı bile özünde şiddetli bir üzüntü duyar olmuştu. Hatta bundan dolayı kendisine şöyle buyrulmuştur: “İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!”?; “Onlardan dolayı üzülme, kurdukları tuzaklardan kaygı duyma”; “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme. Allah onların yaptıklarını elbette biliyor”, Yorumu şöyledir: Onların durumlarından ötürü bu kadar üzülme! Bu onun yükünü hafifletme kabilindendir yoksa üzülme ve tasa çekmenin yasaklanması kabilinden değildir. Aynı şekilde şu ilâhi beyanda da durum aynıdır: “Ey peygamber! Allah'ın sana helâl kıldığını, eşlerini hoşnut etmek arzusuyla niçin kendine haram kılıyorsun?” Bunun mânası -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Kadınlarının rızasını kazanmak için Allah'ın sana helâl kılmış olduğu nimetlerden yararlanmayı kendine haram kılacak bu kadar ağır yük altına girme! Yoksa Allah bu âyetle ona kadınlarının rızasını gözetmesini yasaklıyor değildir. Dahası onların rızalarının gözetilmesi bizzat Allah tarafından teşvik de ediliyor: Nitekim bu meyanda şöyle buyuruluyor: “Bu hüküm onların mutlu olmaları, üzülmemeleri ve hepsinin senin verdiğine razı olmaları için en uygun olanıdır”, Şöyle bir yorum yapmak da mümkündür: Kureyş'in ileri gelenlerinin Allaha imandan yüz çevirmeleri Hz. Peygambere (a.s.) çok ağır geldi, ondan pek etkilendi de bundan dolayı suratının rengi değişti ve istemeden yüzü düştü. Bunun üzerine de “Abese ve tevellâ...” âyeti geldi ve onun başına gelen üzüntünün şiddetini açıkladı, o kadar ki bu nedenle etkisinin suratında belirdiğini ve bundan dolayı yüzünün düştüğünü belirtti. Yoksa onun yüzünün buruşması onun hakkında bir yergi vesilesi ve eksiklik değildi. (9 âyette birtakım başka nükteler de vardır. Onlardan biri de ictihatla amel etmenin caiz olmasıdır. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.) bu kabilden olan davranışı nassa dayanarak değil içtihadının sonucu olarak yapmıştı. Zira sırt çevirmesi ve surat asması eğer önceden verilmiş bir izne dayalı olsaydı o takdirde emredilmiş olduğu bir fiili işlemiş olması hasebiyle azara mâruz kalmazdı. ASR # # pi PAPA

Abese 80:3

“Lealle” Allah tarafından kullanılınca kesinlik ve zorunluluk ifade eder. Arınacaktı sözü ameli ve niyetiyle arınacaktı anlamına gelir. beyan, Kur'ânda yer alan “Ve mâ yüdrike” ifadesinin tümü, Allah'ın peygamberine bildirmediği hususlardır diye yapılan yorumu geçersiz kılmaktadır. Bu, Süfyan b. Uyeyne ve diğerlerinden! rivayet olunmuştur. Çünkü burada görülmektedir ki Allah peygamberini “leallehu yezzekkâ” kavl-i celili ile bilgi sahibi yapmıştır. Çünkü “Le'alle” Allah tarafından kullanılırsa vuku bulması kesin anlamı taşır. Vacip olduğunda da o onu arındırmış demektir. Onu arındırdığına göre de Hz. Peygamber (a.s.) onu bilmiş demektir.

Abese 80:4

Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi senin hatırlatmanla onun öğüt alması ve ondan yararlanması. İkincisi, kendisine hatırlatmış olduğun neticeleri ve içinde bulunduğu duruma lâyık olan hususu hatırlatman yoluyla onun öğüt alması. Birinci yoruma göre fayda bizzat Hz. Peygamber'in hatırlatmasından öğüt alma ile olur. İkinci yoruma göre ise Hz. Peygamber'in kendisine hatırlattığı hususlar üzerinde düşünmesi sonucu öğüt alması şeklinde olur.

Abese 80:5

Kendini yeterli gören. Yani senin din namına getirmiş olduğun vahiylerin içinden yaptığı seçimle yahut şeytanın güzel göstermesinden ötürü senin getirdiğin dinden kendisini müstağni kılmakla. Ya da bilinen zenginlik üzere olmakla. JÇünkü Hz. Peygamber'in (a.s.) yüzüyle kendilerine dönüp iltifat ettiği kimseler servet ve mal sahibi kimselerdi. Hz. Peygamber (a.s.) tâbilerinin de ileri gelenlere bakarak İslâma girmeleri beklentisi ile onlara yönelmişti. Zira onlar kâfirlerin elebaşıları ve önderleriydi. Sen onunla ilgileniyorsun. Yani yüzünle ona doğru yöneliyorsun.

Abese 80:6

Kendini yeterli gören. Yani senin din namına getirmiş olduğun vahiylerin içinden yaptığı seçimle yahut şeytanın güzel göstermesinden ötürü senin getirdiğin dinden kendisini müstağni kılmakla. Ya da bilinen zenginlik üzere olmakla. JÇünkü Hz. Peygamber'in (a.s.) yüzüyle kendilerine dönüp iltifat ettiği kimseler servet ve mal sahibi kimselerdi. Hz. Peygamber (a.s.) tâbilerinin de ileri gelenlere bakarak İslâma girmeleri beklentisi ile onlara yönelmişti. Zira onlar kâfirlerin elebaşıları ve önderleriydi. Sen onunla ilgileniyorsun. Yani yüzünle ona doğru yöneliyorsun.

Abese 80:7

Onun arınmamasından sen sorumlu değilsin! Yani senin hatırlatmadan başka bir görevin yoktur. Çünkü onların öğüt almaması sana herhangi bir zarar vermez, Zira sana düşen sadece iletmektir (tebliğ) Hal böyle iken o senden yüz çevirir ve sana düşmanlık ederse, sana herhangi bir zararın ulaşması söz konusu değildir. Aksine Allah seni korur ve onun şerrini senden uzak tutar.

Abese 80:8

Yani Allah için çalışan ve O'ndan korkan ile ilgilenmiyorsun. Korkma, koşmanın sebebi de olabilir. Bu takdirde mâna şöyle olur: Onun korku duyması onu koşmaya iten saiktır. Sözün birini diğerinin sebebi ve delili yapmak üzere atıf şeklinde gelmesi de mümkündür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allahı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz”. Birinci diriltme, atıf şeklinde ve önceki sözün üzerine düzenleme kabilinden ikinci diriltmenin delili olmuştur. Ya da başlangıç cümlesi olması da mümkündür: Allahtan ve yapıp ettiklerinin sonucundan ve başına azabın gelmesinden korkarak koşup sana gelen. Sen onunla ilgilenmiyorsun. Yani sen ondan yüz çeviriyor ve onu görmezden geliyorsun. Oysa Hz. Peygamber'in (a.s.), kendisine her gelen müslümana şöyle demesi emredilmişti: “Selâm size! Rabb'iniz merhamet etmeyi -bir lütuf olarak- kendine yazdı”, GYELSİS II YS

Abese 80:9

Yani Allah için çalışan ve O'ndan korkan ile ilgilenmiyorsun. Korkma, koşmanın sebebi de olabilir. Bu takdirde mâna şöyle olur: Onun korku duyması onu koşmaya iten saiktır. Sözün birini diğerinin sebebi ve delili yapmak üzere atıf şeklinde gelmesi de mümkündür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allahı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz”. Birinci diriltme, atıf şeklinde ve önceki sözün üzerine düzenleme kabilinden ikinci diriltmenin delili olmuştur. Ya da başlangıç cümlesi olması da mümkündür: Allahtan ve yapıp ettiklerinin sonucundan ve başına azabın gelmesinden korkarak koşup sana gelen. Sen onunla ilgilenmiyorsun. Yani sen ondan yüz çeviriyor ve onu görmezden geliyorsun. Oysa Hz. Peygamber'in (a.s.), kendisine her gelen müslümana şöyle demesi emredilmişti: “Selâm size! Rabb'iniz merhamet etmeyi -bir lütuf olarak- kendine yazdı”, GYELSİS II YS

Abese 80:10

Yani Allah için çalışan ve O'ndan korkan ile ilgilenmiyorsun. Korkma, koşmanın sebebi de olabilir. Bu takdirde mâna şöyle olur: Onun korku duyması onu koşmaya iten saiktır. Sözün birini diğerinin sebebi ve delili yapmak üzere atıf şeklinde gelmesi de mümkündür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allahı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz”. Birinci diriltme, atıf şeklinde ve önceki sözün üzerine düzenleme kabilinden ikinci diriltmenin delili olmuştur. Ya da başlangıç cümlesi olması da mümkündür: Allahtan ve yapıp ettiklerinin sonucundan ve başına azabın gelmesinden korkarak koşup sana gelen. Sen onunla ilgilenmiyorsun. Yani sen ondan yüz çeviriyor ve onu görmezden geliyorsun. Oysa Hz. Peygamber'in (a.s.), kendisine her gelen müslümana şöyle demesi emredilmişti: “Selâm size! Rabb'iniz merhamet etmeyi -bir lütuf olarak- kendine yazdı”, GYELSİS II YS

Abese 80:11

Hayır!. Hasan-ı Basri dedi ki: Mânası şudur: Müminlerden yüz çevirme ve kâfirlere doğru yönelme işin var ya, o benim hükmümden değildir. Ebü Bekir el-Esam şöyle anlattı: “Fe ente telehhâ”ya kadar olan “Abese ve tevellâ...” âyetleri inince Hz. Peygamber'in (a.s.) yüzünün rengi değişti, peygamberliğin artık sona erdiğinden korktu, adının peygamberler listesinden silindiğinden endişe etti. “Kellâ” kavl-i celili inince anladı ki Rabb'i kendisini terketmemiştir. Zira O, bununla öyle bir şeyi bir daha yapmamasını emretmektedir. Müfessirler “kellâ” “aynı şeye bir daha dönme!” anlamındadır demişlerdir. Şüphesiz bu âyetler birer öğüttür. Burada işaretin bütün sürelere yapılmış olması mümkündür. Sadece bu süreye işaret edilmiş olması da mümkündür. Çünkü bu sürede tevhidin ispatı vardır, belirttiğimiz gibi risâletin ispatı vardır, ölümden sonra diriltilmeye ve âhiret hayatına işaret vardır, insanların yaratılışının boşuna olmadığına yönelik bir atıf vardır. Bu haliyle süre, öğüt almak isteyen kimse için bir öğüt olmaktadır. İşaretin bu sürede önceden geçen âyetlere yönelik olması da mümkündür. O da şudur ki bu sürede sözü edilen âyetlerde anlattığımız üzere risâletinin pekiştirilmesi vardır. Şöyle bir yorum da mümkündür: O bir öğüttür, yani bu azarlama Hz. Peygamber'in (a.s.) yanı sıra bütün müminler için bir uyarıdır; böylece onlar kimin tâzim ve takdiri hak ettiğini, kimin de aşağılama ve tahkir edilmeye lâyık olduğunu bileceklerdir. Anlamın şöyle olması mümkündür: Allah, kimin öğüt almasını dilerse o öğüt alır. Yahut neyi dilerse onu anlatır. Yani öğüt almak için insana imkân verir. Ve hiçbir kimse yapmak istediği fiilini işlemekden ne engellenir, ne de ona mecbur olur. Her kim zıddını tercih etmek ve seçmek, başkasıyla meşgul olmak ve O'nun kitabından yüz çevirmek suretiyle öğüt almayı terkederse kaybeden kendisi olur. Fiilin gerçek anlamda olması da mümkündür. Yani kim onunla öğüt alırsa o onun için öğüt olur. Dilemeye bağlanarak fiilden kinâye yapılmıştır. Çünkü belirttiğimiz üzere meşiet hep fiil ile birlikte bulunur ve hiç ondan ayrı olmaz. Bu itibarla meşiet belirtilince fiilde belirtmiş olur veya var olmasından önce fiil kastedilerek belirtilir.

Abese 80:12

Sayfalar anlamına gelen “suhuf” kelimesinden maksat, geçmiş peygambereler verilen sayfa halindeki kitaplardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bunlar önceki kitaplarda, İbrahim ve Müsâ'nın kitaplarında da vardır”! “Fi suhufin”, yani meleklerin ellerinde. “Mükerreme”, yani değerli varlıkların ikram edip öğretmesi sayesinde kıymetli hale getirilmiş demektir. O değerli varlıklar da saygın yazıcılardır. Yahut da Allah nezdinde degerli demektir.

Abese 80:13

Sayfalar anlamına gelen “suhuf” kelimesinden maksat, geçmiş peygambereler verilen sayfa halindeki kitaplardır. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Bunlar önceki kitaplarda, İbrahim ve Müsâ'nın kitaplarında da vardır”! “Fi suhufin”, yani meleklerin ellerinde. “Mükerreme”, yani değerli varlıkların ikram edip öğretmesi sayesinde kıymetli hale getirilmiş demektir. O değerli varlıklar da saygın yazıcılardır. Yahut da Allah nezdinde degerli demektir.

Abese 80:14

“Merfüa” değeri yüceltilmiş, “mutahhara” tenakuz ve tutarsızlıktan arındırılmış yahut günahkâr ellerin ulaşmasından arınmış, uzak kılınmış yahut da pisliklerden, kir ve pastan arınmış demektir. Gi: G7 EE Çiyan sel

Abese 80:15

15-16. “Seçkin ve erdemli elçilerin ellerinde” “Sefera” yazanlar anlamındadır. “Kirâm”, yani Allah katında değerli, “berara” ise yaptıkları işlerde iyi olanlardır. Nitekim şu ilâhi beyanda böyle anlatılmıştır: “Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”?, (117. “Kahrolası o insan! Ne kadar da inkârcı!” Kahrolası insan. Dediler ki: Bunun yorumu “Lânet olası insan!” demektir. Hasan-ı Basri ve Mütezile, bu ifadenin Allah'ın insanı yaptıklarından ötürü kötülemesi ve nitelemesi tarzında bir ifade olduğunu ve Allah'ın bunu kullanmasında bir sakınca bulunmadığını söylemişlerdir. Aslolan şudur ki kötülemekle ancak kötüleyenin sefihliği ve boş laf etmesi söz konusudur. Zira kötüleme, hiçbir zaman kötülenene zarar vermez. Kötülemenin zararı sadece kötüleyene yönelik kalır. Kötülenen, kendisini kötüleyenin kötülemesiyle değil ancak kendi işlediği aşağılık fillerle kötülenir. Allah ise kendisine aşağılık bir fiil nispet edilmesinden yücedir. O yüzden biz diyoruz ki: İnsanlar arasında kötüleme olarak bilinen bir kelimenin Allah tarafından kullanılması halinde kötülemenin yukarıda sözü edilen mânası gerçekleşmez. Nitekim insanlar arasında gıybet sayılacak bir sözün Allah tarafından kullanılması halinde de gıybetten söz edilemez. Aksine bunlar bir fiilden engelleme ve uyarıda bulunma anlamına gelir ve gıyabında söylenenlerde, kendilerine hitap olunan kimselerin korkutulması ve onların sefih ve cahil olduklarının hatırlatılması vardır. Görmez misin ki insan, huzurunda iken muhatabına sırrını ifşa anlamına gelecek şeyler söyleyebilir, hal böyle iken onun bu sözleri, eğer ona öğüt vermeyi ve içinde bulunduğu durumdan vazgeçirmeyi kastetmiş, dünya ve âhiretine yarar sağlayacak olan davranışlara rehberlik etmeyi amaçlamışsa söyledikleri gıybet anlamı taşımaz. Aynı şekilde Allahtan da kötüleme yahut gıybet sayılabilecek bir söz gelmişse O'nun hakkında kötülediği yahut gıybette bulunduğu gibi bir niteleme caiz olmaz. Çünkü bunlar Allaha nispetle öğüt verme, insanları uyarma amaçlı olur ve bunlarla nispet edildiği kimselerin korkutulması ve yıldırılması amaçlanır. [İnsanın Nankörlüğü] Ne kadar da inkârcı! Yani onun nankörlüğü ne de çirkin, ne de vahşi ve ne de iğrençtir demektir. Çünkü o bildi ki kendisine verilen bütün nimetler Allah'tandır. Hal böyle iken o Allahın nimetlerine şükretmemiş ve dine yaptığı davette kendisine itaat etmemiştir. Aksine sahip olduğu nimetlere karşılık kendisine ne yarar ne de zarar verebilecek olan putlara şükretmekte; işitmeyen, görmeyen ve kendisine hiçbir yararı dokunmayacak" olan putlara tapınmaktadır. Bu son derece çirkin ve iğrenç bir durumdur. Yahut o şükreden ile nankörlük edeni, bozguncu ile onarıcı olanı, dost ile düşman olanı bir tutmakla onun nankörlüğü ne kadar vahşi ve çirkin olmuştur. Oysa akıl, bunlar arasında ayırım yapmayı gerektirir. O ölümden sonra diriltilmeyi ve âhiret hayatını inkâr etmekle aklına değer vermemiş, ona karşı tavır almış ve inatçılık yapmıştır. Özelliği böyle olan kimsenin inkârcılığı ne kadar dehşet vericidir. Sonra “mâ ekferahu” cümlesi “Eyye şey'in ekferah” (taaccüp kipi değil de) “onu inkârcılığa sürükleyen şey nedir” anlamında da olabilir. Buna göre âyetin belirtilmesinde inanan insanların onlara hayretini uyandırma, fiili bu olanın kötülüğünden ve Rabb'ine yönelik muamelesinin kötülüğünden onları uyarma amacı vardır. --- Dipnotlar: Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmiş olmalıdır: “Bu kitapta İbrahim'i de okuyup an! Kuşkusuz o, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi. Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin

Abese 80:16

15-16. “Seçkin ve erdemli elçilerin ellerinde” “Sefera” yazanlar anlamındadır. “Kirâm”, yani Allah katında değerli, “berara” ise yaptıkları işlerde iyi olanlardır. Nitekim şu ilâhi beyanda böyle anlatılmıştır: “Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”?, (117. “Kahrolası o insan! Ne kadar da inkârcı!” Kahrolası insan. Dediler ki: Bunun yorumu “Lânet olası insan!” demektir. Hasan-ı Basri ve Mütezile, bu ifadenin Allah'ın insanı yaptıklarından ötürü kötülemesi ve nitelemesi tarzında bir ifade olduğunu ve Allah'ın bunu kullanmasında bir sakınca bulunmadığını söylemişlerdir. Aslolan şudur ki kötülemekle ancak kötüleyenin sefihliği ve boş laf etmesi söz konusudur. Zira kötüleme, hiçbir zaman kötülenene zarar vermez. Kötülemenin zararı sadece kötüleyene yönelik kalır. Kötülenen, kendisini kötüleyenin kötülemesiyle değil ancak kendi işlediği aşağılık fillerle kötülenir. Allah ise kendisine aşağılık bir fiil nispet edilmesinden yücedir. O yüzden biz diyoruz ki: İnsanlar arasında kötüleme olarak bilinen bir kelimenin Allah tarafından kullanılması halinde kötülemenin yukarıda sözü edilen mânası gerçekleşmez. Nitekim insanlar arasında gıybet sayılacak bir sözün Allah tarafından kullanılması halinde de gıybetten söz edilemez. Aksine bunlar bir fiilden engelleme ve uyarıda bulunma anlamına gelir ve gıyabında söylenenlerde, kendilerine hitap olunan kimselerin korkutulması ve onların sefih ve cahil olduklarının hatırlatılması vardır. Görmez misin ki insan, huzurunda iken muhatabına sırrını ifşa anlamına gelecek şeyler söyleyebilir, hal böyle iken onun bu sözleri, eğer ona öğüt vermeyi ve içinde bulunduğu durumdan vazgeçirmeyi kastetmiş, dünya ve âhiretine yarar sağlayacak olan davranışlara rehberlik etmeyi amaçlamışsa söyledikleri gıybet anlamı taşımaz. Aynı şekilde Allahtan da kötüleme yahut gıybet sayılabilecek bir söz gelmişse O'nun hakkında kötülediği yahut gıybette bulunduğu gibi bir niteleme caiz olmaz. Çünkü bunlar Allaha nispetle öğüt verme, insanları uyarma amaçlı olur ve bunlarla nispet edildiği kimselerin korkutulması ve yıldırılması amaçlanır. [İnsanın Nankörlüğü] Ne kadar da inkârcı! Yani onun nankörlüğü ne de çirkin, ne de vahşi ve ne de iğrençtir demektir. Çünkü o bildi ki kendisine verilen bütün nimetler Allah'tandır. Hal böyle iken o Allahın nimetlerine şükretmemiş ve dine yaptığı davette kendisine itaat etmemiştir. Aksine sahip olduğu nimetlere karşılık kendisine ne yarar ne de zarar verebilecek olan putlara şükretmekte; işitmeyen, görmeyen ve kendisine hiçbir yararı dokunmayacak" olan putlara tapınmaktadır. Bu son derece çirkin ve iğrenç bir durumdur. Yahut o şükreden ile nankörlük edeni, bozguncu ile onarıcı olanı, dost ile düşman olanı bir tutmakla onun nankörlüğü ne kadar vahşi ve çirkin olmuştur. Oysa akıl, bunlar arasında ayırım yapmayı gerektirir. O ölümden sonra diriltilmeyi ve âhiret hayatını inkâr etmekle aklına değer vermemiş, ona karşı tavır almış ve inatçılık yapmıştır. Özelliği böyle olan kimsenin inkârcılığı ne kadar dehşet vericidir. Sonra “mâ ekferahu” cümlesi “Eyye şey'in ekferah” (taaccüp kipi değil de) “onu inkârcılığa sürükleyen şey nedir” anlamında da olabilir. Buna göre âyetin belirtilmesinde inanan insanların onlara hayretini uyandırma, fiili bu olanın kötülüğünden ve Rabb'ine yönelik muamelesinin kötülüğünden onları uyarma amacı vardır. --- Dipnotlar: Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmiş olmalıdır: “Bu kitapta İbrahim'i de okuyup an! Kuşkusuz o, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi. Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin

Abese 80:17

15-16. “Seçkin ve erdemli elçilerin ellerinde” “Sefera” yazanlar anlamındadır. “Kirâm”, yani Allah katında değerli, “berara” ise yaptıkları işlerde iyi olanlardır. Nitekim şu ilâhi beyanda böyle anlatılmıştır: “Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”?, (117. “Kahrolası o insan! Ne kadar da inkârcı!” Kahrolası insan. Dediler ki: Bunun yorumu “Lânet olası insan!” demektir. Hasan-ı Basri ve Mütezile, bu ifadenin Allah'ın insanı yaptıklarından ötürü kötülemesi ve nitelemesi tarzında bir ifade olduğunu ve Allah'ın bunu kullanmasında bir sakınca bulunmadığını söylemişlerdir. Aslolan şudur ki kötülemekle ancak kötüleyenin sefihliği ve boş laf etmesi söz konusudur. Zira kötüleme, hiçbir zaman kötülenene zarar vermez. Kötülemenin zararı sadece kötüleyene yönelik kalır. Kötülenen, kendisini kötüleyenin kötülemesiyle değil ancak kendi işlediği aşağılık fillerle kötülenir. Allah ise kendisine aşağılık bir fiil nispet edilmesinden yücedir. O yüzden biz diyoruz ki: İnsanlar arasında kötüleme olarak bilinen bir kelimenin Allah tarafından kullanılması halinde kötülemenin yukarıda sözü edilen mânası gerçekleşmez. Nitekim insanlar arasında gıybet sayılacak bir sözün Allah tarafından kullanılması halinde de gıybetten söz edilemez. Aksine bunlar bir fiilden engelleme ve uyarıda bulunma anlamına gelir ve gıyabında söylenenlerde, kendilerine hitap olunan kimselerin korkutulması ve onların sefih ve cahil olduklarının hatırlatılması vardır. Görmez misin ki insan, huzurunda iken muhatabına sırrını ifşa anlamına gelecek şeyler söyleyebilir, hal böyle iken onun bu sözleri, eğer ona öğüt vermeyi ve içinde bulunduğu durumdan vazgeçirmeyi kastetmiş, dünya ve âhiretine yarar sağlayacak olan davranışlara rehberlik etmeyi amaçlamışsa söyledikleri gıybet anlamı taşımaz. Aynı şekilde Allahtan da kötüleme yahut gıybet sayılabilecek bir söz gelmişse O'nun hakkında kötülediği yahut gıybette bulunduğu gibi bir niteleme caiz olmaz. Çünkü bunlar Allaha nispetle öğüt verme, insanları uyarma amaçlı olur ve bunlarla nispet edildiği kimselerin korkutulması ve yıldırılması amaçlanır. [İnsanın Nankörlüğü] Ne kadar da inkârcı! Yani onun nankörlüğü ne de çirkin, ne de vahşi ve ne de iğrençtir demektir. Çünkü o bildi ki kendisine verilen bütün nimetler Allah'tandır. Hal böyle iken o Allahın nimetlerine şükretmemiş ve dine yaptığı davette kendisine itaat etmemiştir. Aksine sahip olduğu nimetlere karşılık kendisine ne yarar ne de zarar verebilecek olan putlara şükretmekte; işitmeyen, görmeyen ve kendisine hiçbir yararı dokunmayacak" olan putlara tapınmaktadır. Bu son derece çirkin ve iğrenç bir durumdur. Yahut o şükreden ile nankörlük edeni, bozguncu ile onarıcı olanı, dost ile düşman olanı bir tutmakla onun nankörlüğü ne kadar vahşi ve çirkin olmuştur. Oysa akıl, bunlar arasında ayırım yapmayı gerektirir. O ölümden sonra diriltilmeyi ve âhiret hayatını inkâr etmekle aklına değer vermemiş, ona karşı tavır almış ve inatçılık yapmıştır. Özelliği böyle olan kimsenin inkârcılığı ne kadar dehşet vericidir. Sonra “mâ ekferahu” cümlesi “Eyye şey'in ekferah” (taaccüp kipi değil de) “onu inkârcılığa sürükleyen şey nedir” anlamında da olabilir. Buna göre âyetin belirtilmesinde inanan insanların onlara hayretini uyandırma, fiili bu olanın kötülüğünden ve Rabb'ine yönelik muamelesinin kötülüğünden onları uyarma amacı vardır. --- Dipnotlar: Muhtemelen müellif şu âyet-i kerimeye işaret etmiş olmalıdır: “Bu kitapta İbrahim'i de okuyup an! Kuşkusuz o, özü sözü doğru bir insan, bir peygamberdi. Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin

Abese 80:18

Bir spermden yarattı. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Kuşkusuz inkâr eden kendisinin bir spermden (nutfe) yaratıldığını bilir. Sperm ise cansızdır; ne işitme duyusu ne aklı ne de herhangi bir organı vardır. Sonra Allah Teâlâ lütuf ve ihsanı, hayranlık uyandırıcı hikmeti ile onda görme duyusu takdir etti de gözünü bir defa açmakla en kısa bir süre içinde beş yüz sene yürümekle katedilen gökleri görür hale getirdi. Onda bir akıl takdir etti ki onunla göklerin ve yerin melekütunu akleder. Ayrıca onda işitme ve görme duyusu ve diğer organları varetti. Hal böyle iken şimdi sen, kudreti bu kadar muazzam olan o yüce zat, öldürdüğü kimseyi yeniden diriltmekten ve bir ândan daha kısa bir sürede ona yeni bir hayat vermekten aciz mi olacaktır? diye düşünürsün? Ya da “min nutfetin halekahâ” cümlesinde soru değil de onu nutfeden yarattığının açıklaması olur ve ondan bahsedilmesinde sözünü ettiğimiz faydalar bulunur. Ona şekil verdi. Yani rablığının işareti ve vahdâniyetinin kanıtı olacak şekilde onu düzene koydu yahut kendi yararı ve çıkarı neyi gerektiriyorsa o şekli verdi. Yahut kısalık uzunluk, çirkinlik güzellik gibi özelliklerden dilediği şekli verdi. Yoldan maksadın din olması mümkündür. Sanki şöyle demiş olmaktadır: Ona Allah'ın dinini anlama yolunu kolaylaştırdı. Daha önce de belirttiğimiz gibi “din” kelimesi kayıtsız (mutlak) olarak kullanılınca onunla Allah'ın dini kastedilir. Aynı şekilde kayıtsız olarak “el-Kitâb” denildiğinde de ondan maksat Allah'ın kitabı olur. Buna göre “sebil” kelimesi mutlak

Abese 80:19

Bir spermden yarattı. Sanki şöyle buyurmuş gibidir: Kuşkusuz inkâr eden kendisinin bir spermden (nutfe) yaratıldığını bilir. Sperm ise cansızdır; ne işitme duyusu ne aklı ne de herhangi bir organı vardır. Sonra Allah Teâlâ lütuf ve ihsanı, hayranlık uyandırıcı hikmeti ile onda görme duyusu takdir etti de gözünü bir defa açmakla en kısa bir süre içinde beş yüz sene yürümekle katedilen gökleri görür hale getirdi. Onda bir akıl takdir etti ki onunla göklerin ve yerin melekütunu akleder. Ayrıca onda işitme ve görme duyusu ve diğer organları varetti. Hal böyle iken şimdi sen, kudreti bu kadar muazzam olan o yüce zat, öldürdüğü kimseyi yeniden diriltmekten ve bir ândan daha kısa bir sürede ona yeni bir hayat vermekten aciz mi olacaktır? diye düşünürsün? Ya da “min nutfetin halekahâ” cümlesinde soru değil de onu nutfeden yarattığının açıklaması olur ve ondan bahsedilmesinde sözünü ettiğimiz faydalar bulunur. Ona şekil verdi. Yani rablığının işareti ve vahdâniyetinin kanıtı olacak şekilde onu düzene koydu yahut kendi yararı ve çıkarı neyi gerektiriyorsa o şekli verdi. Yahut kısalık uzunluk, çirkinlik güzellik gibi özelliklerden dilediği şekli verdi. Yoldan maksadın din olması mümkündür. Sanki şöyle demiş olmaktadır: Ona Allah'ın dinini anlama yolunu kolaylaştırdı. Daha önce de belirttiğimiz gibi “din” kelimesi kayıtsız (mutlak) olarak kullanılınca onunla Allah'ın dini kastedilir. Aynı şekilde kayıtsız olarak “el-Kitâb” denildiğinde de ondan maksat Allah'ın kitabı olur. Buna göre “sebil” kelimesi mutlak

Abese 80:20

zikredildiği için “Sebilullah”, yani Allah'ın yolu kastedilmiştir. Ya da “ona yolu kolaylaştırdı” demek girdiği zaman kendisine fayda verecek hidâyet yolunu ve girdiği zaman kendisine zarar verecek dalâlet (sapıklık) yolunu kolaylaştırdı, demektir. Ya da Allah, kendisine seçeceğini bildiği yolu kolaylaştırdı, anlamına gelir. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa; bunların güzel karşılığına da inanırsa; biz onu işin kolayına yönlendiririz. Ama kim cimrilik eder, kendisiyle yetinirse; güzel karşılığı da yalan sayarsa; biz onu zora sokarız”, Yahut (doğum esnasında) kendi cüssesi büyük, çıkış yolu dar olmasına rağmen ona çıkış yolunu kolaylaştırdık, anlamındadır. Böylece bilsinler ki kudreti bu derece büyük olan yüce zat, dilediğini yapmaya kâdirdir; hiçbir kimse ve iş O'nu aciz bırakamaz ve O'na hiçbir şey gizli kalmaz.

Abese 80:21

Bunun belirtilmesinde de nimetlerin hatırlatılması vardır. Şöyle ki: İnsan öldükten sonra kokuşmaya başlayıp vücudu değişince ona gizleneceği bir yer, insanların göremeyeceği bir mekân hazırladı ki insanlar onu o halde görüp de tiksinmesinler':, nefret etmesinler. Bunu başkaları için değil, ölümle değişip, pis ve iğrenç bir hal almaya başladıklarında kendileri için yaptı. Kendileri için hazırlanan o yerde örtülü ve insanlardan ırak olacaklar ve böylece çürümesinden dolayı kimse rahatsızlık duymayacaktır. Allah bu kelâmı ile bunları hatırlattı ki kendisine şükretsinler.

Abese 80:22

En doğrusunu Allah bilir ya, aynı şekilde dilediği vakitte de onu yeniden yaratır mânasına gelir. Çünkü bunların hepsi kanıt getirme bağlamında beyanlardır. Sanki şöyle demiş gibidir: Onu bir spermden (nutfe) yaratan ve onu takdir eden, sonra onu öldüren ve kabre koyan, bütün bunları yaptığı gibi aynı şekilde dilediği zaman onu yeniden diriltir de. Şu kelâm-ı celilinde de aynı durum söz konusudur: “Cansız nesneler iken size O hayat verdiği halde Allah'ı nasıl inkâr edebiliyorsunuz? Sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek, sonra O'na götürüleceksiniz”, Yani size hayat veren, sonra sizi öldüren yine aynı şekilde sizi diriltecek olandır.

Abese 80:23

Kimi müfessirler dediler ki: Bu hitap tüm insanlara yöneliktir. Üzerindeki yükün tamamını emrolunduğu şekilde eksiksiz biçimde, gaflete düşmeden, taksir göstermeden yerine getirmiş olan tek bir kimse göremezsin. Allah Teâlâ her bir ferde tek bir göz açıp kapayıncaya kadar, bir nimet vermiş olmaktadır. Hiçbir kimse onun şükrünü hakkıyla yerine getirmesi mümkün olmaz ki şükrün edasında bir kabalık ve eksiklik yapmış olsun. Kimi tefsirciler de hitabın sadece kâfirlere yönelik olduğunu söylemişlerdir. Onlar kendilerine emredilen tevhide dair buyrukları yerine getirmezler. Eğer böyle ise o takdirde bu verilen emrin ilk başlangıcıyla ilgilidir. Eğer birinci açıklama doğru ise o takdirde de emrin iç yüzüne yönelik olacaktır. Âyetin kâfirler hakkında olduğuna ilişkin açıklama, belirttiğimiz gibi doğru olur. Çünkü müminin imanı için her vakitte yenilenme hükmü vardır. Zira o her bir vakitte küfürden kaçınmakla memurdur ve o da kaçınmaktadır. Bu da iman ile olur. Hal böyle olunca sabit oldu ki o her bir vakitte kendisine emredilen buyruğu tam olarak yerine getirmiş olmakta, kendisine yasak edilen fiilden de kaçınmaktadır. O imanı ile her hâlükârda küçük hatalarından (zelle) dönüş yapmakta, kendisine emredilen buyruğu eksiksiz olarak yapması gerektiğine inanmaktadır. O yüzden hitabın kâfirlere yönelik olması daha uygun gözükmektedir.

Abese 80:24

[Allah, İnsan ve Kâinat] İnsan yediğine baksın; onu nasıl takdir etmiştir; öyle ki onu çıkarmak için gökleri, yerleri, havayı, güneşi, ayı, geceyi, gündüzü ve diğer nimetleri kullanmıştır. Göğün kullanılması içindeki yağmurun indirilmesi sayesinde olmaktadır. Havayı kullanması yağmur için onun bir sebep yapılması itibariyledir. Yerin kullanılması, yağmurun yağıp yerin, yağmur için bir durma mekânı olması bakımındandır. Yerden, insanların hayatta kalmalarına sebep teşkil eden gıdaları ve yararlanacakları her bir nimeti çıkarmıştır. Bu itibarla bunun belirtilmesinde birtakım faideler vardır: Onlardan biri şudur: Yaratıklara göklerin, yerin, bütün mahlükatın, ayın ve güneşi yaratan varlığın bir olduğunu bildirmektedir. Çünkü bunlardan birinin menfaati diğerine bağlıdır. Eğer böyle olmasaydı o takdirde göğü yaratanın, onun menfaatlerini yeri yaratanın halkından esirgemesi, onların ondan yararlanmalarını engellemesi söz konusu olurdu. İkincisi: Bunda, hayranlık verici kudretinin ve hikmetinin hatırlatılması vardır. Böylece bilsinler ki O, yaratmayı dilediği her nesneyi ve fiili yapmaya kâdirdir, bu konuda zâf göstermez ve hiçbir sebep kendisini aciz bırakmaz. Çünkü birbirleriyle çelişkili ve özlerinde farklılıklar olmasına rağmen bahsettiğimiz nesnelerin işlevlerini bir araya getirdi, menfaatler itibariyle onları düzene koydu, birbirini tamamlar vaziyette, onlardan her birini diğeri ile aralarındaki uzaklığa rağmen bağlantılı hale getirdi. Farklı nesneler ve fiiller arasında bir uyum ve düzen tesis eden, araları uzak olan nesneleri birbirleriyle irtibatlı hale getiren, işte O, aynı zamanda ölüleri diriltmeye ve âhiret hayatını başlatmaya da kâdirdir. Üçüncüsü: İnsanlara bunları hatırlattı ki Allah'ın eşsiz hikmeti ve ilmini bilsinler ve bunu anlatsınlar, Onun mahlükatı boş yere (abes) yaratmadığını ve kendilerini başıboş bırakmayacağını öğrensinler. İnsanlardan şükür beklemeyecek, onları yeniden diriltmeyecek aksine sadece yaratacak ve öldürecek... Böyle bir durum yoktur. Eğer öyle olsaydı o takdirde Allah'ın onları yaratması hikmetten uzak olurdu. Dördüncüsü: Allah insanı, ihtiyaçlar ve şehvet arzularıyla kuşatılmış bir şekilde yaratmıştır. Yiyeceği öyle takdir etmiştir ki onu aldığı zaman ihtiyacı giderilmekte ve arzusunu yatıştırmış olmaktadır. Eğer insan, ihtiyacın giderilmesini ve arzusunun görülmesini sağlayan özelliğin ne olduğunu anlamaya çalışsa onun bilgisine ulaşamaz. Bu gerçeklik üzerinde düşünülmesi halinde (lölümden sonra diriltilme ve âhiret hayatıyla ilgili şüphelerin yok edilmesi ve itirazların giderilmesi sonucuna ulaşılır. Zira onlar işlerini kendi güçlerine göre değerlendirirler, tedbirlerinin elverdiği şekilde düzene koyarlar. Hal böyle iken yemekte kendi tedbirleri ve güçleri dışında birtakım özellikler olduğunu gördüklerinde anlarlar ki iş kendi tedbirleri gibi değildir. Bunun sonucunda da taşıdıkları kuşkular ve sorunlar ortadan kalkar. Aynı şekilde onlar farklı farklı ve değişik olmalarına, tatları ve renkleri farklılık arzetmesine rağmen bütün varlıklara hayat veren suyun özelliğini öğrenmek isteseler bu onlar için mümkün olmaz. Buradan hareketle de anlarlar ki hikmeti bu noktaya ulaşan varlığın gücü dilediğini yapmaya yeter ve O istediğini istediği gibi yapar. Dolayısıyla bu sayılanlar üzerinde tefekkür etmek başkasına ihtiyacının olduğu sonucuna götürür ve anlaşılır ki Allah Teâlâ yaratmış olduğu nesneleri kendi ihtiyacı için yaratmamış, aksine onları sadece insanoğlunun yararlanması için yaratmıştır.

Abese 80:25

Suyun yer altında karar kılmasını ve böylece mahlükatın yararlanmak üzere ona ulaşmasını sağladık. Ya da yeri bitkilerin çıkması için yardık.

Abese 80:26

Suyun yer altında karar kılmasını ve böylece mahlükatın yararlanmak üzere ona ulaşmasını sağladık. Ya da yeri bitkilerin çıkması için yardık.

Abese 80:27

Allah Teâlâ burada tahıl ve üzümden bahsetti ve onları yerden çıkardığını bildirdi. Bunlar aslında yerden bitmezler. Çünkü bunlar yerden biten bitkiden çıkar. Aslı yer olduğu için böyle bir isnatta bulunulmuştur. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rızkınız göktedir”7. Bizim rızkımızın gökte olmasından maksat yağmurdur. Ancak yiyecek vb. olan rızkımız yerden biter. Onun yerden çıkması ise gökten inen yağmur sebebiyledir. Bu itibarla da göğe nispet edilmiştir. (Çünkü rızkın bize ulaşmasının ilk başlangıç noktası göktür. Allah aynı şekilde şöyle buyurmuştur: “Sizi topraktan yaratan O'dur”, Hiçbirimiz topraktan yaratılmadık, ancak aslımız toprağa varmaktadır). 60 ISJAynen onun gibi tahıl, üzüm ve benzeri gıdalarda sözünü ettiğimiz anlam itibariyle göğe nispet edilmiştir. “Kadben” kelimesi yonca demektir, ona “kadb” denilmesi tekrar tekrar biçilebilmesinden dolayıdır. Zeytinin zikredilmesinde şöyle bir fayda vardır: Zeytin (yağı) en yumuşak gıdadır ve Allah onun aslını yeryüzünün en sert mekanları olan dağlarda bitirmiştir. İmdi en yumuşak yağı en sert şeyden çıkarmaya kâdir olan elbette ki yeniden yaratmaya ve öldükten sonra diriltmeye de kâdirdir. Ya da şöyle: En yumuşak nesneyi en sert nesneden çıkarmaya kâdir olan elbette ki katı kalpleri yumuşatmaya ve onları Allah'ı zikretmeye elverişli yumuşak bir hale getirmeye de kâdirdir.

Abese 80:28

Allah Teâlâ burada tahıl ve üzümden bahsetti ve onları yerden çıkardığını bildirdi. Bunlar aslında yerden bitmezler. Çünkü bunlar yerden biten bitkiden çıkar. Aslı yer olduğu için böyle bir isnatta bulunulmuştur. Tıpkı şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Rızkınız göktedir”7. Bizim rızkımızın gökte olmasından maksat yağmurdur. Ancak yiyecek vb. olan rızkımız yerden biter. Onun yerden çıkması ise gökten inen yağmur sebebiyledir. Bu itibarla da göğe nispet edilmiştir. (Çünkü rızkın bize ulaşmasının ilk başlangıç noktası göktür. Allah aynı şekilde şöyle buyurmuştur: “Sizi topraktan yaratan O'dur”, Hiçbirimiz topraktan yaratılmadık, ancak aslımız toprağa varmaktadır). 60 ISJAynen onun gibi tahıl, üzüm ve benzeri gıdalarda sözünü ettiğimiz anlam itibariyle göğe nispet edilmiştir. “Kadben” kelimesi yonca demektir, ona “kadb” denilmesi tekrar tekrar biçilebilmesinden dolayıdır. Zeytinin zikredilmesinde şöyle bir fayda vardır: Zeytin (yağı) en yumuşak gıdadır ve Allah onun aslını yeryüzünün en sert mekanları olan dağlarda bitirmiştir. İmdi en yumuşak yağı en sert şeyden çıkarmaya kâdir olan elbette ki yeniden yaratmaya ve öldükten sonra diriltmeye de kâdirdir. Ya da şöyle: En yumuşak nesneyi en sert nesneden çıkarmaya kâdir olan elbette ki katı kalpleri yumuşatmaya ve onları Allah'ı zikretmeye elverişli yumuşak bir hale getirmeye de kâdirdir.

Abese 80:29

“Hadâik” etrafı ağaçlarla çevrili bahçe demektir. “Gulb” kelimesi de kalın demektir. Bir insanın ensesi kalın olduğu zaman “racul gulb” denilir. Gür, kalabalık topluluk için de “ kavm gulb” denilir. Uzun, sık ve gür ağaçlar için de “gulb” denilir.

Abese 80:30

“Hadâik” etrafı ağaçlarla çevrili bahçe demektir. “Gulb” kelimesi de kalın demektir. Bir insanın ensesi kalın olduğu zaman “racul gulb” denilir. Gür, kalabalık topluluk için de “ kavm gulb” denilir. Uzun, sık ve gür ağaçlar için de “gulb” denilir.

Abese 80:31

“el-Ebb” ot ve çayır demektir. Allah Teâlâ bildiriyor ki bütün bunları, kendisi için değil insanların ve hayvanların yararlanması için yaratmıştır. isale EBÜ

Abese 80:32

“el-Ebb” ot ve çayır demektir. Allah Teâlâ bildiriyor ki bütün bunları, kendisi için değil insanların ve hayvanların yararlanması için yaratmıştır. isale EBÜ

Abese 80:33

[İnsan ve Kıyâmet] Hasan-ı Basri dedi ki: “es-Sâhha” kıyâmetin adıdır. Kıyâmetin kopmasından dolayı her nesne çığlık atar. Ebü Bekir el-Esam da bu görüştedir ve her nesnenin onun gelişi yüzünden çığlık atacağını söylemiştir. Yani ona boyun eğer ve çağrıcı için hazır vaziyette bekler. Tıpkı şu ilâhi beyanda ifade edildiği gibi: “...o çağrıcıya doğru koşarlar”. İbn Kuteybe şöyle dedi: “es-Sâhha”, yani “dâhiye” sıkıntı, musibet demektir”, Allah, kıyâmeti daha önce de belirttiğimiz gibi içinde hangi safha varsa ya da hangi fiil meydana geliyorsa onunla isimlendirmiştir. Zeccâc ise “es-Sâhha” sağır eden demektir, onunla kulaklar sağır olur ve kişi hiçbir ses duyamaz hale gelir, sadece çağrıya odaklanır, demiştir.

Abese 80:34

Kişinin o gün yakınlarından kaçması gerçek anlamda kaçış olabilir. Şöyle de olabilir: Burada kaçıştan maksat gerçek kaçış değil kaçan kişinin içinde bulunduğu ruh hali ve psikolojik durumdur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Süra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!”' Bunun açıklaması şöyledir: Akrabalar bir araya geldiği zaman normalde birbirlerini görmüş olmanın neşesini yaşarlar ve toplanmalarıyla hasretlik giderirler. Birbirlerinden ayrı düştükleri zaman da hal hatır sorarlar ve buna özen gösterirler. Oysa onlar kıyâmet gününde ayrı düşmeleri halinde hatırlarını sormak, bir araya geldiklerinde ise sevinip neşelenmek gibi bir ruh hali içinde olmazlar, sanki birbirlerini hiç tanımıyorlarmış gibi olurlar. Bu aralarında gerçekten nesep bağı olmadığından değil, fakat her birinin başına öyle bir korkunç gaile gelmiştir ki herkes kendi başının derdine düşüp en yakını da olsa onun hatırını sormayı, gördüğü zaman sevinmeyi düşünemez olmuştur. İşte bu durum sanki onlardan kaçıyormuş gibi bir görüntü verir. Gerçekte kaçma yoktur, ancak kaçan kimsenin içinde bulunduğu hâlet-i ruhiye aynısıyla bunlarda da mevcuttur, herkes yalnızca kendi başının derdine düşmüştür. Kimsenin en yakını da olsa bir başkasını göreceği yoktur. Zira Allah Teâlânın buyurduğu gibi “O gün her kişinin işi başından aşkındır”. ? İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'i-Kurân, s. 515. Birsonrakiâyet. Başına gelen dehşet hali, kişiyi kendisinden de yakınlarından da kaçıştan engelleyecektir. 1S da gerçek kaçış anlamında olur. Şöyle ki akrabalar birbirlerinin hak ve hukukunu eksiksiz bir şekilde tam olarak yerine getiremez. Bu yüzden o günde kendilerinin sorguya çekileceğinden korkarlar. Bu endişe onları kaçışa sürükler. Ya da onlardan her biri diğerinin yükünü üstlenmekten kaçar. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyrulduğu gibi: “Günah yükü ağır gelen kimse onun taşınması için yardım çağrısında bulunsa -çağrılan yakını bile olsa- o yükten hiçbirini, başkası üzerine alamaz””. Akrabalar dünyada iken yüklerin taşınması, zorlukların göğüslenmesi içinde birbirleriyle dayanışma içindeydiler. Allah bildirmiş oldu ki onlar orada birbirlerine yardımcı olamayacaklar, aksine birbirlerinden kaçacaklardır. Diğer yandan bunun kâfirler hakkında olması da mümkündür. Müslümanlara gelince onlar arasında akrabalık hakları orada da devam edecektir. Nasıl ki dostlar arasında dostluğun devam etmesi söz konusudur, akrabalar arasında da öyle olacaktır. Nitekim şu ilâhi beyanda bu husus ifade edilmiştir: “Allaha itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır”? Bu hem müslümanlar hem de kâfirler için söz konusu ise o takdirde “kaçma'”nın bazı hallere mahsus olması da mümkündür. Kişi kendi derdine düştüğü zamanlarda başkasıyla ilgilenemez. Ama hesabı görülüp de kendisine müjde verildiği zaman o takdirde şefaat etmek için harekete geçer ve şefaatte bulunacağı kimsenin halini sorar ve ondan kaçmaz.

Abese 80:35

Kişinin o gün yakınlarından kaçması gerçek anlamda kaçış olabilir. Şöyle de olabilir: Burada kaçıştan maksat gerçek kaçış değil kaçan kişinin içinde bulunduğu ruh hali ve psikolojik durumdur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Süra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!”' Bunun açıklaması şöyledir: Akrabalar bir araya geldiği zaman normalde birbirlerini görmüş olmanın neşesini yaşarlar ve toplanmalarıyla hasretlik giderirler. Birbirlerinden ayrı düştükleri zaman da hal hatır sorarlar ve buna özen gösterirler. Oysa onlar kıyâmet gününde ayrı düşmeleri halinde hatırlarını sormak, bir araya geldiklerinde ise sevinip neşelenmek gibi bir ruh hali içinde olmazlar, sanki birbirlerini hiç tanımıyorlarmış gibi olurlar. Bu aralarında gerçekten nesep bağı olmadığından değil, fakat her birinin başına öyle bir korkunç gaile gelmiştir ki herkes kendi başının derdine düşüp en yakını da olsa onun hatırını sormayı, gördüğü zaman sevinmeyi düşünemez olmuştur. İşte bu durum sanki onlardan kaçıyormuş gibi bir görüntü verir. Gerçekte kaçma yoktur, ancak kaçan kimsenin içinde bulunduğu hâlet-i ruhiye aynısıyla bunlarda da mevcuttur, herkes yalnızca kendi başının derdine düşmüştür. Kimsenin en yakını da olsa bir başkasını göreceği yoktur. Zira Allah Teâlânın buyurduğu gibi “O gün her kişinin işi başından aşkındır”. ? İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'i-Kurân, s. 515. Birsonrakiâyet. Başına gelen dehşet hali, kişiyi kendisinden de yakınlarından da kaçıştan engelleyecektir. 1S da gerçek kaçış anlamında olur. Şöyle ki akrabalar birbirlerinin hak ve hukukunu eksiksiz bir şekilde tam olarak yerine getiremez. Bu yüzden o günde kendilerinin sorguya çekileceğinden korkarlar. Bu endişe onları kaçışa sürükler. Ya da onlardan her biri diğerinin yükünü üstlenmekten kaçar. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyrulduğu gibi: “Günah yükü ağır gelen kimse onun taşınması için yardım çağrısında bulunsa -çağrılan yakını bile olsa- o yükten hiçbirini, başkası üzerine alamaz””. Akrabalar dünyada iken yüklerin taşınması, zorlukların göğüslenmesi içinde birbirleriyle dayanışma içindeydiler. Allah bildirmiş oldu ki onlar orada birbirlerine yardımcı olamayacaklar, aksine birbirlerinden kaçacaklardır. Diğer yandan bunun kâfirler hakkında olması da mümkündür. Müslümanlara gelince onlar arasında akrabalık hakları orada da devam edecektir. Nasıl ki dostlar arasında dostluğun devam etmesi söz konusudur, akrabalar arasında da öyle olacaktır. Nitekim şu ilâhi beyanda bu husus ifade edilmiştir: “Allaha itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır”? Bu hem müslümanlar hem de kâfirler için söz konusu ise o takdirde “kaçma'”nın bazı hallere mahsus olması da mümkündür. Kişi kendi derdine düştüğü zamanlarda başkasıyla ilgilenemez. Ama hesabı görülüp de kendisine müjde verildiği zaman o takdirde şefaat etmek için harekete geçer ve şefaatte bulunacağı kimsenin halini sorar ve ondan kaçmaz.

Abese 80:36

Kişinin o gün yakınlarından kaçması gerçek anlamda kaçış olabilir. Şöyle de olabilir: Burada kaçıştan maksat gerçek kaçış değil kaçan kişinin içinde bulunduğu ruh hali ve psikolojik durumdur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Süra üflendiğinde artık ne aralarındaki akrabalık bağları işe yarayacak ne de birbirlerine soru sorabilecekler!”' Bunun açıklaması şöyledir: Akrabalar bir araya geldiği zaman normalde birbirlerini görmüş olmanın neşesini yaşarlar ve toplanmalarıyla hasretlik giderirler. Birbirlerinden ayrı düştükleri zaman da hal hatır sorarlar ve buna özen gösterirler. Oysa onlar kıyâmet gününde ayrı düşmeleri halinde hatırlarını sormak, bir araya geldiklerinde ise sevinip neşelenmek gibi bir ruh hali içinde olmazlar, sanki birbirlerini hiç tanımıyorlarmış gibi olurlar. Bu aralarında gerçekten nesep bağı olmadığından değil, fakat her birinin başına öyle bir korkunç gaile gelmiştir ki herkes kendi başının derdine düşüp en yakını da olsa onun hatırını sormayı, gördüğü zaman sevinmeyi düşünemez olmuştur. İşte bu durum sanki onlardan kaçıyormuş gibi bir görüntü verir. Gerçekte kaçma yoktur, ancak kaçan kimsenin içinde bulunduğu hâlet-i ruhiye aynısıyla bunlarda da mevcuttur, herkes yalnızca kendi başının derdine düşmüştür. Kimsenin en yakını da olsa bir başkasını göreceği yoktur. Zira Allah Teâlânın buyurduğu gibi “O gün her kişinin işi başından aşkındır”. ? İbn Kuteybe, Tefsiru aribi'i-Kurân, s. 515. Birsonrakiâyet. Başına gelen dehşet hali, kişiyi kendisinden de yakınlarından da kaçıştan engelleyecektir. 1S da gerçek kaçış anlamında olur. Şöyle ki akrabalar birbirlerinin hak ve hukukunu eksiksiz bir şekilde tam olarak yerine getiremez. Bu yüzden o günde kendilerinin sorguya çekileceğinden korkarlar. Bu endişe onları kaçışa sürükler. Ya da onlardan her biri diğerinin yükünü üstlenmekten kaçar. Tıpkı şu ilâhi beyanda buyrulduğu gibi: “Günah yükü ağır gelen kimse onun taşınması için yardım çağrısında bulunsa -çağrılan yakını bile olsa- o yükten hiçbirini, başkası üzerine alamaz””. Akrabalar dünyada iken yüklerin taşınması, zorlukların göğüslenmesi içinde birbirleriyle dayanışma içindeydiler. Allah bildirmiş oldu ki onlar orada birbirlerine yardımcı olamayacaklar, aksine birbirlerinden kaçacaklardır. Diğer yandan bunun kâfirler hakkında olması da mümkündür. Müslümanlara gelince onlar arasında akrabalık hakları orada da devam edecektir. Nasıl ki dostlar arasında dostluğun devam etmesi söz konusudur, akrabalar arasında da öyle olacaktır. Nitekim şu ilâhi beyanda bu husus ifade edilmiştir: “Allaha itaatsizlikten sakınanlar dışında, dostlar bile o gün birbirinin düşmanıdır”? Bu hem müslümanlar hem de kâfirler için söz konusu ise o takdirde “kaçma'”nın bazı hallere mahsus olması da mümkündür. Kişi kendi derdine düştüğü zamanlarda başkasıyla ilgilenemez. Ama hesabı görülüp de kendisine müjde verildiği zaman o takdirde şefaat etmek için harekete geçer ve şefaatte bulunacağı kimsenin halini sorar ve ondan kaçmaz.

Abese 80:37

Herkesin başına, başkalarıyla ilgilenemeyecek derecede günahları önüne dökülür.

Abese 80:38

“Müsfira”, yani parlak, ışık saçmakta, yumuşak ve ışıl ışıl. Bu beyan, onların içinde bulundukları nimetlerin sevincinin yüzlerine vurmasını ifade etmektedir. Yani Allah Teâlâ'nın kendilerine bahşetmiş olduğu nimetlerle sevinçli, Allah Teâlâ'nın rızasını almış olmalarının müjdesi içindedir. SBirtakım yüzler de o gün toza toprağa bürünmüş;

Abese 80:39

Dediler ki, bu onların yüzlerindeki ilk değişimdir. Sanki toz kalkmış da yüzlerini kaplamış gibi olurlar. Sonra yüzlerin karartılması, ardından silinip dümdüz edilmesi ve arkalarına çevrilmesi gelir. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden...”

Abese 80:40

Dediler ki, bu onların yüzlerindeki ilk değişimdir. Sanki toz kalkmış da yüzlerini kaplamış gibi olurlar. Sonra yüzlerin karartılması, ardından silinip dümdüz edilmesi ve arkalarına çevrilmesi gelir. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden...”

Abese 80:41

Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Kapkara kesilmiştir, yani onları zillet bürür. Yahut yükselir sonra renkten renge girer, ondan sonra sanki onu toz bürümüş gibi olur, ardından da belirttiğimiz gibi kararır.

Abese 80:42

Yani Allah'ın nimetlerini inkâr eden nankörler ve hakka hukuka riayet etmeyip yan çizen günaha batmış kimselerdir. Başarıya ulaştıran yalnızca Allahtır. o “EyEhl-i Kitap! Biz birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden yahut cumartesi adamlarını lânetlediğimiz gibi onları da lânetlemeden önce, sizdekini doğrulamak üzere indirdiğimiz kitaba iman edin. Allahın emri mutlaka yerine gelecektir” (en-Nisâ,

Tekvir 81:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Bu ilâhi beyan söz başı değildir, aksine daha önce geçen bir sorunun cevabı olmaktadır. Sorunun, kişilerin amelleriyle karşılaşma vakti hakkında olduğu anlaşılıyor. İşte bu soru üzerine de “Güneş dürülüp karardığında...” meâlindeki âyetler inmiş oldu. Buna “Kişi neler yaptığını öğrenmiş olacaktır” âyeti delil olmaktadır. Bu sürede, kıyâmet ânının hallerine ve etkilerine işaret vardır. Nitekim “İze's-semâu'nfetarat” isi) süresinde kıyâmet vaktinin değil de ahvalinin beyanını gerektiren mânayı belirteceğiz. “Küvvirat” sözcüğü hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları onun aslen Farsça olup Arapça'laştığını, Arapçasının “Guvvirat” olduğunu söylemişlerdir. Bazıları da “ışığı gitti” anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Kullanımı şöyledir: “Kevvera'l-leylü alen-nehâr”, yani gece, gündüzün ışığını ve aydınlığını giderdi”?. (S“Tekvir”, bir şeyin rengini gözlerden perdeler. “Küvviratişşems” denilir ve silinerek ışığının gözlerden alıkonulması anlamına gelir. Bu Bu sürenin 14. âyeti. ifadede şu da bildirilmiş olmaktadır: Güneş önce dış yüzü itibariyle silinecek sonra değişim özüne sirayet edecek, çözülüp dağılacak ve yok olacak. Kişi sarığı sarıp da başını görünmez kılınca “Kevvera'l-imâmete”, yani başına sarığı sardı denilmesi de aynıdır. “İnkederat”, yani yıldızlar uçuşup döküldüğünde. Bu şu ilâhi beyan gibidir: “Yıldızlar saçıldığında?. Denildi ki: Işığı gittiği zaman. Öyle anlaşılıyor ki önce ışığı gidecek, arkasından da darmadağın olup yok olacak. Yani dağlar yerlerinden sökülüp darmadağın edildiğinde. Şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Dağları görürsün de onların durduğunu sanırsın; oysa onlar bulutlar gibi hareket ederler”! Onlar yerlerinden söküldüğünde bölük pörçük olacağından çoğalırlar, o kadar ki bakan onların hareket halinde oldugunu farkedemez onları donuk sanır, oysa onlar hareket halindedir. Bu ortaya çıkan ilk değişiklik halidir. Sonra onlar “kesib mehib”, yani savrulan kum yığınları" halini alırlar. Sonra “ renkli yüne“ dönerler, sonra da “hebâen mensür”, yani parçalanıp

Tekvir 81:2

ihn iğ (Çözizs yes), yani atılmış un ufak olur ve sonunda tamamen yok olurlar.

Tekvir 81:3

ihn iğ (Çözizs yes), yani atılmış un ufak olur ve sonunda tamamen yok olurlar.

Tekvir 81:4

“el-İşâr” ( üzerinden on ay geçmiş gebe deve demektir. Sahibi nazarında en değerli maldır. Allah Teâlâ bildiriyor ki o günde sahipleri, doğumu yakın bu develeri bırakacaklar, kendi başlarının derdine düşmeleri yüzünden onlara bakamayacaklardır. Bu şu ilâhi beyanda anlatıldığı gibidir: “Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir. Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin; çünkü Allahın azabı (kıyâmetin dehşeti) çok çetindir!” VEEE BEM TOE

Tekvir 81:5

“Huşirat” kelimesi toplandı anlamındadır. Aslında bu iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi hepsinin toplanması ve telef edilip yok edilmesi. İkincisi de ölümden sonra diriltilmek üzere mahşerde bir araya getirilmesi. Allah orada dilediğini yapar. Bu ifadeden o günün korku ve dehşetinin ne denli büyük olduğu anlaşılmaktadır. O kadar ki sözü edilen korku yabani hayvanlara, güneşe, aya ve göklere de sirayet edecektir.

Tekvir 81:6

“Süccirat” kelimesi “fuccirat” birbirine katılma) anlamındadır, denilmiştir. “Tefcir”in yorumunnu ise -inşallah- ileride vereceğiz”.

Tekvir 81:7

7. “İnsanlar (amelleriyle) eşleştirilip (buna göre) şekillendirildiğinde;” Denilmiştir ki: “Züvvicet” ), yani yan yana getirilip eşleştirildiği (kırân) zaman anlamına gelir. “Kırân” kelimesinin ne anlama geldiğine dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları ona “eşi eşlik etmiştir” anlamı vermiş, bazıları da herkes kendi emsali ile eşleşir, demişlerdir. Buna göre kâfirler şeytanlarla, lah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır. Kendilerini doğru yolda zannederken bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar. Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş!” Bu ilâhi beyanda gene bildirilmiş olmaktadır ki onlardan azap gören kimse, kendi düşmanının da aynen kendi gibi azap içinde olduğunu gördüğünde buna sebep asla hiçbir şekilde teselli bulmaz ve huzur duymaz. Oysa bu dünyada olsaydı, kişi düşmanının azap çektiğini görseydi, kendisi bundan teselli bulur ve rahatlardı. 8-9. “Diri diri gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda;” Bazıları bu âyeti “ve ize'l-mev'üdetü seelet”! 1s1,) şeklinde okumuştur”. Soran kişinin kendisi olması hasebiyle böyle bir kırâat şeklinin doğruluğu açıkça gözükmektedir. Yani diri diri gömülen kız onlara “Hangi suçtan dolayı beni öldürdünüz?” diye soracaktır. (Câhiliye âdeti olarak) Araplar kız çocuklarını gömerlerdi. “Veedtühü” demek “Onu gömdüm” demektir. Yaygın olan “süilet” kırâati ise üç şekilde yorumlanabilir: Onlardan birincisini Ebü Ubeyd? zikretmiştir: O değil de onun katilleri sorguya çekilecek ve onlara “O diri diri gömülen kızın suçu neydi de onu gömdünüz?” denilecektir. 69 (lİkincisi: Diri diri gömülen kıza kendisini gömenlerin önünde sorulması ve ona “Hangi günahtan ötürü öldürüldün” denilmesidir. Burada sorudan maksat onu gömenler için korkutma ve dehşete sokma durumudur, yoksa bilgi sahibi olmak için gerçek anlamda soru sormak değildir. Bu anlamda o, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Allah “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?”” Allah, Hz. İsâ'ya haber vermesi ve bilmediğini bildirmesi için sormamış aksine, kendilerine Allahtan gayrı olarak kendisini ve annesini ilâh edinmelerini bizzat İsânın kendisi emretti diyenleri korkutma ve onlara dehşet salma amacıyla buyurmuştur. Üçüncüsü: Şöyle bir yorum da mümkündür: Diri diri gömülene sorulması ve kendisine “Davacı mısın değil misin? Onların aleyhine dava ettiğin şey nedir?” denilmesidir. Bu aynen duyular âleminde davacının davası konusunda ilk önce kendisine söz verilip de “Davalı aleyhinde ne iddia ediyorsun? denilmesi gibidir. Hangi suçundan dolayı öldürüldü. Sanki o kendisini diri diri gömen kişiye iddia makamında “hangi günahtan ötürü öldürüldüm” demesi gibidir. Gİ ba amal Bir --- Dipnotlar: Hi Hz. Ali, Abdullah b. Mesüd, İbn Abbâs ve sahâbeden daha başka on kişi (radıyyalluha anhüm) “Ve izel-mev'üdetü seelet bi eyyi zenbin kutilet” diye okumuşlardır (İbn Hâleveyh, Muhtasar fi şevâzzi'l-Kurün, s. 169; Ebü Hayyân, el-Bahru'-muhit, VLL, 433). 2 Ebü Ubeydel-Kâsım b. Sellâm el-Bağdâdi. Çok sayıda tasnif sahibi meşhur bilgin. Medni'Kurün, Garibü”l-hadis, fıkıh ve daha başka konularda çok sayıda eseri vardır. Güvenilir, allâme bir zattır. Hicri 224 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ,

Tekvir 81:8

7. “İnsanlar (amelleriyle) eşleştirilip (buna göre) şekillendirildiğinde;” Denilmiştir ki: “Züvvicet” ), yani yan yana getirilip eşleştirildiği (kırân) zaman anlamına gelir. “Kırân” kelimesinin ne anlama geldiğine dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları ona “eşi eşlik etmiştir” anlamı vermiş, bazıları da herkes kendi emsali ile eşleşir, demişlerdir. Buna göre kâfirler şeytanlarla, lah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır. Kendilerini doğru yolda zannederken bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar. Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş!” Bu ilâhi beyanda gene bildirilmiş olmaktadır ki onlardan azap gören kimse, kendi düşmanının da aynen kendi gibi azap içinde olduğunu gördüğünde buna sebep asla hiçbir şekilde teselli bulmaz ve huzur duymaz. Oysa bu dünyada olsaydı, kişi düşmanının azap çektiğini görseydi, kendisi bundan teselli bulur ve rahatlardı. 8-9. “Diri diri gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda;” Bazıları bu âyeti “ve ize'l-mev'üdetü seelet”! 1s1,) şeklinde okumuştur”. Soran kişinin kendisi olması hasebiyle böyle bir kırâat şeklinin doğruluğu açıkça gözükmektedir. Yani diri diri gömülen kız onlara “Hangi suçtan dolayı beni öldürdünüz?” diye soracaktır. (Câhiliye âdeti olarak) Araplar kız çocuklarını gömerlerdi. “Veedtühü” demek “Onu gömdüm” demektir. Yaygın olan “süilet” kırâati ise üç şekilde yorumlanabilir: Onlardan birincisini Ebü Ubeyd? zikretmiştir: O değil de onun katilleri sorguya çekilecek ve onlara “O diri diri gömülen kızın suçu neydi de onu gömdünüz?” denilecektir. 69 (lİkincisi: Diri diri gömülen kıza kendisini gömenlerin önünde sorulması ve ona “Hangi günahtan ötürü öldürüldün” denilmesidir. Burada sorudan maksat onu gömenler için korkutma ve dehşete sokma durumudur, yoksa bilgi sahibi olmak için gerçek anlamda soru sormak değildir. Bu anlamda o, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Allah “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?”” Allah, Hz. İsâ'ya haber vermesi ve bilmediğini bildirmesi için sormamış aksine, kendilerine Allahtan gayrı olarak kendisini ve annesini ilâh edinmelerini bizzat İsânın kendisi emretti diyenleri korkutma ve onlara dehşet salma amacıyla buyurmuştur. Üçüncüsü: Şöyle bir yorum da mümkündür: Diri diri gömülene sorulması ve kendisine “Davacı mısın değil misin? Onların aleyhine dava ettiğin şey nedir?” denilmesidir. Bu aynen duyular âleminde davacının davası konusunda ilk önce kendisine söz verilip de “Davalı aleyhinde ne iddia ediyorsun? denilmesi gibidir. Hangi suçundan dolayı öldürüldü. Sanki o kendisini diri diri gömen kişiye iddia makamında “hangi günahtan ötürü öldürüldüm” demesi gibidir. Gİ ba amal Bir --- Dipnotlar: Hi Hz. Ali, Abdullah b. Mesüd, İbn Abbâs ve sahâbeden daha başka on kişi (radıyyalluha anhüm) “Ve izel-mev'üdetü seelet bi eyyi zenbin kutilet” diye okumuşlardır (İbn Hâleveyh, Muhtasar fi şevâzzi'l-Kurün, s. 169; Ebü Hayyân, el-Bahru'-muhit, VLL, 433). 2 Ebü Ubeydel-Kâsım b. Sellâm el-Bağdâdi. Çok sayıda tasnif sahibi meşhur bilgin. Medni'Kurün, Garibü”l-hadis, fıkıh ve daha başka konularda çok sayıda eseri vardır. Güvenilir, allâme bir zattır. Hicri 224 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ,

Tekvir 81:9

7. “İnsanlar (amelleriyle) eşleştirilip (buna göre) şekillendirildiğinde;” Denilmiştir ki: “Züvvicet” ), yani yan yana getirilip eşleştirildiği (kırân) zaman anlamına gelir. “Kırân” kelimesinin ne anlama geldiğine dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları ona “eşi eşlik etmiştir” anlamı vermiş, bazıları da herkes kendi emsali ile eşleşir, demişlerdir. Buna göre kâfirler şeytanlarla, lah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Allah'ın mesajını görmezden gelen kimseye bir şeytan tahsis ederiz; artık bu onun arkadaşıdır. Kendilerini doğru yolda zannederken bu şeytanlar onları yoldan saptırıp dururlar. Sonunda o kişi bize gelince -şeytana hitaben- “Keşke seninle aramız doğu ile batı kadar uzak olsaydı!” der. Ne kötü arkadaş!” Bu ilâhi beyanda gene bildirilmiş olmaktadır ki onlardan azap gören kimse, kendi düşmanının da aynen kendi gibi azap içinde olduğunu gördüğünde buna sebep asla hiçbir şekilde teselli bulmaz ve huzur duymaz. Oysa bu dünyada olsaydı, kişi düşmanının azap çektiğini görseydi, kendisi bundan teselli bulur ve rahatlardı. 8-9. “Diri diri gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda;” Bazıları bu âyeti “ve ize'l-mev'üdetü seelet”! 1s1,) şeklinde okumuştur”. Soran kişinin kendisi olması hasebiyle böyle bir kırâat şeklinin doğruluğu açıkça gözükmektedir. Yani diri diri gömülen kız onlara “Hangi suçtan dolayı beni öldürdünüz?” diye soracaktır. (Câhiliye âdeti olarak) Araplar kız çocuklarını gömerlerdi. “Veedtühü” demek “Onu gömdüm” demektir. Yaygın olan “süilet” kırâati ise üç şekilde yorumlanabilir: Onlardan birincisini Ebü Ubeyd? zikretmiştir: O değil de onun katilleri sorguya çekilecek ve onlara “O diri diri gömülen kızın suçu neydi de onu gömdünüz?” denilecektir. 69 (lİkincisi: Diri diri gömülen kıza kendisini gömenlerin önünde sorulması ve ona “Hangi günahtan ötürü öldürüldün” denilmesidir. Burada sorudan maksat onu gömenler için korkutma ve dehşete sokma durumudur, yoksa bilgi sahibi olmak için gerçek anlamda soru sormak değildir. Bu anlamda o, şu ilâhi beyana benzemektedir: “Allah “Ey Meryem oğlu İsâ! İnsanlara sen mi Allah'ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?”” Allah, Hz. İsâ'ya haber vermesi ve bilmediğini bildirmesi için sormamış aksine, kendilerine Allahtan gayrı olarak kendisini ve annesini ilâh edinmelerini bizzat İsânın kendisi emretti diyenleri korkutma ve onlara dehşet salma amacıyla buyurmuştur. Üçüncüsü: Şöyle bir yorum da mümkündür: Diri diri gömülene sorulması ve kendisine “Davacı mısın değil misin? Onların aleyhine dava ettiğin şey nedir?” denilmesidir. Bu aynen duyular âleminde davacının davası konusunda ilk önce kendisine söz verilip de “Davalı aleyhinde ne iddia ediyorsun? denilmesi gibidir. Hangi suçundan dolayı öldürüldü. Sanki o kendisini diri diri gömen kişiye iddia makamında “hangi günahtan ötürü öldürüldüm” demesi gibidir. Gİ ba amal Bir --- Dipnotlar: Hi Hz. Ali, Abdullah b. Mesüd, İbn Abbâs ve sahâbeden daha başka on kişi (radıyyalluha anhüm) “Ve izel-mev'üdetü seelet bi eyyi zenbin kutilet” diye okumuşlardır (İbn Hâleveyh, Muhtasar fi şevâzzi'l-Kurün, s. 169; Ebü Hayyân, el-Bahru'-muhit, VLL, 433). 2 Ebü Ubeydel-Kâsım b. Sellâm el-Bağdâdi. Çok sayıda tasnif sahibi meşhur bilgin. Medni'Kurün, Garibü”l-hadis, fıkıh ve daha başka konularda çok sayıda eseri vardır. Güvenilir, allâme bir zattır. Hicri 224 yılında vefat etmiştir (bk. Zehebi, Siyeru a'lâmi'n-nübelâ,

Tekvir 81:10

Yani hesap için defterler açıldığı zaman. Sözü edilen “suhuf”, âdemoğullarının kendilerine sağlarından ya da sollarından verilen ve amellerinin meleklerce kaydedildiği defterlerdir. Gö ies III (S111. “Gökyüzü sıyrılıp açıldığında;” “Küşitat” kelimesi sıyrılmak, soyulmak anlamındadır. Bu yıldızların dağılıp uçuşması, güneşin parlaklığının gitmesi ve göğün, yazılı belgelerin tomar halinde dürülmesi gibi dürüldüğü zamandır", Denildi ki: “Küşitat” kelimesi “küşifet” demektir, yani açıldı anlamındadır. Gökyüzü, aynen üzerinden örtüsü kalkan bir nesnenin açılıp ortaya çıkması gibi açılır. Tavanın sökülmesi gibi göğün sökülmesi için de “Küşitat” denilir.

Tekvir 81:11

Yani hesap için defterler açıldığı zaman. Sözü edilen “suhuf”, âdemoğullarının kendilerine sağlarından ya da sollarından verilen ve amellerinin meleklerce kaydedildiği defterlerdir. Gö ies III (S111. “Gökyüzü sıyrılıp açıldığında;” “Küşitat” kelimesi sıyrılmak, soyulmak anlamındadır. Bu yıldızların dağılıp uçuşması, güneşin parlaklığının gitmesi ve göğün, yazılı belgelerin tomar halinde dürülmesi gibi dürüldüğü zamandır", Denildi ki: “Küşitat” kelimesi “küşifet” demektir, yani açıldı anlamındadır. Gökyüzü, aynen üzerinden örtüsü kalkan bir nesnenin açılıp ortaya çıkması gibi açılır. Tavanın sökülmesi gibi göğün sökülmesi için de “Küşitat” denilir.

Tekvir 81:12

Cehennem ateşinin harlatılması iki şekilde izah edilebilir: Tutuşturmanın ortaya çıkması. Bu onun sonradan tutuşturulduğunun delili olur. “Ve ize'lbihâru süccirat”, yani denizler kaynatıldığında”” anlamındaki âyette de durum öyledir. Muhtemeldir ki denizlerin kaynatılması ilk kez oluyordur. Daha öncesinde böyle bir kaynatma hadisesi olmamıştır. Kaynatma ve harlatmanın önceden var olanın arttırılması mânasında olması da mümkündür. Nitekim âyette cehennemden bahsedilirken “yakıtının insanlar ve taşlar olduğu”ndan" söz edilmiştir. Aslında onun yakıtı (kıyâmet) öncesinde bunlardan başka şeylerdi. Sonra onun yakıtı insanlar ve taşlar ile arttırılmış oldu.

Tekvir 81:13

“Üzlifet” kelimesinin kurribet, yani yaklaştırıldı anlamında olduğu söylenmiştir. Yaklaştırma fiili cennete izafe edilmiştir. Çünkü cennetlikler ona yaklaştıklarında, cennet de onlara yaklaştırılmış olur. 2 geld Ğ yi3 SEE

Tekvir 81:14

Yani hayır ve şer namına her ne hazır etti ise onu bilmiş olacaktır. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: Herkesin yaptığı iyiliği de işlediği kötülüğü de önüne konmuş olarak bulacağı gün...” Ya da meleklerin hazır ettikleri amellerinin kayda geçirildiği defterlerinde olanı bilecekler.

Tekvir 81:15

15-16. “Hayır! Hayır! Töründele inde 4 ir imi ve bini yıldızlara andolsun! © Busürenin altıncı âyeti. [Mahlükat Üzerine Yemin)] Üzerine yemin edilen nesneler üç hükmü gerektirir: Birincisi: Allah Teâlâ'nın yaratmış olduğu hiçbir nesne yoktur ki dikkatle bakıldığı zaman onda yaratıcısının vahdâniyetine dair bir delil, rubübiyetine ilişkin bir işaret bulunmasın. İkincisi: Allah'ın ilmini ve hikmetini ispat eder. (Üçüncüsü: Allah'ın kudretini ve saltanatını gösterir. Kudret ve saltanatın tespitinde ise ölümden sonra diriltilmenin hak ve gerçekliğine dair delil vardır. (İlim ve hikmetinin tespiti ise peygamberin Allahtan haber verdiği her haberi tasdik etmenin gerekliliğini ifade eder. Hikmetin tespiti ayrıca ölümden sonra diriltilmeyi ispat eder. Resüllere iman etmenin gerekli kılınması, Allahtan başkasına kullukta bulunmanın yasaklığını ifade eder. Eğer onlar bu âyetler üzerinde iyice dursalar, ibret nazarıyla baksalar ve hakkında tefekkür etselerdi bu, onları öldükten sonra diriltilmenin hak olduğunu kabule ve Rab Teâlânın vahdâniyetine ve peygamberleri tasdik etmeye götürürdü. Hal böyle olunca da O'nunla birlikte başka tanrılar edinme iddiasında bulunmazlardı. Keza âhiret hayatını inkâr etmezler ve peygamberleri tekzip etmezlerdi. Allah Teâlâ kanıtlarını teyit etmek üzere bunlara yemin etmiş ve Muhammed'in kendi katından bir elçi olduğunu ya da Kur'ân'ın kendi katından indirildiğini yahut emirlerin kendi katından olduğunu yahut peygamberlerin kendi katından gönderildiğini insanlar bilsin istemiştir. Yahut yemin Allah'tan peygamberine yönelik bir telkin amacı taşır. Bununla Hz. Peygambere, risâleti hakkında kâfirler için söz konusu olan şek ve şüphelerin izalesi amacıyla sözü edilen nesnelere yemin etmesini telkin etmiş ve onları O'nun kanıtları ve delilleri üzerinde tefekkür etmeye çağırmasını istemiştir. IS Diğer taraftan yemin, ister latif ve ince nesnelere olsun ister kaba saba yaratıklara ya da büyük küçük varlıklara olsun, ister açık ve gizli olaylara olsun yapılan yeminlerin hepsi şüphenin yok edilmesi ve tevhidin, risâletin ve âhiret hayatının ispatı konusunda birleşir. Dahası ince ve latif olan nesnelere dair yeminin hayret uyandırıcılığı, büyük ve kaba olan varlıklara yemin etmeye nispetle olan yeminden daha büyüktür. Allah Teâlâ, bir defasında gezegenlere yemin etmiştir, bir keresinde gecenin karanlığına ve kuşluk vaktine ve yarattıklarından dilediği başka nesne ve olaylara. Zira varlıkların tümü O'nun vahdâniyetine, Rab oluşunun ispatına, ilim, kudret ve saltanatının mevcudiyetine şehadet etmede hepsi birdir. Çünkü varlıklardan latif olan ile gizli olanlar, zâhir olanla irtibatlı olur ve onlardan gizli ve örtülü olanı belirtmek onlardan açık olanı da kapsar. Onlardan açık olanı belirtmek, onların yaratıcısı olan (Allah'ı) belirtmek anlamına gelir. Dolayısıyla gerçekte yemin sadece Allah Teâlâ'ya yapılmış olur. Sonra “hunnes” 1) ve “künnes” kelimelerinin anlamında ihtilaf edilmiştir: Ebü Bekir el-Esam dedi ki: “Hunnes” ve “künnes”, gündüzleyin gizlenen geceleyin gözüken yıldızlardır. Hasan-ı Basri dedi ki: Hunnes, doğuş yerlerinde (metâli ) gözüküp sonra batış yerlerinde kaybolan yıldızlardır. Künnes ise doğuş yerlerinde doğup da sonra tekrar doğuş yerlerinden doğana kadar batan ve gizlenen yıldızlardır. Denildi ki: “el-Hunnesü'l-cevârü'l-künnes” (YI ylaali ili) beş gezegen yıldızdır ki bunların gökte belli bir yörüngeleri vardır. Geceleyin gözükürler, gündüz vakti ise gizlenirler. Diğer gezegenler ise sabittirler. Denildi ki: “Hunüs” ve “künüs” aynıdır. O da yıldızların gizlenmeleri, battıkları yerden kaybolmaları ve ufkun ardına girmeleridir. ( JKünüs, gizlenme; hunüs da gecikme demektir. Ferrâ aynı şekilde şöyle demiştir: Onlar beş yıldızdır ki yörüngelerinde gizlenirler (batarlar) ve dönerler (doğarlar)'#, Kâb'ın naklettiği rivayette şöyle denilmiştir: “Nasıl ki hunnes yıldızları yutarsa ateş de onları yutar” denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'dan (r.a.) rivayete göre o şöyle demiştir: Onlar insanlardan gizlenen ve kendi yuvalarına sığınan vahşi hayvanlardır”. Her ne olura olsun, onların hepsi bahsettiğimiz yönlere işaret etmektedir. Gİ eme lal kİi3

Tekvir 81:16

15-16. “Hayır! Hayır! Töründele inde 4 ir imi ve bini yıldızlara andolsun! © Busürenin altıncı âyeti. [Mahlükat Üzerine Yemin)] Üzerine yemin edilen nesneler üç hükmü gerektirir: Birincisi: Allah Teâlâ'nın yaratmış olduğu hiçbir nesne yoktur ki dikkatle bakıldığı zaman onda yaratıcısının vahdâniyetine dair bir delil, rubübiyetine ilişkin bir işaret bulunmasın. İkincisi: Allah'ın ilmini ve hikmetini ispat eder. (Üçüncüsü: Allah'ın kudretini ve saltanatını gösterir. Kudret ve saltanatın tespitinde ise ölümden sonra diriltilmenin hak ve gerçekliğine dair delil vardır. (İlim ve hikmetinin tespiti ise peygamberin Allahtan haber verdiği her haberi tasdik etmenin gerekliliğini ifade eder. Hikmetin tespiti ayrıca ölümden sonra diriltilmeyi ispat eder. Resüllere iman etmenin gerekli kılınması, Allahtan başkasına kullukta bulunmanın yasaklığını ifade eder. Eğer onlar bu âyetler üzerinde iyice dursalar, ibret nazarıyla baksalar ve hakkında tefekkür etselerdi bu, onları öldükten sonra diriltilmenin hak olduğunu kabule ve Rab Teâlânın vahdâniyetine ve peygamberleri tasdik etmeye götürürdü. Hal böyle olunca da O'nunla birlikte başka tanrılar edinme iddiasında bulunmazlardı. Keza âhiret hayatını inkâr etmezler ve peygamberleri tekzip etmezlerdi. Allah Teâlâ kanıtlarını teyit etmek üzere bunlara yemin etmiş ve Muhammed'in kendi katından bir elçi olduğunu ya da Kur'ân'ın kendi katından indirildiğini yahut emirlerin kendi katından olduğunu yahut peygamberlerin kendi katından gönderildiğini insanlar bilsin istemiştir. Yahut yemin Allah'tan peygamberine yönelik bir telkin amacı taşır. Bununla Hz. Peygambere, risâleti hakkında kâfirler için söz konusu olan şek ve şüphelerin izalesi amacıyla sözü edilen nesnelere yemin etmesini telkin etmiş ve onları O'nun kanıtları ve delilleri üzerinde tefekkür etmeye çağırmasını istemiştir. IS Diğer taraftan yemin, ister latif ve ince nesnelere olsun ister kaba saba yaratıklara ya da büyük küçük varlıklara olsun, ister açık ve gizli olaylara olsun yapılan yeminlerin hepsi şüphenin yok edilmesi ve tevhidin, risâletin ve âhiret hayatının ispatı konusunda birleşir. Dahası ince ve latif olan nesnelere dair yeminin hayret uyandırıcılığı, büyük ve kaba olan varlıklara yemin etmeye nispetle olan yeminden daha büyüktür. Allah Teâlâ, bir defasında gezegenlere yemin etmiştir, bir keresinde gecenin karanlığına ve kuşluk vaktine ve yarattıklarından dilediği başka nesne ve olaylara. Zira varlıkların tümü O'nun vahdâniyetine, Rab oluşunun ispatına, ilim, kudret ve saltanatının mevcudiyetine şehadet etmede hepsi birdir. Çünkü varlıklardan latif olan ile gizli olanlar, zâhir olanla irtibatlı olur ve onlardan gizli ve örtülü olanı belirtmek onlardan açık olanı da kapsar. Onlardan açık olanı belirtmek, onların yaratıcısı olan (Allah'ı) belirtmek anlamına gelir. Dolayısıyla gerçekte yemin sadece Allah Teâlâ'ya yapılmış olur. Sonra “hunnes” 1) ve “künnes” kelimelerinin anlamında ihtilaf edilmiştir: Ebü Bekir el-Esam dedi ki: “Hunnes” ve “künnes”, gündüzleyin gizlenen geceleyin gözüken yıldızlardır. Hasan-ı Basri dedi ki: Hunnes, doğuş yerlerinde (metâli ) gözüküp sonra batış yerlerinde kaybolan yıldızlardır. Künnes ise doğuş yerlerinde doğup da sonra tekrar doğuş yerlerinden doğana kadar batan ve gizlenen yıldızlardır. Denildi ki: “el-Hunnesü'l-cevârü'l-künnes” (YI ylaali ili) beş gezegen yıldızdır ki bunların gökte belli bir yörüngeleri vardır. Geceleyin gözükürler, gündüz vakti ise gizlenirler. Diğer gezegenler ise sabittirler. Denildi ki: “Hunüs” ve “künüs” aynıdır. O da yıldızların gizlenmeleri, battıkları yerden kaybolmaları ve ufkun ardına girmeleridir. ( JKünüs, gizlenme; hunüs da gecikme demektir. Ferrâ aynı şekilde şöyle demiştir: Onlar beş yıldızdır ki yörüngelerinde gizlenirler (batarlar) ve dönerler (doğarlar)'#, Kâb'ın naklettiği rivayette şöyle denilmiştir: “Nasıl ki hunnes yıldızları yutarsa ateş de onları yutar” denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Mesüd'dan (r.a.) rivayete göre o şöyle demiştir: Onlar insanlardan gizlenen ve kendi yuvalarına sığınan vahşi hayvanlardır”. Her ne olura olsun, onların hepsi bahsettiğimiz yönlere işaret etmektedir. Gİ eme lal kİi3

Tekvir 81:17

Denildi ki: Kararmakta olan... Denildi ki: Ağarmakta olan.

Tekvir 81:18

18. “Ağarmakta olan sabaha andolsun ki,” ü Tan yeri ağardığı ve yükseldiği zamana andolsun! Gecenin ve gündüzün ardarda yönelmesinde yüce kudret ve saltanatın ispatı vardır. Şöyle ki: Gecenin karanlığı ortalığı bürüdüğü zaman her şeyi örter, öyle ki hiç kimse bu örtüden kaçış yeri bulamaz. Bu kısa bir süre içinde olur. Sonra gündüz yöneldiği zaman Bo Ferrâ, Meâni'-Kurüân ve irâbuh, Ul, 242. Bo İbnü'l-Esir, en-Nihâye fi garibi'l-hadis ve'l-eser, TI, 83. 2 Kurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'-Kurân, XIX, 237. nesneler üzerindeki örtüyü çeker ve perdeyi açar. Eğer bir kimse her türlü çare ve esbaba sarılarak bütün varlık üzerine örtü çekmek istese buna asla imkân bulamaz. Keza onların üzerindeki örtüyü kaldırmaya yeltense asla onu da başaramaz. Allah, bunu onlara hatırlatarak bilmelerini istedi ki kudreti böyle bir işi yapmaya gücü yeteni asla hiçbir şey aciz bırakamaz ve ölümden sonra insanları diriltmek O'nun için imkânsız olamaz. Aksine O, onları diriltmeye ve mahşere sürmeye kâdirdir. DAİ İNS EE ğe İsis â1

Tekvir 81:19

[Değerli ve Güçlü Elçi: Cebrâil] O Kur'ân gerçekten bir elçinin sözüdür. Yemin edilen nesne veya olay işte bu ve sonraki “Bu kadar beraber yaşadığınız kişi kesinlikle mecnun değildir” sözüdür. Âyetin yorumu şöyledir: Muhammed'in size getirdiği var ya, onu o Rabbinden gelen bir elçi aracılığı ile almaktadır ki o da Cibril aleyhisselâmdır. Diğer yandan burada söz, kendisinden duyulduğu için elçiye nispet edilmiştir, yoksa sözün ona ait olması söz konusu değildir. Nitekim bir başka ilâhi beyanda şöyle buyurulmaktadır: “Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al”, Burada da gereğine uygun olarak onu “kelâmullâh”, yani Allah'ın sözü diye isimlendirmiştir. Güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı. Elçinin güçlü diye nitelenmesinde iki nükte vardır: Birincisi belirttiğimiz gibi bunda cin ve şeytan düşmanları tarafından herhangi bir şekilde değiştirilemeyeceğine dair bir güvence bulundugunun açıklaması vardır. Zira o gücü ile bunu önleyecek ve ona erişme imkânı bulamayacaklardır ki değiştirmeye, yerine başkasını koymaya kalkışabilsinler. Onun özünde güven veren biri olduğunu belirtmesi, onun açısından insanlar arasında bir güven sorunu olmadığının bildirmek içindir. Ya da onu kuvvetli olarak nitelemesi Hz. Muhammede düşmanlık yapmakta olanlara korku salmak ve onları uyarmak içindir. Bu durumda onlara demiş oluyordu ki onun yanında kendisine dokundurmaya yelteneceğiniz her türlü kötülüğü ve tuzağı bertaraf edecek güçlü biri vardır. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) Cibril aleyhisselâma şunu sordu: “Allah seni güçlü olarak nitelemektedir, peki senin kuvvetinin etkisi nedir?” O da şöyle cevap verdi: Allah Teâlâ beni Lüt kavminin helâk edilmesine memur ettiği zaman tek bir kanatla onların memleketlerini yerlerinden söktüm ve göğe kaldırdım, sonra da beldelerinin altlarını üstlerine getirdim”. Kaldı ki bizim onun kuvvetinin derecesini bilmeye ihtiyacımız yoktur, bizim ihtiyacımız olan “Mâna nedir ve kuvvetin belirtilmesindeki hikmet nedir?” onu bilmektir. ISJArşın sahibi katında itibarlı. Eğer arştan maksat “mülk” ise o zaman mâna şöyle olur: Mülk sahibinin katında itibarlı. Mülk sahibi kudret ve mevki sahibi demektir. Denildi ki: Arş taht demektir. Eğer öyle ise o takdirde yorumu: Hükümranlık tahtı sahibi katında itibarlı, demek olur. Denildi ki: Cibril aleyhisselâm insanlara gönderilen elçi olduğu gibi meleklerin de elçisi idi. Eğer öyle ise âyet şunu belirtmiş olmaktadır: Bazı kâfirlerin tapınmakta oldukları melekler, kendilerine verdiği emir ve yasaklarda Cibril aleyhisselâma tam bir itaat halindedirler. Hal böyle iken şu kâfirlere ne oluyor ki ona itaati terkediyorlar ve emirlerini yerine getirmiyorlar?! Güvenilirdir. Yani onlar onu güvenilir buluyorlar ve kendilerine getirmekte olduğu ilâhi buyruklar hakkında ona ithamda bulunmuyorlar. Hal böyle iken şu kâfirler onun Hz. Peygambere (a.s.) getirmekte olduğu vahiyde onu nasıl yalancılıkla itham ediyorlar.

Tekvir 81:20

[Değerli ve Güçlü Elçi: Cebrâil] O Kur'ân gerçekten bir elçinin sözüdür. Yemin edilen nesne veya olay işte bu ve sonraki “Bu kadar beraber yaşadığınız kişi kesinlikle mecnun değildir” sözüdür. Âyetin yorumu şöyledir: Muhammed'in size getirdiği var ya, onu o Rabbinden gelen bir elçi aracılığı ile almaktadır ki o da Cibril aleyhisselâmdır. Diğer yandan burada söz, kendisinden duyulduğu için elçiye nispet edilmiştir, yoksa sözün ona ait olması söz konusu değildir. Nitekim bir başka ilâhi beyanda şöyle buyurulmaktadır: “Ve eğer müşriklerden biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü duymasına fırsat vermek için onu koruma altına al”, Burada da gereğine uygun olarak onu “kelâmullâh”, yani Allah'ın sözü diye isimlendirmiştir. Güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı. Elçinin güçlü diye nitelenmesinde iki nükte vardır: Birincisi belirttiğimiz gibi bunda cin ve şeytan düşmanları tarafından herhangi bir şekilde değiştirilemeyeceğine dair bir güvence bulundugunun açıklaması vardır. Zira o gücü ile bunu önleyecek ve ona erişme imkânı bulamayacaklardır ki değiştirmeye, yerine başkasını koymaya kalkışabilsinler. Onun özünde güven veren biri olduğunu belirtmesi, onun açısından insanlar arasında bir güven sorunu olmadığının bildirmek içindir. Ya da onu kuvvetli olarak nitelemesi Hz. Muhammede düşmanlık yapmakta olanlara korku salmak ve onları uyarmak içindir. Bu durumda onlara demiş oluyordu ki onun yanında kendisine dokundurmaya yelteneceğiniz her türlü kötülüğü ve tuzağı bertaraf edecek güçlü biri vardır. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) Cibril aleyhisselâma şunu sordu: “Allah seni güçlü olarak nitelemektedir, peki senin kuvvetinin etkisi nedir?” O da şöyle cevap verdi: Allah Teâlâ beni Lüt kavminin helâk edilmesine memur ettiği zaman tek bir kanatla onların memleketlerini yerlerinden söktüm ve göğe kaldırdım, sonra da beldelerinin altlarını üstlerine getirdim”. Kaldı ki bizim onun kuvvetinin derecesini bilmeye ihtiyacımız yoktur, bizim ihtiyacımız olan “Mâna nedir ve kuvvetin belirtilmesindeki hikmet nedir?” onu bilmektir. ISJArşın sahibi katında itibarlı. Eğer arştan maksat “mülk” ise o zaman mâna şöyle olur: Mülk sahibinin katında itibarlı. Mülk sahibi kudret ve mevki sahibi demektir. Denildi ki: Arş taht demektir. Eğer öyle ise o takdirde yorumu: Hükümranlık tahtı sahibi katında itibarlı, demek olur. Denildi ki: Cibril aleyhisselâm insanlara gönderilen elçi olduğu gibi meleklerin de elçisi idi. Eğer öyle ise âyet şunu belirtmiş olmaktadır: Bazı kâfirlerin tapınmakta oldukları melekler, kendilerine verdiği emir ve yasaklarda Cibril aleyhisselâma tam bir itaat halindedirler. Hal böyle iken şu kâfirlere ne oluyor ki ona itaati terkediyorlar ve emirlerini yerine getirmiyorlar?! Güvenilirdir. Yani onlar onu güvenilir buluyorlar ve kendilerine getirmekte olduğu ilâhi buyruklar hakkında ona ithamda bulunmuyorlar. Hal böyle iken şu kâfirler onun Hz. Peygambere (a.s.) getirmekte olduğu vahiyde onu nasıl yalancılıkla itham ediyorlar.

Tekvir 81:21

(Zâlimlere Karşı Hakkı Cesurca Söyleyen Hz. Muhammed) Kimi şöyle demektedir: Kâfirler ona delilik ve cinnet nispet ettiler, çünkü Hz. Peygamber (a.s.) Cibrili kendi suretinde gördüğünde baygınlık geçiriyor ve Cibril kendisine her vahiy getirişinde yüzünün rengi değişiyordu. İşte bundan dolayı ona mecnun demiştir. Kimi de şöyle demişlerdir: Onların Hz. 2? Kurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'-Kurün, XIX, 240; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XV, 274. Peygambere delilik ve cinnet nispet etmeleri, onun yeryüzünde yaşayan insanlara muhalefet etmesinden dolayı idi. Yeryüzünde zorba hükümdarlar, firavunlar vardı ki bunların âdeti kendilerine karşı çıkan herkesi öldürmeleri ve onlara işkence etmeleriydi. Hal böyle iken onun bütün insanlığa meydan okuryan bir çıkışta bulunması, asla karşı koyamayacağı güç odaklarına karşı kendisini hedef kılacağından özünü ve ruhunu riske atmaktı. Gücü asla yetmeyecek kimselere karşı çıkmak ve kendisini onların düşmanlıklarına hedef kılmak olsa olsa onun ahmaklığı ve deliliğinden dolayı olabilirdi. İşte bu yüzden ona mecnun demişlerdi. Kimileri de şöyle dedi: Sözü edilen sebepler yüzünden ona cinnet nispet etmediler, bilakis kendilerini buna sevkeden şiddetli ahmaklıkları ve beyinsizlikleri yüzünden karşı bir tavır aldılar ve ona bir keresinde “mecnun” )Jbir başka defasında “sihirbaz”, başka bir zamanda da “Ona bir beşer öğretiyor”” dediler. Başka bir kez de “Bu olsa olsa bir uydurma olabilir”? dediler. Onlar, Hz. Peygambere (a.s.) bu sözünü ettiğimiz hususların hepsini nispet etmekteydiler. Bunu yaparken bir araştırma yaptıklarından değil, sırf inatçılıkları ve beyinsizlikleri yüzünden yapmaktaydılar. Görmez misin onlar, Resülullaha birinde mecnun diğerinde sihirbaz dediler. Oysa bu ikisi birbirleriyle tamamen çelişir. Çünkü sihirbaz bilgi ve hünerde en son noktaya ulaşan kimse demektir, mecnunluk ise cehalette son sınırdır. Eğer onlar yaptıkları bu isnatları bir araştırma ve düşünme sonucu yapsalardı o takdirde böyle saçma sapan ve tutarsız sözler söylemezlerdi. Bu durumda zaten Hz. Peygambere (a.s.) itaatini engellemeye çalıştıkları kimseler nezdinde ona yapılan isnatlarındaki cehaletleri de ortaya çıkardı. Aksine tek bir isnat ve söz üzerinde söz birliği edip onda da ısrarla dururlar ve bunun sonucunda akılları karıştırma çabaları gayesine ulaşabilirdi. Belki de böylece Hz. Peygambere (a.s.) insanların uymalarına engel olmaya ilişkin maksatları hâsıl olmuş olurdu. İnkârcılara “Onu bir beşer öğretmiştir”; “Kur'ân kendisinin uydurduğu bir düzmecedir” şeklindeki kuruntularında da durum aynıdır. Onlar bu ithamlarında da farklı sözler söylemişlerdir. Çünkü onun Kur'ân'ı uydurmuş olması ve kendi düzmesi olduğu iddiası, onun kendiliğinden bilen biri olduğunu, başkasının öğretmesine ihtiyaç duymadığını ifade eder. Bir başkasından öğrenmeye ihtiyacının bulunması, onun Kur'ânı bizzat kendisinin uydurmaktan aciz olduğunu ve bu konuda cahil bulunduğunu ifade eder. Bütün bunlar gösteriyor ki onlar Hz. Peygambere delilik isnadında bulunurlarken onda kendilerince beliren birtakım alâmetlere dayanmamışlar, aksine beyinsizlikleri ve sırf inatçı tavırları yüzünden akıllarına gelen her türlü iftirada bulunmaktan geri kalmamışlardır. Onlar Hz. Peygamber'in (a.s.) Cibril aleyhisselâmı asli suretinde gördüğü için bayılmasından dolayı ona delilik ve cinnet isnadında bulunmuşlardır, şeklindeki izaha gelince, o onlara öyle vahiyler getirmişti ki, eğer müşrikler bunların üzerinde düşünecek olsalardı, gerçekten kendileriyle birlikte yaşamakta olan kişinin hiç de mecnun olmadığını gâyet iyi bilirlerdi. Nitekim bu durum şu ilâhi beyanda ifade edilmiştir: “De ki: Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok; o ancak şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kimse”, IS Şöyle ki o onlara öyle bir hikmetle gelmişti ki insan ve cin taifesinin bütün bilgeleri, onun bir benzerini ortaya koymaktan aciz kılmıştı. Onlara öyle bir kitap getirmişti ki Ehl-i Kitap onun bir benzerini getirmekten acze düşmüştü. Eğer onlar bu hususta düşünecek olsalardı, onun yaptığının asla mecnunların yapabileceği ve onlara ait olabilecek bilgi türünden olmadığını, onun ancak Allah katından geldiğini ve onunla peygamberine ikramda bulunduğunu anlarlardı. Ve eğer onun deli olduğunu söylemeleri, onun özünden ortaya çıkan ise - Allaha hamdolsun kionlar ne ona tuzak kurmaya ne de onu öldürmeye imkân bulabildiler. Aksine Allah Teâlâ Resülullah'ı onlara karşı muzaffer kıldı ve onu bütün dinlere karşı galip getirdi. Müşriklerin ona mecnun demelerinin sebebi olarak ileri sürülen bu izah şekli de onun risâletinin bir delili (âyet) ve nübüvvetinin bir işareti olur. epi giye --- Dipnotlar: o “Hiç kuşkusuz, 'Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça'dır” (en“Bildiğimiz son dinde böyle bir şeyi işitmedik; bu uydurmadan başka bir şey değil” (Sâd,

Tekvir 81:22

(Zâlimlere Karşı Hakkı Cesurca Söyleyen Hz. Muhammed) Kimi şöyle demektedir: Kâfirler ona delilik ve cinnet nispet ettiler, çünkü Hz. Peygamber (a.s.) Cibrili kendi suretinde gördüğünde baygınlık geçiriyor ve Cibril kendisine her vahiy getirişinde yüzünün rengi değişiyordu. İşte bundan dolayı ona mecnun demiştir. Kimi de şöyle demişlerdir: Onların Hz. 2? Kurtubi, e-Câmi'li-ahkâmi'-Kurün, XIX, 240; Süyüti, ed-Dürru'l-mensür, XV, 274. Peygambere delilik ve cinnet nispet etmeleri, onun yeryüzünde yaşayan insanlara muhalefet etmesinden dolayı idi. Yeryüzünde zorba hükümdarlar, firavunlar vardı ki bunların âdeti kendilerine karşı çıkan herkesi öldürmeleri ve onlara işkence etmeleriydi. Hal böyle iken onun bütün insanlığa meydan okuryan bir çıkışta bulunması, asla karşı koyamayacağı güç odaklarına karşı kendisini hedef kılacağından özünü ve ruhunu riske atmaktı. Gücü asla yetmeyecek kimselere karşı çıkmak ve kendisini onların düşmanlıklarına hedef kılmak olsa olsa onun ahmaklığı ve deliliğinden dolayı olabilirdi. İşte bu yüzden ona mecnun demişlerdi. Kimileri de şöyle dedi: Sözü edilen sebepler yüzünden ona cinnet nispet etmediler, bilakis kendilerini buna sevkeden şiddetli ahmaklıkları ve beyinsizlikleri yüzünden karşı bir tavır aldılar ve ona bir keresinde “mecnun” )Jbir başka defasında “sihirbaz”, başka bir zamanda da “Ona bir beşer öğretiyor”” dediler. Başka bir kez de “Bu olsa olsa bir uydurma olabilir”? dediler. Onlar, Hz. Peygambere (a.s.) bu sözünü ettiğimiz hususların hepsini nispet etmekteydiler. Bunu yaparken bir araştırma yaptıklarından değil, sırf inatçılıkları ve beyinsizlikleri yüzünden yapmaktaydılar. Görmez misin onlar, Resülullaha birinde mecnun diğerinde sihirbaz dediler. Oysa bu ikisi birbirleriyle tamamen çelişir. Çünkü sihirbaz bilgi ve hünerde en son noktaya ulaşan kimse demektir, mecnunluk ise cehalette son sınırdır. Eğer onlar yaptıkları bu isnatları bir araştırma ve düşünme sonucu yapsalardı o takdirde böyle saçma sapan ve tutarsız sözler söylemezlerdi. Bu durumda zaten Hz. Peygambere (a.s.) itaatini engellemeye çalıştıkları kimseler nezdinde ona yapılan isnatlarındaki cehaletleri de ortaya çıkardı. Aksine tek bir isnat ve söz üzerinde söz birliği edip onda da ısrarla dururlar ve bunun sonucunda akılları karıştırma çabaları gayesine ulaşabilirdi. Belki de böylece Hz. Peygambere (a.s.) insanların uymalarına engel olmaya ilişkin maksatları hâsıl olmuş olurdu. İnkârcılara “Onu bir beşer öğretmiştir”; “Kur'ân kendisinin uydurduğu bir düzmecedir” şeklindeki kuruntularında da durum aynıdır. Onlar bu ithamlarında da farklı sözler söylemişlerdir. Çünkü onun Kur'ân'ı uydurmuş olması ve kendi düzmesi olduğu iddiası, onun kendiliğinden bilen biri olduğunu, başkasının öğretmesine ihtiyaç duymadığını ifade eder. Bir başkasından öğrenmeye ihtiyacının bulunması, onun Kur'ânı bizzat kendisinin uydurmaktan aciz olduğunu ve bu konuda cahil bulunduğunu ifade eder. Bütün bunlar gösteriyor ki onlar Hz. Peygambere delilik isnadında bulunurlarken onda kendilerince beliren birtakım alâmetlere dayanmamışlar, aksine beyinsizlikleri ve sırf inatçı tavırları yüzünden akıllarına gelen her türlü iftirada bulunmaktan geri kalmamışlardır. Onlar Hz. Peygamber'in (a.s.) Cibril aleyhisselâmı asli suretinde gördüğü için bayılmasından dolayı ona delilik ve cinnet isnadında bulunmuşlardır, şeklindeki izaha gelince, o onlara öyle vahiyler getirmişti ki, eğer müşrikler bunların üzerinde düşünecek olsalardı, gerçekten kendileriyle birlikte yaşamakta olan kişinin hiç de mecnun olmadığını gâyet iyi bilirlerdi. Nitekim bu durum şu ilâhi beyanda ifade edilmiştir: “De ki: Size tek bir öğüt vereceğim: Allah için, başkalarıyla birlikte veya tek başınıza şöyle bir durup düşünün! (Görüyorsunuz ki) arkadaşınızda cinnetten eser yok; o ancak şiddetli bir azap öncesinde sizi uyaran bir kimse”, IS Şöyle ki o onlara öyle bir hikmetle gelmişti ki insan ve cin taifesinin bütün bilgeleri, onun bir benzerini ortaya koymaktan aciz kılmıştı. Onlara öyle bir kitap getirmişti ki Ehl-i Kitap onun bir benzerini getirmekten acze düşmüştü. Eğer onlar bu hususta düşünecek olsalardı, onun yaptığının asla mecnunların yapabileceği ve onlara ait olabilecek bilgi türünden olmadığını, onun ancak Allah katından geldiğini ve onunla peygamberine ikramda bulunduğunu anlarlardı. Ve eğer onun deli olduğunu söylemeleri, onun özünden ortaya çıkan ise - Allaha hamdolsun kionlar ne ona tuzak kurmaya ne de onu öldürmeye imkân bulabildiler. Aksine Allah Teâlâ Resülullah'ı onlara karşı muzaffer kıldı ve onu bütün dinlere karşı galip getirdi. Müşriklerin ona mecnun demelerinin sebebi olarak ileri sürülen bu izah şekli de onun risâletinin bir delili (âyet) ve nübüvvetinin bir işareti olur. epi giye --- Dipnotlar: o “Hiç kuşkusuz, 'Kesin olarak bunları ona bir insan öğretiyor” dediklerini biliyoruz. Oysa ona öğretiyor dedikleri kişinin dili yabancıdır, bunun dili ise açık seçik Arapça'dır” (en“Bildiğimiz son dinde böyle bir şeyi işitmedik; bu uydurmadan başka bir şey değil” (Sâd,

Tekvir 81:23

Hasan-ı Basri dedi ki: Hz. Peygamber (a.s.) Rabb'ini kalbi ile gördü, yani O'nun azametini ve saltanatını asla mahlâkata bir benzerlik olmayacak biçimde idrak etti. “Ufuk” özellikle belirtilmiştir, çünkü bereketler ve melekler ve her türlü hayır ufuktan iner. Yoksa murâd-ı ilâhi bütün mekânlardır. Tefsircilerin diğerleri ise burada görülenin Cibril aleyhisselâm olduğunu söylemişlerdir. Nakledildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) Cibril aleyhisselâmdan kendisini gerçek suretinde göstermesini istemişti. Cibril aleyhisselâm ona şöyle dedi: “Yeryüzü beni almaz, ancak sen sabah namazını kıldığın zaman göğün ufkuna bak, beni işte orada göreceksin”” Öyle dediği gibi de yaptı ve onu gerçek şekli nasılsa öyle gördü, sonra ona yaklaştı o kadar ki “aralarında iki yay kadar ya da daha az bir mesafe kaldı””, “Ufuk” kelimesinin belirtilmesi şundan dolayı idi: Çünkü bir varlık arzın dört bucağından oluşan ufukta olmadığı zaman görülmez. O yüzden ufuk belirtilmiştir. Zira uzakta olan varlığın görülmesi ancak ufukta olduğu zaman mümkün olur. En doğrusunu Allah bilir.

Tekvir 81:24

“Bi zanin” diye de okunmuştur. Ebü Ubeyde dedi ki: Zanin şekli daha uygundur. Çünkü “zanin” müttehem, zanlı; “danin” ise cimri demektir. Bu âyetle reddedilinceye kadar Hz. Peygamber'i (a.s.) cimriliğe nispet eden hiçbir kimse olmamıştır. Buna mukabil onlar gayptan bilgi aldığına dair, yani Kur'ân hakkında ona ithamda bulunmaktaydılar. Onlar “Onu ona illâ ki bir beşer öğretiyor” o, Allah katından değil, diyorlardı. Ayrıca şöyle diyorlardı: “Bu onun uydurduğu bir düzmeceden başka bir şey değildir””. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ müşriklerin, hakkında yaptıkları bu ithamlardan ötürü “ve mâ huve ale'l-aybi bidanin” kavl-i celili ile onu temize çıkardı ve onun gayba, yani Kur'âna dair bir töhmet altında olmadığını ifade buyurdu. Dâd harfi ile okuyanlar açısından birkaç izah şekli mümkündür: Onlardan biri Ebü Bekir el-Esamm'ın belirttiği şu husustur: Hz. Peygamber (a.s.) Allah Teâlâ'nın kendisine öğretmiş olduğu bilgileri, ulemâdan birtakım insanların yaptığı gibi, ashabının hiçbirinden asla esirgemezdi. Çünkü ulemâ kendilerine gidip gelenlere bildikleri bütün ilimleri, artık kendilerine ihtiyaç duymayacakları şekilde tam olarak öğretmek istemezler. Oysa Hz. Peygamber (a.s.) bildiği bütün ilimleri ashabına öğretmek isterdi, o öğretme işini herkesin öğrnenme kabiliyetine bağlı olarak sürdürürdü. Cimrilik ya da kendisine saklamak gibi bir kasıtla onlara bildiklerini öğretmekten asla geri durmazdı. Allah Teâlâ'nın onu temize çıkarmasının sebebi şu da olabilir: Sahâbe içinde Resülullah'ın (a.s.) bildiği bazı bilgileri ashaptan sadece belli başlı kimseler ile paylaştığını, bir kısmından ise bunu esirgediğini zannedenler vardı. Onun bilgilerini bazılarına öğretip de diğerlerine öğretmemesi dışarıdan bakıldığında cimrilik gibi algılanabilmektedir. gayba dair bilgileri sizden esirgemez buyruğu işte bu gibi bir zanda bulunanların iddialarını yalanlamış olmaktadır. Bu durum Hz. Peygamber'den (a.s.) rivayet olunan şu buyrukta da vardır: “Hilâli görünce oruç tutmaya başlayın, hilâli görünce de bayram yapın!” Sanki Hz. Peygamber bu sözünü, ümmeti içerisinde ayı oruçla karşılamak isteyenlerin varlığını bilmesi sonucu söylemiştir. Bu haliyle o, ayı birkaç gün öncesinden oruçla karşılayanların hata ve cahilliklerini kendilerine göstermek ve yaptıklarıyla hakka isabet etmediklerini onlara belirtmek istedi. Sözünü ettiğimiz konuda da durum aynıdır. Sonra “gayp'tan maksadın Kur'ân olduğu yorumunu yapmışlardır. Bize göre ise maksat hem Kur'ân hem de Allahın peygamberini (a.s.) özel olarak bilgilendirdiği her bilgidir. Esirgemenin Allah'ın peygamberine ikramda bulunduğu şefaate yönelik olması da mümkündür. Onun şefaati ümmetinden belli kimselere yönelik olmayacak aksine hepsini kapsayacaktır. Bu anlamda, ümmetin kendisine ittibâ edip boyun eğmesine teşvik vardır. Bir başka yorum da mümkündür: O Allah'ın kendisine gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmesi şeklinde lütufta bulunduğu nimetlerin şükrünü eda etmekte cimrilik yapmaz. Aksine şükrü eda etmekte öyle bir gayret içinde olur ki belirtildiği gibi namazda kıyam yüzünden ayakları şişmişti de “Allah, senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetmedi mi, neden böyle kendini yoruyorsun?!” diyenlere “Allah'a şükreden bir kul olmayayım mı!” buyurmuştu”. golle İzi ala --- Dipnotlar: Buhâri, “Savm” 11; Müslim, “Sıyâm” 4. Tirmizi, “Salât”, 187; Nesâi, “Kıyâmü'-leyP” 17.

Tekvir 81:25

İki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Hz. Peygamber (a.s.) sizin iddia ettiginiz gibi ne insan şaytanlarındandır ne de mecnun (içine cin kaçmış) biridir. Aksine o saygın bir peygamberdir. (SYa da yorumu şöyledir: O, Kur'ân namına size getirdiğini şeytanlardan almış değildir. Keza o, kâhinlerin ve sihirbazların şeytanların sözlerinden kaptıkları kelimeler türünden de değildir. Aksine o, Allah Teâlâdan bütün âlemlere yönelik bir uyarı ve öğüttür. Kur'ân'ı ona çok güçlü ve güvenilir olan Ruh Cebrâil indirmiştir. Bu itibarla şeytanın ona ulaşarak onda herhangi bir değişiklik yapması, yerine başkasını koyması asla mümkün değildir.

Tekvir 81:26

Size ona itaati ve tâbi olmayı gerekli kılan kanıtlar gelmiş iken ona itaat ve tâbi olmaktan ayrılıp da nereye gidiyorsunuz?! Öyleyse nereye gidiyorsunuz? Bahsedilen bu yorumdan gayrı başka izahlar da mümkündür: Birincisi şöyledir: Hz. Muhammed'in (a.s.) size getirmiş olduğu bu Kur'ân var ya, o onu Allah katında çok değerli olan bir elçiden (Cibril) almaktadır. Hal böyle iken siz ona iman etmezseniz, o takdirde siz sadece şeytanın sözüne gidiyor olacaksınız. Öyleyse nereye gidiyorsunuz? Yani nereye sığınacaksınız, şeklinde de yorumlanabilir. Allah Teâlâya inanmamanız, âhiret hayatını inkâr etmeniz, Hz. Peygamber'in (a.s.) size haber verdiği vahiyleri tasdik etmemeniz halinde, size Allah'ın azabı ve gazabı geldiğinde nereye kaçacaksınız. Hz. Peygamber'in (a.s.) uyarmış olduğu azapla yüzleştiğiniz zaman kime sığınacaksınız. Bu şu ilâhi beyan gibidir: “De ki: “Beni ve beraberimdekileri Allah öldürse de bizi esirgerse de (âhiret ümidimiz bâkidir); peki söyler misiniz, inkârcıları (âhiretteki) can yakıcı azaptan kurtaracak olan kimdir?”? Ya da şöyle bir yorum yapılabilir: Allah Teâlâya inanmadığınız, Hz. Muhammed'in (a.s.) getirdiklerinin doğruluğu birtakım mücizelerle sizce sabit olmuş iken onun getirdiği vahiylere tâbi olmadığınız zaman bütün bunlardan sonra hangi sözü tasdik edecek ve nereye gideceksiniz. Bu, şu ilâhi beyan gibidir: “Göklerin ve yerin egemenliği üzerinde, Allah'ın yarattığı her bir nesne üzerinde ve kendi ecellerinin yaklaşmış olabileceği hususunda hiç kafa yormadılar mı? Ona değilse hangi söze inanacaklar?” Çİ Yal S3 YI adl

Tekvir 81:27

Yani o bütün âlemlere bir öğüttür; içinde bulundukları hallere dair yapmaları gerekenleri kendilerine hatırlatır, kendilerine verilen emirleri, sakınılması gerekenleri ve işlerinin akıbetini açıklar. Yahut da yorum şöyledir: Herkes için bir öğüttür, yani herkes için bir ün ve şereftir. Onun sayesinde değerleri artar, insanların kendilerine uyacakları, bir şeyler öğrenmek üzere kendilerine gelip gidecekleri önderler olurlar. En doğrusunu Allah bilir. arım bf ekilen

Tekvir 81:28

En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın yorumu şöyledir. Bu Kur'ân doğru yola girmek isteyen herkes için bir öğüttür. O, özü itibariyle hem öğüt (zikir) hem delil hem de hidâyettir. Hal böyle iken ondan ancak doğru yola girmek isteyenler yararlanır, hidâyet isteyen onun hidâyeti ile hidâyet bulur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O takvâ sahipleri için bir hidâyettir”, O özü itibariyle hidâyettir, ancak onunla hidâyete erenler müttaki olmaktadır. Eğer kişinin takvâsı yoksa o Kur'ân'ın aydınlığına karşı kördür ve Kur'ân onun için sade birtakım nâmelerden ibarettir”. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sen ancak o zikre uyanı ve görmediği halde Rahmândan korkanı uyarabilirsin. İşte böylesini hem bir af hem de değerli bir ödülle müjdele” O aslında uyan uymayan herkesi uyarıyordu. Fakat bunun mânası şudur: Onun uyarısından yararlanan kimse sadece Kur'âna uyar. Yine Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmuştur: “Elbette bunda basiret sahipleri için büyük bir ibret vardır”7 Kurân, haddi zatında özü itibariyle âyetlerdir ne var ki onun âyetlerinden ancak basiret sahipleri yararlanabilmektedir. (lÖzellikle sizden doğru yolda gitmek isteyenler için. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi: Dilemenin gerçekleşmesi anlamına gelmesidir. Buna göre yorumu şöyle olur: Kim Allahın emri üzere ya da hak üzere yol tutmak dilerse bu zikir -ki o Kurândır- onu hak üzere, ilâhi emir üzere yaşatır ve onu hak yola hidâyet eder. Ya da bu fiilin gerçekleşmesi anlamına gelir. Buna göre mâna şöyle olur: Sizden her kim hak ve ilâhi buyruk üzere bulunursa o onun için zikirdir. Kural şudur ki meşiet, yani dileme her irade sahibi kimseye ait fiilin özelliğidir. Durum böyle olunca meşiet fiil ile birlikte bulunur. Kişi bir şeyi yaptığı zaman onu dilemiş de olur. Buna göre fiilin ispatı aynı zamanda meşietin de ispatıdır. Bu yüzden de belirttiğimiz gibi bu yorum yerinde olur. O da birinin diğeri hakkında kinâye kılınmasıdır. Gİ) İİLİE EŞİ YANE Uy

Tekvir 81:29

[İlâhi Meşiet ve Cüzi İrade] Bir önceki Özellikle sizden doğru yolda gitmek isteyenler için meâlindeki âyet meşietin gerçekleştirilmesi tarzında yorumlanacak olursa o takdirde mâna şöyle olur: Siz, belirttiğimiz gibi istikâmeti ancak Allah'ın meşietine dayalı olarak dileyebilirsiniz. Yok, fiilin tahkikine göre anlaşılacak olursa o takdirde de mâna şöyle olur: Siz düzgün yolda, ancak Allah'ın dilemesi ile istikamet bulursunuz. Bazıları şöyle dediler: Siz dileyemezsiniz beyanının yorumu şöyledir: Bu kitabın indirilmesini siz diliyor değilsiniz. Allah Teâlâ onu peygamberine sizin dilemeniz olmaksızın indirmiştir. Bu yorum bizce uygun değildir. Çünkü “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi” meâlindeki âyette ifade edildiği gibi onlar peygamber gönderilmesi ve ona kitap indirilmesi ile ilgili önceden bir irade ve istekte bulunmuşlardı. O itibarla âyetin yorumu bizim belirttiğimiz gibidir. (9JBu âyette şu hususa dair delil vardır: Allah Teâlâ her kimin istikamet üzere olmasını diledi ise o kişi istikamet üzere olur. Allah bir kimsenin istikametini dilesin de o istikamet üzere olmasın, bu mümkün değildir. Nitekim Mütezile mensupları öyle söylemektedir. Çünkü Allah, meşieti ile düzgün bir şekilde yaşayan kişi üzerindeki nimetinden söz etmektedir. Eğer istikametini dilediği herkesin istikameti olmasaydı o takdirde bunun onlara bir nimet olarak anılmasının bir anlamı olmazdı. Çünkü istikamet üzere olmak ya da olmamak Allah Teâlâ ile değil kişinin kendi iradesiyle olan bir şey olurdu. En doğrusunu Allah bilir.

İnfitar 82:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Daha önce! de belirttiğimiz gibi bu âyetler geçmiş bir soruya cevap mahiyetindedir. Cevap sırasında soru belirtilmemiştir. Çünkü “İzi”; “Metğ” yani ne zaman? sözcükleri, sorulan soruya cevapta kullanılır. Sorunun cevap içinde mevcut olması da mümkündür. Cevap da sürenin “Her insan dünyada neleri yaptığını, neleri de yapmadığını açıkça bilecektir” meâlindeki âyettir. Hz. Peygamber (a.s.) sanki şöyle bir soruya muhatap olmuştur: İnsan dünyada neleri yaptığını, neleri de yapmadığını ne zaman açıkça bilecektir? Bunun üzerine de Allah Teâlâ bu süreyi indirmiştir: Gök yüzü yarıldığında... Allah Teâlâ burada “infitâr'dan, yani göğün yarılmasından bahsetmiştir. Bir başka yerde ise göğün fethi, yani açılmasından söz etmiştir. O da şu ilâhi beyandır: “Gökyüzü açılır da orada pek çok kapı oluşur”. Bir başka yerde de “Gök yarıldığında...” diye buyurmuştur. Bir başka yerde de: “Gök yarıldığında ve Rabb'ine boyun eğip gerekeni yaptığında” ifadesini kullanmıştır. (JKimi BEJ tefsirciler göğün “inşikâk” ve “infitâr'ından maksadın kapılarının açılması olduğunu söylemişlerdir. Kimileri de eşyanın ortadan yarılması anlamındaki yarılma olduğunu söylemişlerdir. Bu ikinci yorum daha yakındır. Çünkü bağlam inkârcıları korkutma, onları dehşete düşürme amaçlıdır. Kapıların açılmasında böylesi bir korkutma anlamı yoktur. Korku ve dehşet ancak göğün bizzat yarılması halinde söz konusu olur. Tekvir süresinin ilk âyetinin yorumuna bakınız. [Kıyâmetin Dehşeti ve İnsanın Çaresizliği] Amellerle yüzleşme ve herkesin onları bilmesine dair soru esas itibariyle kıyâmet hakkında olmaktadır. Göğün yarılması, yıldızların savrulması denizlerin tutuşması, dağların yürütülmesi, yeryüzünün bomboş bir hal alması şeklindeki nitelemelerin dile getirilmesi esas itibariyle kıyâmet hallerinin ve sonuçlarının anlatımıdır. Bunlarda kıyâmetin oluş vaktini tayine yönelik bir işaret bulunmamaktadır. Çünkü onun gerçekleşme vaktine vâkıf olunmasında bir korkutma ve dehşete düşürme anlamı yoktur. Buna mukabil sonuçlarının belirtilmesinde böyle bir korku salma durumu mevcuttur. Şöyle ki: O günün korku ve dehşeti öyle büyük ve şiddetlidir ki özleri itibariyle çok güçlü ve dayanıklı olan nesneler bile ona dayanamaz. Söz gelimi dağlar, gökler, yeryüzü... Bunlar kıyâmetin dehşetinden öyle etkilenirler ki sonunda dağlar atılmış yün gibi darmadağınıkö, oradan oraya savrulan kum yığınları halini alır“, Gök ortasından yarılır, şapır şapır dökülür, yeryüzü dümdüz ve bomboş bir hal alır. Hal böyle iken güçsüz ve zayıf olan insanın durumuna ne demeli? Gökler, yerler, dağlar Rabb'ine boyun eğme özellikleriyle ( kıyâmetin korku ve dehşeti karşısında mevcut hallerini sürdüremeyip dökülürlerse, şu zayıf âdemoğlu, amellerinin kötü ve Rabb'ine karşı günahlarının çok olması halinde nasıl dayanabilir? Allah onlara bu halleri hatırlatıyor ki kendisinden korksunlar ve hazırlık yapsınlar, tedarikli olsunlar. Bu yüzdendir ki -en doğrusunu Allah bilir ya- kıyâmetin halleri ve neticeleri belirtilmiş ama kopma vakti açıklanmamıştır. Aynı şekilde insanın ömrü de ne zaman bitecek belirtilmemiş, bu şekilde insanın her an ölüm ânının gelebileceği endişesini taşıması ve bu yüzden de ona karşı hazırlıklı olması ve kolları sıvaması arzulanmıştır. Eğer ölüm vakti belirlenmiş olsaydı o takdirde kendisine güven gelirdi ve o vaktin yaklaşma ânına kadar hazırlık yapmayı, tedarikli olmayı terkederdi. Ömrünün bitme vakti yaklaştığında hazırlık yapmaya koyulurdu, ama çoğu kez de iş işten geçmiş olurdu. Öte yandan Allah Teâlâ, kıyâmet ahvaline dair Kur'ânda pek çok tekrarlanan anlatımlara yer vermiştir. Bu tekrarın iki anlamı vardır: Birincisi: Kalpler vakitten vakte değişiklik, halden hale dönüş gösterir. Nice kalp vardır ki bir hadise karşısında ilk defada rikkat hali göstermez. Öyleleri için uyarının tekrar tekrar belirtilmesi ve her hal değişiminde yinelenmesi gerekir. Bu itibarla kıyâmet ahvalinin böyle tekrar tekrar anlatılması uyarının doruk noktasıdır. Bu şekilde kıyâmet gününde hiç kimsenin mazeret ileri sürebilmesine imkân da verilmemiş olmaktadır. İkincisi insanlar henüz yeni müslüman olmuşlardı. İslâm kalplerinde bir yer etmişti. Öğütlerin tekrarında, insanların akıllarını aşılama, Allah'ın kendilerine nasip ettiği iman şerefi ve âlemlerin Rabb'inin elçisini galip getirmesi sebebiyle kalplerinin yatışması ve pekişmesi sağlanmaktaydı. Nitekim şu ilâhi beyanda da böyledir: “Müminler o kimselerdir ki, Allah'ın adı anıldığında yürekleri titrer, kendilerine Allah'ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler”. Yıldızların dağılıp savrulması iki şekilde izah edilir: Onların varlığı mevcudatın yararına bulunuyordu. Kıyâmetle artık onlara ihtiyaç kalmayınca varlıklarının da bir anlamı kalmadı. Ya da onlar gök için birer süs idiler. Gök yarılıp da darmadağın olunca artık süse ihtiyaç kalmamıştır. --- Dipnotlar: “Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür” e “Ogün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini alır” (el-Müzzemmil, “Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabbim onları un ufak edip savuracak. Yerlerini dümdüz,

İnfitar 82:2

Bazı yorumcular dediler ki: Denizlerin suları tek bir denizde toplanır. Sonra bütün suların toplandığı o denizin suları çekilir. O suları ya yer yutar ve içine çeker ya da karaların sırtında bulunduğu belirtilen balığın karnına ya da öküzün karnına dolar. Allah Teâlâ sonra yeryüzünü dümdüz yapar öyle ki ne bir eğrilik ne de bir çukur kalır. Denizler Allah'ın dilediği nesnelerle ya dağlar ya da başka unsurlarla sıvanır. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Her denizin suyu kendi içine çekilir. Suların hepsi tek bir yerde ve tek bir denizde toplanmaz. Bazıları da şöyle demişlerdir: Aksine sular birbirine karışır sonra ateşe dönüşür ve onunla cehennem ehline azap edilir. Allah Teâlânın “velbahri'l-mescür” âyetinde! de durum aynıdır. Hangisi olacak, en doğrusunu Allah bilir!

İnfitar 82:3

Bazı yorumcular dediler ki: Denizlerin suları tek bir denizde toplanır. Sonra bütün suların toplandığı o denizin suları çekilir. O suları ya yer yutar ve içine çeker ya da karaların sırtında bulunduğu belirtilen balığın karnına ya da öküzün karnına dolar. Allah Teâlâ sonra yeryüzünü dümdüz yapar öyle ki ne bir eğrilik ne de bir çukur kalır. Denizler Allah'ın dilediği nesnelerle ya dağlar ya da başka unsurlarla sıvanır. Bazıları ise şöyle demişlerdir: Her denizin suyu kendi içine çekilir. Suların hepsi tek bir yerde ve tek bir denizde toplanmaz. Bazıları da şöyle demişlerdir: Aksine sular birbirine karışır sonra ateşe dönüşür ve onunla cehennem ehline azap edilir. Allah Teâlânın “velbahri'l-mescür” âyetinde! de durum aynıdır. Hangisi olacak, en doğrusunu Allah bilir!

İnfitar 82:4

Yani mezarlarda olanlar diriltildiği, kabirler içinde olanları dışarı attığı zaman.

İnfitar 82:5

Yani herkes ilk işlediğinden itibaren amelinin varacağı en son sınıra kadar olup biten her şeyi bilir ve onlarla ilgili olarak kendisine en ufak bir ameli gizli kalmaz. Kimi de şöyle demektedir: Yaptığı hayır işleri ve geriye bıraktığı NSA şer işleri bilir. gün yaptıklarından olmuş bitmiş her işi bilir. Bazıları da şöyle bir yorumda bulunmuşlardır: Her insan dünyada neleri yaptığını. Yani kişinin önden gönderdiğini bilmesinden maksat bizzat kendi işlemiş olduğu amelleridir. Neleri yapmadığını. Yani geride bıraktığından maksat ise açtığı çığırdan gidenlerin ardından işlemiş oldukları amellerdir. Onların bu yorumları, esasen herkes ilk işlediğinden itibaren amelinin varacağı en son sınıra kadar olup biten her şeyi bilir diye yaptığımız yoruma dâhildir.

İnfitar 82:6

Âyetteki “bi Rabbike” kelimesinin “an Rabbike” anlamında olması mümkündür. Buna göre yorumu şöyle olur: Seni kerem sahibi Rabbinden ayartıp yanıltan nedir? Rabbinden ayartılması, O'na itaatten ve ibadetten yüz çevirmesidir. “Bâ” harf-i cerri “an” harfi yerinde kullanılabilmektedir. Nitekim şu ilâhi beyanda böyledir: “Bir su kaynağı ki Allah'ın has kulları istedikleri yerlere akıtarak ondan bol bol içerler”"!. Buradaki “aynen yeşrabu bihâ” ifadesi “aynen yeşrabu anhâ” anlamındadır. Yoksa maksat su üzerine kapanarak ağzı ile içmek ya da gözenin kendisinin onlar için bir kap yapılması değildir. [Kişiyi Rabb'ine Karşı Aldatan Ahmaklığıdır] Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu? Bu beyanda sözü edilen Rab Teâlâ hakkında yanılıp aldanmanın izahı şöyledir: Allah Teâlâ'nın keremi, insanın günahlara dalmasına sebebiyet verebilir. Çünkü O, kul günah işlerken suçüstü yapıp onu cezalandırmaz. Allahın onu ânında cezalandırmaması ya da cezasını ertelemesi kişiyi aldanmaya sevkeder. Zira kişi zanneder ki Allah kendisini her zaman ve ebedi olarak affedecek, cezalandırmayacak. Bu da onu günaha yeltenmeye sevkeder. Eğer öyle olmasa da günahı daha işlerken ânında cezasını verseydi kişi daha o günahı irtikâp etmez, uzak dururdu. Kurlun mazereti şudur: Beni aldanmaya ve gaflete düşüren sebep senin keremin ya da benim ahmaklığım demesidir. Nitekim Hz. Ömer “Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu” meâlindeki âyet okunduğunda, “Ahmaklıktır ya Rabbi!” derdi”. da şöyle yorumlanır: Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan BM ne oldu? Seni yanıltıp ayartan sebep neydi ki Allah Teâlâ'nın sana atalarına uymayı emrettiğini ve çirkin işler işlediğin zaman da onları sana Allah'ın emrettiğini söyleyebildin?! Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti derler. De ki: Allah kötülüğü emretmez. Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?! Neyi emredip neyi yasakladığım sana açıkça bildirilsin diye, ben sana peygamberi göndermedim mi? Ben sana kitabı indirmedim mi? Denildi ki: Bu âyet Kelede b. Esid hakkında inmiştir. O, Hz. Peygambere (a.s.) vurmuştu ve Allah onu hemencecik orada cezalandırmamıştı. Bu durum kendisine ulaştığında Hz. Hamza akrabalık hamiyeti ile müslüman olmuştu. Kelede ona ikinci kez vurmaya yeltenmişti ki işte o zaman şu meâldeki âyet indirildi: Ey insan! Yüce Rabb'in hakkında seni yanıltıp aldatan ne oldu? Sen Resülullah'a vururken seni helâk etmedi diye havalara giriyorsun, aldandığını bilmiyorsun. Ancak her ne kadar âyet onun hakkında inmiş olsa da muhtevası herkese aynı şekilde hitap etmektedir. En doğrusunu Allah bilir. 2? Kurtubi, el-Câmi'li-ahkâmi'l-Kurân, XIX, 245.

İnfitar 82:7

7. “O Rabb'in ki seni yarattı, seni insan olarak şekillendirdi ve seni dengeledi. [İnsanın Yaratılmasındaki Yüce Hikmet] O Rabb'in ki seni yarattı, seni insan olarak şekillendirdi ve seni dengeledi. Bu beyanda Allah azze ve celle, insanın şükür görevini yerine getirmesi için ona nasıl bir nimet verdiğini anlatıyor. Keza âyet Allah Teâlâ'nın kudret ve saltanatını bildiriyor. Öyle ki insan gücünün asla yetmeyeceği, yönetim ve düzenlemesinin hiçbir şekilde erişemeyeceği bir biçimde o üç karanlık" içinde ona şekil vermesi O'nun nasıl yüce bir kudrete sahip olduğunu gösteriyor. Bu bilinince, insanlar Allahtan korkacak ve O'na muhalefet etmekten kaçınmış olacaklardır. Bu beyanda, Allah'ın ilim ve hikmetinin yüceliğine de işaret vardır. Böylece bileceklerdir ki yaratılışları asla boşuna ve amaçsız değildir. Çünkü ilim ve hikmeti, insanların erişemeyeceği biçimde üst üste üç karanlık içinde inşayı gerçekleştiren böylesi bir derecede olan Kâdir-i mutlakın yaratmasının boş ve anlamsız olması mümkün değildir. Aksine Allah, kendilerine birtakım emirler ve yasaklar getirmek, peygamberler göndermek, kitaplar indirmek için onları yarattı ve bunların gereği ile de onarı ilzam edip itaat etmelerini gerekli kıldı, yüz çevirmeleri ve itaatten yan çizmeleri halinde de cezalandırılmalarını takdir etti. (S1“Ellezi halekake fe-sevvâke” âyetindeki “tesviye”nin nasıl olduğu üzerinde duracağız. Allah, onu hikmetin gerektirdiği şekilde tesviye etti, yani düzene koydu. Yahut çıkarları neyi gerektiriyorsa o şekilde düzenledi. Yahut sanatkârını tanımaya işaret edecek biçimde düzenledi. Yahut iki eli, iki ayağı ile işitme ve görme duyusu sahibi olarak yaratmak suretiyle tesviye etti. Ve seni dengeledi. Bu da tesviye, yani dengi dengine kılma anlamındadır. Dengi dengine yapmak (tesviye, yani eşitleme) ellerinin birbirine eşit olması, birini diğerinden daha uzun kılmaması, aynı şekilde ayaklarını da birbirine eşit yaratması demektir. Bu kelime hem şeddeli hem de şeddesiz olarak okunmuştur". Ebü Ubeyd dedi ki: Şeddesiz olarak “adelek” kelimesinin anlamı “emâlek”, yani seni meylettirdi demektir. Böyle okumakta fazlaca bir hikmet yoktur. O yüzden o şeddeli olarak “addeleke” şeklini tercih etmiştir. Oysa iş onun dediği gibi değildir. Zira bu şekilde okumakta diğerinden daha fazla hayreti gerektiren daha incelikli anlam vardır. Şöyle ki: “Adeleke”, bir halden başka bir hale çevirmek demektir. Bu çevirme işi de -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyledir: Mâlum insan en başta atasının döl yatağında önemsiz bir su (mâ mehin), yani sperm idi. Allah bu suyu annenin rahmine yerleştirdi ve sonra onu bir nutfe haline getirdi, sonra onu “alaka” ve bir çiğnem ete (mudğa) dönüştürdü ve sonunda da dönüştüre dönüştüre her organı yerinde düzgün bir insan haline getirdi. Ya da onu üzerinde bulunduğu sağlıklı halden hasta hale, hasta halden sağlıklı hale dönüştürdü. Bu itibarla bunun belirtilmesinde öncekinde olduğu gibi kul üzerinde Allah'ın nimetinin ortaya konulması, O'nun yüce kudretinin ve eşsiz hikmetinin vurgulanması vardır. Bu da daha büyük nüktenin bu okuma şeklinde olduğunu göstermektedir. --- Dipnotlar: “© o Muhtemelen işaret edilen âyet şudur: “O sizi bir tek nefisten yaratmış, sonra ondan eşini de varetmiştir; hayvanlardan da sizin için sekiz eş lütfetti. Sizi annelerinizin karnında üç karanlık içinde türlü yaratılış safhalarından geçirerek yaratmaktadır. İşte bu yaratıcı, Rabb'iniz Allah'tır. Hükümranlık O'nundur; O'dan başka tanrı yoktur. Buna rağmen nasıl olup da hakikatten uzaklaşabiliyorsunuz?”.

İnfitar 82:8

Kimileri bu âyetin metninde geçen “mâ” kelimesini zâit bir sıla kabilinden kabul etmiştir. Dolayısıyla da cümle “fi eyyi süratin şâe rakkebeke” şeklindedir ki anlamı şöyledir: Dilediği şekilde seni var etti. Kimileri de “mâ”yı “gili” anlamında sıla olarak değerlendirmiştir. Sonra “Şâe rakkebeke” oluşumunu ve yapısını da dilediği gibi gerçekleştirdi cümlesinin yaratılış safhalarında organların teşekkül etmesi mânasına gelmesi muhtemeldir. O seni hayvan ya da diğer yaratıklar gibi değil hâlihazırda bulunduğun şekilde yarattı. Bu durumda onun belirtilmesinde insana şükrünü tam olarak eda etmesi için kendisine bahşedilen nimetlerin ve lütufların hatırlatılması vardır. Hatırlatma şöyledir: Allah insanı kendisinin razı olduğu bir şekil üzere yarattı. İnsan kendisinin başka bir yapıda yaratılmış olmasını temenni etmez. yerleri ve hayvanları emrine âmâde kıldı. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda belirtildiği gibi: “Ayrıca O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden bir lütuf olarak emrinize vermiştir. Bütün bunlarda düşünenler için işaretler vardır”“; “Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çogundan üstün kıldık”. Kendisini bir başka varlığın hizmetine vermedi. Dolayısıyla buradan da ortaya çıktı ki kulun şükredebilmesi ve hamdini yerine getirebilmesi için nimetlerinin hatırlatılması söz konusu olmuştur. Bu sözün cümle başı olmak (istinaf) üzere belirtilmiş olması da mümkündür. Allah insanı, bulunduğu hal üzere yarattı. Oysa pekâlâ hiç hoşlanmayacağı şekil üzere de yaratabilirdi. Onu işleyeceği günahlardan dolayı maymun ya da domuz biçimine de sokabilirdi. Ama öyle yapmadı. Mevcut insan şeklinde yarattı. Bunun belirtilmesinde de Allahın kudretinin ve kuvvetinin büyüklüğünü hatırlatma vardır. Böylece insan her an Allahı gözetmeli ve O'ndan korkmalı ve günahları terketmeli, O'na itaate koşmalı, kul olmanın gereklerini yerine getirmelidir.

İnfitar 82:9

“Kellâ” kelimesinin uyarı ve sakındırma anlamında olduğu kabul edilirse o takdirde âyetin kendinden öncekine ve sonrasına atfedilmesi mümkün olur. “Gerçekten” anlamında yemin mânasının verilmesi halinde de aynı şekilde her iki duruma da atfedilmesi yerinde olur. Dini yalan sayıyorsunuz derken “din'den maksat İslâm dini olabilir. Kural şudur: “Din” kelimesi her ne zaman mutlak olarak kullanılırsa onunla hak din, yani İslâm kastedilir, Aynı şekilde kitap da öyledir; mutlak olarak belirtilmesi halinde Allah'ın kitabı, yani Kur'ân anlamına gelir. Dinden maksadın ölümden sonra diriltilme ve dünyada yapılıp edilenlerin karşılığını bulma kastedilmesi de mümkündür. “Din günü” denilmesi, daha önce de belirttiğimiz gibi insanların yapıp ettiklerinin karşılığını bulması sebebiyledir. Bundaki hikmet -en doğrusunu Allah bilir ya- şudur: Onlar Allah Teâlâ'nın “ahkemü'l-hâkimin”, yani hüküm verenlerin en güçlüsü ve hikmetlisi olduğunu kabul etmektedirler. Hal böyle iken din gününü inkâr etmeleri Allah'ın ahkemü'-hâkimin, yani hüküm verenlerin en güçlüsü ve hikmetlisi değil -Hâşâ!- sefihlerin en sefihi olmasını gerekli kılar. Çünkü dünyanın sonu fena bulmak, yok olmaktır. Onlar, âhiret hayatını inkâr etmeleri halinde o zaman Allah'ın dünyayı sırf yok olup gitmesi için yarattığını sanmış olurlar. Bir kimse bir bina yapacak ve onu inşa etmesindeki yegâne amaç da onu yıkmak ve yok etmek olacak, böyle birisi sefih olmaz mı? Bütün yapıp ettikleri boşuna ve anlamsız olmaz mı? Bu itibarla onların âhireti inkâr etmelerinin yegâne sonucu, yaratıcının hikmetten uzak olduğunu, ona uygun düşecek olan niteliğin sefihlik olduğunu ortaya koymak olur. Allah, onların bu kabilden sözlerinden ve isnatlarından çok yüce ve mürnezzehtir. Bu husus, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Cehennem ateşinden vay o inkârcıların başına geleceklere!”' Aslında onlar göğün ve yerin boşu boşuna yaratılmış olduğunu iddia etmiyorlar, böyle bir zanda da bulunmuyorlardı. Ne var ki onların ölümden sonra diriltilmeyi ve ceza görmeyi inkâr etmeleri, onların boşu boşuna yaratılmış olması gibi bir sonucu gerekli kılmaktadır. Buna göre onların âhiret hayatını inkâr etmeleri O'nun hakkında “ahkemü'l-hâkimin”, yani hüküm verenlerin en güçlüsü ve hikmetlisi denilmesi ile çelişmekte ve onu ortadan kaldırmaktadır. Hâşâ! Allaha sefihlik gibi bir isnadın yapılması sonucunu vermektedir. Allah Teâlâ, onların bu türden nitelemelerinden uzak ve yücedir.

İnfitar 82:10

Sizi gözetleyen muhafızlar var. İnkârcılar, üzerlerinde hafaza meleklerinin olduğunu bilmezlerdi, çünkü melekleri görmüyorlardı. Onlarla ilgili bilgi ancak haber yoluyla olur. İnkârcılar peygamberin haberlerini de kabul etmiyorlardı ve onlara inanıyor değillerdi. Allah onlara üzerlerinde hafaza melekleri olduğunu bildirdi. Onları bu konuda cehalet içinde koyan saik, konu hakkında düşünme ve nazar etme gibi bilgi sahibi olmayı gerektirici yollara başvurmamaları idi. Bu beyanda şu deliller mevcuttur. Allah'ın delili kâfirleri de ilzam eder, cehaletleri kendileri için bir mazeret oluşturmaz, çünkü onları buna sevkeden asıl sebep insafı terketmek ve hakşinaslılıktan uzak durmaktır. Eğer onlar öyle yapmayıp da insaf sahibi olsalar, her şeyi uygun şekilde düşünselerdi o takdirde bu insaf hali onları gerçeğe ulaşmaya ve yapmaları gereken işlerin bilgisine götürürdü. Ayrıca daha önce de belirttiğimiz gibi kişi, üzerinde bir gözcü olduğunu bilirse, bu onu murakabe haline götürür de sorguya çekileceği işleri yapmaktan uzak durur. Allah bizi uyardı ve üzerimizde gözetleyen melekler olduğunu bildirdi ki onlara saygılı olalım ve onları üzecek türden kötü işler yapmayalım. ISJAllah, bu meleklerin değerli olduklarını da belirtti ki biz saygın kimselerle birlikte olduğumuz şuuru içinde olalım. Saygın kişilerle sohbetin âdabı, onlara saygılı olmak, onlara karşı çıkmaktan sakınmak, onları üzecek şeyleri işlemeye yanaşmamaktır. “Değerli yazıcılar” nitelemesinin mânası işte budur. Meleklerin saygınlıklarını zikretmekte bir başka nükte daha vardır: Yazıcı meleklerin “değerli yazıcılar” olmaları onların Allah katında değerli olmaları demektir. Allah katında değerli olan da müttaki olan, yani takvâ üzere olup her türlü yasak işlerden uzak duran ve emredilen işleri elden geldiğince yapmaya çalışandır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır (takvâ üzere olanınızdır)”, Burada şuna işaret de vardır: Bu melekler amellerin yazılması işinde ne eksiltme ne de bir ilâvede bulunurlar, her fiili olduğu gibi yazarlar. Nitekim Cibril'in kuvvet ve emanet özelliklerinden bahsederken meleklerin kendilerine tevdi edilen görevi yerine getirmekte ihmal ve kusur gösteremeyeceklerini belirtmiş idik. FS “ ZAN Aşo

İnfitar 82:11

Sizi gözetleyen muhafızlar var. İnkârcılar, üzerlerinde hafaza meleklerinin olduğunu bilmezlerdi, çünkü melekleri görmüyorlardı. Onlarla ilgili bilgi ancak haber yoluyla olur. İnkârcılar peygamberin haberlerini de kabul etmiyorlardı ve onlara inanıyor değillerdi. Allah onlara üzerlerinde hafaza melekleri olduğunu bildirdi. Onları bu konuda cehalet içinde koyan saik, konu hakkında düşünme ve nazar etme gibi bilgi sahibi olmayı gerektirici yollara başvurmamaları idi. Bu beyanda şu deliller mevcuttur. Allah'ın delili kâfirleri de ilzam eder, cehaletleri kendileri için bir mazeret oluşturmaz, çünkü onları buna sevkeden asıl sebep insafı terketmek ve hakşinaslılıktan uzak durmaktır. Eğer onlar öyle yapmayıp da insaf sahibi olsalar, her şeyi uygun şekilde düşünselerdi o takdirde bu insaf hali onları gerçeğe ulaşmaya ve yapmaları gereken işlerin bilgisine götürürdü. Ayrıca daha önce de belirttiğimiz gibi kişi, üzerinde bir gözcü olduğunu bilirse, bu onu murakabe haline götürür de sorguya çekileceği işleri yapmaktan uzak durur. Allah bizi uyardı ve üzerimizde gözetleyen melekler olduğunu bildirdi ki onlara saygılı olalım ve onları üzecek türden kötü işler yapmayalım. ISJAllah, bu meleklerin değerli olduklarını da belirtti ki biz saygın kimselerle birlikte olduğumuz şuuru içinde olalım. Saygın kişilerle sohbetin âdabı, onlara saygılı olmak, onlara karşı çıkmaktan sakınmak, onları üzecek şeyleri işlemeye yanaşmamaktır. “Değerli yazıcılar” nitelemesinin mânası işte budur. Meleklerin saygınlıklarını zikretmekte bir başka nükte daha vardır: Yazıcı meleklerin “değerli yazıcılar” olmaları onların Allah katında değerli olmaları demektir. Allah katında değerli olan da müttaki olan, yani takvâ üzere olup her türlü yasak işlerden uzak duran ve emredilen işleri elden geldiğince yapmaya çalışandır. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Allah katında en değerli olanınız O'na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır (takvâ üzere olanınızdır)”, Burada şuna işaret de vardır: Bu melekler amellerin yazılması işinde ne eksiltme ne de bir ilâvede bulunurlar, her fiili olduğu gibi yazarlar. Nitekim Cibril'in kuvvet ve emanet özelliklerinden bahsederken meleklerin kendilerine tevdi edilen görevi yerine getirmekte ihmal ve kusur gösteremeyeceklerini belirtmiş idik. FS “ ZAN Aşo

İnfitar 82:12

Bu bilme işi iki şekilde olabilir. Birincisi: Biz onları henüz daha işlemeden, Allah'ın kendilerine bildirmesi sonucu bilirler. Hal böyle iken onları yazdırmak suretiyle kula bildirmek, aleyhine kanıt teşkil etmesi için olur. Meleklerin yazmaları da kendilerinin imtihanı olur. Zira meleklerin de kendilerine göre ayrı ayrı işleri vardır. Kimine amellerin yazılması işi havale edilmiş, kimine yağmurun yağdırılması vazifesi verilmiştir. Yahut melekler, fiilleri işlediğiniz zaman onların hayır mı yoksa şer mi olduğunu bilir ve ona göre yazarlar. Hayır ni bilirler. Şer işlerin de birtakım belirtileri vardır. Onlar vasıtasıyla da işlenen fiilin şer oluğunu anlar ve ona göre yazarlar. (SJŞunu da belirtmekte yarar vardır: müslümanların murakabeyi terketmekle ilgili mazeretleri, din gününü inkâr edenlerin mazeretlerinden daha önemsizdir. Çünkü müslümanlar üzerlerinde kendilerini meleklerin gözetlediğini ve amellerini kaydetmekte olduklarını bilmektedirler. Sonra onlar buna rağmen bildiklerini yaparlar ve saygın kimselerle birlikte olmaları gibi bir tavır sergilemiyorlar, sürekli uyanık halde bulunmayı ve murakabeyi terkediyorlar. Kâfirler ise üzerlerinde hafaza meleklerinin bulunduğunu baştan kabul etmiyorlar: Hali böyle olan kimselerin gafil davranmaları yadırganacak bir durum değildir. Öp çesii ire) çe YON

İnfitar 82:13

13. li. göre kuşkusuz erdemliler cennette öladiklari” 14. “Kötüler ise kesinlikle cehenneme gireceklerdir.” [İyilerin Mekânı Cennet, Kötülerin Mekânı Cehennemdir] Daha önce de belirtiğimiz gibi “berr” kendisinden istenileni veren kimsedir. Kendisinden istenilenler ise şu ilâhi beyanda belirtilen hususlardır: “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allaha, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır””, Bu ilâhi beyan gösteriyor ki “birr” (iyilik) takvâ olmaksızın anıldığı zaman, takvâ ile kastedilen mâna kastedilmektedir. Çünkü âyetin metninde geçen “birr”in Allah Teâlâ'ya iman etmek, âhiret hayatına inanmak olduğu bildirildikten sonra kendisinde bütün bu sayılan özellikleri toplayan kimsenin müttaki, yani takvâ sahibi olduğu söylenmiştir. Mütezile, “İlâhi sınırları sürekli aşanlar (fâcirler) ise kesinlikle cehenneme gireceklerdir... Ve oradan bir daha da ayrılamazlar” meâlindeki âyeti delil olarak kullanarak mürtekib-i kebirenin, yani büyük günah işleyen kimsenin cehennemde ebedi kalacağını iddia etmiştir. Çünkü büyük günah işleyen kimse “fâcir”dir. Allah Teâlâ fâcirlerin cehennemlik oluğunu ve orada kalıcı olduklarını beyan buyurmuştur. Onlar şöyle asılsız bir iddia ileri sürerler: “Asıl erdemli kişi Allaha, âhiret gününe... iman eden” meâlindeki âyette belirtilen şartları tam olarak kendisinde bulundurmadıkça, buna göre kuşkusuz erdemliler cennette olacaklar buyruğunun kapsamına dâhil olmazlar. Bu konuda aslolan şudur: Açıkladığımız her vâde karşılığında belirtilen her vaid (azap tehdidi) inkâr edenler hakkındadır. Şu ilâhi beyanın tefsirinde inkâr etmenin belirtilmesinden dolayı böyledir: “Doğrusu şudur ki, günahkârların yazısı muhakkak siccindedir. Siccin nedir, bilir misin? O (ameller), kaydedilmiş bir defterdir. Gerçeği yalan sayanların o gün vay haline! Onlar yargı gününü asılsız sayanlardır. Oysa onu, haddi aşan günahkârdan başİM) kası inkâr etmez”. (JKeza şu ilâhi beyanda belirtlidiği gibi: “Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Size âyetlerim okunurdu da onları inkâr ederdiniz değil mi?” Hal böyle olunca büyük günah işleyenin ebedi olarak cehennemde kalacağını kesin bir dille söylemek zorunluluk değildir, aksine onlar hakkında herhangi bir görüş beyan etmemek gerekir. Allah Teâlâ, mahşer gününde cehennemliklerin tanınacağı üç ayırtedici alâmet belirledi. Onların bu özellikleriyle cehennemlik oldukları bilinir. Ehl-i saadet, yani cennetlikler için böyle bir alâmet belirlemedi. Söz konusu üç alâmet şunlardır: Birincisi: Yüzlerin kararması: “Bir gün ki nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır; yüzleri kararanlara, “İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı” (denir)””. İkincisi hesap günü cennetliklerin kitapları sağlarından verilirken bunların kitaplarının sol taraflarından ya da arkalarından verilmesi. Üçüncüsü Ehl-i Hakk'ın amelleri terazide ağır basarken bunlarınkinin hafif gelmesi. Bunlar şekavet ehlinin, yani cehennemliklerin alâmetleri olmaktadır. Yüzlerinin karardığından bahsedildiği yerde onların inkâr ettiklerinden de söz edilmiştir. Kitabın sol taraftan ya da arkadan verilmesinden bahsedildiği yerde şöyle demiştir: “Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin! Çünkü o, yüce Allaha iman etmezdi; yoksulu doyurmaya teşvik Gene şöyle buyurdu: “Kime de kitabı arkasından verilirse, “Eyvah!” diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir. Şüphesiz o, (dünyada iken) yakınları arasında neşeliydi”. Terazinin hafif geldiğinden bahsettiği yerde de Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurdu: “Size âyetlerim okunurdu da onları inkâr ederdiniz değil mi?” Bütün bunlardan bahsederken hep onların inkâr ettiklerini vurguladı. Buradan da anlaşılıyor ki mutlak vaid herkese değil sadece inkârcılar hakkındadır. Bu itibarla, azabın gerekli olması ve cehennemde ebedi kalınması konusunda büyük günah işleyenleri kesin olarak inkârcılara ortak kılmamız caiz olmaz. Aksine onların durumu hakkında görüş beyan etmememiz (tevakkuf) ve işlerini Allaha bırakmamız (ircâ) gerekli olur. (SJİkincisi: İmandan bahsedilen yerlerde müminlerin en alt mertebelerinden bahsetti ve onlara cennet vâdetti ve şöyle buyurdu: “Allaha ve peygamberlerine (böyle) iman edenler var ya, işte onlar Rableri katında sıddıklar ve şehitler mertebesindedirler. Mükâfatları ve nurları (âhirette) onları beklemektedir”7. Başka bir yerde de meâlen şöyle buyurdu: “Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allaha ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete ve Rabb'inizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın. Bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir”. Bir diğer yerde de şöyle buyurdu: “Allaha ve peygamberlerine iman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince; işte Allah bir gün onlara mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir””, Bahsettiğimiz bu ilâhi beyanlarda Allah Teâlâ müminlerin en alt mertebelerinden söz etmiştir. Başka yerlerde ise iman ehlinin en üst mertebelerinden bahsetmiş ve onlara cenneti vâdetmiştir: “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır” “Asıl erdemli kişi Allah'a, âhiret gününe... iman edendir... İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır”, Allah Teâlâ'nın bütün bunları şart olarak değil de mübalağa kastı ile belirtmiş olması da mümkündür. Bu durumda, cennet vâdinden bahsetmek için başka âyetlerde sözü edilen en alt düzeydeki şartların bulunması dahi yeterli olabilir, demek gerekir. Allaha ve resülüne imanın belirtildiği her yerde aslında hepsinin gizli olarak belirtilmesi kastedilmiş olabilir ve sadece ikisini zikretmesi icaz amaçlı olur. Görmez misin ki Allah inkârı bazı yerlerde belirtmekte ve ona yönelik vaidde bulunmakta, başka yerlerde ise birtakım sebeplerle birlikte anmakta ve ona cehennem vaidini yapmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adalet isteyen insanları öldürenler var ya, onlara can yakan bir azabı müjdele!” Başka bir yerde ise yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk...”53 Sonra inkârla birlikte belirtilen bütün bu kötülükler (seyyiât) bir şarta dönüşmemiştir. Aksine sadece inkâr eden kişi için de cehennemde ebedi olarak kalacağını söylemek vacip olmaktadır. Buradan da anlaşılıyor ki mübalağanın belirtilmesinde, mübalağanın şart yapıldığına dair bir işaret yoktur. Aksine vaidin o olmasa da olması mümkündür. Bu yüzden büyük günah işleyenlerin cehennemde ebedi olarak kalacaklarını kesin bir tarzda söylemek gerekmemekte, onların aynı şekilde vâde müstahak olduklarını söylemek de icap etmemekte, aksine onlar hakkında işi Allah'a havale etmek (ircâ) gerekli olmaktadır.

İnfitar 82:14

13. li. göre kuşkusuz erdemliler cennette öladiklari” 14. “Kötüler ise kesinlikle cehenneme gireceklerdir.” [İyilerin Mekânı Cennet, Kötülerin Mekânı Cehennemdir] Daha önce de belirtiğimiz gibi “berr” kendisinden istenileni veren kimsedir. Kendisinden istenilenler ise şu ilâhi beyanda belirtilen hususlardır: “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allaha, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır””, Bu ilâhi beyan gösteriyor ki “birr” (iyilik) takvâ olmaksızın anıldığı zaman, takvâ ile kastedilen mâna kastedilmektedir. Çünkü âyetin metninde geçen “birr”in Allah Teâlâ'ya iman etmek, âhiret hayatına inanmak olduğu bildirildikten sonra kendisinde bütün bu sayılan özellikleri toplayan kimsenin müttaki, yani takvâ sahibi olduğu söylenmiştir. Mütezile, “İlâhi sınırları sürekli aşanlar (fâcirler) ise kesinlikle cehenneme gireceklerdir... Ve oradan bir daha da ayrılamazlar” meâlindeki âyeti delil olarak kullanarak mürtekib-i kebirenin, yani büyük günah işleyen kimsenin cehennemde ebedi kalacağını iddia etmiştir. Çünkü büyük günah işleyen kimse “fâcir”dir. Allah Teâlâ fâcirlerin cehennemlik oluğunu ve orada kalıcı olduklarını beyan buyurmuştur. Onlar şöyle asılsız bir iddia ileri sürerler: “Asıl erdemli kişi Allaha, âhiret gününe... iman eden” meâlindeki âyette belirtilen şartları tam olarak kendisinde bulundurmadıkça, buna göre kuşkusuz erdemliler cennette olacaklar buyruğunun kapsamına dâhil olmazlar. Bu konuda aslolan şudur: Açıkladığımız her vâde karşılığında belirtilen her vaid (azap tehdidi) inkâr edenler hakkındadır. Şu ilâhi beyanın tefsirinde inkâr etmenin belirtilmesinden dolayı böyledir: “Doğrusu şudur ki, günahkârların yazısı muhakkak siccindedir. Siccin nedir, bilir misin? O (ameller), kaydedilmiş bir defterdir. Gerçeği yalan sayanların o gün vay haline! Onlar yargı gününü asılsız sayanlardır. Oysa onu, haddi aşan günahkârdan başİM) kası inkâr etmez”. (JKeza şu ilâhi beyanda belirtlidiği gibi: “Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Size âyetlerim okunurdu da onları inkâr ederdiniz değil mi?” Hal böyle olunca büyük günah işleyenin ebedi olarak cehennemde kalacağını kesin bir dille söylemek zorunluluk değildir, aksine onlar hakkında herhangi bir görüş beyan etmemek gerekir. Allah Teâlâ, mahşer gününde cehennemliklerin tanınacağı üç ayırtedici alâmet belirledi. Onların bu özellikleriyle cehennemlik oldukları bilinir. Ehl-i saadet, yani cennetlikler için böyle bir alâmet belirlemedi. Söz konusu üç alâmet şunlardır: Birincisi: Yüzlerin kararması: “Bir gün ki nice yüzler ağaracak, nice yüzler de kararacaktır; yüzleri kararanlara, “İman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş olmanız yüzünden tadın azabı” (denir)””. İkincisi hesap günü cennetliklerin kitapları sağlarından verilirken bunların kitaplarının sol taraflarından ya da arkalarından verilmesi. Üçüncüsü Ehl-i Hakk'ın amelleri terazide ağır basarken bunlarınkinin hafif gelmesi. Bunlar şekavet ehlinin, yani cehennemliklerin alâmetleri olmaktadır. Yüzlerinin karardığından bahsedildiği yerde onların inkâr ettiklerinden de söz edilmiştir. Kitabın sol taraftan ya da arkadan verilmesinden bahsedildiği yerde şöyle demiştir: “Sonra da (diğerleriyle birlikte) onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire dizin! Çünkü o, yüce Allaha iman etmezdi; yoksulu doyurmaya teşvik Gene şöyle buyurdu: “Kime de kitabı arkasından verilirse, “Eyvah!” diye bağıracak ve alevli ateşe girecektir. Şüphesiz o, (dünyada iken) yakınları arasında neşeliydi”. Terazinin hafif geldiğinden bahsettiği yerde de Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurdu: “Size âyetlerim okunurdu da onları inkâr ederdiniz değil mi?” Bütün bunlardan bahsederken hep onların inkâr ettiklerini vurguladı. Buradan da anlaşılıyor ki mutlak vaid herkese değil sadece inkârcılar hakkındadır. Bu itibarla, azabın gerekli olması ve cehennemde ebedi kalınması konusunda büyük günah işleyenleri kesin olarak inkârcılara ortak kılmamız caiz olmaz. Aksine onların durumu hakkında görüş beyan etmememiz (tevakkuf) ve işlerini Allaha bırakmamız (ircâ) gerekli olur. (SJİkincisi: İmandan bahsedilen yerlerde müminlerin en alt mertebelerinden bahsetti ve onlara cennet vâdetti ve şöyle buyurdu: “Allaha ve peygamberlerine (böyle) iman edenler var ya, işte onlar Rableri katında sıddıklar ve şehitler mertebesindedirler. Mükâfatları ve nurları (âhirette) onları beklemektedir”7. Başka bir yerde de meâlen şöyle buyurdu: “Genişliği gökle yerin genişliği gibi olup Allaha ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış bulunan cennete ve Rabb'inizin bağışlamasına erişebilmek için yarışın. Bu, Allah'ın lütfudur ki onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir”. Bir diğer yerde de şöyle buyurdu: “Allaha ve peygamberlerine iman edip onlardan hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara gelince; işte Allah bir gün onlara mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır ve sonsuz rahmet sahibidir””, Bahsettiğimiz bu ilâhi beyanlarda Allah Teâlâ müminlerin en alt mertebelerinden söz etmiştir. Başka yerlerde ise iman ehlinin en üst mertebelerinden bahsetmiş ve onlara cenneti vâdetmiştir: “Asra yemin ederim ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır” “Asıl erdemli kişi Allah'a, âhiret gününe... iman edendir... İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır”, Allah Teâlâ'nın bütün bunları şart olarak değil de mübalağa kastı ile belirtmiş olması da mümkündür. Bu durumda, cennet vâdinden bahsetmek için başka âyetlerde sözü edilen en alt düzeydeki şartların bulunması dahi yeterli olabilir, demek gerekir. Allaha ve resülüne imanın belirtildiği her yerde aslında hepsinin gizli olarak belirtilmesi kastedilmiş olabilir ve sadece ikisini zikretmesi icaz amaçlı olur. Görmez misin ki Allah inkârı bazı yerlerde belirtmekte ve ona yönelik vaidde bulunmakta, başka yerlerde ise birtakım sebeplerle birlikte anmakta ve ona cehennem vaidini yapmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adalet isteyen insanları öldürenler var ya, onlara can yakan bir azabı müjdele!” Başka bir yerde ise yüce Allah meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Onlar şöyle cevap verirler: Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk...”53 Sonra inkârla birlikte belirtilen bütün bu kötülükler (seyyiât) bir şarta dönüşmemiştir. Aksine sadece inkâr eden kişi için de cehennemde ebedi olarak kalacağını söylemek vacip olmaktadır. Buradan da anlaşılıyor ki mübalağanın belirtilmesinde, mübalağanın şart yapıldığına dair bir işaret yoktur. Aksine vaidin o olmasa da olması mümkündür. Bu yüzden büyük günah işleyenlerin cehennemde ebedi olarak kalacaklarını kesin bir tarzda söylemek gerekmemekte, onların aynı şekilde vâde müstahak olduklarını söylemek de icap etmemekte, aksine onlar hakkında işi Allah'a havale etmek (ircâ) gerekli olmaktadır.

İnfitar 82:15

Denildi ki bu ilâhi beyan hem cennetliklerle hem de cehennemliklerle ilgili olarak yorumlanır. Cennetlikler cennetten, cehennemlikler de cehennemden bir daha ayrılmayacaklardır. Bazıları da dediler ki: Maksat özellikle cehennemliklerdir. Çünkü onlar oradan çıkmayacaktır. Cennet ve Cehennemin Ebediliği Bazıları cennetliklerin cennette, cehennemliklerin de cehennemde ebedi olarak kalmalarını inkâr etmişler ve şöyle demişlerdir: Eğer cennet nimetlerinin tükenmesi, keza cehennem azabının son bulması söz konusu olmazsa o zaman Allah Teâlâ'nın “Evvel” ve “Âhir” olmasının bir anlamı kalmaz. Çünkü cennet de cehennem de ebedi olduğu takdirde Allah “Âhir”, yani sona ermeyen olmazdı. Oysa Allah, kendisi hakkında “Huve'l-evvelü ve'lâhir” buyurmaktadır. Bu itibarla onların her ikisinin de belli bir sonlarının bulunması gerekir ki Allah'ın “Âhir” diye isimlendirilmesi doğru olsun. Hem onların bir sonu olmazsa o takdirde Allah'ın ilminin onların nihayetini kuşatmamış olması gibi bir sonuç lâzım gelir. Cennet ve cehennemin nihayeti Allah'ın ilminin dışında kalır. Oysa Allah Teâlâ her şeyi kuşatmış olmakta onların başlangıçlarını ve sonlarını bilmektedir. O itibarla cennet ve cehennemin de sonlu olduklarını söylemek gerekmektedir. Ancak böylece Allah'ın ilmi onları da kuşatmış olur. Hem cennetlikler, orada elde ettikleri mükâfatı hayır amelleri karışlığında hak etmişler, cehennemlikler de kötü amelleri karşılığında cehennemde ceza görmüşlerdir. Amellerinin bir sonu olduğuna göre onların karşılığı olan sevap ve azabın da bir nihayetinin olması gerekir. Bize göre bu konuda esas olan şudur: Herhangi bir mezhebe intisap eden kimse onu kendisine din edinir; hayatta olduğu sürece amel etmek için onu benimser, onu terketmek üzere benimsemez. Sonra ceza inkârın karşılığı kılınmıştır. Sevap da yasaklardan sakınma karşılığında verilmektedir. Nitekim şu ilâhi beyanlarda bu husus belirtilmiştir: “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının”; “Rabbinizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın!” Buradan da anlaşılıyor ki hem cennet hem de cehennem gidilen yola (mezhep) karşılık olmaktadır. JMezhebe inanmak ebedilik arzettiği için ona karşılık olanın da ebedi ve devamlı olması, zeval ve kesilme ihtimali olmaması gerekir. İkincisi: Nimetlerin zeval bulacağının bilinmesi nimet sahibi açısından ağzın tadının kaçmasına sebep olur. Nimetler lezzetlerini yitirir, onların duruluğu bulanıklığa dönüşür. Hal böyle olunca da onlara verilen nimetler tam olmaz. Cehennemlikler de gördükleri azabın sona ereceğini ve o halden elbet bir gün kurtulacaklarını hatırladıkları zaman hafiflerler ve azap kendilerine eskisi gibi etkilemez. Böyle olunca hem nimetlerin hem de azabın devamlı olacağını söylemek gerekir ki cennetlikler nimet, cehennemliklere de azap tam olsun. Cennet ve cehennemin sonlu olması gerektiğine dair açıklamaya şöyle cevap verilir: Cennet ve cehennem ebedi olduğu takdirde Allah Teâlâ'nın “Âhir” vasfı yok olur şeklindeki itiraz yerinde değildir, çünkü Allah Teâlâ kendisinin “Evvel” ve “Âhir” olmasına dair sıfatlarını bir başkası sayesinde değil kendi zatının gereği olarak almaktadır. Başkalarının evvel ya da âhir olmaları ise bir başkası sayesinde olmaktadır. Sonra her ne varsa mutlaka bir başı bir de sonu vardır. Bu durum evvel olma ve âhir olma vasfının Allahtan düşürülmesini gerektirmez. Eğer cennet ve cehennemin ebedi olduğunu söylersek o takdirde Allah'ın ilminin onları ihata edememiş olacağını söylemeye gelince biz şöyle deriz: Nihayeti olmayan bir varlığı bilmek, onun sonsuz olduğunu bilmek demektir. Nihayeti olmayan bir varlığı sonlu olarak bilmek ilmi değil bilgisizliği gerektirir. Üçüncü konuyla ilgili cevap da belirttiğimiz şu husustur: Bir mezhebe girenler ebedi olarak orda kalıcı olmak üzere girerler. Onun cezasının da aynı şekilde ebedi ve kalıcı olması, kesintiye uğramaması gerekir. Gİ yle esi ile oi Si --- Dipnotlar: “O, Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtındır. O her şeyi bilir”.

İnfitar 82:16

Denildi ki bu ilâhi beyan hem cennetliklerle hem de cehennemliklerle ilgili olarak yorumlanır. Cennetlikler cennetten, cehennemlikler de cehennemden bir daha ayrılmayacaklardır. Bazıları da dediler ki: Maksat özellikle cehennemliklerdir. Çünkü onlar oradan çıkmayacaktır. Cennet ve Cehennemin Ebediliği Bazıları cennetliklerin cennette, cehennemliklerin de cehennemde ebedi olarak kalmalarını inkâr etmişler ve şöyle demişlerdir: Eğer cennet nimetlerinin tükenmesi, keza cehennem azabının son bulması söz konusu olmazsa o zaman Allah Teâlâ'nın “Evvel” ve “Âhir” olmasının bir anlamı kalmaz. Çünkü cennet de cehennem de ebedi olduğu takdirde Allah “Âhir”, yani sona ermeyen olmazdı. Oysa Allah, kendisi hakkında “Huve'l-evvelü ve'lâhir” buyurmaktadır. Bu itibarla onların her ikisinin de belli bir sonlarının bulunması gerekir ki Allah'ın “Âhir” diye isimlendirilmesi doğru olsun. Hem onların bir sonu olmazsa o takdirde Allah'ın ilminin onların nihayetini kuşatmamış olması gibi bir sonuç lâzım gelir. Cennet ve cehennemin nihayeti Allah'ın ilminin dışında kalır. Oysa Allah Teâlâ her şeyi kuşatmış olmakta onların başlangıçlarını ve sonlarını bilmektedir. O itibarla cennet ve cehennemin de sonlu olduklarını söylemek gerekmektedir. Ancak böylece Allah'ın ilmi onları da kuşatmış olur. Hem cennetlikler, orada elde ettikleri mükâfatı hayır amelleri karışlığında hak etmişler, cehennemlikler de kötü amelleri karşılığında cehennemde ceza görmüşlerdir. Amellerinin bir sonu olduğuna göre onların karşılığı olan sevap ve azabın da bir nihayetinin olması gerekir. Bize göre bu konuda esas olan şudur: Herhangi bir mezhebe intisap eden kimse onu kendisine din edinir; hayatta olduğu sürece amel etmek için onu benimser, onu terketmek üzere benimsemez. Sonra ceza inkârın karşılığı kılınmıştır. Sevap da yasaklardan sakınma karşılığında verilmektedir. Nitekim şu ilâhi beyanlarda bu husus belirtilmiştir: “Kâfirler için hazırlanmış ateşten sakının”; “Rabbinizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın!” Buradan da anlaşılıyor ki hem cennet hem de cehennem gidilen yola (mezhep) karşılık olmaktadır. JMezhebe inanmak ebedilik arzettiği için ona karşılık olanın da ebedi ve devamlı olması, zeval ve kesilme ihtimali olmaması gerekir. İkincisi: Nimetlerin zeval bulacağının bilinmesi nimet sahibi açısından ağzın tadının kaçmasına sebep olur. Nimetler lezzetlerini yitirir, onların duruluğu bulanıklığa dönüşür. Hal böyle olunca da onlara verilen nimetler tam olmaz. Cehennemlikler de gördükleri azabın sona ereceğini ve o halden elbet bir gün kurtulacaklarını hatırladıkları zaman hafiflerler ve azap kendilerine eskisi gibi etkilemez. Böyle olunca hem nimetlerin hem de azabın devamlı olacağını söylemek gerekir ki cennetlikler nimet, cehennemliklere de azap tam olsun. Cennet ve cehennemin sonlu olması gerektiğine dair açıklamaya şöyle cevap verilir: Cennet ve cehennem ebedi olduğu takdirde Allah Teâlâ'nın “Âhir” vasfı yok olur şeklindeki itiraz yerinde değildir, çünkü Allah Teâlâ kendisinin “Evvel” ve “Âhir” olmasına dair sıfatlarını bir başkası sayesinde değil kendi zatının gereği olarak almaktadır. Başkalarının evvel ya da âhir olmaları ise bir başkası sayesinde olmaktadır. Sonra her ne varsa mutlaka bir başı bir de sonu vardır. Bu durum evvel olma ve âhir olma vasfının Allahtan düşürülmesini gerektirmez. Eğer cennet ve cehennemin ebedi olduğunu söylersek o takdirde Allah'ın ilminin onları ihata edememiş olacağını söylemeye gelince biz şöyle deriz: Nihayeti olmayan bir varlığı bilmek, onun sonsuz olduğunu bilmek demektir. Nihayeti olmayan bir varlığı sonlu olarak bilmek ilmi değil bilgisizliği gerektirir. Üçüncü konuyla ilgili cevap da belirttiğimiz şu husustur: Bir mezhebe girenler ebedi olarak orda kalıcı olmak üzere girerler. Onun cezasının da aynı şekilde ebedi ve kalıcı olması, kesintiye uğramaması gerekir. Gİ yle esi ile oi Si --- Dipnotlar: “O, Evvel ve Âhir, Zâhir ve Bâtındır. O her şeyi bilir”.

İnfitar 82:17

Bazıları şöyle dedi: Elbette sen bunları bilmiyordun ve onu sana Allah Teâlâ öğretti. Bazıları da şöyle söyledi: Bu ifade o günün büyüklüğünü belirtmek ve ondan korkmanın gerekliliğini ortaya koymak içindir.

İnfitar 82:18

Bazıları şöyle dedi: Elbette sen bunları bilmiyordun ve onu sana Allah Teâlâ öğretti. Bazıları da şöyle söyledi: Bu ifade o günün büyüklüğünü belirtmek ve ondan korkmanın gerekliliğini ortaya koymak içindir.

İnfitar 82:19

Burada biri şöyle bir sorun olduğunu söyleyebilir: O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz denilmektedir. Oysa biz biliyoruz ki o gün şefaatlerin de olacağı bir gündür. Peygamberler birçok kimseye şefaat edecekler ve onlara şefaat etme yetkisi verilecektir. Hal böyle olunca da o gün bir kimse başka bir kimse için bir şeyler yapabilmiş olacaktır? Bu soruya üç ayrı şekilde cevap verilebilir: Birincisi: Kâfirler sıkıntılı anlarda birbirleriyle yardımlaşabilmeleri için kendi aralarında birtakım dostluklar kurmaktaydılar. Allah işte onlar için O gün hiçbir kimse başkası için bir şey yapamaz buyurdu. Nitekim O başka bir kelâmında meâlen şöyle buyurmaktadır: “Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah'ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız. Varacağınız yer cehennemdir; hiçbir yardımcınız da olmayacaktır”. Veya hiç kimsenin bir başkasına yararının dokunmaması, bu konuda kendisine izin verilmeden önceki duruma dairdir. Nitekim bu anlamda yüce Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Ruh ve meleklerin saf saf olup durduğu o gün, Rahmân'ın izin verdiklerinden başkası konuşamayacak; konuşan da doğruyu söyleyecektir”, Dünyada iken şefaatçilik herhangi bir kimseden müsaade almadan yapılabilir. Ama o günde asla. Ya da o gün herkes için apaçık ortaya çıkacaktır ki hiçbiri kendinden bir şeye mâlik olmayacak, ancak bu temlik ile mümkün olabilecektir. O gün iş Allah'a kalmıştır. Yani o günün hükümranlığında kimse O'na müdahil olamaz. Aslında bütün vakitlerde de durum aynıdır. Ne var ki bu dünya hayatında zâlimler zorbalık yapabilmektedirler. Ya da O gün iş Allah'a kalmıştır şu anlama gelir: Âhiret gününde herkes açıkça bilir ki bugün ve bugünden önce emir Allah'a aittir. Allah kendisinden yardım istenen yüce varlıktır.

Mütaffifin 83:1

Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Nr ÇA o. [Ölçü ve Tartıda Hilenin Yasaklanması] Eksik ölçüp tartanların vay haline! Ölçüp tartanların yerilmesi ve kendilerine azap geleceğinin belirtilmesinin izahı şöyledir: Çünkü bunlar ölçü ve tartıyı eksik yapmasalar bile vaidi hak edecek durumdaydılar. Zira onlar bir kere Allah'ı inkâr etmekte ve âhiret hayatına inanmamaktaydılar. Şöyle ki kâfirler eğlence olsun diye Allah'ı inkâr etmiyorlardı. Keza inkârcılığı güzel bulduklarından da inkâra saplanmıyorlardı. Bunların bütün derdi insanları yönetme sevdasıydı ve müslüman olmaları halinde çıkarlarının kaybolacağından korkmakta idiler. Yahut imanın kendilerine gerekli kılacağı birtakım külfetlerden kaçınmak için inkârcılığı seçmişlerdi. Buna göre onları iman etmekten uzak tutan ve Allah Teâlânın âyetleri ve delilleri üzerinde düşünmekten alıkoyan sebep sözünü ettiğimiz riyaset sevdası ve çıkar kaygısı olmaktadır. Bu itibarla da onlar, aralarında yaptıkları kötü işlerden dolayı ayıplandılar: Bunlar da ölçü ve tartıda eksik yapmak, hileli ticaret yapmak, insanlarla kaş göz işaretleriyle alay etmek, zekâtı vermeye yanaşmamak gibi hususlardır. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Allaha ortak koşanların vay haline! Ki onlar mallarından muhtaçları yararlandırmazlar; onlar âhireti de inkâr ederler”. Allah, bu şekilde hitapla onların bu sayılan kötü davranışlardan uzak kalmalarını ve Kur'ân üzerinde düşünmelerini amaçladı. Âyet, savaş konusunda da belirttiğimiz gibi insanları iman etmeye sevkeden bir motif içerir. Çünkü onlar dünya sevgisinden ötürü ondan uzak dururlardı. Hal böyle iken savaşa girişince dünya kendilerine dar gelmeye başlar ve hâlet-i ruhiye onları Allah Teâlâ'ya iman etmeye, âyetleri üzerinde düşünmeye sevkeder. Belirtildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.) bu âyeti Mekkeli kâfirlere okuyunca onlar hileli ölçü ve tartı işini terketmişler, ondan sonra bir daha eksik ölçüp tartmaya yeltenmemişlerdir? Dilciler dediler ki: “Tatfif”, sözlük anlamı itibariyle eksik, noksan demektir. Bir kap, dolu olmadığı zaman “İnâun taffân” denilir. Zeccâc dedi ki: Az ve önemsiz olan şey için “şey tafif” denilir. Ölçü ve tartı işini yapanlara “mutaftif” denilmesi, her ölçüp tartmada karşıdakinin hakkını azar azar çalıyor olması sebebiyledir”. Bu ilâhi beyanda, ribanın haramlığının bütün dinlerde genel geçer bir yasak olduğuna dair delil vardır. Yine bu beyanda ribanın haramlığının akdin taraflarının hakları bağlamında haram kılınmadığını, aksine Allah'ın hakkı olmak üzere taraflara haram kılındığını gösterir. Şöyle ki kendisine ölçme yapılan kişi, satıcının eksik ölçtüğünü bile bile onu alır, duruma rıza gösterir ve hakkından feragat eder. Bununla birlikte eksik ölçüp tartmalarından dolayı onlar ayıplanmayı hak eder. Bu da gösterir ki eksik ölçüp tartmanın haramlığı akdi yapan tarafların haklarından dolayı değil, bizzat Allah Teâlâ hakkı olmasından dolayıdır.

Mütaffifin 83:2

Bazıları bu ilâhi beyanda takdim-tehir vardır demişlerdir. Mânası şöyledir: Ölçtükleri ya da tarttıkları zaman insanlara eksik ölçüp tartanlara, kendileri alacakları zaman da tam olarak ölçüp tartanlara... Kimi de buradaki “alâ” harf-i cerrinin “an” harf-i cerri anlamında olduğunu söylemişler ve takdirin sanki şöyle olduğunu ifade etmişlerdi: “Veylün ll-mutaffifin ellezine izektâlü ani'n-nâsi yestevfün” Sx SASA Asp 0703 Öğe egi33 3 a Ar

Mütaffifin 83:3

Kimileri “keyi” ve “vezn” kelimelerinden sonra gelen “hum” zamirinin pekiştirme ve mübalağa için olduğu yorumunu yapmışlardır. Eğer öyle ise o takdirde “kâlü” ve “vezenü” kelimelerinin mefülü olmayacagından onlar üzerinde durmak (vakf) gerekli olur. Fiil ve zamiri bitişik değil de ayrı okumak yerinde olur. Kimileri de “Kâlü lehum ev vezenü lehum” 135 ee 134) takdirinde olduğunu söylemişlerdir. Çünkü mushaflarda bu iki kelime arasında elif harfi bulunmamaktadır. Nitekim “Kiltühü” ve “kiltü lehü” şeklinde her iki kullanım da mümkündür; “veadtühü” (sue,) ve “veadtü lehü” şeklindeki kullanımda olduğu gibi. Eğer gerçekte böyle ise o takdirde “kâlü” ve “vezenü” kelimeleri üzerinde durmak doğru olmaz. Çünkü “lehum” kelimesi “kâlü” ve “vezenü” kelimelerinin açıklaması olur; açıklamanın açıklanandan ayrılması caiz olmaz.

Mütaffifin 83:4

[Zan ve İlim] Müfessirlerin çoğu “elâ yezunnu” sanmıyorlar mı? anlamındaki kelimenin “elâ ya'lemu”, yani bilmiyorlar mı?, kesin olarak görmüyorlar mı?” mânasında olduğunu söylemişlerdir. Ebü Bekir el-Esam dedi ki: “Elâ yezunnu” cümlesinin onlar yeniden diriltilme hakkında kuşku duymuyorlar mı?” anlamında olduğunu söylemiştir. Belirttiğimiz gibi bu yorum ihtimal dâhilindedir. Çünkü şüphe korkuyu ve tedirginliği gerekli kılar. Şüphenin kalkması ise güveni gerektirir. Görmez misin ki kişi bir yere gitmek üzere yolculuğa karar verse biri de ona gitmek istediği yolda hırsızların ve eşkıyaların olduğunu söylese, o kişi bundan endişeye kapılır ve yol kesici eşkıyanın ve hırsızların verecekleri zararı kendisinden defetmek için tedarikli olur. Bu haberi veren kimsenin sözünde doğru olduğuna kesin olarak inanmasa ve hırsızların kendisine zarar verebileceği kesin olmasa bile tedbirli olur. Hal böyle iken onlar, kendilerine Hz. Peygamber'in (a.s.) haber vermesi ve doğruluğuna dair deliller getirmesine rağmen ölümden sonra diriltilmenin ve âhiret hayatının varlığı hakkında hiç kuşku duymayıp hemen inkâra düşerler. Oysa bu, haberler içinde en az şüphe uyandıran bir haberdir. 104 (JKural şudur: Şüphe konusu her iki doğru ve yanlış seçeneklerinin eşit olması, yani kesin olmayan iki bilginin kesinlik açısından birbirine eşit olması, birinin diğerine tercih imkânının bulunmamasıdır. Zan ise iki bilgiden birinin diğerinden ağır basması halidir. Bu itibarla galip zan ile amel etmek mümkün iken çoğunluğunu şüphenin teşkil ettiği bilgi ile amel etmek caiz değildir. Hakkında hüküm verilecek bir konuyu araştırmak ve üzerinde kafa yormak (nazar) yoluyla zan oluşur. Kişi konu üzerinde durdukça derece derece yükselen ve kesin olmayan zanni bir bilgi üzerinde yükselmeye devam eder ve sonunda “ilim” adı verilen kesin bilgi düzeyine ulaşıp, doğruyu elde eder. O yüzden tefsirciler bu âyetteki “zan” kelimesini “yakin” ve “ilim” anlamına yormuşlardır. Zira zannın sonunda varacağı yer orasıdır. Ebü Bekir elEsam buradaki “zan” kelimesine “şek” anlamı vermiştir. Çünkü bilmenin yolu içtihat olması halinde şüphe tümüyle kalkıp yok olmaz. “Zann'ın benzeri, ilim yerinde kullanılabilen “havf”, yani korku kelimesidir. Çünkü korku tam olarak nihayetine erişip korku nedeni hakkında tam bir kanaat oluşunca bir tür ilim, yani kesin bilgi halini alır. Meselâ içmediği takdirde öldürüleceği ya da bir organının kesileceği tehdidi altında kalan kimse için şarabın içilmesi mübah hale gelir. O halde iken kişi, tehdidin kendisine yapılacağı konusunda, endişesi son hadde ulaştığı için sanki kesin bilgi sahibi olmuş gibi kabul edilir. Gerçekte belki de bir engel çıkacak ve tehdit eden kişi tehdidini gerçekleştiremeyecekti. Bununla birlikte içinde bulunduğu korku halinin tavan yapması, aslında haram olan o nesnenin yenilmesini kendisine helâl hale getirmiştir. Zan konusunda da hüküm aynıdır, yani onunla amel edilir. Onlar, diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı? Onlar bilmiyorlar mı ki mutlaka yüzleşecekleri hesap için diriltileceklerdir ve onlar için ondan asla kaçış ve dolayısıyla azaptan kurtuluş yoktur. Hani dünyada hesaptan kaçmak ve başını kurtarmak, bir çıkış yolu bulmak vardı ya, orada öyle bir şey asla olmayacaktır. “Büyük gün” denilmesi hem azabının hem de sevabının devamlı olmasından dolayıdır. (516. “İşte o gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar.” 105 Hüküm vermesi yahut hesaba çekmesi, ya da vâd ve vaidinin yerini bulması için herkes huzura çıkacaktır. Yahut hepsi birden teslim olarak boyun eğmiş bir vaziyette kıyama duracaklardır. Her ne kadar dünyada iken onların bir kısmı gönüllü olarak O'na teslim olmaya yanaşmamışsa da zâlimler O'nunla savaşmaya kalkışıp kendilerine birtakım paylar çıkarmaya ve diklenmeye çabalasalar da orada herkes O'na boyun eğeceklerdir. Kıyâmet gününde herkes O'nun Rab oluşunu ikrar ile hükmüne râmolup kazasına boyun eğeceklerdir. İşte bu nedenle insanların topyekün kıyamını, kıyâmet gününe ait yapmıştır. Gİ yen Gl EİN PSİ YS

Mütaffifin 83:5

[Zan ve İlim] Müfessirlerin çoğu “elâ yezunnu” sanmıyorlar mı? anlamındaki kelimenin “elâ ya'lemu”, yani bilmiyorlar mı?, kesin olarak görmüyorlar mı?” mânasında olduğunu söylemişlerdir. Ebü Bekir el-Esam dedi ki: “Elâ yezunnu” cümlesinin onlar yeniden diriltilme hakkında kuşku duymuyorlar mı?” anlamında olduğunu söylemiştir. Belirttiğimiz gibi bu yorum ihtimal dâhilindedir. Çünkü şüphe korkuyu ve tedirginliği gerekli kılar. Şüphenin kalkması ise güveni gerektirir. Görmez misin ki kişi bir yere gitmek üzere yolculuğa karar verse biri de ona gitmek istediği yolda hırsızların ve eşkıyaların olduğunu söylese, o kişi bundan endişeye kapılır ve yol kesici eşkıyanın ve hırsızların verecekleri zararı kendisinden defetmek için tedarikli olur. Bu haberi veren kimsenin sözünde doğru olduğuna kesin olarak inanmasa ve hırsızların kendisine zarar verebileceği kesin olmasa bile tedbirli olur. Hal böyle iken onlar, kendilerine Hz. Peygamber'in (a.s.) haber vermesi ve doğruluğuna dair deliller getirmesine rağmen ölümden sonra diriltilmenin ve âhiret hayatının varlığı hakkında hiç kuşku duymayıp hemen inkâra düşerler. Oysa bu, haberler içinde en az şüphe uyandıran bir haberdir. 104 (JKural şudur: Şüphe konusu her iki doğru ve yanlış seçeneklerinin eşit olması, yani kesin olmayan iki bilginin kesinlik açısından birbirine eşit olması, birinin diğerine tercih imkânının bulunmamasıdır. Zan ise iki bilgiden birinin diğerinden ağır basması halidir. Bu itibarla galip zan ile amel etmek mümkün iken çoğunluğunu şüphenin teşkil ettiği bilgi ile amel etmek caiz değildir. Hakkında hüküm verilecek bir konuyu araştırmak ve üzerinde kafa yormak (nazar) yoluyla zan oluşur. Kişi konu üzerinde durdukça derece derece yükselen ve kesin olmayan zanni bir bilgi üzerinde yükselmeye devam eder ve sonunda “ilim” adı verilen kesin bilgi düzeyine ulaşıp, doğruyu elde eder. O yüzden tefsirciler bu âyetteki “zan” kelimesini “yakin” ve “ilim” anlamına yormuşlardır. Zira zannın sonunda varacağı yer orasıdır. Ebü Bekir elEsam buradaki “zan” kelimesine “şek” anlamı vermiştir. Çünkü bilmenin yolu içtihat olması halinde şüphe tümüyle kalkıp yok olmaz. “Zann'ın benzeri, ilim yerinde kullanılabilen “havf”, yani korku kelimesidir. Çünkü korku tam olarak nihayetine erişip korku nedeni hakkında tam bir kanaat oluşunca bir tür ilim, yani kesin bilgi halini alır. Meselâ içmediği takdirde öldürüleceği ya da bir organının kesileceği tehdidi altında kalan kimse için şarabın içilmesi mübah hale gelir. O halde iken kişi, tehdidin kendisine yapılacağı konusunda, endişesi son hadde ulaştığı için sanki kesin bilgi sahibi olmuş gibi kabul edilir. Gerçekte belki de bir engel çıkacak ve tehdit eden kişi tehdidini gerçekleştiremeyecekti. Bununla birlikte içinde bulunduğu korku halinin tavan yapması, aslında haram olan o nesnenin yenilmesini kendisine helâl hale getirmiştir. Zan konusunda da hüküm aynıdır, yani onunla amel edilir. Onlar, diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı? Onlar bilmiyorlar mı ki mutlaka yüzleşecekleri hesap için diriltileceklerdir ve onlar için ondan asla kaçış ve dolayısıyla azaptan kurtuluş yoktur. Hani dünyada hesaptan kaçmak ve başını kurtarmak, bir çıkış yolu bulmak vardı ya, orada öyle bir şey asla olmayacaktır. “Büyük gün” denilmesi hem azabının hem de sevabının devamlı olmasından dolayıdır. (516. “İşte o gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar.” 105 Hüküm vermesi yahut hesaba çekmesi, ya da vâd ve vaidinin yerini bulması için herkes huzura çıkacaktır. Yahut hepsi birden teslim olarak boyun eğmiş bir vaziyette kıyama duracaklardır. Her ne kadar dünyada iken onların bir kısmı gönüllü olarak O'na teslim olmaya yanaşmamışsa da zâlimler O'nunla savaşmaya kalkışıp kendilerine birtakım paylar çıkarmaya ve diklenmeye çabalasalar da orada herkes O'na boyun eğeceklerdir. Kıyâmet gününde herkes O'nun Rab oluşunu ikrar ile hükmüne râmolup kazasına boyun eğeceklerdir. İşte bu nedenle insanların topyekün kıyamını, kıyâmet gününe ait yapmıştır. Gİ yen Gl EİN PSİ YS

Mütaffifin 83:6

[Zan ve İlim] Müfessirlerin çoğu “elâ yezunnu” sanmıyorlar mı? anlamındaki kelimenin “elâ ya'lemu”, yani bilmiyorlar mı?, kesin olarak görmüyorlar mı?” mânasında olduğunu söylemişlerdir. Ebü Bekir el-Esam dedi ki: “Elâ yezunnu” cümlesinin onlar yeniden diriltilme hakkında kuşku duymuyorlar mı?” anlamında olduğunu söylemiştir. Belirttiğimiz gibi bu yorum ihtimal dâhilindedir. Çünkü şüphe korkuyu ve tedirginliği gerekli kılar. Şüphenin kalkması ise güveni gerektirir. Görmez misin ki kişi bir yere gitmek üzere yolculuğa karar verse biri de ona gitmek istediği yolda hırsızların ve eşkıyaların olduğunu söylese, o kişi bundan endişeye kapılır ve yol kesici eşkıyanın ve hırsızların verecekleri zararı kendisinden defetmek için tedarikli olur. Bu haberi veren kimsenin sözünde doğru olduğuna kesin olarak inanmasa ve hırsızların kendisine zarar verebileceği kesin olmasa bile tedbirli olur. Hal böyle iken onlar, kendilerine Hz. Peygamber'in (a.s.) haber vermesi ve doğruluğuna dair deliller getirmesine rağmen ölümden sonra diriltilmenin ve âhiret hayatının varlığı hakkında hiç kuşku duymayıp hemen inkâra düşerler. Oysa bu, haberler içinde en az şüphe uyandıran bir haberdir. 104 (JKural şudur: Şüphe konusu her iki doğru ve yanlış seçeneklerinin eşit olması, yani kesin olmayan iki bilginin kesinlik açısından birbirine eşit olması, birinin diğerine tercih imkânının bulunmamasıdır. Zan ise iki bilgiden birinin diğerinden ağır basması halidir. Bu itibarla galip zan ile amel etmek mümkün iken çoğunluğunu şüphenin teşkil ettiği bilgi ile amel etmek caiz değildir. Hakkında hüküm verilecek bir konuyu araştırmak ve üzerinde kafa yormak (nazar) yoluyla zan oluşur. Kişi konu üzerinde durdukça derece derece yükselen ve kesin olmayan zanni bir bilgi üzerinde yükselmeye devam eder ve sonunda “ilim” adı verilen kesin bilgi düzeyine ulaşıp, doğruyu elde eder. O yüzden tefsirciler bu âyetteki “zan” kelimesini “yakin” ve “ilim” anlamına yormuşlardır. Zira zannın sonunda varacağı yer orasıdır. Ebü Bekir elEsam buradaki “zan” kelimesine “şek” anlamı vermiştir. Çünkü bilmenin yolu içtihat olması halinde şüphe tümüyle kalkıp yok olmaz. “Zann'ın benzeri, ilim yerinde kullanılabilen “havf”, yani korku kelimesidir. Çünkü korku tam olarak nihayetine erişip korku nedeni hakkında tam bir kanaat oluşunca bir tür ilim, yani kesin bilgi halini alır. Meselâ içmediği takdirde öldürüleceği ya da bir organının kesileceği tehdidi altında kalan kimse için şarabın içilmesi mübah hale gelir. O halde iken kişi, tehdidin kendisine yapılacağı konusunda, endişesi son hadde ulaştığı için sanki kesin bilgi sahibi olmuş gibi kabul edilir. Gerçekte belki de bir engel çıkacak ve tehdit eden kişi tehdidini gerçekleştiremeyecekti. Bununla birlikte içinde bulunduğu korku halinin tavan yapması, aslında haram olan o nesnenin yenilmesini kendisine helâl hale getirmiştir. Zan konusunda da hüküm aynıdır, yani onunla amel edilir. Onlar, diriltileceklerini akıllarına getirmiyorlar mı? Onlar bilmiyorlar mı ki mutlaka yüzleşecekleri hesap için diriltileceklerdir ve onlar için ondan asla kaçış ve dolayısıyla azaptan kurtuluş yoktur. Hani dünyada hesaptan kaçmak ve başını kurtarmak, bir çıkış yolu bulmak vardı ya, orada öyle bir şey asla olmayacaktır. “Büyük gün” denilmesi hem azabının hem de sevabının devamlı olmasından dolayıdır. (516. “İşte o gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar.” 105 Hüküm vermesi yahut hesaba çekmesi, ya da vâd ve vaidinin yerini bulması için herkes huzura çıkacaktır. Yahut hepsi birden teslim olarak boyun eğmiş bir vaziyette kıyama duracaklardır. Her ne kadar dünyada iken onların bir kısmı gönüllü olarak O'na teslim olmaya yanaşmamışsa da zâlimler O'nunla savaşmaya kalkışıp kendilerine birtakım paylar çıkarmaya ve diklenmeye çabalasalar da orada herkes O'na boyun eğeceklerdir. Kıyâmet gününde herkes O'nun Rab oluşunu ikrar ile hükmüne râmolup kazasına boyun eğeceklerdir. İşte bu nedenle insanların topyekün kıyamını, kıyâmet gününe ait yapmıştır. Gİ yen Gl EİN PSİ YS

Mütaffifin 83:7

“Kellâ” Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esamm'a göre tahkik edatıdır; gerçekten veya doğrusu anlamındadır. Yani onların diriltilmeleri haktır, onlar kesinlikle hesap günü için diriltileceklerdir. Zeccâc ise “kellâ” kelimesinin engelleme ve uyarma edatı olduğunu söylemiştir. Buna göre mâna şöyledir: İş onların sandıkları gibi diriltilmeyecek değillerdir, aksine onlar diriltilecekler ve yapıp ettiklerinin karşılığını göreceklerdir. Zeccâc'ın bu yorumuna göre âhiret hayatının varlığı istidlâl yoluyla ortaya çıkarken Hasan-ı Basri ve Ebü Bekir el-Esamm'ın açıklamalarına göre ise istidlâl yoluyla değil doğrudan nas ile sabit olur). [Siccin ve İlliyyânun Mâhiyeti] Günahkârların yazısı muhakkak siccindedir. “Siccin” kelimesinin ne olduğuna dair ihtilaf edilmiştir. Kimine göre siccin bir mekânın ismidir ve buna işaretle şöyle demiştir: Yedi kat yerin altında bir kayadır; kâfirin amel defteri kıyâmet gününe kadar onun altına konur. Ancak bizim onun nerede olduğunu bilmemize ihtiyacımız yoktur. Çünkü onu oraya koymakla mükellef olanlar onun yerini bilmektedirler ki onlar da meleklerdir. Kimine göre ise o kadim ümmetlerin kitaplarında yer almış bir kavramdır, aynı şekilde Kur'ânda da anıldı. Onun ne olduğu (kadim kitaplarda açıklanmış olabilir). Maksat gerçekleşmiş olduğu için “siccin”nin anlamına işaret edilmemesi mümkündür. Siccin kıyâmet gününde kâfirlerin azap görmeleri için hazırlanmış bir yer de olabilir. Lâkin âhirette ilk defa, amel defterinde kayıtlı olan ameli insana arzolunur, sonra ruhu ona iliştirilir. En sonunda da cesedi onlara (ameli ve ruhu) tâbi olur. (İHz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Dünya müminin hapishanesi kâfirin ise cennetidir. Âhiret ise kâfirin hapishanesi müminin ise cennetidir”, Kâfirlerin amel defteri o siccine konulur, iyilerin defterleri de kendileri için hazırlanmış bulunan cennetlere konulur. Sonra onu ruhu, ardından da bedeni takip eder. (Birazdan gelecek olan 18. âyet) “Hayır, hayır! Şüphe yok ki iyilerin kaydı illiyyindedir” meâlindeki âyette kastedilen de budur. Bir kısım müfessirler de şöyle dedi: Bu bir temsildir. Ne “siccin'de ne de “illiyyin'de amel defterlerinin konulacağı özel mekânlar vardır. “Sicn”, yani hapishane dünyada kötü adamların mekânıdır. Kötü insanların amelleri de kötü ve pis olmalarından ötürü “sicn'e benzetilmiştir. İyilerin amelleri ise “illiyyin” temsili ile anılmıştır, zira orası da şeref ve mertebe sahibi kimselerin yeridir. Amel defterlerinin oraya konulduğunu söylemek onların amellerinin hoş olduğunu söylemekten kinâyedir. Kisâi şöyle dedi: Siccin, “Secn” kelimesinden mübalağa anlamı vermesi için türetilmiştir. “Racül fissik, şirrib, sikkir”, yani iyice yoldan çıkmış, çok içen, çok sarhoş denilmesi gibi. Sonra “fâcir”lerin kitabından, yani amel defterinden söz etti. Fücur inkâr etmekle gerçekleştiği gibi günah işlemek tarzındaki başka fiillerle de gerçekleşir. Bu kelime hem kâfirler (Ehl-i küfür) hem de müslümanlar (Ehl-i İslâm) arasında kullanılabilen ortak bir kelimedir. Ancak tefsiri sırasında bu vaidin kâfirlere yönelik olarak açıklanması “Gerçeği inkâr edenlerin o gün vay haline!”i meâlindeki âyetin gereğidir. “Fısk”, yani yoldan çıkma ve namazın terki gibi gene ortak olarak kullanılabilen her günah konusunda vaidin kâfirlere yönelik olması yine aynı şekilde inkâr etme şartına bağlıdır. “Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik... “ meâlindeki âyette ve zekât vermeyenlere ilgili söz konusu olan vaidde olduğu gibi. Bunlar inkâr etmekle irtibatlı olmaktadır. İnkâr etmekle irtibatına ilişkin olması açıklamada, şahitliğin düşmesine ve inkârcılara azabın gerekli olduğuna dair delil vardır. Müştereken kullanılan ismin belirtilmesinde ise, Ehl-i küfür ile ortak oldukları fiili işlemiş olmalarından ötürü korku duymalarının gerekliliğine dair delil vardır. Burada vaide ilişkin şahitliğin düşmesine temas edilmemesinin sebebi açıklama yapılırken onlardan bahsedilmemesidir. Bu sürenin onuncu âyeti. --- Dipnotlar: 8 “Her nefis, yaptıklarına karşılık tutulan bir rehindir; Ancak hakkın ve erdemin tarafında olanlar başka: Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?” Onlar şöyle cevap verirler: 'Biz namaz kılanlardan değildik; yoksulu doyurmuyorduk; (günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk, ceza gününü de asılsız sayıyorduk, sonunda bize ölüm geldi çattı”. Şahitliğin düşmesi ile mukarrebün meleklerince yapılan şahitlik kastedilmiş olabilir (bk.

Mütaffifin 83:8

O günün önemi ve azabının ebediliğini belirtmek içindir. Ya da onları önceden bilmediğini ve Allah'ın öğretmesi ile bilir olduğunu belirterek peygamberine olan nimetini ifade eder. “Bilir misin nedir illiyyin?” meâlindeki âyetin yorumu da aynı şekildedir. Yani siccindeki kitap, yani amel defteri “merküm'dur. “Merküm” yazılmış, kaydedilmiş demektir. “Rakm” bize göre bildirmek demektir. Kişi fiyatı yazdığı veya elbise üzerine süsleme işaretleri koyduğu zaman “rakame essevbe” denilir. Maksadın “alm” olması da mümkündür. Bu durumda kitap, yani amel defteri mühürlenmiş demektir. Bu da bildiriyor ki yapıp ettiklerinin üzerine ne bir ilâve yapılır ne de bir çıkarma olur. “O Kur'ân gerçekten değerli,

Mütaffifin 83:9

güçlü ve arşın sahibi katında itibarlı bir elçinin sözüdür” meâlindeki âyetin tefsiri sırasında Cibril aleyhisselâmın güçlü ve emanet sahibi oluşu ile ilgili olarak daha önce açıkladığımız gibi bir yorum olur. Cibril emin olmakla nitelendirildi. Bu şekilde kitap hakkında herhangi bir değiştirme ya da hiyanetin asla vuku bulmayacağı belirtilmiş oldu. Güçlü olmakla da nitelendirildi, çünkü bir başkası ona yol bulup da onun koruması altındakini ele geçirip onda birtakım değişiklikler yapamaz. Aynı şekilde mühürleme ve alâmet koymaktan söz etti ki onun hakkında ziyade ve noksanlıktan emin olunsun.

Mütaffifin 83:10

Tasdiki gerekli olan her haberi ve bilgiyi inkâr edenlere yazıklar olsun. Tasdik ise Allah Teâlâ'ya, O'nun âyetlerine, resüllerine ve âhiret hayatına iman etmekle gerçekleşir.

Mütaffifin 83:11

911. “Onlar yargı gününü asılsız “Din”in iki anlamı vardır: Yapılan bir işin BAŞLI görme ya da teslim olup boyun eğmenin adı. Kıyâmet gününe “din günü” denilmesinin sebebi, orada kulların yaptıkları işlerin karşılığını görecek olmalarıdır. Ya da ikinci anlamıyla o günde Allah Teâlâya teslim olup boyun eğmelerinden ötürüdür. Onların din gününü inkâr etmeleri aslında Allah Teâlâ'nın kudretini ve O'nun resüllerini inkâr etmektir. Çünkü resüller onları din gününe iman etmeye çagırmaktadırlar, onlar ise o günü inkâr etmektedirler. Dolayısıyla bu inkâr, tasdik etmeleri gerekli olan her bir şeyin reddedilmesi anlamına gelmekte ve o şekilde yorumlanmaktadır. 12. “Oysa onu, haddi aşan günekikârdan başkası inkâr etmez.” “Mu'tedi” kelimesi Allah Teâlâ'nın belirlemiş olduğu sınırları tecavüz eden kimse anlamına gelir. “Esim” ise Rabb'ine karşı günah işleyen kimse anlamındadır. Kişinin sınırları tecavüz etmesi ve Rabb'ine karşı günah işlemesi inkâra iten saik olmaktadır. Eğer öyle olmasa ve Rabb'inin belirlemiş olduğu sınırları aşmasa, O'na karşı isyankârlık etmese din gününü inkâr etme yoluna gitmezdi. Ya da bu beyan, bir bildirimde bulunuyor (ihbar): Onu inkâr eden, haddi aşan ve günaha batan kişidir.

Mütaffifin 83:12

911. “Onlar yargı gününü asılsız “Din”in iki anlamı vardır: Yapılan bir işin BAŞLI görme ya da teslim olup boyun eğmenin adı. Kıyâmet gününe “din günü” denilmesinin sebebi, orada kulların yaptıkları işlerin karşılığını görecek olmalarıdır. Ya da ikinci anlamıyla o günde Allah Teâlâya teslim olup boyun eğmelerinden ötürüdür. Onların din gününü inkâr etmeleri aslında Allah Teâlâ'nın kudretini ve O'nun resüllerini inkâr etmektir. Çünkü resüller onları din gününe iman etmeye çagırmaktadırlar, onlar ise o günü inkâr etmektedirler. Dolayısıyla bu inkâr, tasdik etmeleri gerekli olan her bir şeyin reddedilmesi anlamına gelmekte ve o şekilde yorumlanmaktadır. 12. “Oysa onu, haddi aşan günekikârdan başkası inkâr etmez.” “Mu'tedi” kelimesi Allah Teâlâ'nın belirlemiş olduğu sınırları tecavüz eden kimse anlamına gelir. “Esim” ise Rabb'ine karşı günah işleyen kimse anlamındadır. Kişinin sınırları tecavüz etmesi ve Rabb'ine karşı günah işlemesi inkâra iten saik olmaktadır. Eğer öyle olmasa ve Rabb'inin belirlemiş olduğu sınırları aşmasa, O'na karşı isyankârlık etmese din gününü inkâr etme yoluna gitmezdi. Ya da bu beyan, bir bildirimde bulunuyor (ihbar): Onu inkâr eden, haddi aşan ve günaha batan kişidir.

Mütaffifin 83:13

13. “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman, eskilerin masalları' der.” Eskilerin masalları. Yani öncekilerin aslı esası olmayan anlatımları veya mitoloji demektir. Ebü Ubeyde, esâtir, aslı esası olmayan haberlerdir, demiştir. Teâlâ katından değildir, )Jbilakis eskilerin temelsiz olarak yazdıkları birtakım yazılardır. Onlar bunu kendilerine her okunan için söylemiyorlar, aksine eskilerin haberlerinden olmak üzere okunan âyetler karşısında böyle bir tavır takınıyorlar ve kendilerine benzerini yapmaktan aciz bırakan âyetler getirildiği zaman onu hemen sihre nispet ediyorlardı.

Mütaffifin 83:14

[Kalbin Paslanması] “Rayn” örtü, perde demektir. Pas olduğu da söylenmiştir. Allah Teâlâ iyiliğin en zirve noktası olan imanı ışık olarak isimlendirdi, kötülüğün zirvesi olan inkâra ise karanlık adını verdi. Şu halde iman kalpleri aydınlatan, küfür ise zulmet saçandır. İnsan günahlardan inkârcılığa götüren sebeplerle iştigal ettikçe adım adım ilerler ve her bir günah kalbinde bir karanlık oluşturur ve sonunda kalbin her tarafını karanlık kaplar. Ebü Hureyreden rivayet olunduğuna göre bu âyet hakkında Hz. Peygamber'e (a.s.) soru yöneltilmiş ve o şöyle cevap vermiştir: Kul bir günah işler, bunun üzerine kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer hemen pişmanlık duyup tövbe ederse kalbi temizlenir. Tövbe etmez ve günaha döner, gene işlerse kalbine siyah bir leke oluşur. Tekrar işlerse yine bir siyah nokta oluşur ve öyle olur ki sonunda bütün kalbi kap kara bir perde ile kaplanır. İşte rayn (kalbin pas tutması) budur”, Allah kimi de hidâyete erdirmek isterse onun göğsünü imanı önceleyen bir takım sebeplerle açtıkça açar da böylece onu imana sevkeder. Kalbi hayra açmanın (inşirâh, şerh-i sadr) anlamı da budur. (JBuna göre Hz. Ali'den rivayet edilen sözün yorumu da bu şekildedir: O şöyle demiştir: “İman kalpte küçük beyaz bir benek olarak belirir. O büyüdükçe kalbin beyazlığı da artar, iman tamama erdiğinde de kalbin tamamı bembeyaz olur”, Hz. Ali'nin “İman kalpte küçük beyaz bir benek olarak belirir... tamama erdiğinde de kalbin tamamı bembeyaz olur” demesinin mânası bize göre imana götüren sebepler yönündendir. Sebepler ortaya çıktıkça kalbin ona yönelmesi da yavaş yavaş ortaya çıkar ve sonunda iman eder. Yoksa maksat imanın cüzleri vardır, demek değildir. Aksine imanın öncesinde gerçekleşen durumlar vardır, bunların her biri ortaya çıktıkça göğüste ona karşı bir açılım veya yatkınlık (inşirâh) belirir ve nihayetinde iman hâsıl olur. Diğer taraftan Allah Teâlâ imanı perdeleyen engeller için değişik isimler kullanmıştır. Bir defasında mühürlemeden bahsetmiş ve meâlen şöyle buyurmuştur: “Bunlar, Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir; gaflette olanlar da işte bunlardır”. Bir başka yerde meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlardan seni Kur'ân okurken dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik” Bir yerde de kilitler tabirini kullanmıştır: “Kur'ân'ı okuyup düşünmezler mi? Yoksa kalpler üzerinde kilitleri mi var?” Sanki kalplerin kilitli olması hali, inkârda artık son nokta olup iman etmeleri asla umulamaz hale gelmiş kâfirlerin durumunu bildirmektedir. Onlar inatçı ve inkârcı Hak ve hakikate karşı şartlanmış katı kâfirlerdir. Bunlar kâfirlerin elebaşıları ve önderleridir. Onlardan kimi kalbinde inkârı tabiat haline getirmiştir. Bunlar inkârı, inatçılıklar ve taşkınlıklar yüzünden değil, imana götürecek sebeplerin kendilerine açılmaması yüzünden inkâr üzere daimdirler. Zeccâc şöyle dedi: İmana perde olan durumların ilki “gayn” halidir, O ince bulut gibi bir örtüdür, ince bulut göğün rengini nasıl belirsiz hale getirirse bu da imanı öyle perdeler. Bu perde kalınlaştıkça “rayn” adını alır. Sonra kalbin inkâr tabiatı içinde şekillenmesi ilerler ve nihayet kilitlenme hali ortaya çıkar. (SJBu ilâhi beyanda, kulların fiillerinde Allah Teâlâ'nın bir düzenlemesi ve yaratmasının bulunduğunu gösteren delil vardır. Çünkü Allah, kalpte bir karanlık yaratmakta ve bu karanlık hayır işlerinin ve iman nurunun kavranmasına engel olmaktadır. Çünkü inkârı bir itikat olarak benimseyen herkes, nurlarının idrakine engel olması için itikat etmiyor. Bu onda mevcut olmayınca onun bizzat Allahın düzenlemesi ve yaratması sonucunda gerçekleştiği sabit olur. Zira kalpte karanlığın vücut bulması mutlaka bir yaratıcının fiili sonunda vâki olması gerekecektir. Kâfirin kendisinden böyle bir yaratma olmayınca o zaman bunun bizzat Allah'ın yaratması sonucunda vâki olduğu ve o zulmeti Allah'ın inşa ettiği ortaya çıkar. Doğruya ulaştıran ancak Allah'tır. --- Dipnotlar: Hz. Ali şöyle demiştir: “İman kalpte küçük beyaz bir benek olarak belirir. O büyüdükçe kalbin beyazlığı da artar, iman tamama erdiğinde de kalbin tamamı bembeyaz olur. Nifak da aynı şekilde kalpte siyah bir benek olarak belirir. Nifak arttıkça siyahlık da büyür. Nifak tamama erince kalbin tamamı kapkara kesilir. Allah'a yemin ederim ki müminin kalbini yarsanız onu bembeyaz bulursunuz. Münafıkın kalbini de yarsanız onu kapkara bulursunuz” (Beyhaki, Şu abü'l-imân, L, 144). “Bu, onların dünya hayatını âhirete tercih etmelerindendir. Allah kâfirler topluluğuna hidâyet vermez. Bunlar, Allah'ın kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir; gaflette olanlar da işte bunlardır”. “Onlardan seni Kur'ân okurken dinleyenler de vardır. Fakat onu anlamalarına engel olmak için kalplerinin üstüne örtüler çektik, kulaklarına da ağırlık verdik. Onlar her türlü mücizeyi görseler bile yine de ona inanmazlar. Hatta o kâfirler sana geldiklerinde, Bu Kur'ân eskilerin masallarından başka bir şey değildir” diyerek seninle tartışırlar” (el-Enâm,

Mütaffifin 83:15

O gün hakkında ihtilaf edilmiştir. Ebü Bekir el-Esam onun bu dünyada olduğunu söylemiş ve şöyle demiştir: Onlar, başkasına tapınmaları sebebiyle Rab'lerine ibadet etmelerine engel olunur. Onların başka varlıklara tapınmaları Allaha kulluğu perdelemektedir. Müfessirler bunun âhiret gününde gerçekleşeceğini söylemişlerdir. Sonra onlardan bir kısmının Rab'leri ile buluşmaları perde çekilerek engellenmiştir. Onlar bu yorumlarıyla müminlerin Allah'ı görmelerini gerekli görmüş olmaktadırlar. Kimi müfessir ise şöyle demişlerdir: Onlar, Allah'ın dostları için hazırlanmış olan lütuf ve rahmetine nail olmaları engellenmiştir. Onlar, yaptıklarının cezası olmak üzere kendileriyle Rab'leri veya lütufları arasına perde çekilmiş olmaktadır. Çünkü onlar dünyada iken Allah'ın nimetlerini zayi etmişler, onlara karşı şükürle mukabelede bulunmamışlardır. Onlar Allah'ın âlemlere rahmet olmak üzere gönderdiği resüllerine iman etmemişler, buna ve yaptıklarına karşılık olmak üzere onun rahmetinden ve lütfundan yoksun kalmışlardır. Bu, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi5 Zeccâc, Meini'l-Kurün ve irâbuh, V, 299. dir: “Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu!” Yani onları unutulup giden önemsiz bir nesne gibi yaptı. Onlar Allah'ın âyetleri ve kanıtları karşısındaki tavırları, onlara iltifatta bulunmamaları sebebiyle âhirette de aynısıyla muamele görürler. Başka bir ilâhi beyanda da meâlen şöyle buyurmuştur: “O der ki: Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim”7. İNİ ŞİLİ EĞİ ç8 a3 112 “Sonra onlar mutlaka cehenneme e Perdelenmenin dünyada olacağı yorumunu yapanlar konuyla ilgili olarak şöyle diyorlar: Onlar Allahtan başkasına tapınmalarından ve bu sebeple de O'na ibadet etmeleri engellendikten sonra cehenneme gireceklerdir. Perdelemeyi âhiret hayatına ait görenler ise şöyle demektedirler: Perdelemenin neticesi olarak yüzlerin kararması, amel defterlerinin sol taraflarından ya da arkalarından verilmesi gibi olaylar gerçekleşince onlar cehenneme gireceklerdir.

Mütaffifin 83:16

O gün hakkında ihtilaf edilmiştir. Ebü Bekir el-Esam onun bu dünyada olduğunu söylemiş ve şöyle demiştir: Onlar, başkasına tapınmaları sebebiyle Rab'lerine ibadet etmelerine engel olunur. Onların başka varlıklara tapınmaları Allaha kulluğu perdelemektedir. Müfessirler bunun âhiret gününde gerçekleşeceğini söylemişlerdir. Sonra onlardan bir kısmının Rab'leri ile buluşmaları perde çekilerek engellenmiştir. Onlar bu yorumlarıyla müminlerin Allah'ı görmelerini gerekli görmüş olmaktadırlar. Kimi müfessir ise şöyle demişlerdir: Onlar, Allah'ın dostları için hazırlanmış olan lütuf ve rahmetine nail olmaları engellenmiştir. Onlar, yaptıklarının cezası olmak üzere kendileriyle Rab'leri veya lütufları arasına perde çekilmiş olmaktadır. Çünkü onlar dünyada iken Allah'ın nimetlerini zayi etmişler, onlara karşı şükürle mukabelede bulunmamışlardır. Onlar Allah'ın âlemlere rahmet olmak üzere gönderdiği resüllerine iman etmemişler, buna ve yaptıklarına karşılık olmak üzere onun rahmetinden ve lütfundan yoksun kalmışlardır. Bu, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi5 Zeccâc, Meini'l-Kurün ve irâbuh, V, 299. dir: “Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onları unuttu!” Yani onları unutulup giden önemsiz bir nesne gibi yaptı. Onlar Allah'ın âyetleri ve kanıtları karşısındaki tavırları, onlara iltifatta bulunmamaları sebebiyle âhirette de aynısıyla muamele görürler. Başka bir ilâhi beyanda da meâlen şöyle buyurmuştur: “O der ki: Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim”7. İNİ ŞİLİ EĞİ ç8 a3 112 “Sonra onlar mutlaka cehenneme e Perdelenmenin dünyada olacağı yorumunu yapanlar konuyla ilgili olarak şöyle diyorlar: Onlar Allahtan başkasına tapınmalarından ve bu sebeple de O'na ibadet etmeleri engellendikten sonra cehenneme gireceklerdir. Perdelemeyi âhiret hayatına ait görenler ise şöyle demektedirler: Perdelemenin neticesi olarak yüzlerin kararması, amel defterlerinin sol taraflarından ya da arkalarından verilmesi gibi olaylar gerçekleşince onlar cehenneme gireceklerdir.

Mütaffifin 83:17

Bu ilâhi beyanın yorumu şöyledir: Onlara, cehenneme girişlerinin sebebi bildirilir. Buna göre cehennemi inkâr etmeleri ve âhiret gününe inanmaları yüzünden cehenneme atılmışlar ve Allahtan mahrum bırakılmışlar, yani perdelenmişlerdir. Aksi takdirde eğer onlar iman etselerdi; cehennemin, ölümden sonra diriltilmenin ve kıyâmet gününün hak olduğuna inanıp bu ikrar üzere bulunsalardı o takdirde cehenneme girmezlerdi. Onlara bütün bunlar anlatılır ve o kadar ki sonunda onlar bunu ikrar ederler. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “Böylece günahlarını itiraf etmiş olurlar. O alevli ateşin mahkâmları artık rahmetten mahrumdurlar”,

Mütaffifin 83:18

18. “Hayır, hayır! Şüphe yok ki erdem sahiplerinin kaydı illiyyindedir” 19. “Bilir misin nedir illiyyin?”

Mütaffifin 83:19

18. “Hayır, hayır! Şüphe yok ki erdem sahiplerinin kaydı illiyyindedir” 19. “Bilir misin nedir illiyyin?”

Mütaffifin 83:20

20. Ameller) kaydedilmiş bir defterdir.” Allah Teâlâ burada “ebrâr” 1,.YI) kelimesini öncesindeki “füccâr” kelimesine karşılık olmak üzere kullanmıştır. Sonra da füccârın, din gününü inkâr edenler olduğunu açıklamıştır. Din gününü inkâr etme kâfirlerin ilk mertebesidir. Eğer füccâr ile küffâr kastedilmiş ise ebrâr ile de iman edenler kastedilmiş olur. O yüzdendir ki “ebrâr'dan maksadın bizzat müminler olduğu söylenmiştir. “Berr” kelimesi de iyi işlerin ellerinde çokça gerçekleştiği kimsedir. Kişinin iyiliği çok olursa ona “berr” denilmektedir. Fâcir ise kendisinden çokça günah sadır olan kimsedir. Buna göre vaidin, günahta son kerteye kadar çıkmış olanlar için olması mümkündür. Onların mertebece altında olanların hükmü ise burada belirtilmemiş olur, onların hükmünün öğrenilmesi ise istidlâl yoluyla olur. Vâd da iyi işleri çokça yapanlar hakkında olur. Onların durumundan aşağı mertebede olanlara gelince onların durumu da başka delillerle bilinir. 1S121. “O, Allaha yakın olanların görüp durdukları, (ameller) kaydedilmiş bir defterdir.” İyilerin (ebrâr) kitaplarından, yani amel defterlerinden bahsederken Allaha yakın olanların (mukarrabün) tanıklık yapacaklarından bahsetti. Buna mukabil fâcirlerin kitaplarından söz ederken onların tanıklıklarından bahsetmedi. Onların tanıklıkları Allaha tâzimde bulunduklarını ve dua yaptıklarını bilmeye bağlı olması mümkündür. Denildi ki “mukarrabün'dan maksat her gök ehlinin Allaha en yakın olanlarıdır. Bye als

Mütaffifin 83:21

20. Ameller) kaydedilmiş bir defterdir.” Allah Teâlâ burada “ebrâr” 1,.YI) kelimesini öncesindeki “füccâr” kelimesine karşılık olmak üzere kullanmıştır. Sonra da füccârın, din gününü inkâr edenler olduğunu açıklamıştır. Din gününü inkâr etme kâfirlerin ilk mertebesidir. Eğer füccâr ile küffâr kastedilmiş ise ebrâr ile de iman edenler kastedilmiş olur. O yüzdendir ki “ebrâr'dan maksadın bizzat müminler olduğu söylenmiştir. “Berr” kelimesi de iyi işlerin ellerinde çokça gerçekleştiği kimsedir. Kişinin iyiliği çok olursa ona “berr” denilmektedir. Fâcir ise kendisinden çokça günah sadır olan kimsedir. Buna göre vaidin, günahta son kerteye kadar çıkmış olanlar için olması mümkündür. Onların mertebece altında olanların hükmü ise burada belirtilmemiş olur, onların hükmünün öğrenilmesi ise istidlâl yoluyla olur. Vâd da iyi işleri çokça yapanlar hakkında olur. Onların durumundan aşağı mertebede olanlara gelince onların durumu da başka delillerle bilinir. 1S121. “O, Allaha yakın olanların görüp durdukları, (ameller) kaydedilmiş bir defterdir.” İyilerin (ebrâr) kitaplarından, yani amel defterlerinden bahsederken Allaha yakın olanların (mukarrabün) tanıklık yapacaklarından bahsetti. Buna mukabil fâcirlerin kitaplarından söz ederken onların tanıklıklarından bahsetmedi. Onların tanıklıkları Allaha tâzimde bulunduklarını ve dua yaptıklarını bilmeye bağlı olması mümkündür. Denildi ki “mukarrabün'dan maksat her gök ehlinin Allaha en yakın olanlarıdır. Bye als

Mütaffifin 83:22

“el-Berr”, yani iyi, kendisinden istenileni esirgemeyip veren, yapılan davete icabet eden kimse demektir. Kişi, Allahın kendisini davet ettiği tevhidi benimseyip, yasaklarından da tam anlamıyla kaçınınca o iyilerden (ebrâr) olur. Sonra bu sözünü ettiğimiz iyi kişi olmak iki şekilde olur: Birincisi, hem inanmak hem de onu bilfiil hayata geçirerek gerçekleştirmektir. Böylece kişi kendisinden istenileni hem söz hem de eylem olarak tamamen yerine getirir. İşte böyle bir kimse hakkında kesin olarak şunu söylemek mümkündür: Bu iyiler için sözü edilen vâdi (müjdeyi) hak etmiştir. İkincisi kendisinden istenileni inanç açısından yerine getirmesi, ancak inandığı buyrukları tam olarak yerine getirmemesi şeklinde olur. Böylesi hakkında hüküm tevakkuf etmek, yani görüş beyan etmemektir. Böylelerinin vâdedilen ödülü hak ettiklerini söylemek olmaz. Aksine Allah Teâlâ dilerse, korunmasını istediği sınırları aştığı ölçüde onu cezalandırır, sonra da onu lütufta bulunduğu cennetlik kimseler arasına katar. Allah dilerse de onu fazlı ve sonsuz kereminin sonucu olarak hiç cezalandırmadan affeder. “Fücür” meyletmek demektir. Meyil de iki şekilde olur: Birincisi hem inanmayı hem yapılması istenen fiilleri terketmek şeklinde olur. İkincisi de sadece davranışlarda olur. Bu da fiilinin inancına muhalif düşmesi tarzında gerçekleşir. Her iki şekliyle meyleden kimse, sözü edilen azaba düçar olur. Fiili inancına aykırı düşen kimsenin durumuna gelince bunun hakkında görüş beyan etmemek gerekir. Onların sözü edilen vaide hiç şüphe olmayacak bir şekilde düçar olacaklarını söylemek ve böyle bir tanıklık yapmak doğru olmaz. Diğer taraftan şunu da belirtmekte yarar vardır: “el-Birru” kelimesi tek başına kullanıldığı zaman onunla takvâ ya da hem takvâ hem de iyilik birlikte kastedilir. Aynı şekilde “et-takvâ” kelimesi tek başına kullanıldığı zaman o da “el-birr” mânasını gerektirir. Hem “et-takvâ” hem de “el-birr” kelimeleri birlikte kullanıldığı zaman takvâ ile bir mâna, el-birr ile de başka bir anlam kastedilir. 114 (SJŞöyle ki: Takvâ, helâk edici şeylerden sakınmak ve uzak olmaktır. Bu ise yapılması istenilen fiillere hem inanç hem de amel boyutuyla icabette bulunmayı, yasaklanan fiilleri de hem itikat hem de eylem boyutuyla terketmeyi gerekli kılar. Bu aynı zamanda “el-Birr”in de mânasıdır. Ama her ikisi de bir arada kullanıldığı zaman “et-takvâ” ile haram kılınan fiillerden uzak durmak; “el-birr” ile de yapılması istenilen güzel fiillerin yapılması kastedilir. Aynı şekilde “el-imân” tek başına kullanıldığı zaman hem “el-İslâm” hem de “el-imân”ın gerektirdiği anlam kastedilir. Keza “el-İslâm” kelimesi tek başına kullanıldığı zaman onunla iman mânası da kastedilir. Çünkü İslâm, her yaptığını Allah Teâlâ için şirkten arınmış olarak yapmak ve fiillerde Allah'a hiçbir şekilde ortak tanımamaktır. İman, Allah Teâlâ'nın her bir varlığın yegâne Rabbi olduğunu tasdik etmendir. Sen gerçekten O'nun her bir varlığın Rabb'i olduğu inancında sadık olursan, o takdirde her bir varlığı sadece ve yalnızca Allaha ait kılmış olursun. Şu sözümüzün mânası budur: Ama her ikisi birlikte kullanılınca o takdirde İslâm ile zâhirinin gerektirdiği mâna kastedilir, o da her şeyi Allaha ait olarak yapmak ve ortaktan salim kılmaktır. Tek başına kullanılınca iman ile İslâm kelimesiyle kastedilen anlam belirtilmek istenir. Tıpkı şu ilâhi beyanda belirtildiği gibi: “müslüman erkekler, müslüman kadınlar; mümin erkekler, mümin kadınlar...” Sözünü ettiğimiz bu durum “hafv” 1) ve “recâ” hakkında da geçerlidir, bu itibarla onlardan her biri tek başına kullanılınca her biri diğerinin anlamını da taşır. Ama ikisi bir arada kullanılınca o takdirde her biri zâhir anlamı ne ise onu ifade eder ve diğerinin ifade ettiği mânaya işaret etmez. Nimet içinde olmaktan kastın âhiretteki nimet olması mümkündür. Allah Teâlâ onların ebedi olarak nimet içinde olduklarını belirtmiştir. Hem dünya nimetleri hem de âhiret nimeti içinde olmaları da mümkündür. Onlar dünyada iken beden değil de akıl nimeti içinde olurlar. Şöyle ki onlar kendilerini uymaya çağırdığı hükümde davet edildikleri akla tâbi olurlar ve böylece akılları ile nimetlenmiş olurlar. Ancak akılları kendilerini nefislerinin icabet etmekten yüz çevirdiği ve şiddetle karşı çıktığı hükme uymaya çağırır. Bu da onların beden değil akıl nimeti içinde olduklarını gösterir. Âhiret nimeti ise hem akıl hem beden nimeti birlikteliği şeklinde olur. Hem nefisleri hem akılları birlikte nimetlenir ve onlar nefislerine taşıması ağır gelecek külfetler altına da sokulmazlar. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Zulme uğramaları yüzünden Allah uğrunda göç edenleri muhakkak ki biz bu dünyada güzel bir yere yerleştireceğiz; âhiret ecri ise elbette daha büyük olacaktır. Keşke bilseler!””; “Erkek olsun kadın olsun, kim inanmış bir insan olarak dünya ve âhirete yararlı işler yaparsa kesinlikle ona güzel bir hayat yaşatacağız ve böylelerinin ecirlerini de muhakkak surette yapmış olduklarının daha güzeliyle vereceğiz”, Bu ilâhi beyanlarda sabit olmuştur ki onlar dünyada ve âhirette nimetler içindedirler. --- Dipnotlar: ? “Müslüman erkekler, müslüman kadınlar; mümin erkekler, mümin kadınlar; ibadet ve itaat eden erkekler, ibadet ve itaat eden kadınlar; özü sözü doğru erkekler, özü sözü doğru kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; gönlünü ibadete vermiş erkekler, gönlünü ibadete vermiş kadınlar; (Allah için) yardım yapan erkekler, yardım yapan kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; iftetlerini koruyan erkekler, iffetlerini koruyan kadınlar; Allah'ı çokça anan erkekler, çokça anan kadınlar; işte bunlar için Allah büyük bir ödül hazırlamıştır” (el- Ahzâb, 33/35).

Mütaffifin 83:23

Daha önce belirttiğimiz gibi nefsin dünyada iken arzulayıp özlem duyduğu her nimet, daha dünyada iken onlara cennetliklerin müjdelendikleri nimetlerdir. Anlatıldığına göre Yemen halkı içlerinden birinin sosyal mevkii yükselip şerefli biri konumuna geldiğinde kendisine özel bir koltuk edinir ve ona şöyle denilirdi: “Falancanın koltuğu (erike)” Cennetlikler için de aynı şekilde koltuklara kurulacakları müjdesi verilmiştir, çünkü insanlar dünyada iken böylesi bir nimete kavuşmayı arzu ederler. Yoksa cennet koltuklarının bu dünya koltuklarına benzerliği söz konusu değildir. Çünkü cennet koltukları yok olma âfetinin netice vereceği her türlü ayıptan uzaktır. Ne var ki cennet nimetlerinin anlatımı, ancak insanlarca mutat olan bildik nimetler aracılığı ile olacağından, bir vasıta olarak kullanılmıştır. “Erike”, damat otağında kurulu koltuk demektir. Bakarlar, seyrederler. Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Birincisi seyir ve temaşanın otağa yönelik olmasıdır. Söz konusu olan, otağda dostların buluşması ve cennet şarabı üzerinde toplanmalarıdır. İkincisi seyretmenin sahip olunan nimetlere yönelik olmasıdır. Bu durumda otağdan dışarı doğru seyirde bulunmak söz konusu olur. Peygamber'den (a.s.) rivayet edildiğine göre “cennet ehli orada sahip olduğu bütün nimetleri tek bir bakışla görecektir. Cennetlik olana verilen nimetlerin en azı dünyanın eni ve boyu kadar olacaktır”. Bu seyir otağın içindekileri aşacak ve dışındakilere yönelik olacaktır.

Mütaffifin 83:24

Eğer yüzlerine bakarsan nimetlerin parıldayışını yüzlerinde görürsün. Yüzdeki parlaklığın bizzat yaratılıştan olması da mümkündür. O da onların yüzdeki parlaklığının hiç kaybolmayacak şekilde yeniden yaratılmış olmalarıdır. Yahut yüzlerindeki parlaklığın kendilerine verilen nimetlerden ötürü olması da mümkündür. Burada yüzlerin özel olarak belirtilmesi, insanların birbirlerine bakarken diğer organlara değil de yüzlerine bakmalarından dolayıdır. Yüz, bu nedenle özel olarak belirtilmiştir. Yoksa bu parlaklık, sadece yüzlerde olup diğer organlarda yoktur anlamında değildir. Aksine parlaklık ve alımlılık bütün organlarda söz konusudur. İkincisi, sevinç kalpte yer edip artınca etkisi yüzlerde belirir, aynı şekilde hüzün de öyledir; kalpte yer etmesi halinde belirtisi yüze vurur. Yüzlerdeki parlaklığın belirtilmesi, onların ne kadar sevinçli ya da mutlu olduklarını bildirmek içindir. SR çağ elle AES (pll ger b öğ ÇEYİZİ SEZ

Mütaffifin 83:25

[Cennet Şarabı] İçki. Bazıları “rahik” kelimesinin katkısız şarap olduğunu söylemişlerdir. O, her türlü kusurdan arındırılmış içkidir. Bazıları da şöyle demişlerdir: O, Allah Teâlâ'nın sevdiği kullarına hazırladığı dünyada iken hiç kimseyi sırrına vâkıf kılmadığı bir içkidir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu meyanda meâlen şöyle buyurmuştur: “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez”. O öyle bir içkidir ki içecekleri ana kadar kendilerinden gizlenmiş, sürpriz olarak sunulan ve gözleri aydın olacak olan bir içkidir. Mühürlenmiş, mührü de misk olan. Şarabın içinde olduğu kabın haline yönelik beyan olması mümkündür. O mühürlüdür ve öncesinde hiçbir el ona uzanmış değildir. Aynı şekilde dünyada da durum aynıdır, kişi kendince nefis bulduğu şarabını özel tıpa ile mühürlemektedir. Allah bildirdi ki bu şarap insanların dünyada iken tercih ettikleri şekilde sunulacaktır ve gene bildirdi ki onun mührü dünyada iken bildikleri en nefis mühür olacaktır ki o da misktir. Onun mührü dünyadaki mühürler gibi olmayacaktır, çünkü insanlar dünyada iken kaplarını kendilerince kıymeti olmayan en değersiz şeylerle mühürlerler. Buradaki nitelemenin içkiyi içenlere yönelik olması da mümkündür. Onlar içtikleri o içkiden sonra bir daha hiç içmezler, onlar için ağızlarına mühür vurulur. Ancak içtikleri şarabın lezzeti hiç kaybolmaz, sonsuza dek o misk tadını hep damaklarında hissederler. Denildi ki: “Hıtâmuhü misk” (dayi GE) demek “sonu veya dibi misktir” demektir. Yani bardağın dibinde kalan misk olur, anlamındadır. Yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar. Yarışma konusunun “mühürlenmiş içki içerler” anlamındaki hitâb-ı celilinde sözü edilen şarap olması mümkündür. “Tenâfüs”, hayır işlerde yarışmayı belirtmek için kullanılır. Sanki şöyle buyurulmuş oluyor: Özellikleri işte bu olan, asla dokunmayan, sarhoşluk vermeyen” şarap için rağbet etsinler, akılları gideren, bedenleri zayıf düşüren, malı tüketen dünya şarabının arkasına düşmesinler. Ya da burada özellikleri anlatılan nimetlerin arkasına düşsünler, tükenecek ve devam etmeyecek olan dünya nimetlerinin ardına düşüp kendilerini kaptırmasınlar. Sanki şöyle demiş oluyor: Kendileri için daimi olan nimetlerin, lezzeti asla kesilmeyecek olan cennet şarabının ardına düşsünler. Şöyle ki yarışmak ancak hayır işlerinde koşuşturmak, şehvet arzularını terketmek ve günahlardan el etek çekmek şeklinde olur. Bu, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Amel sahipleri böylesi bir kazanç için çalışmalıdır”. Yani öyle amelleriniz olsun ki sözü edilen nimetlerin karşılığı olsun, devam etmeyen, yani kesintiye uğrayıp tükenen ve sonu ateş olan geçici dünya nimetlerine kapılmayın.

Mütaffifin 83:26

[Cennet Şarabı] İçki. Bazıları “rahik” kelimesinin katkısız şarap olduğunu söylemişlerdir. O, her türlü kusurdan arındırılmış içkidir. Bazıları da şöyle demişlerdir: O, Allah Teâlâ'nın sevdiği kullarına hazırladığı dünyada iken hiç kimseyi sırrına vâkıf kılmadığı bir içkidir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu meyanda meâlen şöyle buyurmuştur: “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez”. O öyle bir içkidir ki içecekleri ana kadar kendilerinden gizlenmiş, sürpriz olarak sunulan ve gözleri aydın olacak olan bir içkidir. Mühürlenmiş, mührü de misk olan. Şarabın içinde olduğu kabın haline yönelik beyan olması mümkündür. O mühürlüdür ve öncesinde hiçbir el ona uzanmış değildir. Aynı şekilde dünyada da durum aynıdır, kişi kendince nefis bulduğu şarabını özel tıpa ile mühürlemektedir. Allah bildirdi ki bu şarap insanların dünyada iken tercih ettikleri şekilde sunulacaktır ve gene bildirdi ki onun mührü dünyada iken bildikleri en nefis mühür olacaktır ki o da misktir. Onun mührü dünyadaki mühürler gibi olmayacaktır, çünkü insanlar dünyada iken kaplarını kendilerince kıymeti olmayan en değersiz şeylerle mühürlerler. Buradaki nitelemenin içkiyi içenlere yönelik olması da mümkündür. Onlar içtikleri o içkiden sonra bir daha hiç içmezler, onlar için ağızlarına mühür vurulur. Ancak içtikleri şarabın lezzeti hiç kaybolmaz, sonsuza dek o misk tadını hep damaklarında hissederler. Denildi ki: “Hıtâmuhü misk” (dayi GE) demek “sonu veya dibi misktir” demektir. Yani bardağın dibinde kalan misk olur, anlamındadır. Yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar. Yarışma konusunun “mühürlenmiş içki içerler” anlamındaki hitâb-ı celilinde sözü edilen şarap olması mümkündür. “Tenâfüs”, hayır işlerde yarışmayı belirtmek için kullanılır. Sanki şöyle buyurulmuş oluyor: Özellikleri işte bu olan, asla dokunmayan, sarhoşluk vermeyen” şarap için rağbet etsinler, akılları gideren, bedenleri zayıf düşüren, malı tüketen dünya şarabının arkasına düşmesinler. Ya da burada özellikleri anlatılan nimetlerin arkasına düşsünler, tükenecek ve devam etmeyecek olan dünya nimetlerinin ardına düşüp kendilerini kaptırmasınlar. Sanki şöyle demiş oluyor: Kendileri için daimi olan nimetlerin, lezzeti asla kesilmeyecek olan cennet şarabının ardına düşsünler. Şöyle ki yarışmak ancak hayır işlerinde koşuşturmak, şehvet arzularını terketmek ve günahlardan el etek çekmek şeklinde olur. Bu, şu ilâhi beyanda belirtildiği gibidir: “Amel sahipleri böylesi bir kazanç için çalışmalıdır”. Yani öyle amelleriniz olsun ki sözü edilen nimetlerin karşılığı olsun, devam etmeyen, yani kesintiye uğrayıp tükenen ve sonu ateş olan geçici dünya nimetlerine kapılmayın.

Mütaffifin 83:27

27-28. e “el ant tesnimden, yani ei un lan) içecekleri bir kaynaktandır.” Tesnim, Allah Teâlânın sevgili kulları için hazırlamış olduğu ve dünyada iken hakkında bilgi vermediği bir içki malzemesidir. O, insanların bilmediği göz aydınlığı türündendir. Karışım (mizaç) bir defasında misk olarak belirtilmiş, başka bir yerde de kâfur olarak açıklanmıştır. “İyiler ise içindekine güzel koku katılmış bir kadehten içecekler”, Bir defasında da onun tesnim ile karışık olduğu belirtilmiş ancak “tesnim”in ne olduğu açıklanmamıştır. “Senâm” yüksek yer demektir. Kaynağın tesnim diye adlandırılması, yüksekçe bir yerden aşağı dökülmesinden dolayı olabilir. Bildirildi ki o, dünyada iken insanların elde etmek istedikleri, arzu duydukları bir karışım kabilinden olacaktır. Görmez misin ki dünyada iken içki kokteyl şeklinde olduğunda kalplerdeki içme arzusunu uyandırmada daha etkili olmakta, katkısız olması haline nispetle ona karşı nefis daha arzulu ve istekli olmaktadır. Buradan hareketle âhirette de aynı şekilde arzulu olacakları belirtilmiştir. Bazı tefsirciler şöyle dediler: Bu şaraptan sade olarak mukarrabün olanlar içecekler, diğerlerine ise katkılı olarak verilecektir. Hasan-ı Basri ise şöyle söyledi: Katkılı (kokteyl) hem mukarrebün hem de diğerleri için olacaktır, şarabın kokteyl hali belirttiğimiz gibi içenler nezdinde daha değerli kabul edilir. (9128. “Allah'a yakın olanların içecekleri bir kaynak...” Yakın kılınanlar ya da yaklaştırılmış olanlar. Mukarrebün, dünyada hayırlı işlerde yarış içinde koşuşturanlardır. Onlar nefsâni arzularını terkederler, helâk edici günahlardan ve sürçme kabilinden zellelerden uzak dururlar. Mukarrebün işte bunlardır. Yaklaştırma fiili kendilerine değil de başkalarına nispet edilerek “yaklaştırılmış olanlar” denildi. Çünkü onlar hayır işleri yapmayı kendi kendilerine değil başkası sayesinde başarırlar, keza helâk edici günahlardan ve zellelerden de gene başkası sayesinde korunurlar. Onlar bu yaklaştırılma lütfuna, dünyada iken sözünü ettiğimiz işlere kendilerini adamaları sonucunda Allah'ın rahmeti sayesinde ulaşmış olmaktadırlar. BŞ GEY İŞ İşi ai gili ga s1gII Aki öğ

Mütaffifin 83:28

27-28. e “el ant tesnimden, yani ei un lan) içecekleri bir kaynaktandır.” Tesnim, Allah Teâlânın sevgili kulları için hazırlamış olduğu ve dünyada iken hakkında bilgi vermediği bir içki malzemesidir. O, insanların bilmediği göz aydınlığı türündendir. Karışım (mizaç) bir defasında misk olarak belirtilmiş, başka bir yerde de kâfur olarak açıklanmıştır. “İyiler ise içindekine güzel koku katılmış bir kadehten içecekler”, Bir defasında da onun tesnim ile karışık olduğu belirtilmiş ancak “tesnim”in ne olduğu açıklanmamıştır. “Senâm” yüksek yer demektir. Kaynağın tesnim diye adlandırılması, yüksekçe bir yerden aşağı dökülmesinden dolayı olabilir. Bildirildi ki o, dünyada iken insanların elde etmek istedikleri, arzu duydukları bir karışım kabilinden olacaktır. Görmez misin ki dünyada iken içki kokteyl şeklinde olduğunda kalplerdeki içme arzusunu uyandırmada daha etkili olmakta, katkısız olması haline nispetle ona karşı nefis daha arzulu ve istekli olmaktadır. Buradan hareketle âhirette de aynı şekilde arzulu olacakları belirtilmiştir. Bazı tefsirciler şöyle dediler: Bu şaraptan sade olarak mukarrabün olanlar içecekler, diğerlerine ise katkılı olarak verilecektir. Hasan-ı Basri ise şöyle söyledi: Katkılı (kokteyl) hem mukarrebün hem de diğerleri için olacaktır, şarabın kokteyl hali belirttiğimiz gibi içenler nezdinde daha değerli kabul edilir. (9128. “Allah'a yakın olanların içecekleri bir kaynak...” Yakın kılınanlar ya da yaklaştırılmış olanlar. Mukarrebün, dünyada hayırlı işlerde yarış içinde koşuşturanlardır. Onlar nefsâni arzularını terkederler, helâk edici günahlardan ve sürçme kabilinden zellelerden uzak dururlar. Mukarrebün işte bunlardır. Yaklaştırma fiili kendilerine değil de başkalarına nispet edilerek “yaklaştırılmış olanlar” denildi. Çünkü onlar hayır işleri yapmayı kendi kendilerine değil başkası sayesinde başarırlar, keza helâk edici günahlardan ve zellelerden de gene başkası sayesinde korunurlar. Onlar bu yaklaştırılma lütfuna, dünyada iken sözünü ettiğimiz işlere kendilerini adamaları sonucunda Allah'ın rahmeti sayesinde ulaşmış olmaktadırlar. BŞ GEY İŞ İşi ai gili ga s1gII Aki öğ

Mütaffifin 83:29

Kâfirlerin müminlere karşı yaptıklarının -her ne kadar kendilerince biliniyor olsa da- bizzat Kur'ânda okunan bir âyet olarak yer alması üç şekilde izah edilebilir: Birincisi, müminlerin kalplerinde kanıtların yer etmesi ve onlarla amel etmelerinin sağlanması. Şöyle ki müminler kâfirlerden gördükleri eziyetler ve kötülükler karşısında büyük sıkıntılara mâruz kalınca onların atalarına, dedelerine ve topluluğuna karşı düşmanlık beslediler, şehvâni arzularını terkettiler, mallarını bıraktılar ve yol olarak Hz. Muhammede (a.s.) ve onun dinine tâbi olmayı seçtiler. Bilindiği gibi onlar bütün bu sıkıntılara göğüs gererken dünyalık hiçbir beklentileri bulunmuyordu. Zira Hz. Muhammed'in elinde elde edilmesi istenilecek hiçbir dünya nimeti ve böyle bir imkân bulunmuyordu. Buradan da anlaşıldı ki onları bu yola iten ve ona tâbi olmayı gerektiren sebep sadece ve yalnızca ortaya koyduğu kanıtlardı. Bu sözünü ettiklerimizde, her ne kadar âyette onları tasdik etmeye mecbur kılan ve boyun eğmeye iten delillerden söz edilmese de onun risâletini ispatlamak vardır. Dolayısıyla bunun belirtilmesinde inananlardan geri kalanlar için Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletine dair deliller mevcuttur. İkincisi, o müminler kâfirlerden mâruz kaldıkları işkencelere sabır ve tahammül gösterdiler, Allah'ın emirlerine uyma uğrunda her çeşit işkencelerine göğüs gerdiler. Onları burada andı ki onların ardından gelen müminler de aynı şekilde emir bilmârüf ve nehiy anilmünker yapsınlar, üzerlerine düşen vazifeyi yerine getirmekte herhangi bir mazeretlerinin olmadığını bilsinler, bu yolda başlarına her türlü eziyet ve kötülük gelse bile öncekilerin yolunda daim olsunlar. Başlarına gelecek olan her türlü musibete sabır ve tahammül gösterip, üzerlerine düşen vazifeyi hakkıyla yapsınlar. 120 Sİ(Üçüncüsü yahut şöyle: Selef-i sâlihin İslâm dinini üstün hale getirdikleri için kâfirlerden düşmanlık gördüler ve pek çok şiddete mâruz kaldılar. Biz ise içinde bulunduğumuz mertebeyi ve hidâyet üzere olmayı hiçbir meşakkat ve sıkıntı çekmeden elde ettik. Allah bu beyanda onların durumunu anlattı ki böylece bizler şükredelim, şu dünya hayatında bize lütfetmiş olduğu nimetlerin büyüklüğü ve sayısız lütuf ve ihsanı karşısında şükredelim, gereği gibi hamdedelim. İman edenlere gülüp dururlardı. Günahkârların gülmeleri iki şekilde olabilir. Ya bu, hayretlerinin gereğidir. Şöyle ki: Hiçbir menfaat beklemeden, dünyevi karşılık da olmadan Hz. Muhammede (a.s.) tâbi olmayı ve kendilerini zorluk ve sıkıntılara mâruz bırakmayı tercih ederler, sahip oldukları nimetlerin ellerinden çıkmasına razı olurlar. Bunu bir türlü hafsaları almıyordu. Kendileri ölümden sonra tekrar diriltilmeye ve âhiret hayatına inanmıyorlardı. Müminlere âhirette kavuşacakları nimetlere dair verilen müjdeleri inkâr ediyorlardı. Onların bu hali, kendilerini müminler hakkında hayrete düşürüyor, hallerine hayretle gülüyorlardı. Yahut müminlerle alay etmek için gülüyorlardı ve şöyle diyorlardı: Bunlar Muhammede (a.s.) iman ediyorlar ve onun kendilerine âhirette nimetler verileceğine dair vâdlerine kendilerini kaptırıyorlar. Kendileri bilmiyorlardı ve müminleri de kendi bilmedikleri dini konularda cehaletle itham ediyorlardı; ölümden sonra diriltilmenin, âhiret hayatının, cennetin ve cehennemin var olmadığını sanıyorlardı. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Mücrim, günahlara dalan kimsedir. Ebü Bekir el-Esam, kâfirlerin müminlere yaptıklarında Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletini kanıtlayan delil bulunduğunu söyledi. Şöyle ki: Onlar müminlere gülüyorlar ve kaş göz işareti yaparak onlarla alay ediyorlardı. Onları sapıklıkla itham ediyorlar, bütün bunları müslümanlardan gizli yapıyorlardı. Allah Teâlâ peygamberine, onların gizli olarak bütün bu yapıp ettiklerini bildirdi ki bu, onlara karşı Hz. Peygamber'in (a.s.) peygamberliğine açık bir delil olsun. “Yeteğâmezün”, yani yanlarından geçtiklerinde birbirlerine kaş göz ederlerdi. Bu, birbirlerine alay etme amaçlı kaş göz işareti yaptı demektir. DABİ gl İNİZ ISI

Mütaffifin 83:30

Kâfirlerin müminlere karşı yaptıklarının -her ne kadar kendilerince biliniyor olsa da- bizzat Kur'ânda okunan bir âyet olarak yer alması üç şekilde izah edilebilir: Birincisi, müminlerin kalplerinde kanıtların yer etmesi ve onlarla amel etmelerinin sağlanması. Şöyle ki müminler kâfirlerden gördükleri eziyetler ve kötülükler karşısında büyük sıkıntılara mâruz kalınca onların atalarına, dedelerine ve topluluğuna karşı düşmanlık beslediler, şehvâni arzularını terkettiler, mallarını bıraktılar ve yol olarak Hz. Muhammede (a.s.) ve onun dinine tâbi olmayı seçtiler. Bilindiği gibi onlar bütün bu sıkıntılara göğüs gererken dünyalık hiçbir beklentileri bulunmuyordu. Zira Hz. Muhammed'in elinde elde edilmesi istenilecek hiçbir dünya nimeti ve böyle bir imkân bulunmuyordu. Buradan da anlaşıldı ki onları bu yola iten ve ona tâbi olmayı gerektiren sebep sadece ve yalnızca ortaya koyduğu kanıtlardı. Bu sözünü ettiklerimizde, her ne kadar âyette onları tasdik etmeye mecbur kılan ve boyun eğmeye iten delillerden söz edilmese de onun risâletini ispatlamak vardır. Dolayısıyla bunun belirtilmesinde inananlardan geri kalanlar için Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletine dair deliller mevcuttur. İkincisi, o müminler kâfirlerden mâruz kaldıkları işkencelere sabır ve tahammül gösterdiler, Allah'ın emirlerine uyma uğrunda her çeşit işkencelerine göğüs gerdiler. Onları burada andı ki onların ardından gelen müminler de aynı şekilde emir bilmârüf ve nehiy anilmünker yapsınlar, üzerlerine düşen vazifeyi yerine getirmekte herhangi bir mazeretlerinin olmadığını bilsinler, bu yolda başlarına her türlü eziyet ve kötülük gelse bile öncekilerin yolunda daim olsunlar. Başlarına gelecek olan her türlü musibete sabır ve tahammül gösterip, üzerlerine düşen vazifeyi hakkıyla yapsınlar. 120 Sİ(Üçüncüsü yahut şöyle: Selef-i sâlihin İslâm dinini üstün hale getirdikleri için kâfirlerden düşmanlık gördüler ve pek çok şiddete mâruz kaldılar. Biz ise içinde bulunduğumuz mertebeyi ve hidâyet üzere olmayı hiçbir meşakkat ve sıkıntı çekmeden elde ettik. Allah bu beyanda onların durumunu anlattı ki böylece bizler şükredelim, şu dünya hayatında bize lütfetmiş olduğu nimetlerin büyüklüğü ve sayısız lütuf ve ihsanı karşısında şükredelim, gereği gibi hamdedelim. İman edenlere gülüp dururlardı. Günahkârların gülmeleri iki şekilde olabilir. Ya bu, hayretlerinin gereğidir. Şöyle ki: Hiçbir menfaat beklemeden, dünyevi karşılık da olmadan Hz. Muhammede (a.s.) tâbi olmayı ve kendilerini zorluk ve sıkıntılara mâruz bırakmayı tercih ederler, sahip oldukları nimetlerin ellerinden çıkmasına razı olurlar. Bunu bir türlü hafsaları almıyordu. Kendileri ölümden sonra tekrar diriltilmeye ve âhiret hayatına inanmıyorlardı. Müminlere âhirette kavuşacakları nimetlere dair verilen müjdeleri inkâr ediyorlardı. Onların bu hali, kendilerini müminler hakkında hayrete düşürüyor, hallerine hayretle gülüyorlardı. Yahut müminlerle alay etmek için gülüyorlardı ve şöyle diyorlardı: Bunlar Muhammede (a.s.) iman ediyorlar ve onun kendilerine âhirette nimetler verileceğine dair vâdlerine kendilerini kaptırıyorlar. Kendileri bilmiyorlardı ve müminleri de kendi bilmedikleri dini konularda cehaletle itham ediyorlardı; ölümden sonra diriltilmenin, âhiret hayatının, cennetin ve cehennemin var olmadığını sanıyorlardı. Ebü Bekir el-Esam şöyle dedi: Mücrim, günahlara dalan kimsedir. Ebü Bekir el-Esam, kâfirlerin müminlere yaptıklarında Hz. Peygamber'in (a.s.) risâletini kanıtlayan delil bulunduğunu söyledi. Şöyle ki: Onlar müminlere gülüyorlar ve kaş göz işareti yaparak onlarla alay ediyorlardı. Onları sapıklıkla itham ediyorlar, bütün bunları müslümanlardan gizli yapıyorlardı. Allah Teâlâ peygamberine, onların gizli olarak bütün bu yapıp ettiklerini bildirdi ki bu, onlara karşı Hz. Peygamber'in (a.s.) peygamberliğine açık bir delil olsun. “Yeteğâmezün”, yani yanlarından geçtiklerinde birbirlerine kaş göz ederlerdi. Bu, birbirlerine alay etme amaçlı kaş göz işareti yaptı demektir. DABİ gl İNİZ ISI

Mütaffifin 83:31

Bazıları şöyle dediler: Eğlence içinde yahut müminlerin haline hayret ederek ya da sevinç içinde. Şu ilâhi beyanda olduğu gibi: “Şüphesiz o, (dünyada iken) yakınları arasında neşeliydi”. Gill NES İĞ LAZ 1815

Mütaffifin 83:32

Mümkündür ki onların müminleri sapıklığa nispet etmeleri, atalarının dinlerini terketmiş olmaları, her türlü şiddete mâruz kalmaya tahammül et-

Mütaffifin 83:33

Yani onların işi müminlerin amellerinin çetelesini tutmak değildi. Bu beyanda, onların düşlerindeki sefihliklerinin tespiti vardır. Onlar kendi durumlarını düşünmeyi terketmişler ve müslümanların kusurlarını sayıp dökmeye başlamışlardı, sanki onlar üzerine gönderilmiş hafaza melekleriydiler. Oysa öyle bir iş için gönderilmiş değillerdi. Yahut bu, kâfirlerin durumunu haber vermek anlamındadır. Onlar şöyle diyorlardı: Hiçbir kimsenin amellerini gözetlemek için hiçbir görevli gönderilmemiştir. Onlar bu haliyle amelleri yazan kirâmen kâtibini inkâr etmiş oluyorlardı. ÇEj)O 2 YĞSÜN Ga İl eli

Mütaffifin 83:34

Müminlerin gülmeleri, dünyada iken kâfirlerin kendilerine gülmelerine karşılık bir ceza mahiyetinde olacaktır.

Mütaffifin 83:35

Koltuklarına kurulup. Kimi yorumcular “ale'l-erâik” kelimesinde durmuşlardır (vakf). Kimileri ise “yenzurün” fülinde durmak (vakf) gerektiğini söylemişlerdir. “Ale'l-erâik” Yİ Li) sözcüğünde durulması halinde mâna şöyle olur: Onlar kâfirlerin dünyada iken resüllerin kendilerini uyarmış oldukları ceza başlarına geldi mi yoksa henüz gelmedi mi, ona bakarlar. “Yenzurün” (5 Poe) fiilinde durulması halinde “hel süvvibe'l-küffâru mâ kânü yef'alün” cümlesinin mânası “Elbette kâfirler yaptıklarının cezasını buldular” da müminler kâfirlerin nasıl cezalandırıldıklarını görmek için bakıyorlardır. ( Burada şöyle bir itiraz gelebilir: Onlar kâfirlerin azap çekmelerine nasıl bakabiliyorlar? Kişi bir başkasının şiddetli işkence içinde olduğunu gördüğü zaman doğası buna tahammül göstermez ve ağzının tadı bozulur. Buna cevap olarak şöyle denilebilir: Allah Teâlâ onları, hiçbir olumsuzluğa açık olmayacak ve kendisine dokunmayacak şekilde yeniden inşa etmiş, tamamen lezzetlere açık ve sevinçle dolu olarak donatmış olabilir. Ya da kendileri ile cehennemlikler arasındaki düşmanlığın son kerteye ulaşmış olması yüzünden onların azap görmeleri sebebiyle kendilerine bir rahatsızlığın ulaşması ihtimali ortadan kaldırılmış olabilir. Nitekim biz bu durumu içinde bulunduğumuz duyular âleminde de görmekteyiz. Bir kimse birine düşmanlık etse ve aralarındaki düşmanlık son sınırına ulaşmış olsa bu halde iken onu türlü işkence çekerken görse onun durumu kendisine ağır gelmez, hatta çektiği azabın artmasını ister. Sonra cennet ehlinin, her ne zaman cehennem ehlinin durumunu görmeyi arzu etseler aralarındaki perdenin kaldırılıp onları görmeleri mümkündür. Ya da onların gözlerine öyle bir güç verilir ki cennetten onların azap çektikleri yerlerini görürler. Bazıları bu sürenin Mekki olduğunu söylemişlerdir. Kimi de Mekke ile Medine arasında inmiştir demişlerdir. Doğrusu süre Mekkidir. Kimi ise sürenin başının Medeni, son tarafının ise Mekki olduğunu ifade etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir, dönüp dolaşıp varılacak olan ancak Odur.

Mütaffifin 83:36

Koltuklarına kurulup. Kimi yorumcular “ale'l-erâik” kelimesinde durmuşlardır (vakf). Kimileri ise “yenzurün” fülinde durmak (vakf) gerektiğini söylemişlerdir. “Ale'l-erâik” Yİ Li) sözcüğünde durulması halinde mâna şöyle olur: Onlar kâfirlerin dünyada iken resüllerin kendilerini uyarmış oldukları ceza başlarına geldi mi yoksa henüz gelmedi mi, ona bakarlar. “Yenzurün” (5 Poe) fiilinde durulması halinde “hel süvvibe'l-küffâru mâ kânü yef'alün” cümlesinin mânası “Elbette kâfirler yaptıklarının cezasını buldular” da müminler kâfirlerin nasıl cezalandırıldıklarını görmek için bakıyorlardır. ( Burada şöyle bir itiraz gelebilir: Onlar kâfirlerin azap çekmelerine nasıl bakabiliyorlar? Kişi bir başkasının şiddetli işkence içinde olduğunu gördüğü zaman doğası buna tahammül göstermez ve ağzının tadı bozulur. Buna cevap olarak şöyle denilebilir: Allah Teâlâ onları, hiçbir olumsuzluğa açık olmayacak ve kendisine dokunmayacak şekilde yeniden inşa etmiş, tamamen lezzetlere açık ve sevinçle dolu olarak donatmış olabilir. Ya da kendileri ile cehennemlikler arasındaki düşmanlığın son kerteye ulaşmış olması yüzünden onların azap görmeleri sebebiyle kendilerine bir rahatsızlığın ulaşması ihtimali ortadan kaldırılmış olabilir. Nitekim biz bu durumu içinde bulunduğumuz duyular âleminde de görmekteyiz. Bir kimse birine düşmanlık etse ve aralarındaki düşmanlık son sınırına ulaşmış olsa bu halde iken onu türlü işkence çekerken görse onun durumu kendisine ağır gelmez, hatta çektiği azabın artmasını ister. Sonra cennet ehlinin, her ne zaman cehennem ehlinin durumunu görmeyi arzu etseler aralarındaki perdenin kaldırılıp onları görmeleri mümkündür. Ya da onların gözlerine öyle bir güç verilir ki cennetten onların azap çektikleri yerlerini görürler. Bazıları bu sürenin Mekki olduğunu söylemişlerdir. Kimi de Mekke ile Medine arasında inmiştir demişlerdir. Doğrusu süre Mekkidir. Kimi ise sürenin başının Medeni, son tarafının ise Mekki olduğunu ifade etmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir, dönüp dolaşıp varılacak olan ancak Odur.